Dr. Hikmet Kıvılcımlı Sömürüsüne Sadık Göksu’dan Yeni Bir Katkı!

Sırrı Öztürk

El Yayınları Mart 2006 yılında  Sadık Göksu’nun Kıvılcımlı Yazılar-Bilinmeyen Yönleriyle Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yoldaş isimli bir kitabını yayınladı. Kitap 583 sayfa+25 ek sayfa ve Dr. H. K. ile ilgili fotoğraflardan oluşuyor.

 

Anılan kitap hakkında herhangi bir kritik, tanıtım ya da değerlendirme yapıldığına rastlamadım.

 

“Doktoru sevenlerin” de, “Doktorcuların” da yayın organlarında kitap hakkında herhangi bir yazı okumadım. Belki ilgilenenler çıkmıştır. Bilemiyorum.

 

Dr. H. K. Yoldaşımızı TKP’nin ‘Devrimci Kanadı’ndan önemli ve saygın bir kişilik olarak 1944 yılından itibaren tanıyoruz. Aile kolektifimizden Avni Öztürk (Memedoğlu)’ün anısına saygıyla yayınladığımız ‘Politika-Sanat-Estetik Yolunda Emeğin Ressamı Avni Memedoğlu’ (Sorun Yayınları, 1999, S. Ö.) isimli kitabımızda ayrıntılı belgeleyip yazdığımız gibi, Memedoğlu İzmir ilini örgütleyen TKP kadrolarından Mehmet Ali Resimci, Esat Balım ve öteki Vatan Partisi (VP)’nin kurucularından biridir. VP’nin kapatılması ve hakkında dava açılması sürecinde Memedoğlu askerlik görevini yaptığı için davaya dâhil edilememiştir. Memedoğlu TKP’nin 1944 kadrosudur; 1951 yılında gerçekleşen “TKP Tevkifatı”ndan bir yıl önce gerçekleştirilen (Mayıs 1950) “19 Doğulu Üniversiteli Gencin” tutuklanarak yargılandığı davanın TKP ile organik ilişkili birinci sanığıdır (konu anılan kitapta ayrıntılı işlenmiştir).

 

Aile kolektifimizin ideolojik, politik ve örgütsel konumu dost-düşman herkes tarafından açıkça bilinmektedir. Benim ideolojik, politik ve örgütsel tercihlerimin evrimi de hiç bir özel-öznel yoruma kalmadan ha keza bilinmektedir.

 

TC’nin komünistler üzerinde uyguladığı 87 yıllık baskı ve terör süreçlerinde TKP’nin ‘Devrimci Kanadı’nın kadroları hiç bir zaman ‘siyasî mülteci’ olmayı uygun bulmamış ve yurtdışına gitmemiştir. Bizler de bu disipline sonuna kadar sadık kaldık.

 

TKP’nin Harici Büro oluşumunun, ardından “1973 Atılımı” olarak İ. Bilen ve ‘siyasî mülteci’ kimlikleriyle sosyalist ülkelere sığınanların kendilerini “TKP” olarak ilân edişini hiç bir zaman onaylamadık. Leninist Parti Öğretisine karşı bir girişim olarak değerlendirdik (Ayrıntılı bilgi için bakınız: Cevdet Alsan, Leninist Parti Öğretisi, Sorun Yayınları, 1979, Kitap daha matbaada iken toplatıldı, sorumluluğunu üstlenen bir işçi yoldaşımız TCK’nın 141. ve 142. Maddesince 8 yıl hapse mahkûm edildi. Hüküm infaz edildi.). Komünist ve TKP kimliklerini Zeki Baştımar ve İsmail Bilenlerden alanların “vukuatına” asla ortak olmadık. Bu yoldaki uyarı, öneri ve eleştirilerimizi eksik etmedik. Kimileri gibi de “anti-sovyetik, anti-stalinist” bir çizgiye savrulmadık. Marksist geçinen kimileri gibi nehrin karşı yakasına düşerek uluslarötesi tekelci sermayenin kullandığı kötü bir “malzeme” derekesine de asla düşmedik. Yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal/enternasyonal kurtuluşundan yana olan duruşumuzu teori/pratiğimizle daima koruduk. Belgelidir.

 

Memlekette kalarak işçi sınıfı ve emekçilerle organik ilişkiler içinde olmayı daha doğru ve  uygun bulduk. Çünkü, içerideki-dışarıdaki hapishanelerde kalma disiplini  Harici Büro “TKP” kadrosu olmaktan çok daha önemliydi. Hayat ve mücadele de bunu çok büyük acı ve kayıplarla doğruladı.

 

Memlekette kalmayı uygun bulan TKP’nin ‘Devrimci Kanadı’ kadrolarından Mustafa Börklüce, Hüsamettin Özdoğu’dan, onların verdiği ders ve deneyimlerinden; ardından Dr. H. K. Yoldaştan, onun  mücadelesinden kendi payımıza çok şey öğrendik. Mücadelesine saygılı olduk. Asla “doktorcu” olmadık. ‘Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretimi’ okulunun tutarlı bir öğrencisi olmayı yeğledik. Sosyalizmin 150 yıllık tarihine artısı-eksisi ile “bu bizim tarihimiz” diyerek eleştirel katkılarımızla sahiplendik. Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmine ters konumda, “Mao’cu”, “Stalin’ci”, “Troçki’ci”, “Enver’ci”, “Che Guevera’cı-F. Castro’cu” da olmadık. Bilimsel Sosyalizm-Komünizmin esin kaynağından öğrenmeye özel bir özen gösterdik. İşçi sınıfının sendikal ve siyasî birliği hattının gerisine düşmedik. Bu türden bir öğrenciliğimiz devam etmektedir.

 

 Ne yazık ve hazindir ki, Dr. H. K. Yoldaşın bir ömür boyu en nefret ettiği şey, onu doğaya teslim ettiğimiz günden başlayarak tehlikeli bir “virüs” gibi hücrelerimizi tahrip etmiştir. Tıpkı “Deniz”, “Mahir”, “İbo”ların 35 yıl önceki teori/pratiklerini (hayat ve mücadelenin doğrulamadığı programlarını) eklektik-pragmatik anlayışlarla ve hamasetle “tekrar” edenler gibi, Dr. H. K.’nın teori/pratiğine eleştirel katkı getirmeyen, O’na sahiplendiğini,  O’nun tezlerini özümsediğini zannedenler fena halde “doktorcu” kesilmişlerdir (Kimi “sol” eğilimler ise, bugünkü sınırlı bilgileriyle O’nu yerden yere vurmayı denemiştir.). “Komünistlerin Birliği” sorunsalına katkı getirmeyerek, kurdukları “yuvarlar” sayesinde “sol parselasyona” katkı yapmış ve Dr. H. K. Yoldaşın devrimci vasiyetinin dışına düşmüşlerdir.

 

Dr. H. K. Yoldaşa en büyük saygı, O’nun yaşadığı süreçteki olay, olgu, süreç ve verilere nesnel gerçekliği içinde bakabilmekte kendini gösterir/anlaşılır. Bendeniz ve Kolektifimiz Çalışanları yalnızca Dr. H. K. Yoldaşa değil, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız, eşitlikçi, özgür bir toplum ve dünyanın üretilmesi mücadelesinde taş üstüne taş koymuş her Komüniste saygı göstermesiyle anılmaktadır. ElbetteMarksist Eleştirihakkımızı tüm süreçlerde kullanmaktayız, kullanacağız. Dr. H. K. örneğinde de; Devrimciler-Komünistler, “idealist-metafizik-tekrar” anlayışların dışındaki kimlik ve kişilikleriyle, ideolojik, politik ve örgütsel konumlarıyla “doktorculuk” yapmazlar. O’nun, Parti ve Partileşme Sorunu başta olmak üzere, tarih, devrim, strateji/taktik, yerli sentezimizin üretimi, bize özgü, orijinal sınıf ve emekçi halk gerçekliğimiz üzerine olan tezlerini özümseyerek algılamaya çalışırlar. Bu tezlere eleştirel katkı getirerek senteze kavuşmasını sağlamak ve O’nu aşmak yöntemi dururken eklektik-pragmatik bilgi kırıntılarıyla hizayı bozan hizipsel duruşları öne çıkarmazlar. O’nun deyimiyle “yuvarlar” işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketimizin buluşup bütünleşerek birleşik, ciddî, güvenilir ve donanımlı bir TKP’nin oluşmasını engellemiştir. Hâlâ da engellemeye devam etmektedirler.

 

Devrimci ve Marksist Sol cenahımız yüz yıllık sınıflar mücadelesi geleneğimizde ne ayrışabilmiş ne de birlik sorununu çözebilmiştir. “Tek Parti, Tek Sendika, Tek Gençlik Örgütü” özlemlerimiz-şiarımız da böylelikle gerçekleşememiştir.

 

Dr. H. K. Yoldaşımıza derin sevgi ve saygımız nereden kaynaklanıyor?:

1.) Örgüt ile PARTİ’nin ayrı şeyler olduğunun bilincinde oluşu, ideolojik-teorik konular, kalıcı ve tartışmaya aday tezler sunuşu, üretkenliği, direngen, dik ve onurlu duruşu,

2.) Bütün süreçlerde Parti ve Partileşme Sorunu konusunu gündeminden düşürmemiş oluşu,

3.) Tarihî TKP’nin devrimci çizgisine saygılı oluşu,

4.) Komünist Manifesto’nun “parti varken parti kurulamaz” ilkesine uygun davranışı,

5.) Siyasal/sosyal devrim yolunda mücadelenin bütün biçimlerini kullanma, “legaliteyi istismar” konusunda devrimci esnekliği gözetişi,

6.) Orijinal sınıf ilişki ve çelişkileri ile emekçi halk gerçekliğimiz üzerine tartışmaya, eleştirel katkıya açık ve muhtaç haliyle tezler üretişi,

7.) “Teşkilâtsız halk köle halktır” deyişi,

8.) Bulunduğumuz coğrafyadaki emekçi halkların dil, tarih, din, mitoloji, masal, inanç, gelenek ve kültürlerini incelemesi,

 9.) Hakkındaki yalan, iftira, “suskunluk kumkuması” ile bin bir spekülasyona, “sinsi kuşatma” yöntemlerine ve “Harici Büro” elemanlarının “entrikalarına” rağmen, anti-sovyetizme, anti-stalinizme düşmeyişi, son nefesine kadar Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi davasına (kendi deyimi ile “Sovyet Anavatanına”) sadık kalışı,

l0.) Tarihsel/sosyal/enternasyonal meşruiyeti ile devrimci yasallığı olan TKP’nin yeniden organizasyonu için çok yönlü çaba ve kurultay/kongre yöntemini benimseyişi,

11.) İdeolojik-teorik konularda kaleme aldığı tezlerdeki tartışmaya, kendisine yapılan eleştiriler karşısında özeleştiri yapmaya aday oluşu, “bunların doğrularına sahiplenin, eğrilerinin de gözünün yaşına bakmadan kaldırıp atın” diyecek kadar kendine kıymasını bilmesi,

12.) Büyük Ekim Sosyalist Devrimi gibi bir devrimin strateji ve taktikleri üzerine özgün tezler üretmesi,

13.) Sağlı “sol”lu küçükburjuva avantürye devrimciliğine şiddetle karşı oluşu,

14.) İşçi sınıfı temelindeki örgütlenme ve iktidara gelme projelerini üretme konusundaki çalışkanlığı,

15.) Oportünizme, kadrolar arasındaki hotzotçuluğa, laçka-liberal ilişkilere, saflardaki bilim ve akıldışı ilişkilere karşı oluşu,

16.) Birlik ve ayrışma süreçlerine bakışını, vb. katkısını unutamayız.

 

Kuşkusuz iş yapılan yerde diyalektiğin yasalarına uygun olarak eğriler de doğrular da birlikte olacaktır. Aşırı teorisizme, entelektüalizme, dogmatizme, anarşizme, sekterizme, fanatizme,  inkârcılığa kaymış kimi “solcu aydınlar”, “Akademik Marksologlar” “Dr. H. K. eleştirisi” adı altında asla ilerletici olmayan çalışmalarıyla bizlere hiç bir şey anlatmamaktadır. Hata, yanlışlar ve yanılgılar konusunda kimlerin nasıl “çamlar devirdiğini” biliyoruz/unutmuyoruz. Bu konuda “süzme bal” sayılmayız. Dr. H. K. yaşasaydı ideolojik/teorik/pratik hata, yanlış ve yanılgılarını başkasına bırakmadan kendisi bizzat düzeltme cihetine giderdi. (Aynı şeyi öğrenci gençlik hareketlerinden gelen ve katledilen Devrimci insanlarımız da yapardı.) Bunun işaretleri özel yaşamından, polis, işkence ve mahkeme deneyiminden, işinden ve üretiminden de anlaşılmaktadır. Bu konuda önemli olan nehrin karşı yakasına düşmemektir. Sosyal pratiğin reddettiğini eleştiri/özeleştiri yöntemiyle, “rota düzeltme”lerle yeniden üretmektir. (Bu konudaki görüşlerimizi; SORUN Polemik Dergisi, Ocak 2007, Sayı: 24, s. 3-25, Dr. Hikmet Kıvılcımlı Eleştirileri (!) PARTİ - II. TTKK ve “Doktorcu” Eğilimler Üzerine başlıklı yazımızdan ayrıntılı inceleyebilirsiniz. S. Ö.)

 

Ayrıca, günümüzde Dr. H. K. hakkında yukarda özetle sıralamaya çalıştığımız temel ilkesel konumlara değinmeden ileri/geri ahkâm kesen üniversite okumuş küçükburjuva yarım-aydınların sözüm ona eleştirileriyle karşılaşmaktayız. Dr. H. K. elbette Marksist Eleştiriye açık ve muhtaç tezler, malzemeler sunmuştur. O’nun kadar partizan bir teori/pratik içinde olanların eleştirel katkıya hakkı vardır. Tarihî TKP, Parti ve Partileşme Sorunu, tarih ve sınıf bilinci, ordu, devlet, siyasal/sosyal devrim, iktidar, sınıfsal bakış, vb. konularda sayı-suyu olmayanların, bugünkü sınırlı bilgileriyle O’na, mücadele ettiği şartlardaki durumu hesaba katmadan “eleştiri” adı altında saldırmasını sosyalistler arası ilerletici bir yere koyamıyoruz. Aynı şeyi bitmez tükenmez Dr. H. K. tekrarları ve “en büyük doktorcu” pozlarıyla  (beş para etmeyen kariyerizm tutkularıyla),neye, kime hizmet ettikleri bilinenlerde de görmekteyiz. Bu türden yaklaşımlar hem tartışma konusudur, hem de sosyal pratikte açığa vurulmuştur.

 

Dr. H. K., yaşayıp mücadele ettiği şartların çok yönlü kuşatması altında bazı taktiksel konuları stratejik amaca dönüştürse de, kimi tezlerinde bazı yanılgılara düşmüş olsa da ve de her şeye rağmen, O’nun komünizme olan inancı, partizanlığı, ilkeselliği, dürüstlüğü, direngenliği, mücadele azmi, vb. nitelikleriyle ve tek başına savunulmaya yetecektir.

 

                                                         *   *   *

Sadık Göksu (SG)’nun anılan kitabında şahsımla ilgili konulara geçmeden önce bu türden bir girişi doğru buldum.

 

SG, Dr. H. K. ile örgütsel ve organik ilişkili olduğunu(!) kanıtlamak için çok büyük bir çaba harcıyor. O’na büyük harflerle “Yoldaş” diye hitap ediyor ve aklınca yoldaş olmaya çalışıyor. Bugün çoğu yaşamayan insanlarımızın kendi yorumu ve “tanıklıklarına” göndermeler yapıyor. Boşuna uğraşıyor. Dr. H. K.’nın görüşlerini bilerek/bilmeyerek algılayamayan, siyasî kariyer ve tecimsel kaygılarla sömüren ya da tahrif edenlere bazı eleştirilerde bulunuyor. Bu türden ilişkilerde taraf olmadığımız için bir yorum yapma ihtiyacını duymuyorum. Küçükburjuva kariyerizmine düşmüş, Dr. H. K.’yı anlayamamış ya da tahrifata girişmiş  kimselere yönelttiği bazı “haklı” eleştiriler de kitabında önemli bir yer işgal ediyor. SG da karşıya alıp eleştirdiği kimselerin düştüğü açmaz ve yanılgılara düşerek her olay ve olguda birinci tekil şahıs, Dr. H. K. konusunda konuşma hakkına sahip “tek seçici” biri gibi konuları ele alıyor. Kitabın yarısında kendisinden bahsediyor. Dr. H. K.’dan  uzun alıntılarla konuyu dağıtıyor, “tez”lerini kanıtlamaya çalışıyor... Aklınca Marksist geçinmeye çalışıyor, fakat idealist-metafizik yaklaşımlardan da kendini bir türlü kurtaramıyor. Bu konuda onlarca örnek verilebilir.

 

Bu türden çalışmalarıyla SG ve aynı soydan kimileri Dr. H. K. ile iki günlük (veya iki satırlık) “ilişki” kuranlar ya da çeşitli vesilelerle yanında bulunma “şansı”nı  yakalayanlar başımıza “doktorolog” kesilmiştir!

 

Üniversite okumuş küçükburjuva yarım-aydınların, bireyci, benmerkezci, kariyerizm hastalığına yakalanmış kimlikleriyle politika, bilim, sanat, kültür, estetik ve etik  bütünlüğü konusunda olduğu gibi anı ve tarih yazma konusunda da ciddiye alınacak eserleri yoktur/olmamıştır. Bu türden alanlarda eser üretme işi herhalde SG’ye de kalmamıştır...

 

Dr. H. K.’nın açık faaliyet alanlarını kullanırken etrafında pek çok “aydın”, işçi, emekçi ve öğrenci gençlikten oluşan kümelenmeler/kimseler bulunmuştur. TKP Yoldaşlığı meselesindeki son derece disiplinli, ketum ve ilkeli-tutarlı-tavrı polis kayıtlarıyla da belgelenmiştir.

 

Üniversite okumuş küçükburjuva yarım-aydınların TKP’nin tarihsel kişiliklerine faydacı, ilkesiz ve kariyerizm tutkularıyla tutunarak neler yaptığını ayrıntılı biliyoruz. Ayrıca, bu malzemeleri çeşitli anılardan da okumaktayız.

 

Dr. H. K.’nın etrafında da bir zamanlar Prof. İsmet Sungurbey, Prof.  İdris Küçükömer, Prof. Mahir Kaynak ve benzeri “aydın”lar (gençliklerinde) çeşitli niyet ve vesilelerle bulunmuşlardır. Bu insanların Dr. H. K. ile tanıştırılmasında ve bizce de SG, (ne hazin!) “menfi” bir rol oynamıştır. Oynayabilmiştir. Bu yüzden SG de sorumlu ve suçludur. SG’nin çok geç de olsa kendini “aklamak” için bu yoldaki “itirafı” doğrudur. Fakat bu türden bir “itiraf” hiç bir işe de yaramamaktadır. Dr. H. K. “Düşünce-Davranış” ilişkiler ağını kurarken anılan zevatı, bu arada SG’yi de birinci kategoride görerek kullanmıştır. Orhan Müstecaplıoğlu’nun başını çektiği kitle bağı olan işçi, emekçi, kadın ve gençlikten oluşan kesimi de “Davranış” ilişkiler ağında görmüştür. Tutarlı bir işçi-kitle, köylü-kitle, gençlik-kitles ilişkisini bu temelde götürmek istemiştir. “Düşünce” ilişkiler ağındakilerin önemli bir bölümü Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi davasına inanmamış kimselerden oluşmaktaydı. Dahası, kimileri devletin görevlisi, kimileri MİT ajanı kimlikleriyle O’nun Devrimci ve Komünist direngenliğini kuşatıp sömürmek istemiştir. Devletin O’nu “denetim” altında tutmak isteyişi son derece doğaldır.

 

Dr. H. K. ideolojik/teorik konularda olduğu gibi ruh sağlığı konusunda da yetkin/deneyimli bir hekim olmasına rağmen, ruh, beden ve ideolojik sağlığı tartışmalı insan malzemesinin  hakikî niyetlerini zamanında görerek tavır alamamıştır. Kitle bağı kuşatılmış olduğundan proletaryadan oksijen alması engellenmişti. YİS deneyimi de bu bağı yeterince kuramamıştı. Bu durum, insanî ve örgütsel bir zaaf olarak da ele alınabilir. Her Devrimcinin, Komünistin hayatına çeşitli eloğulları da, ciddî-tutarlı yoldaşlar da girebilir. Nedenleri ayrıntılı tartışılabilir. Aynı şey “Davranış” ilişkiler ağındakiler için de geçerlidir. Bazı kitaplarımızda (12 Mart 1971’den Portreler, konu ile ilgili panel-söyleşi, forum, sempozyum, konferans ve makalelerimizde) bu konu yeterince işlenmiştir. Dileyen bunlara ulaşabilir.

 

SG’nin Dr. H. K. gibi yukarıda sıralamaya çalıştığımız özellik ve niteliklerinden haberli değiliz. (I. TİP’ten ihracı meselesinde, bütün ihraçlara olduğu gibi onunkilere de karşı çıkmış, SG’yi savunmuştuk.) SG’nin Parti ve Partileşme Sorunu üzerine bir vukuatı olmadığına göre Dr. H. K. ile nasıl “Yoldaş” olduğunu ise, bir türlü anlayamadık. Dr. H. K.’nın bir kitabının SG imzasıyla çıkmasına izin verişi, bazı anılar, tanıklıklar da böyle bir yoldaşlığı kanıtlamaz.

 

SG, kitabının “ ‘Kamu Ermişi’ Kıvılcımlı’nın Emaneti ve kimi ‘zalim’ İştahlıları” başlıklı bölümünde (s. 374), “Kıvılcımlı’ya Yetişenler” (s. 376) ara başlığında Dr. H. K. ile şu ya da bu türden temas, diyalog ve ilişki içinde bulunan “Doktorcuları” kendi öznel yorumlarıyla ele almıştır.

 

SG, “Sonrakiler, ‘Doktorcuları’ ” ara başlığında (s. 380-381) ise, yine bir takım “Doktorcu” isimleri sıralamıştır. SG şunları yazıyor:

 

“Sırrı Öztürk’e ne diyeceğiz? Kendisi MÜS’ü (Orhan Müstecaplıoğlu’nun kimilerince takılan lakabı. S. Ö.) tutuyor. “MÜS Doktorcuları” da onu! Pek yıldızımızın barıştığını söyleyemem. Bize biraz yandan bakar. Kanımca tüm saygısına karşın Kıvılcımlı’ya da. Kitaplarını ele almak isterim. Son zamanlarda sözlü tutumunda olumlu bir gelişme oldu. Memnun oldum. Kardeşi “Öncü” kitapçısı (Doğrusu: Öncü Kitabevi Yayınları Sahibi ve Yönetmeni olacak. S. Ö.) Zeki Öztürk ile iyi görüşürdük. (...)”

 

SG, yazısının devamında (s. 381) “Sosyalist Kuşak Temsilcileri” Emanet’in Ehlileri mi, “Zalimleri” mi? Ara başlığı ile yazısını yine öznel yorumlarıyla sürdürüyor.

 

SG, Orhan Müstecaplıoğlu için şu değerlendirmeyi yapıyor (s. 377): “1967 yılında, ‘Sosyalist Gazetesi’, ilk dönem olarak yedi sayı yayınlandı. Sosyalist  ile birlikte Orhan Müstecaplı, herkese ve bize de, Kıvılcımlı’nın en yakın yoldaşı gibi göründü. Ama kısa bir süre sonra, kendi payıma, onun Kıvılcımlı’nın teori ve pratiğinden ne kadar uzak olduğunu gördüm. Aralarındaki ilişki sadece bir ittifaktı ve o da, bilindiği gibi 1970’te, Sosyalist’in ikinci döneminde sona erdi.”

 

“Ama ne gariptir ki, bazı ‘Doktorcu’lar, onu Kıvılcımlı Arkadaş’ın adeta gerçek bir ardılı olarak gördüklerini, sözleriyle, yazılarıyla ve davranışlarıyla ortaya koydular ve devam ettiler. MÜS öldüğüne göre, artık onların Sosyalizm Panteonu’nda, martir olarak, baş köşeyi alacağını söylemek kehanet olmayacaktır. O. Müstecaplı da; ‘Zortlama...’nın (Dr. H. K.’nın M. Belli’nin MDD anlayışını eleştiren polemik kitabı.) yayınlanmasından kısa bir süre sonra, Kıvılcımlı’nın bana M. Belli için söylediği gibi, ‘iyi bir militandır.’ Ama teorisyen bir stratej olmadığı gibi, iyi bir taktisyen de değildir. MÜS’ün başlıca niteliği, ‘hotzotçu’luğudur. Kıvılcımlı Yoldaş’ın bununla hiç bir ilişkisi yoktur. (...) ‘Kıvılcımlı’ diye göğsünü döğüp, “MÜS’çülük yapanların bu konuda özeleştiri yapıp, gerçekten Usta’nın yoluna girmeleri gerekir. Yoksa, ağızları ile kuş tutsalar, En eski Sosyalist’e bağlı olduklarına kimseyi inandıramazlar.” (s. 377-378) demektedir.

 

Bu türden öznel tarih ve anı yazıları bizlere neyi öğretmektedir?

 

1.) SG’nin TKP, Dr. H. K. ve bendenizden söz edebilmesi için gündemimizde sıcak tuttuğumuz, ideolojik, politik ve örgütsel sorunlarımızla ilgili olması gerekir. İşçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin buluşup bütünleşerek donanımlı bir Komünist Partisi’nin oluşturulması mücadelesinde herhangi bir “vukuatı”nın olması gerekir/aranır. Anılan ilkeselliğin dışına düşmüş, yaşamı boyunca sosyalizm dışı 36 adet örgüte girip çıkmış (kendi biyografisinde ifade ediyor.) SG’nin Dr. H. K., Orhan Müstecaplıoğlu ile Sırrı Öztürk hakkında söylediklerinin ciddiye alınması öncelikle bu şarta bağlıdır.

 

2.) Devrimci tarih ve geleneklerimizin uzantısında TKP’nin o günkü kadrolarının kararıyla I. TİP’e girmiştik. TİP’in Devrimci ve Komünist kadroları ihraç edişi karşısında TİP’e karşı parti kurmamış, Kocaeli Devrimci İşçi-Köylü Birliği (KDİKB)’ni kurmuştuk. Dr. H. K. ise, Kocaeli’nde İPSD’nin kurulmasını bizlere önermişti. Kocaeli modern proletaryanın yatağıydı. Proleterlerin bir ayağı köyde, bir ayağı da kentteki fabrikalardaydı. KDİKB adını bu nedenle almış, öteki İşçi Birliği (İB) örgütlerinden neden farklı konumda olduğumuzu ortaya koymuştuk. Dr. H. K. bizim kararımızı doğru bulmuş, İPSD’nin kurulması önerisinde ısrarlı olmamış-tekrarlamamıştı. “Doktorcu”lar anmasa da YİS’in Kocaeli’ndeki örgütlenmesine  de en büyük katkıyı KDİKB yapmıştır.

 

3.) KDİKB olarak mücadele ettiğimiz dönemde: TÖS, İB, İPSD, DDD, DDKO, DEV-GENÇ ve benzeri örgütlerlerin militan kadrolarıyla yaratıcı diyalog ve ilişki içindeydik. TİP’in TİP, DİSK’in DİSK olabilmesinde terimizi ve kanımızı akıtmıştık. Öğrenci gençliğin başını çektiği THKO, THKP-C, TKP/ML ve benzeri örgütlerin kurulması yerine “gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur” şiarımızı hâkim kılabilmek için hepimizi var eden “soy ağacımız” Tarihî TKP’mizin Kongre yöntemiyle yeniden işbaşı yapmasından yana idik. TİP’in içinden ve dışından kuşatılarak işlevsiz kaldığı dönemlerde de hayata sahiplenecek, mücadelenin bütün biçimlerine hazır ve aday bir partileşme çalışmalarında, özellikle de 29-30 Ekim 1971’de Ankara’da toplanan Proleter Devrimci Kurultay (PDK)’da sınıfsal duruşumuzun gereğini yapmanın çabası içindeydik. PDK’ya başkanlık etmiş, kurultayın sona ermesiyle de sokaktan alınarak tutuklanmıştık (ayrıntılı bilgi için Partileşme Sorunu C: III kitabımız incelenebilir.).

 

4.) Bu türden anlamlı ilişkiler içindeyken bendeniz hiçbir zaman “Doktorcu” bir hizbin, hizayı bozan bir örgütün içinde yer almadım. Devrimci ve Marksist tüm kadrolarla diyalog ve eylemde birlikte olma bilincinin taraftarı olduk. KDİKB kadroları olarak 15/16 Haziran Direnişi’nin örgütlenmesinde aktif rol aldık (İşçi Sınıfı Sendikalar ve 15/16 Haziran isimli kapsamlı kitabımız bu süreci ayrıntılı incelemiş ve belgelemiştir.).

 

5.) Orhan Müstecaplıoğlu Yoldaşımızla 15/16 Haziran Direnişi’nin tabanda örgütlenmesi, eylemde birlik ve cezaevi arkadaşlığımız gelenekten-geleceğe akan bir sürecin doğal bir uzantısıdır. O, Dr. H. K. Yoldaş ile İPSD’nin örgütlenmesi, eylemleri ile Sosyalist Gazetesi’nde sorumluluk almıştır. Dr. H. K. ile temel ilkelerde “ittifak” içinde olduğu doğrudur. O’da “Doktorcu” olmak yerine, O’nu anlamanın, tezlerini eleştirel katkıdan geçirip senteze kavuşturulmasını sağlamanın yolundaydı. Sonradan bu “ittifak”tan ayrılmıştır. Gerekçeleri belgelidir.

 

6.) Dönemin Devrimci ve Komünist ilişkileri (RSDİP ile TKP’deki gibi) örgütsel ilke ve normlara göre olmasının özlemini duyuyorduk. Farklı formasyonlardan gelen kadroların ilişki ve diyalogu bu ilkesel normların işletilmesi ve temiz tutulmasına dayalı olmalıydı. Böyle olması gerekirdi. İPSD, YİS ileSosyalist Gazetesi’ndeki işleyiş bir Parti işleyişi gibi olmamıştır. “Belli disiplinlerle açık faaliyet alanlarının kullanılması” denilmesi, durumun kavranmasına daha uygun bir tanım olacaktır.

 

7.) Dr. H. K.’nın “naibi” olabilme yolunda pek çok üniversite okumuş küçükburjuva yarım aydın faydacı niyetlerle O’na yaklaşmıştır. Oysa, açık faaliyet gösteren örgütsel işleyiş içinde anılan böyle biri yoktu. SG’nin öncelikle,  Prof. etiketli, devletin kadrolu elemanı olan, Dr. H. K.’nın etkinliğindeki örgütlere, kendisinin büyük katkısıyla İPSD’ye getirilen “aydın”lardan (Mahir Kaynak’ın transfer edilişinden, yani kendi “vukuatı”ndan), söz etmesi gerekir.

 

8.) MÜS arkadaşın olumlu ve olumsuz yanlarının olduğunu herkes biliyor. Komünist bilinç, inanç ve özverisi, militanlığı, işçi-kitle bağından kopmayışı, paylaşımı sevmesi, açık sözlü oluşu, vb. nitelikleri onun artılar hanesine yazılmıştır. Psikolojik ve ruhsal sorunları, gençleri kazanıcı yöntemler yerine acımasız eleştirileri, 1944 TKP (ideolojik, politik ve örgütsel) birikimi dışında ayrıntılı okumayışı, Sol basını izlemeyişi, taktiksel ilişkileri yeterince değerlendiremeyişi, “yarım aydın”lara cepheden saldırması, Dr. H. K.’yı “tabî” insan ve benzeri niyetlerle kuşatanlara karşı nasıl mücadele edileceğini bilemeyişi, yalnızlığı, “sözlü tarih” dışındaki eksikliği ve yazma konusundaki “tembelliği”, ona buna muhtaç olmamak için  ekmek parasına ayırdığı zaman ve iş ilişkileri arasındaki “tutarsızlığı” ve benzeri yanları da onun eksileri hanesine yazılmıştır.

 

Burada bir parantez açarak şunları eklemeyi uygun buluyorum: 1975 yılında hapisten çıktıktan sonra kaleme aldığım 15/16 Haziran kitabımızın müsvettelerini okuması için O. Müstecaplıoğlu’na verdiğimde ne doğru dürüst eleştirel katkı yapmış, ne okumuş, ne de redaksiyonunda yer almıştı. Kitabın yorumlarına katılmadığı gibi bizimle de yıllarca “küs” kalmıştı! Bu türden davranış eksikliğine rağmen, Kolektifimiz O’nun devrimci samimiyetine, dürüstlüğüne, düşünce/davranışlarına değer vermiştir. Kimileri Dr. H. K.’ya da, MÜS’e de “deli” demiş, arkadan konuşmayı yeğlemiştir. Bizler ise, kimin “deli”, kimin “veli” olduğu konusunda sınıfsal konumumuza uygun düşen bir tavır içinde olmayı yeğledik. Çünkü “deli”si de, “veli”si de bizim insanımız idi. Düşünce/davranıştaki “vukuatımızın” yargılanmasında  hayat ve mücadele hükmünü verecektir. SG gibileri değil!

 

O. Müstecaplıoğlu Yoldaşın cenazesini kaldırmak görevi de bize düşmüştü. Kolektifimiz adına imzamla “Tarihî TKP’nin ve 15/16 Haziran’ın Kadrolarından...” ifadesini ilanlara yazarak cenaze törenine bini aşkın insanımızın gelmesini sağlamış ve O’nu doğaya teslim etmiştik (Bu görevimizi yaparken de SG’nin yakıştırdığı gibi “MÜS’çü” olduğumuz için değil, yalnızca Komünist Yoldaşlığın bir gereğini yerine getirmiştik. Burada eklemek istiyoruz: Birgün gazetesine verdiğimiz ilandan yukarıda zikrettiğimiz metin ile ilanı veren bizlerin adları sansür(!) edilerek yayınlanmıştır!..).

 

Dergi’mizde de O’nunla geçmişte yaptığımız bir röportaj (Gerçeklerden Uzaklaştıkça ya da Yalanlara ve Yanlışlara Dayalı “Birlik”ler) ile hakkında anlamlı bir yazıyı (Orhan Müstecaplıoğlu’nu Anlamak) kaleme alarak tarihe bir kayıt düşülmesini uygun bulmuştuk. (SORUN Polemik, Sayı: 14, Ocak 2006, s. 3-28) Dr. H. K.’nın cenaze törenine de o tarihte cezaevinde olduğumuz için bizzat katılamamış, mesajımızı iletmiştik.  Öncü Kitabevi Yayınları Sahibi ve Yönetmeni kardeşim Zeki hepimiz adına cenaze törenine katılmıştır.

 

9.) MÜS yaşamı boyunca “şucu-bucu” olmadığı gibi “Doktorcu” da olmamıştır. (Öz amcası Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun TSP ve Gerçek gazetesini çıkarırken de O’nu da eleştirmekten geri durmamıştır.) Bendenizin de bu türden bir vukuatımın olmadığını çok şükür MİT, CIA, MOSSAD dahi bilmektedir. Fakat “en büyük doktorcu” hüsnü kuruntularıyla iştigal eden küçükburjuva “sol”lar, bu arada SG bilmiyorsa “ağlayıp ta gözden olacak” değiliz. Sınıflar mücadelesinde kim olduğumuz, nereden nereye geldiğimiz, özel yaşamımız (ki, hiç bir zaman olmadı), işimiz, üretimimiz, polis, işkence deneyimimiz, hapishane hayatımız herkesçe bilinmektedir. Belgelidir. Bu sürecin de özel ve öznel bir yorumu yoktur.

 

10.) Dr. H. K. ile eylem (Kanlı Pazar, vb. kitlesel çıkışlarda); MÜS ile gelenekten-geleceğe eylem (1946 Sendikacılığı-Sendikalar Birliği, 27 Mayıs öncesi kitlesel çıkışlar, 1961 Saraçhane Eylemi, 1963 Kavel, vb. grevler, 15/16 Haziran) ve hapishane arkadaşlığımız vardır. Bu ilişkiyi kendi payımıza daima ilkeli ve temiz tutma çabası içinde olduk. SG ile ise, asla! Komünistler, eylem ve hapishane arkadaşlıklarını temiz tutmaya özel bir özen gösterir. SG ile “yıldızımızın barışması” için ise, ilkeli, organik ilişkili bir arkadaşlığın olması gerekir. Nedenlerini bu satırlara sığdırmak zorunda değiliz. Dr. H. K. Yoldaş yaşıyorken de, doğaya teslim edişimizden sonra da hakkında kaleme aldıklarımızı SG’nin değerlendirme, denetleme ve yargılama hakkı da, yetkisi de yoktur. Yazdıklarımızı organik ilişkili Proletarya Devrimcileri eleştirebilir. Ancak onların yargısına değer veririz. Devrimci harekete olumlu yönde hiç bir katkı getirmemiş, aksine bin bir türlü “garip” ilişkiler ağında spekülasyon dışında bir şey üretemeyerek kendini tüketmişlerin gayri ciddî yazılarına ise, genç kadroların bilincini bulandırmamaları yolundaki sorumluluklarımız nedeniyle cevap verilmesini uygun buluyoruz.

 

11.) Gerek Dr. H. K. gerekse MÜS kendilerini hiç bir zaman “Sosyalizm Panteonu’nda martir” olarak değil, kendi imkân ve yetenekleri doğrultusunda, kendi uzmanlık alanlarında ve bulunduğumuz coğrafyadaki sınıflar mücadelesinde  sosyalizmin militanı olarak görmüşlerdir. Ancak küçükburjuva “sol”cuları Devrimci ve Komünist kişilikleri idealist/metafizik yüceltmelerle tanrılaştırmak istemiştir. İPSD’de ve Sosyalist Gazetesi’nin yayınlandığı süreçte MÜS ile SG’nin daima birbirine zıt kutuplarda durduğunu herkes biliyor. SG’nin MÜS’ün hakkındaki görüşlerini sağlığında, yaşıyorken kaleme alması beklenirdi. Komünistler bu türden çalışmalarında devrimci ahlâk ve devrimci siyasî terbiye konusunda titizlik gösterir. Dr. H. K.’nın “naibi” olma tutkusu(!) ile yanıp tutuşan, ruh, beden ve ideolojik sağlığını yitiren o kadar çok “aydın” var ki... SG’yi bu “yarışta” sollayan o kadar çok “Doktorcu” var ki...

 

12.) “En eski Sosyalist” kadroların hakkını teslim ederek her açıdan yerli yerine koyacak Kurumve Araç’larımızın işbaşı yapmasıyla; Kurumsal disiplinli merkezi otoriteye sahip PARTİ’mizin oluşturulmasıyla; Bilimler Akademisi, Enstitü ve Bilim Kurullarının işbaşı yapmasıyla ancak burjuva ve küçükburjuva “sol”cularının Devrimci tarih ve geleneklerimiz ve kişilikler üzerine yapılan bilim ve akıl dışı spekülasyonların verdiği zararlar aza indirilecektir.

 

13.) Bu satırların kaleme alınmasını uygun bulmuyordum. Çünkü gündemimizde son derece hayatî ve can alıcı sorunlar vardı. Kitabını okuyunca SG’yi telefonla aradım ve kendisine: “Sinirlerin sağlam ise, gel de şu kitabında yazdığın konuları yüz yüze bir konuşalım” dediğimde bana olumlu bir cevap veremedi. “Durumunun buna uygun olmadığı” mazeretini ileri sürdü. Her şeye rağmen, gündemimizi kavraması ve nasıl bir iş üzerinde olduğumuzu öğrenmesi açısından kendisine okuması için telif kitaplarımızı, Dergi’mizin bazı sayılarını verdim. Henüz daha açılmadan Memedoğlu’nun resim sergisini gezdirdim, kitabını armağan ettim. Fatma Nudiye Yalçı (F. N. Y.) hakkındaki yazısının SORUNPolemik’in 27. sayısında (s. 114-121) yayınlanmasını sağladık. Tarihî TKP’mizin saygın kadrosu, Dr. H. K. Yoldaşın yakın arkadaşı olması nedeniyle F. N. Y.’nın genç kadrolarca tanınması için anılan bu yazıyı ve fotoğrafını koyduk. Bu yazı yüzünden pek çok eleştiri aldık. Eleştiriler arasında “SG, F. N. Y.’den çok kendisinden söz ediyor” yolundaki haklı eleştiriler odak noktasını oluşturuyordu. SG’yi etkinliklerimize ve Memedoğlu’nun resim sergisinin açılış kokteyline çağırdık, kitap ve dergilerimizi okuduktan sonra konuşmaya çağırdık, gelmedi. Bize Mahir Kaynak hakkında çok uzun bir yazısını yayınlamak üzere gönderdi. Bu yazısında da “kendinden söz etmek, kendisinin bu konudaki vukuatını aklamak(!)” gibi kişisel bir yanı ağır basıyordu. Kimi ilkesiz “aydınlar” gibi SG’de “kitabım, yazım çıksın da nerede çıkarsa çıksın” diyordu! SG’ye bu konudaki bilinen eleştirilerimizi sıraladık. Selâmı sabahı kesti. Gerici TV’lerde “işçi sınıfı tarihi” üzerine “uzman” pozlarıyla yine kendisinden söz etmektedir. Bu durumda biz de bu satırları kaleme almak zorunda kaldık.

 

14.) El Yayınları sahibi Veli Aydın’a da bir çift sözümüz var. Kendisine sözlü olarak ifade ettiğimiz gibi; “İlerici-Devrimci Yayıncılık” konusundaki deneyimlerimizi, eleştiri, uyarı ve önerilerimizi  bu kez yazıya dökmek ihtiyacını duyuyoruz: İlerici-Devrimci yayın faaliyeti gibi ciddî  bir konuyu “ucuza kapatarak” bu türden kitapları neden ve hangi gerekçeyle yayınladığını yeniden bir düşünmesi ve bunu okuruna duyurması gerekecektir. Tecimsel kaygılarla mı, siyasî kaygılarla mı bu türden kitapları ürettiğini okura düzgün biçimde izah etmelidir. Bir yanda Sadık Göksu, öte yanda Haluk Yurtsever, beri tarafta Orhan İyiler, Osman Tiftikçi ve Sefa Kaçmaz, vb.lerinin eserlerinin birilikte yayınlanması El Yayınlarının çizgisini âdeta bilmeceye çeviriyor.

 

Bu türden kitapların üretilmesi neye hizmet ediyor?

 

10 Eylül 2007

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.