Mahkeme Kapıları
Tarih: 22 Mayıs 2009, Yer: İstanbul-Beşiktaş Ağır Ceza Mahkemesi’nin önü.
Turgay Ulu (T.U.)’nun 13 yıldır tutuklu olarak yargılandığı dava nedeniyle 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin karar duruşmasını izlemek üzere mahkeme kapılarının önünde beklemekteyiz.
T.U. 27 sanıklı TİKB davasına hukuk kuralları keyfî çiğnenerek eklenmiş bir tutuklu arkadaşımız. Hakkında yine mevcut hukukun öngördüğü hiçbir maddî kanıt yok. İkrar yok. Tanık yok. Yüzleştirme yok. Polis ve jandarmanın keşifleriyle delillendirilmiş-saptanmış hiçbir belge yok. Ama her nasılsa TİKB sanığı ve de 13 yıldır bu türden bir tutukluluk sürüyor / sürdürülüyor.
T.U.’nun hukukî durumunu inceleyen hâkim ve savcılar da değişmiş. Savcı Mete Göktepe’nin tahliye ve beraat talebi reddedilmiş. Yargıtay’ın bozma kararı mahkemece dikkate alınmamış. Yurt içinden ve dışından da pek çok ses yükseltilmiş, fakat bu seslere kimse kulak vermemiş. Bu hukuk skandalının üzerine gidilebildiği ölçülerde gidilmiş, fakat girişimler hiçbir işe yaramamış.
T.U. hakkında birileri tarafından “çentik” çekilmiş bir kere. İlle de “emanette” tutulacak. Çünkü kendisi Devrimci ve Marksist’tir. İşkencede, poliste konuşmama hakkını kullanmış ve sistemin uygulamalarına karşı direnmiştir. Devrimci bir aile kolektifinden gelmektedir. “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” demiştir. İçeride geçen zamanını iyi ve yerinde değerlendirmektedir. İdeolojik ve politik sağlığı ile ruh ve beden sağlığını korumasını bilmiştir. İçerideki ve dışarıdaki hapishanenin duvarlarını yıkmıştır. Maddî, manevî ve moral açılardan kendini yenilemeyi-yeniden üretmeyi ve de hayat ve mücadeleden soyutlanmamayı da başarmıştır.
Hapislik hayatı bilinci, bir gündemi ve bir davası olan tutukluyu dört duvar ve demir kapılarla üretim faaliyetinden, davasından asla koparamaz.
T.U. da dışarıdaki devrimci harekete tutunarak, ondan kopmayarak, üretim ve yeniden üretim faaliyetinin hangi manaya geldiğini kavrayarak sıralamaya çalıştığımız nedenlerle ayakta kalabilmeyi başarmış tutuklu ve mahkûmlarımızdan biridir.
T.U. türünden niteliklere sahip tüm tutuklu ve hükümlü insanlarımıza “bizim insanımız” diyerek ayırım gözetmeden sahiplenen Kolektifimiz onları, sorunlarını ve çabalarını çok iyi anlamaktadır. Benzeri işlem ve mekânlardan bizler de geçtik. Niye böyle düşünüyoruz? Çünkü “Cezaevleri sınıflar mücadelesinin bir parçası ve de bileşenidir.” Buna inandığımız için cezaevlerindeki insanlarımızın nabzını tutmaya çalışıyoruz. İçerideki ve dışarıdaki hapishanelerin duvarlarını yıkmak istiyoruz.
Evet mahkemelerin kapısındayız. Verilecek karar hakkında hiç de iyimser bir yorumda bulunamıyoruz. T.U. ve diğer tutukluların aileleri ve avukatları da mahkemelerin uygulamaları karşısında iyimser bir yorum yapamıyorlar. Fakat yine de iyimser olmaya özen gösterenler de var. Gözü yaşlı mahkûm anaları, babalar, eşler, bacı ve kardeşler arasında tahliye ve beraat bekleyen kimseler de var.
Mahkeme kapılarında yeri gelmişken bu kapıları bilinç ve özverileriyle aşındıran insanlarımızdan da söz etmek durumundayız. Seçimini doğru yapmış tutuklu ve mahkûm aileleri de sektirmeden yakınlarının duruşmalarını özenle izliyorlar. Turgay Ulu’nun ağabeyi Tuncay Ulu 13 yıldır tüm duruşmaları izlemektedir. Hayat arkadaşı Derya da eşi az bulunur özveri ve kararlılıkla Turgay Ulu’yu her hafta ziyarete gidiyor. Gözü yaşlı ana-babalar çocuklarının durumunu çok merak ediyor. Hapishanelerden ne zaman çıkacaklarını meraklı bakışlarla etrafındakilere sorup duruyor…Onlardan umutlu bir yorum yapmalarını bekliyor…
Duruşma saat 10.00’da. Fakat cezaevinden mahkûmları getiren araçlar henüz ortalıkta görünmüyor. Duruşmalar bu araçların gelişlerine göre ayarlanıyor.
Mahkemenin önü ana-baba günü. Tutuklu yakınları da birbirini tanıyor. Mahkeme kapıları onları da dışarıda benzeri bir “sosyal-kader” arkadaşlığında birleştirmiş. Tutuklu yakınları tümüyle devrimci aile yakınlarından oluşmuyor. Anılan mahkemeler, adli suçlara da bakıyor. Hatta bu suçlara bakan mahkemelerin yükü daha yoğun. İzleyenler de daha kalabalık. Mafyatik ilişkiler, çeteler, esrar, eroin vb. suçlarla suçlananlar, devrimcileri yargılayan mahkemelerde yargılanıyor. Adli suçluların avukatları, izleyicileri, aile yakınları bizim “cenah”takilerin tam zıddı. Hepsi iyi giyimli ve bakımlı görünümde. Davranışları da bizimkilerden hemen ayrılıyor. Selam verişleri, sohbetleri her şeyleriyle farklı kesimlerden gelen bu insanlar mahkeme kapılarında bir aradalar. Kara gerici, ırkçı ve şoven çizgileriyle hemen seçiliyorlar. Onlar bizimkileri, bizimkiler de onları keşfetmede gecikmiyorlar. Siyasî tutsakların aile yakınları ezilen ve sömürülen emekçi halklarımızın insanları. Çoğunlukla Kürt ve Kızılbaş insanlarımızın yörelerinden kopup gelmişler bu kentlere. Kaygıları, umutları, düşünce-davranışları ile seçiliyorlar. Diğerleri avantalar ve yağmalar düzeninden pay almışların rahatlığı içindeler. Hepsi de selamlaşırken kafa kafaya tokuşuyor. Bu kafa kafaya tokuşarak yapılan selamlaşmalar polis ve jandarmalarda da çok yaygın. Mahkeme önünde görevlilerin arasında bizimkilere şöyle “demokratça” bakan ne bir çift göz ne de davranış var. İnsan merak ediyor. Bizimkileri yargılayan savcı ve yargıçlar nasıl insanlar diye. Ne yiyor ne içiyorlar? Aile yaşantıları nasıldır? Edebiyat, sanat, estetik ve politika denildiğinde bundan ne anlıyorlar? Kitap okuyorlar mı? İnsanın ve insanlığın sosyal / evrensel kurtuluşu için herhangi bir kaygıları var mı?
Elbette öncelikle seçilmiş kimseler. Sistemin ideolojik, politik ve örgütsel konumuna uygun kimseler. Bizimkilerin karşısındaki yerlerini almışlar. Sistemle bir çelişkileri yok.
T.U. ve yargılanan arkadaşlarını getiren araç saat 13.00 sularında ancak gelebildi. Aile ve yakınları onları araçlardan kelepçeli inerken görmek üzere koşuşturdular. Karşılıklı selamlaşmalar tarafları sevindiriyor.
Duruşma öğleden sonra başlayacak. Bu arada deniz kenarındaki banklarda oturup bekliyoruz. Banklarda kızılı oğlanlı öğrenci grupları var. Belli ki eşleşmiş, randevulaşmış ve okullarından kaçıp gelmişler. Giyiniş kuşanışları kapitalist modacıların yönlendirmesine uyumlu. Yeme içme kültürleri de kapitalist tüketim modasına uyumlu: Teneke kutu da kola, kızarmış patates, hamburger. Öğrenci kız ve oğlanlar vücut anatomilerini teşhir etmede çok usta. Davranışlarıyla ABD-AB ve yerli dizilerdeki gibi hareket ediyorlar. Sosyal hiçbir kaygıları yok gibi. Cinsellik, erotizm, kültürü o kadar yaygın ki, bir türlü daha yukarısına çıkamamışlar.
Mahkeme kapısının hemen yanı başında bir de özel bir üniversite var. Bahçeşehir Üniversitesi. Burada da kızlı oğlanlı öğrenciler benzeri durumda. Öyle bir öğrenci kuşak geliyor ki… Anlatması bu satırlara sığdırılamaz. Oğlanlar, kızlar sanki klonlanmış. Oğlanlarda saç, sakalı, küpe, bileklerde ipten fetişler, bilezikler, yüzükler, takılar. Kızlar hepten çizgiden çıkmış. Oğlanların omuzlarına sıçrıyorlar. Hiçbirinde doğal bir davranış göremiyorsun. Öğrencilerin hepsi lüks araba ve motosikletleriyle üniversiteye geliyor. Aralarında 4x4 lüks araçlarla gelenler de var.
1950’lerde, DP’nin Bayar-Menderes ikilisi “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız…” dedikleri özlemi gerçekleşmiş durumda.
İnsan ister istemez Deniz, Mahir, İbo’ların dönemindeki devrimci genç öğrencilerle günümüzde iyice yabancılaştırılmış postmodern öğrenci gençlik tiplerini kıyaslamaya giriyor. Kapitalist-emperyalizmin bu alanda da ne kadar bir yol aldığını görüyor ve üzülüyoruz.
Bizimkiler içerideki-dışarıdaki hapishanelerde “kahramanlık destanları” yazarken devlet tekelci kapitalizmi her alanda kurumsallaştı ve kökleşti. Millî şef-Ebedî şef sultası, ardından Bayar-Menderes, ardından Demirel-İnönü, andından Özal-Yılmaz, peşisıra Çiller, Erbakan, Ecevit, Bahçeli, Yılmaz günümüzde de Erdoğan vs. burjuva partileri uluslarötesi tekelci sermayenin “yüksek” çıkarlarını gözetmekle görevlendirildi.
Yıkılması için mücadele ettiğimiz kapitalist anarşi şimdi çok daha önemli silahlara sahip. Fakat kapitalist sistem yıkılmaya daha aday. Çürüyor ve çözülüyor. Kendisini tarih ve insanlık önünde aşacak güçlerin yetkinleşmesini bekliyor. Sol “cenahımız” yeni nitelikler kazanarak henüz politika üretemiyor. Devrimci ve Marksist çizgilerimizle tam da politika yapılacak bir süreçten geçiyoruz. Sol “cenahımızın” vukuatına baktıkça hayıflanmadan edemiyoruz.
Saat 14.00 sularında ancak mahkeme salonuna alınıyoruz. Mahkeme salonu klimalı ve rahat. Mahkeme koridoru ise cehennem sıcağında. Dayan dayanabilirsen. Tutuklular yakınlarıyla selamlaşıyor. Bizler de T.U. ve arkadaşlarıyla selamlaştık. Davanın üç sanığı var, diğerleri tahliye edilmiş. Tutuklular son sözlerini söyledi, savunmalarını özetlediler. Avukatlar hukukî gerekçelerle iddiaları çürüttüler.
Tutuklu Tamer Tuncer duruşmalara getirilip götürülürken uygulanan cezaevlerindeki aramaları protesto ettiği için duruşmalara ayakkabılarını giymeden çoraplarıyla yalın ayak gelip gidiyor. Tamer; “ben son sözümü eylemimle zaten söylemiş bulunuyorum” dedi.
Diğer tutuklu Nuri Akalın da iddiaları çürüten bir savunma yaptı.
T.U.’da onlarca kez duruşmalarda dile getirdiği görüşlerini tekrarladı. Neden bu dava ile birlikte yargılandığını anlattı. Özetle; “bu davada hiçbir hukukî, kanunî gerekçeye dayanmadan 13 yıldır tutuklu olarak tutuluyor ve Devrimci ve Marksist olduğum için yargılanıyorum. Hukuk varsa, hukukun uygulanmasını istiyorum” dedi.
Duruşmaya ara verildi. Sanık ve yakınları dışarı çıkartıldı. İki saat sonra yazılı karar avukatlara kapıdan iletildi.
27 TİKB sanığı; biri ağırlaştırılmış, diğerleri müebbet ağır hapis cezasına çarptırılmış ve 13 yıldır devam eden dava sonuçlandırılmıştı. Mahkemeler artık kararlarını sanık ve yakınlarının yüzüne karşı duruşma salonunda okumuyor, tebliğ ederek muhtemel eylemlere karşı önlem alıyordu!.
Bu dava ile ilgili basında hiçbir haber yayınlanmadı.
T.U.’nun kardeşi Tuncay Ulu, Sırrı Öztürk ve avukatının katılımıyla bir basın toplantısı düzenlemeye yeltendik. Buna da bazı engeller çıkarıldı.
“Hukuk yoluyla mücadele” devam edecekti. Karar temyiz edilecekti. Edildi. Temyiz mahkemesi de en yakın iki senede davaya bakabilecekti. Böylece T.U. 15 yıl içerideki hapishanede tutulacaktı.
Hangi “Açılım?” Değişim mi Dönüşüm mü?
AKP iktidarı içine girdiği açmazları gerici reform yapmaya yeltenerek aşmayı amaçlıyor. Kölece angaje olduğu ABD-AB’nin bölgedeki “yüksek” çıkarları uzantısında bir politika izliyor. Dış dinamiklerin, hegemonların projelerini uyguluyor. Buna mahkûm. Diğer yandan iç dinamiklerin çelişki-çatışkı-çıkışlarını ve de taleplerini pragmatist yöntemlerle uzlaştıracağını hesaplayarak idare-i maslahatçılık yapıyor.
TC’nin “misak-ı millî” sınırlarını İngiliz emperyalizmi çizdi. Böylece günümüzde tartışılan sorunların temeli de atıldı. TC devleti inkâr-imha-asimilasyon yöntemleriyle önce Komünistleri katletti. Başta Kürtler olmak üzere yaşadığımız coğrafyanın kadim emekçi halklarını Türkleştirmeye yöneldi. İşçi sınıfı ve emekçi halkların talepleri faşist-faşizan yöntemlerle bastırılmak istendi. Devlet eliyle burjuva yetiştirildi. Finans kapitalin oluşması geç oldu, fakat güç olmadı. Günümüzün burjuvazisi uluslarötesi tekelci sermayenin yer yer yerli bir ortağı, işbirlikçisi, taşeronu olmayı başardı. TC devletinin izleyeceği politikalar hegemonlarca dikte edildi. İktidarların uygulayacağı projelerin yüzde doksan beşi ABD ve AB’nin projeleridir. İktidarlara ancak yüzde beş oranında “oynama” şansı tanındı.
AKP, diğer TC iktidarları gibi “küçük emperyalist” niyetlerle uluslarötesi tekelci sermayenin dediğini yapmakla mükelleftir.
AKP’nin “açılım” diye söze başlaması sebepsiz değildir. ABD ve AB emperyalizmi Sovyet deneyiminin çözülmesiyle Yakın Doğu’da, Balkanlar’da, Kafkasya’da, Uzak Doğu’da tahkimatını yapmaktadır. Irak ve Afganistan’a “demokrasi ve özgürlük” getirme demagojileriyle çıkarlarını pekiştirirken Bölgenin öteki emekçi halkları gibi “Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu”na emperyalistlerin çıkarlarına ters düşmeyen projeler üretiyor. ABD emperyalizminin “yeni yüzü” Obama figürü tüm dünyada olduğu gibi burada da “demokrasi-özgürlük”leri timsali misali halklara empoze ediliyor. Liberal “sol”lar ABD-AB emperyalizminin sömürücü-sömürgeci niyetlerini gizleyerek hegemonların çizmelerini cilalıyor. Neler gevelemiyorlar ki: “Emperyalizm artık yok. Kapitalizm de değişti. İşçi sınıfının kaybedeceği pek çok şey var. İşçi sınıfı diye bir şey de yok. Bilgi çağı-bilim çağı-kompüterler çağı başladı… vs., vs.”
ABD+AB+AKP’nin “açılım” yutturmacasına bilerek / bilmeyerek (fark etmiyor) umut bağlayan büyük bir topluluk var.
Gerici reform dahi yapamayan AKP’nin “açılımı”nı yücelten liberal “sol” aydınlar (daha doğrusu üniversite okumuş yarım-aydınlar) AKP-AB hakkında olmadık yorumlar yapıyor.
“Ulusal sol” ile liberal “sol” politika yapıyor. Sol “cenahımız” ise sınıflar mücadelesinin giderek keskinleştiği böyle bir zamanda hesaba dahi katılmayan bir konumdan bir türlü çıkıp politika üretemiyor.
AKP’nin Kürt, Alevi, Ermeni, vs. “açılım” demagojilerini ters yüz ettirecek, AKP’nin pragmatik yöntemlerine kölece angaje liberal “sol”ların yarattığı tahribatı giderecek, kitlelerin taleplerini gündemleştirip sınıfsal bir ders verecek Kurum ve Araç’lardan büyük ölçekte yoksunuz.
AKP’nin emekçi halk düşmanı politikalarını açığa vurup aşacak bir PARTİ olmadığı için kara gerici-ırkçı AKP âdeta “köpeksiz köyde değneksiz dolaşmaktadır.”
Bu türden bir PARTİ güvencesinin olmadığı ortamlarda Kürt, Alevi, Ermeni, vb. sorunların hiç birine çözüm yöntemi üretilemeyecektir. İşçi sınıfı ve emekçi halkların haklı talepleri karşılanmayacaktır. Sistemi “ilerici reform” yapmaya zorlayan bir irade oluşmadığı süreçlerde, Türk+Kürt burjuvazisini rahatsız etmeyen PKK ile DTP’nin projeleri kitleleri oyalamaktan öteye geçemeyecektir.
Sözün özü; sistemin sağlı “sol”lu partilerine tarihsel ve sınıfsal ders vermeye aday bir PARTİgüvencesine kavuşuncaya kadar “açılım” diye kitleleri umutlandıran ham hayaller trajik sonuçlara açılım yapacaktır.
El+kibrit kutusu+makara+ip+top örneğinde olduğu gibi, kedi yalnızca topla ilgilidir. Top ile oynamayı sever. Topu hareketlendiren eli ve mekanizmaları görmez.
Sol “cenahımızın” görevi; baştan kara ve kedi misali “açılım” topuyla oynamaya kalkmak değil, emperyalizmin-kapitalizmin gündemini ve de oyunlarını görüp politika üretmesidir. Oynanan oyunları açığa vurmaktır.
Sistemin kiralık sözcüleri ile kalemlerinin sıkça telaffuz ettiği “değişim-dönüşüm” zokası da açığa vurulacaktır. “Herkesin maksadı bir fakat rivayet muhtelif” bu Osmanlı özdeyişi Sol “cenahımızın” duruşu için söylenmemiştir elbette.
“Cenahımızın” ne maksadı bir ne de rivayeti muhtelif. Konuyu Sol’un ideolojik, politik ve örgütsel duruşuna ve “vukuatına” indirgemeyelim. Bu yazının amacı; “Değişim ve Dönüşüm” kelimelerine özel bir vurgu yaparak dil üstünde kaydırmaca yapan Burjuva ve küçükburjuva “sol” akımların dil, terim, kavram ve literatür konusundaki “vukuatını” da bilimsel yöntemle incelemek ve açığa vurmak olmalıdır.
Bugünkü konuşma aracımız Türkçe dili (lisanı) geliştirilip güçlendirilmemiştir. Bu bir yana “öztürkçecilik” ile “dilde devrim” gibi hiçbir bilimselliği ve inandırıcılığı olmayan yöntemlerle konuşma-anlaşma aracı daha da anlamsızlaştırılmıştır. Diller konusunda etimolojik çalışmalar yapan konunun uzmanları elbette ve doğal olarak bizlerden daha önemli ve doyurucu tezleriyle insanımızı aydınlatma görevini yerine getirmektedir.
Sol “cenahımızın” dil, terim, kavram ve literatür konusundaki çok yönlü tahrifat ve sulandırma girişimleri karşısında kolektif bir tavır geliştirmek durumundadır. Özellikle Sol-içi tartışmalarda sağlı “sol”lu burjuva politikalarının bu konudaki girişimlerini şiddetle karşıya almak durumundayız. Devrimci-Sosyalist-Komünist iddialı ya da geçinen “cenahımızda” da sosyalist literatürümüzün, terminolojimizin bilimsel yöntemle yerli yerine oturtulması zorunludur.
“Cenahımızda” dil, terim, kavram vb.’lerine öznel yorumlarla farklı anlamlar verildiğinde ne diyalog, ne tartışma, ne de anlaşma mümkün olur. Peki ne olur? Yapılageldiği gibi kör dövüşü olur yalnızca.
Pratik örneklerini verelim:
1. Zaman gazetesinden ?ahin Alpay, Yeni ?afak’dan Ali Bayramoğlu, Star’dan Mehmet Altan,Radikal’den İsmet Berkan, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Murat Yetkin, Haluk ?ahin, Türker Alkan ve tüm yazarları, Taraf’dan Ahmet Altan, Murat Belge, Yasemin Çongar, Nabi Yağcı ve öteki yazarlar “değişim” diyor da başka bir şey demiyor.
2. Kürt ulusal hareketinin sorunlarını gündeme taşıyan, Günlük gazetesi de “değişim” diyor.
3. Liberal, tasfiyeci, yeni-sol, reformist ve postmodern “sol” yayın organlarından Birikim, Bir Gün, Evrensel vb.dergi ve gazetelerin ortak teması da “değişime” endekslidir.
4. Devrimci, demokrat, radikal Sol “cenahımız”dan bazıları “devrimci değişim-dönüşüm” diye bir literatür kullanıyor, fakat ağırlıklı olarak burjuva iktidarlarının, kapitalist-emperyalizmin “devrim” yoluyla yıkılıp aşılacağını lafzen gündeme getiriyor. Bazıları da “Tek Yol Devrim” sloganında ısrarlı olduğunu dillendiriyor. Somut şartların somut tahlilinden hareketle; çok yol, çok yöntem diyemiyor.
5. Bu arada: “İşçi”,“Komünist” isim ve sıfatlarını keyfe keder kullanmayı alışkanlık haline getiren bürokratik, ikameci ve kendiliğinden örgüt kurup parti çağrışımı yapanları da ihmal etmeyelim.
1. Öbekte anılanlar yani “Değişimciler” genellikle “solcu-sosyalist” geçiniyor. ABD-AB emperyalizmine karşı tutarlı bir karşı duruşları yok. Devlet tekelci kapitalizminin çıkarlarının koruyucusu militarizme karşı da tutarlı bir karşı koyuşları söz konusu değil. Finans kapitalin has partisi AKP ile TSK’nin uzlaşır çatışkıları yörüngesinde herkesi “taraf” olmaya çağıran bir politika izliyorlar. Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar bu türden bir saflaşmanın yanında değil, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal / enternasyonal kurtuluşu mücadelesinde taraftır. Bu türden taraflı kimlikleriyle de uzlaşır çatışkıların arasına kama sokup politikayı sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliği üzerine temellendirmek istiyorlar. Tam da politika yapılacak bir dönemde devrimci hareketimizin derlenip toparlanmasını ve yığınağı mümkün olan bir ve tek yere yapmanın önemini bilince taşımak istiyorlar. Elbette yalnızca istemiyor, anılan-anılmayan somut-tutarlı-amaçlı işler de yapıyorlar. Zaten “Değişim” iksiri ile başları dönenlerin tamamı kendilerine uygun görülüp açılan kanallarda “sol” tandanslı akımlardan gelmektedir. Bu yazarların tamamı kapitalist-emperyalizme-militarizme-faşizm tehlikesine karşı tutarlı bir tavırları yoktur. Olmamıştır. Mevcut siyasî iktidarların üretim-mülkiyet-paylaşım ilişkilerine karışmadan ya da dokunmadan ülkeye “demokrasi” geleceğine inanmaktadırlar. “Barış-demokrasi-halkların kardeşliği” biricik sloganlarıdır. Proletaryanın Devrimci-Dönüştürücü gücüne, Bilimsel Sosyalizm-Komünizme, Siyasal-Sosyal Devrime, inanmamaktadırlar. Marksizm dışı akımlardan “sosyaldemokrat” bile olamamışlardır. Olmayan, yarın da olmayacak olan “burjuva demokrasisine”, AB’ye angajedirler. Bazıları gerici reform dahi yapamayan, kara gerici-ırkçı-şoven ve yeri geldiğinde devlet tekelci kapitalizminin faşist-faşizan niyet ve taleplerini yerine getirmeye amade AKP’nin çizmelerini cilalamaktadır. Anılan bu türden imzalar; işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal / enternasyonal kurtuluşu yolunda engelleyici bir rol oynamakta, insanlarımızın bilincini bulandırmaktadır.
Kalemimizi kirletme pahasına kimilerinin ismini andığımız zevatın gençliklerinden bu yana geçirdiği “evrim” tüm örnekleriyle biliniyor. Belgelidir. Hele bu isimler arasında bir zamanlar Harici Büro “TKP” ve sonradan TBKP örgütlerinde rol ve sorumluluk alan Nabi Yağcı vb.lerinin Marksizm adına(!) devirdiği çamlar herkese öğretici bir ders olmalıdır. SSCB’ye ve sosyalist ülkelere sığınan ve mekândan-zamandan-proletaryadan kopuk siyasî mülteciliğin sonu dönüp dolaşıp AB+AKP’ye endeksli “değişim”lere inkılap etmiştir. Kırk bir kere maşallah! Lenin; Bilimsel Sosyalizm-Komünizm dışı grup, örgüt ve hiziplerin yeniden diriltilmesi özlemindekilere “ölmüş ata kamçı vurulmaz” diyerek anlamlı bir ders vermiştir. Harici Büro “TKP” ile TKBP serüveni hiçbir olumlu iz ve kalıcı bir kurum bırakmadan sönümlenmiş naylon komünistlere ise hiçbir ders veremediğimiz ortaya çıkıyor.
Ne hazin İSP olmadan, onun kurmaylığında bir iktidar projesine dayanmadan, bu güvencelerle taktik ve strateji belirlemeye kalkanlar türemiştir. “Değişim” kulvarına eklemlenen Nabi Yağcı’da AB+AKP’den yeni açılımlar ve “değişim” bekleniyor! Akıllarınca strateji ve taktikler öne sürülüyor! Reformist, tasfiyeci, liberal, postmodern “sol”larla birlikte toplumun demokratikleşeceği yalanı beyinlere zerk ediliyor! Yuh olsun hepinize!.. Hani sizler Tarihî TKP’mizin devrimci geleneklerimizi, isim ve sıfatlarını asla hak etmeden almış ve kullanmıştınız! SSCB’nin saygınlığını sömürmüş ve SBKP’nin PARTİ Okullarında öğrenim görmüştünüz? Devrimci ve Marksist öğretiyi, diyalektik tarihsel materyalizmi sizlere böyle mi öğrettiler? demekten kendimizi alamıyoruz. Günümüzün şartlarında ‘somut şartların somut tahlili’ ile ‘Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimini’ elbette böylelerinden beklemiyoruz. Çünkü birikimleri buna uygun değil.
2. Öbekte anılan Günlük gazetesi, Kürt ulusal hareketinin açık faaliyet alanlarını kullanmaya çalışanYeni Ülke-Gündem vb. gazeteleri sürecinin uzantısı bir konumdadır. Gazetecilik konusunda büyük bedeller ödeyen, burjuvazi tarafından sık sık kapatılan, dağıtımı yapılmayan, “hini hacette” sistemin gazabına gelerek kundaklanan bu organ PKK ile DTP’nin günümüzdeki siyasî argümanlarını, talep ve ihtiyaçlarını “meşrebince” gündeme taşımaktadır. Gazetenin sorumlu kadrosu izlenecek politikada uzlaşmış, ideolojik, politik ve örgütsel konumları çok tartışmalı Kürt+Türk küçükburjuva “sol” kadrolarından oluşmuştur. Kürt ulusal hareketi de “barış-demokrasi-halkların kardeşliği” sloganı yörüngesinde bir politika izlemektedir. Kapitalist-emperyalizme, işçi sınıfı ve emekçi halkların ulusal / sosyal / evrensel kurtuluşu yolunda tutarlı bir politikası yoktur. Gündem, AB’ye ve daha çok dış dinamiğe prim vermekte AKP’yi AB kriterlerine ikna etmeye çalışmaktadır. DTP’nin tabanındaki yoksul köylülük ve emekçiler yer yer direniş gelenekleriyle öne çıkmaktadır. Gerici AKP iktidarı Kürt ulusal hareketinin “ateş kes” ve “barış” projelerine ve bu yoldaki tüm esnemelerine hiçbir taviz vermemiş, PKK ile DTP’yi muhatap dahi almamıştır. Sistemin “Millî Mesele” ile “Milliyetler Meselesi” konusunda Kürtlerin talep ve ihtiyaçlarının karşılanmasına AKP’yi zorlayacak, inkâr-imha-asimilasyon politikalarını geri teptirip aşacak olan biricik güç: İşçi Sınıfı Partisi- Komünist Partisi-Proletaryanın Devrimci Partisi’dir. Bu türden bir PARTİ siyaset sahnesindeki yerini alıyorsa “Hakikî Barış-Demokrasi-Özgürlük-Eşitlik-Halkların Kardeşliği” sloganının arkası (bu şarta bağlı olarak) doldurulmuş olur.
Günlük gazetesinin “değişim” özlemi ve talepleri yerini bulmayacaktır. Hele ideolojik, politik ve örgütsel “vukuatı” sosyal pratikte binlerce kez reddedilip açığa çıkmış “solcu”ların “Çatı Partisi” yönelişleri de “değişim” rüzgârlarına hiçbir katkı getirmeyecektir. “Çatı-seçim-geçim vs.” arayışları sosyal muhalefet dinamiklerinin hiçbirine katkı getirmeyeceği gibi yanı sıra Kürt ulusal hareketine en büyük katkıyı getirecek olan İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’nin oluşturulması davasına da darbe vurma girişimi olarak nitelenecek ve anılacaktır. Projesi, ilkesi, mühendisi, mimarı, ustası, işçisi, temeli, duvarları olmayan bir “çatı” kelin yarasına merhem olacak mıdır? Her sosyal altüst oluşta yenilen, bozgunlara uğrayan her boydan küçükburjuva örgütler / akımlar ve onların kronik / kariyerist “solcu” önderleri DTP’nin tabanını oluşturduğu bir “çatı”nın altında yine eskiden bildiklerini okuma niyetidir. Özeleştiri yaparak yeni nitelikler kazanmak dururken “çatı-seçim-geçim partisi” yönelişleriyle iflaslarını maskelemektedirler. Böyleleri bu kez; anarşizan, geçimsiz, huysuz, disiplinsiz, ilke-kural-yöntem-program-tüzük tanımayan, iş yapmayan, yalnızca laf üreten, “tartışma” dışında bir hüneri olmayan, Kürt ulusal hareketine oportünistçe tutunan, aşırı teorisizme, entelektüalizme kayan huylarıyla zarar vereceklerdir. Fakat hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday Devrimci ve Marksist bir İSP’nin oluşturulması mücadelesini, Komünistlerin Birliği davasını asla perdeleyemeyeceklerdir.
Yazıya bir not düşelim: Kürdistan’daki insanlarımız ne hazin ve ne yazık Taraf gazetesi okumakta,”ideolojik gıdalarını” bu servis gazetesinden almakta ve Günlük’ü okumamaktadır…
“Hangi ‘Hukuk’?” ve Hukuk Yoluyla Mücadele!...
“Hangi ‘Hukuk’? ” isimli kitabımızı Kolektifimiz Sorun Broşür Dizisi’nin 7. kitabı olarak 1998 yılında yayımlamıştık.
Dönemin şartlarında da hâkim gerici sınıfların bugünküne benzer hak ve hukuk ihlâlleri ayyuka çıkmıştı. Kitabımızı şu ithaf yazısıyla sunmuştuk:
“İsmail Beşikçi’nin şahsında Karanlığa Işık Yakan Aydınlanan-Aydınlatan ‘Fikir Gerillalarına’… Anılan-Anılmayan Devrimci ve Marksist Kadrolarımızın Onurlu Anısına…”
Anılan kitabımızda Kolektifimizin oluşturulduğu 7 Kasım 1975’ten Kasım 1998 yılına kadar geçen süreçte, üretiminde rol ve sorumluluk aldığımız kitap, gazete ve dergilerimiz hakkında açılan davalarla ilgili görüşlerimizi kaleme almış ve sistemin Kolektifimize karşı uygulaya geldiği bilinçli düşmanlıkları tüm örnekleriyle belgelemiştik.
Kitabımıza neden “Hangi ‘Hukuk’?” başlığını koymayı seçmiştik?
Çünkü TC Devletinde kapitalist batı devletlerinde olduğu gibi hâkim gerici sınıfların sömürüsünü gizleyen bir “hukuk” ve onun kurumları vardı. “Evrensel hukuk” dedikleri biçimsel burjuva hukuku da gezegenimize hiç uğramamıştı. Burjuvazi sınıfsal ve ideolojik çıkarlarını ve kendi hukukunu korumak için Anayasa (Babayasa), yasa ve benzeri kurumları işbaşı yaptırarak başımıza belâ etmişti. “Hukuk” hazretleri biçimsel bir kurum olarak kitleler üzerindeki burjuva baskısını sürdüren bir araç idi.
Hakikî hukuk ve adalet anlayışı; ancak sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, özgür ve eşit bir toplumda mümkündür. Bunun bilincinde olduğumuz için hak-hukuk ihlallerini bağımsız sınıf açısı ve penceresinden izleyip değerlendiriyorduk.
Liboşların timsah gözyaşlarıyla aradığı hukuk; üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerini dönüştürmeden ifade edilen bir uydurmaydı. Burjuva diktatörlüğünün çeşitli versiyonlarında ne hukuk, ne mantık ve ne de vicdan dedikleri şeyler aranırdı. İnsanın insanlığın kabaca çiğnendiği ortamlarda birileri gibi “hukuk” aramadığımızı, fakat “hukuk yoluyla mücadelenin” de kaçınılmaz bir görev olduğunu bilenlerdeniz.
Sol “cenahımız” üzerinde “demoklesin kılıcı” gibi duran ve tehdit oluşturan tüm burjuva hukuk kural ve metinlerini sevmesek de, onlara şiddetle karşı çıksak da bir gerçeklik olarak önümüzde barikat gibi duruyor.
Tarihsel ve sosyal haklılıklarımızla bu barikatın önünde âdeta “meydan savaşı” veriyoruz.
İşçi sınıfı hareketi açısından örnekleyecek isek; bazen bu barikatta önemli gedikler açtığımız da oluyordu. 1963-Kavel Grevi, 31 Aralık 1963 Saraçhane Mitingi, 1970-15/16 Haziran Direnişi, 1998 Bahar Eylemleri, vb. etkinliklerimizle kendi yasal konumunu “hini hacette” çiğnemekte bir sakınca görmeyen burjuva iktidarlarını köşeye sıkıştırmayı başarmıştık. Doğrudan demokrasi, doğrudan genel grev, hak grevi, siyasî grev ve doğrudan direniş geleneklerimizle kapitalist diktatörlüğü “geri adım” atmaya zorlamıştık. Elbette yalnızca sistemi “geri adım” atmaya zorlamak yetmiyor, kapitalist anarşiyi aşmak da gündemimizde. Kaçınılmaz olarak böyle bir gündemimiz var.
Kitabımızı niçin üretmek ihtiyacını duymuştuk?
Çünkü basın-yayın faaliyetine başladığımız günden beri sistem, “hukuk” kurumlarını sürekli üzerimize saldırtıyordu. Mevcut yazılı hukukun gereklerini bir biçimde de olsa yerine getirmiş ve de bu düzenlemeleri sevmesek de, onunla boğuşmak durumundaydık. Boğuşmasına boğuşuyorduk, fakat hukuk hazretlerinin “şerrinden” kendimizi bir türlü koruyamıyorduk. Koruyamazdık. Çünkü, burjuvazi ile kesin hesaplaşmada onun elindeki araçlara denk ölçüde araçlara henüz sahip değildik.
Gündemimizde doğallıkla “hukuk yoluyla mücadele” olacaktı. Vardı da. Bir kez zorunlu olarak “açık alan” faaliyetine girmiştik. Halk deyimiyle; “harmana giren porsuk dirgene dayanacaktı.”
“Açık alan” çalışmasına giren Devrimci ve Marksist Kadroların işi çok zordur. “Legalite”yi kullanmak, öteki alan çalışması olan “illegalite”den çok daha zor ve çetin bir uğraştır. Bu iki alanı koordineli biçimlerde kullanmak, işlevsel olmak ve hareketimizi yeni bir mevzide konuşlandırmak gerekiyor.
“Ne kadar başardık ve ne kadar başaramadık?” Konu tartışmaya aday ve açıktır. Sol “cenahımızın” bu konulardaki başarı ya da başarısızlığı üzerine çok şey söylenebilir. Söylenmektedir.
Bu konuyu gündeme taşırken, söz dönüp dolaşıp Sol “cenahımızın” ideolojik, politik ve örgütsel konumuna geliyor. “Cenahımız” ideolojik, politik ve örgütsel açıdan tarihsel yanılgı ve yanlışlarından koparak ne ayrışabilmiş, ne de yeni nitelikler kazanarak buluşup bütünleşebilmiştir.
“Buluşup bütünleşme” denildiğinde “Komünistlerin Birliği”ni kastediyoruz. “Dar grup tapınımı” hastalığına yakalanmış, virüs kapıp hücrelerimizi tahrip etmiş örgütleri değil, PARTİ’yi anlamaktayız.
Bir yandan aşırı teorisizme ve entelektüalizme kaymış “dipsiz kuyu boş ambar” türünden parti ve partileşme sorunlarını ele alan kimi “aydın” tartışmalarına bilinçle girmiyoruz. Diğer yandan da pratik örgütçü çabaları bu türden anlayışların önüne sürekli biçimde çıkarıyoruz.
Basın-yayın faaliyetlerimizde pek çok hukuk ihlalleri ve hukukun özel yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Sağlı “sol”lu burjuva basınında küfür, hakaret ve “komünistler, vatan hainleri, anarşistler, bölücüler” çeşitlemeleri dışında haber olabilme “şansını” dahi yakalayamıyoruz.
Küçükburjuva “sol”lar da Kolektifimiz’in hukuk yoluyla mücadelesine basın-yayın araçlarında asla yer vermeyerek burjuvazininkine âdeta taş çıkartıyor!
Görevimiz; bu çifte barikatı anladığı dilde teşhis, mümkünse tedavi, değilse teşhir ve tecrit etmek.
“Bihakkın” bu görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden de burjuva ve küçükburjuva “sol”ların katında ahmakça düşmanlıklar kazanıyoruz. “Düşmanlık” konusunda şu özdeyişi anmadan edemiyoruz: “Ahmak dostumuz olacağına, akıllı düşmanımızın oluşu şansımızdır.”
İşte özetle anılan kitabımızı kaleme alarak tarihe bir kayıt düşürmüş ve konuyu belgelemiştik. ?u aşamada burjuva ve küçükburjuva “sol”ların canını alamasak da, geleceğin genç araştırmacılarına oldukça büyük bir malzeme bıraktık.
Kitabımızın kapağına da toplatılan, yargılanan, kovuşturmaya uğrayan, Selimiye Kışlasında yakılan kitap, dergi ve gazetelerimizin fotoğraflarını koymayı ihmal etmemiştik.
Kendi hukukunu dahi zorlayıp çiğneyen, keyfî-fiilî infaz yöntemleri uygulayan burjuvaziyi “iki cihanda” açığa vurup “rezil etmek” boynumuzun borcudur. Bu görevimizi de “bihakkın” yerine getirirken burjuvaziden asla geri kalmayan küçükburjuva “sol”ların Kolektifimize uygulaya geldiği “hukuk” anlayışını da karşıya almayı ihmal etmemiş, bunları da belgelemiştik.
Çünkü ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, yurtsever ve Marksist geçinen “cenahımızın” da kendi arasında henüz yazıya dökülmemiş dahi olsa bir “iç hukuku” olması zorunluydu. Bu türden bir “hukuk” anlayışı hâlâ da “cenahımızda” yoktur.
Bu nedenle ve de günümüzde olmasa bile gelecekte bir ihtiyacı karşılaması için konuyu belgelemeyi uygun ve doğru bulduk.
Kolektifimiz Çalışanları siyasî ve ahlâkî açıdan kadrolara ve okuruna düzgün hesap vermeyi (birileri hesap sormasa da) devrimci bir görev saymaktadır. Bu cümleden olarak bizlere ulaşan sözlü-yazılı eleştirilere de cevaplarıyla birlikte yer vermiştik.
Bu açıklamalardan sonra günümüzdeki hak-hukuk ihlallerinden, yazılı hukukun özel yorumundan birkaç örneği sunmak istiyoruz:
Dergimiz yazarlarından Turgay Ulu neden müebbet hapis cezasına çarptırıldı?
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde, 22 Mayıs 2009 günü yapılan duruşmada, TCK’nın 146/1. (Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmek…) Maddesine göre yargılanan, Türkiye İhtilalcı Komünistler Birliği (TİKB) Davası sanıklarından 27 kişi müebbet, biri (Tamer Tuncer) ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Dergimiz yazarlarından Turgay Ulu, ideolojik, politik ve örgütsel açıdan hiçbir organik ilişkisi bulunmayan, hiçbir somut-hukukî ve maddî kanıta dayanmayan bir biçimde TİKB davasına mevcut hukuku zorlayarak monte edilmiştir. Hukuku özel biçimde yorumlayan mahkeme heyeti yazarımızı müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.
Bir zamanlar davaya bakan eski DGM Savcısı Mete Göktepe dosyayı incelemiş ve Turgay Ulu’nun tahliyesini ve beraatını talep etmiştir. Mahkeme heyeti bu talebi reddetmiştir. (Burada bir parantez açarak söylemeliyiz: (1963) Koyulhisar Savcısı ?iar Yalçın, (1972) İst. DGM 3 Nolu Mahkeme Başkanı Alb. Mehmet ?irin, (1995) İst. DGM Savcısı Mete Göktepe, Eski Adana Savcısı Sacit Kayasu, ?ırnak Savcısı Ferhat Sarıkaya, türünden demokrat savcı, hâkim ve hukukçuların varlığına dahi dayanamayan sistem, mevcut burjuva hukukunu doğru yorumlayanlara bile tahammül edememiştir.) Yine bir zamanlar Yargıtay, dava dosyasını Turgay Ulu’nun durumunu yeniden görüşmek üzere iade etmiştir. Mahkeme heyeti Yargıtay’ın bu görüşüne de katılmamıştır.
Turgay Ulu’nun tüm suçu(!) işkenceli polis sorgusunda ifade vermeyişi, susma hakkını kullanmış oluşu ve sırf açlık grevine girdiği içindir. Mahkeme heyeti bu türden direngen tutuklulara “örgüt lideri” işlemi yapılmasını uygun bulmaktadır(!?)
Mahkeme heyeti tutukluluk süresi 10 yıla varan herkesi tahliye ettiği halde, 13 yıldır tutuklu olan yazarımızı tahliye etmemiştir. Aynı zamanda Turgay Ulu’yu Devrimci ve Marksist dünya görüşünden ötürü müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.
Sözün özü ve kararın tercümesi: Turgay Ulu’ya verilen ceza, sistemin mevcut hukuku zorlayarak Devrimci ve Marksist Kadrolardan “intikam alması” olarak değerlendirilmiştir. Yapılan duruşmalarda her şey sınıfsal kurallara göre işlemiştir. Herkes rolünü oynamıştır. Herkes sözünü söylemiştir. Turgay Ulu’nun mektubunda: ‘Önceki kuşakların vasiyet ve miraslarına uygun bir duruş sergilediğim için içim rahat’ deyişi durumu açıklamaya yetiyor. Yazarımıza “uygun” görülen ceza hükmü dolayısıylaKolektifimize verilmiştir.
Mehmet Yeşiltepe fiilî-keyfî nedenlerle neden tutuklandı?
EMO üyesi ve Devrimci Hareket Dergisi çalışanlarından hidrosefali (beyinde su toplanması) hastası Mehmet Yeşiltepe Tekirdağ 2. Nolu F Tipi Cezaevinde tek kişilik hücrede tutuluyor.
4 Haziran 2009 tarihinde İstanbul Tabip Odası Konferans Salonunda bir basın açıklaması yapıldı. ÇHD, EMO, TTB, İHD ve aile yakınlarının yaptığı açıklamalarla konu gündeme taşındı.
Basın açıklamasına bizler de katıldık. Basın açıklaması yapılan binanın girişinde, toplantıya katılan 24 kişinin iki katından daha fazla resmî ve sivil polis görevlisi vardı!
Mehmet Yeşiltepe’nin tutuklanmasına neden olan maddî olgu ya da kanıt, İstanbul-Bostancı operasyonunda kaldığı evde 5.5 saat kuşatılan ve polis tarafından katledilen ve bir zamanlar okul arkadaşı olan Orhan Yılmazkaya ile tesadüfen karşılaştığında çay içmesi olayıdır!?
Basın bu olayı adeti olduğu veçhiyle magazinleştirerek yazdı. 27 Nisan 2009 günü “Devrimci Karargah” isimli örgütün sorumlu kadrolarından Orhan Yılmazkaya, kuşatıldığı evde, polis frekansına girerek'Teslim olmayan bir özel devrimci kuşağına layık olmaya çalışacağım. Devrimci karargah savaşçısıyım. Yaşasın devrim ve sosyalizm. Yaşasın hakların kardeşliği. Yaşasın Türk ve Kürt halklarının mücadele birliği. Biz düşeceğiz fakat bizden sonra bu kavga mutlak sürecek. Nasıl binlerce yıldan beri sürdüğü gibi. Thomas Müntzer'den, ?eyh Bedrettin'den, Mahir Çayanlardan, İbrahim Kaypakkayalar’dan ve Deniz Gezmişler’den beri sürdüğü gibi' demişti.
İlkeli ve dürüstçe tartışılmayan bu konuda şunları dile getirmeyi uygun-doğru buluyoruz: Devrimciler, Komünistler, “Devrimci Karargah” türünden isimlerle örgüt kurmaz. 1 Mayıs öncesi burjuva basınında magazinleştirilerek verilen ve anılan eylemlere girişmez. Deniz, Mahir, İbrahimlerin ideolojik, politik ve örgütsel konumlarını günümüzde Marksist açıdan değerlendirip aşılmasını öne çıkarır. Kendi sentezimizi oluşturmak dururken, yerine, o insanlarımızın teori pratiklerini aynen tekrar etmez. Baba İshak, Bedreddin, Pir Sultan, Tarihî TKP, Suphiler, Kıvılcımlı, Deniz, Mahir, İbrahimler ve anılan-anılmayan nitelikleriyle cenahımızın tüm değerlerini 15/16 Haziran Direnişi ruhuyla proletarya temelinde buluşturup bütünleştirmeye aday kendi sentezimizi üretmenin yoluna koyulur. Kolektifimiz Çalışanlarıolarak bunun adına da: “Komünistlerin Birliği” denilmesini uygun buluyoruz.
Orhan Yılmazkaya gibi kimi birikimleri olanlara ulaşmak, onları bu eksende ikna edip kazanmak Devrimcilerin, Komünistlerin görevidir. Bu türden kadrolara ulaşamadığımız ve görevimizi yerine getiremediğimiz için herkes-hepimiz kusurluyuz. Devrimci ve Komünist iddiamızın arkasında duruyorsak bunu dürüstçe itiraf etmeliyiz. Özeleştiri yapmalıyız. Orhan Yılmazkaya gibi kadrolar da kendi sentezimizin üretilmesinin kavgasını verenlerle buluşmayı düşünemediği, Bilimsel Sosyalizm-Komünizm temelinde yeni nitelikler kazanamadığı için onlar da kusurludur. Onların da özeleştiri yapması gerekir.
