Politika Cephesi

İsmail Arguvanlı-Ali Özdoğu-Sırrı Öztürk

TCK’nın 301. Maddesine “Yeni Makyajı”

 

AKP iktidarı ilerici cenaha uyguladığı baskı ve terörü “şirin” göstermek için TCK’nın 301. Maddesine “yeni” makyajı yapmaya başladı. Bu konu burjuva ve küçükburjuva basın-yayın organlarında yine özünden soyutlanarak tartışmaya açıldı.

 

?öyle ki; son iki yılda, TCK’nın 301. Maddesinden hakkında çoğunlukla araştırmacı, yazar, gazeteci olmak üzere 836 kişi hakkında dava açılmış, bu maddeden 299 kişinin davası karara bağlanmış, 66 kişi suçlu bulunmuş, 89 kişi beraat etmiş, 536 kişinin davaları ise devam etmektedir.

 

TCK’nın 301. Maddesinin uygulanışını “popülaritesi” olan Hrant Dink, Orhan Pamuk, Elif ?afak, Perihan Mağden, vb. ne indirgeyenlerin, bu maddenin terörü altındaki 836 kişiden (bu aradaKolektifimiz’in yayınladığı ‘Osmanlıdan Günümüze Ordunun Evrimi’ kitabımızın yazarı Osman Tiftikçi ile Sırrı Öztürk’ten) ise söz etmemeye yeminli olduğu anlaşılmıştır!

 

AKP iktidarı TCK’nın 301. Maddesini kaldırmayarak, “AB standartlarına” (ne demekse!) uydurmak için “Türklüğü aşağılama” ibaresi üzerinde makyaj yaparak “hileyi şerriye” yöntemine başvurmaktadır. Ayrıca, söz konusu maddeden dava açılmasını, siyasî iktidarın bakanlarının inisiyatifine bırakmak gibi garip ve hukuk dışı bir niyette olduğu da görülmektedir.

 

Siyasal-Ekonomik Kriz ve

AKP İktidarının Ömrü...

 

“Millî şef-ebedî şef” ve “ara rejim” dönemlerini saymazsak, 2008’e kadar gelen sömürücü, baskıcı, işçi ve emekçi karşıtı hâkim gerici sınıfların hükümetlerinin ömrü daima kısa olmuştur. Seçimler, genellikle zamanından önce, erken yapılmıştır.

 

Toplumsal olay, olgu, süreç ve verilerin nesnel koşulları içinde değerlendirilmesinde hâkim gerici sınıfların işçi sınıfına ve emekçi halklara uyguladığı baskı, sömürü, inkâr, imha ve asimilasyona dayalı  politikasının tarihsel anlamda bir “yol ayrımına” geldiğini görüyoruz.

 

Zengin-fakir bölünmesi, sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesi, Alevi-Sünni kışkırtması (bölünmesi), Kürt-Türk karşıtlığı (düşmanlığı) yaratılması yetmiyormuşçasına, “laik-şeriat” türünden sahte ve suni gündemlerin dayatması sağlı “sol”lu burjuva partilerini fena halde sıkıştırmıştır.

 

Sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliğini reddeden bütün iktidarlar, işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve ihtiyaçlarına göre biçimlenmesi gereken sınıfsal, hakikî gündemi bir yandan “kahrolsun pekaka” (söylemine, ırkçı, şoven, militarist bayraklı gösterilere, uyduruk marşlara, linçlere) ve kılık, kıyafet, saç, sakal, kumaş parçasına indirgemiş; diğer yandan işsizlik ve pahalılık cehenneminde bunalan insanlarımızı “sabun köpüğü ekonomisinin” sömürüsüne uygun adım talim etmeyi dayatmıştır!..

 

Küçük emperyalist hayalleriyle haksız ve kirli bir savaştan-işgallerden yarar uman hâkim gerici sınıfların AKP hükümeti ile diğerlerini zor günler beklemektedir.

 

Hâkim gerici sınıfların diktatörlüğünü geri adım attıracak örgütsel güvencelerimiz, sınıflar mücadelesinde “zor günler” içindeki iktidarların niyetlerini kursaklarında bırakabilir. Tarihsel örneklerin bize öğrettiği gibi haksız savaş ortamı Devrimci ve Marksist Sol’un toparlanarak yeni nitelikler kazanarak iktidara yürümede kimi imkân ve fırsatları yaratabilir ya da faşizan uygulamalar üzerindeki şalı tamamen atarak faşist diktatörlüğe dönüşebilir.

 

Kentlerdeki “araba yakma eylemleri” kırsal alandaki savaşın kentlere taşındığını gösteriyor. Bu eylemleri haksız ve kirli savaş yöntemleri tahrik etmiştir. Kürt halkı üzerine atılan bombalara, “Kürt Sorunu”nu askeri yöntemlerle çözüme ulaştırma niyetlerine olan tepkilerin ürünüdür bunlar.

 

PKK ve DTP’nin izlediği “demokratik cumhuriyet” ve “demokratik konfederalizm” gibi proje ve taleplerin karşılık bulamayışı savaşın daha da gelişeceğini işaretliyor.

 

TC devleti izlediği politikalarıyla,  ABD, AB ve bölge gerici güçlerini yanına alarak “Kürt Sorunu” ve bölgedeki “Kürdistan Sorunu”na nasıl yaklaştığını gösteriyor. Sistemin mantığına göre bu sorunlara siyasî çözüm önerenler düşmandır. PKK ve DTP’nin daha da teslim alınması politikaları, askerî, siyasî, hukukî, iktisadî ve kültürel açıdan iflas etmiştir.

 

. Devlet tekelci kapitalizmi devrimden korkuyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin bu köhnemiş gerici sistemi bir gün gelip yıkacağının bilincindedir. Bu bilinçle saldırıyor, bu bilinçle tahkimatını yapıyor.

 

.  Ana ve baba yasalarını bu bilinçle hazırlıyor.

 

.  Polis vazife ve salahiyetleri kanununu bunun için çıkarıyor.

 

.  “Dur ihtarına uymadı” diye trafik kusuru işleyen bir şoförü alnından vurabiliyor.

 

.  16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi panzerle çiğneyip öldürüyor, suçunu demokratik haklarını kullananların attığı “taş”a yıkabiliyor.

 

. 8 Mart, 12 Mart, 16 Mart, 20 Mart, 21 Mart, 1 Mayıs, 15/16 Haziran ve benzeri etkinliklerimize militarist polis devleti gücüyle boşuna saldırmıyor.

 

.  Alfabedeki 29 harf dışında Q, X, W harflerini kullandın diye boşuna alerji duymuyor.

 

.  Her türden tecride karşı eylemlere bilinçle saldırıyor.

 

. Dergi, kitap, gazeteleri boşuna tehdit edip kapatıp toplamıyor. “Ara rejim” dönemlerinde kitaplarımızı Selimiye kışlasında yakarken de burjuvazi diktatörlüğünün devamını düşünüyordu.

 

.  Bin bir emek ve özverilerle kurulan kültür kurumlarında boşuna arama yapmıyor.

 

. Sıkıyönetim, DGM ve OHAL uygulamalarını “hini hacette” kullanmak için fırsatlar kolluyor.

 

.  Faşist darbelerin kışkırtıcı altyapısını oluşturanlara boşuna kol/kanat germiyor.

 

.  TCK ve TMK maddelerini değiştirerek boşuna tahkim etmiyor.

 

.  Grev, yürüyüş, miting, basın açıklaması ve benzeri eylemler karşısında kaba güce, zora, zehirli gazlara bu yüzden başvuruyor. TEKEL işçisine, Tuzla Tersane işçisine vahşice saldırabiliyor.

 

. Mevcut hukuku dahi çiğneyerek yapılan keyfî ve fiilî infazları hep devrim korkusu yüzünden gerçekleştiriyor.

 

. Hakikî komünistleri çifte kilit altında -baskı/terör altında- tutarken sahte ve naylon işçi ve komünist partilerine trenin makasını boşuna açmıyor.

 

. Bilimsel Sosyalizm-Komünizm (Marksizm-Leninizm ve Proletarya Enternasyonalizmi) kaynağından gelen kadroların karşısında her boydan ve soydan kirli ve tatlısu solcularını (yeni-sol, liberal sol, tasfiyeci sol, reformist, sosyalreformist sol, şoven, sosyalşoven sol, postmodern sol, sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist tüm akımları) boşuna beslemiyor.

 

. Marksizm’in devrimci/dönüştürücü ilkelerine saldıran “akademik marksolog”ların uyuşturucu/saptırıcı eserlerinin üretim ve dağıtımını bilinçle destekliyor.

 

. İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanılmış haklarını bilinçle geri alıyor. Sendikaları birer “sivil toplum örgütü” derekesine indirgeyip devlet sendikası konumuna getiriyor. Sermaye yanlısı duruşuyla grev kırıcılığı yapıyor, sendikalaşmayı engelliyor, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasına boşuna saldırmıyor.

 

. Köy boşaltmalar, ormanların yakılması, göçe zorlamalar, varoşlardaki “iç savaş” provaları, yıkımlar, Kürt halkına düşmanlık temelindeki ırkçı kışkırtmalar, sürdürülen savaş, vergiler, zamlar, siyasal ekonomik krizin yarattığı maddî, manevî ve moral çöküntüler. E, F, D Tipi yeni cezaevleri yapımı, sistemi koruyan gerici, tahkim yasaları... Bütün bu olgular AKP iktidarının sınıflar mücadelesindeki “sosyal kaderini” belirleyecektir.

 

. PKK ile DTP’nin savaşa karşı yeni politikalar geliştirmesi gündeme gelmiştir. Anılan partilerin yeni politikalar üretebilmesi, sınıflar mücadelesinde sınıf temelinde anlamlı ve ileri bir adım atmaya adayKurum ve Araçların oluşturulması şartına bağlıdır.

 

. Çalınan gündemi yerli yerine koyamayan kurumsal disiplinli Araçların işbaşı yapamadığı şartlarda ulusallık temelindeki taleplerin yerine getirilmeyeceği ve büyük yaralar alacağı anlaşılmaktadır.

 

. “Operasyon”ların nereye evrileceğinin yeterince bilincinde olmayan küçük emperyalist TC’nin 2008 yılında yaşayacağı krizi daha da derinleştireceği görülmektedir.

 

. Kitle hareketlerinin; “operasyon”ların, psikolojik savaşın geriletilmesindeki önemi inkâr edilemez. Bu hareketlerin burjuva ve küçükburjuva “sol” kadrolarca örgütlenmesi hâkim sınıfların donanımını kırmaya yetmez/yetmemiştir. Anılan “sol”ların Kürt ulusal hareketine faydacı biçimlerde tutunması politikasızlığın bir sonucu, kitlelerden gittikçe tecrit olan dar-grupsal kitle hareketlerinin neden etkisiz kalışının da en önemli nedenlerindendir. Kendini tekrar eden, takvime bağlı, iktidar perspektifinden uzak ve kendini yeniden üretemeyen kitle hareketleri kitlelerin moralinin bozulmasına, yılgınlığa yol açar.

 

. Bölge emekçi halklarına yapılan saldırılar, giderek doğal ve etkili tepkileri de hazırlayacaktır. Hazırlamaktadır. Saldırılar karşısında cılız biçimde gelişen kınamalar TC’nin geri adım atmasını sağlamamıştır, sağlayamaz da.

 

. Savaşın AKP’den kopuşu hızlandırması için PKK ve DTP dışındaki siyasî aktörlere ihtiyaç olduğu gerçekliği tam olarak belirmiştir. Mevcut sosyal muhalefet dinamiklerinin eylemleri “gerici reform” yapılmasını dahi engelleyememiştir/engelleyemez.

 

. “Demokratik Cumhuriyet”, “Barış Meclisi”, “Akil Adamlar Komisyonu”, “Canlı Kalkan” gibi öneriler, savaştan en büyük zararı gören emekçi halklara ne getirmiştir? PKK ile DTP bu türden sorulara cevap verebilecek ideolojik, politik donanımdan yoksundur.

 

. Halk sosyalizme, sosyal/enternasyonal kurtuluşa değil, hâlâ kapitalizmin iyileştirilmesi hayallerine inanmaktadır. Bu ham hayalleri yıkıp, politikayı bilimsel temellerde yerli yerine koyabilecek, kitleleri bu bilinçle seferber edebilecek Kurum ve Araçlar eksiktir.

 

. Bu durumda; toplumdaki sancılı sürecin işçi sınıfı ve emekçilerin lehine çözülmesinin imkân ve fırsatlarını değerlendirecek inisiyatifler hareketlendirilecektir. Devrimci ve Marksist Sol’un görev ve sorumluluğu bu temelde sınanmaktadır.

 

. Sorunların tarihsel, sınıfsal nedenlerini göremeyenlerin çözüm yöntemi üretmesi de mümkün değildir.

 

. 2008 yılı devlet tekelci kapitalizminin “yüksek” çıkarlarını gözeten AKP iktidarının, dolayısıyla da bu iktidar ile uzlaşır çelişki içindeki “ordu-asker partisi”nin de en “zor” yılı olacaktır. TÜSİAD’ın sağlı “sol”lu siyasî partilere “yol” gösteren uyarıları krizin had safhaya geldiğinin işaretidir.

 

“Derin Devlet” Kapitalist Anarşinin-Devletin  Doğal Ürünüdür

AKP İktidarı “Ergenekon Çetesi”ni Açığa Çıkarmaz

 

Devrimci ve sosyalist basın-yayın, etkinlikleri ile büyük bedeller ödeyerek kapitalist-emperyalizmin ideolojik, sınıfsal, örgütsel konumunu, gündemini bütün ayrıntılarına kadar incelemiş ve açığa vurmuştur.

 

Burjuva ve küçükburjuva basın-yayın organları da artık kapitalist anarşinin, ünlü deyimiyle “hamamın kubbesinin namusunu” kurtarmak(!) aşkına ve işine geldiği biçimde “Derin Devlet”, Gladio ve Ergenekon Çetesini meşrebince gündeme getirmeyi uygun bulmuştur. Çünkü sistem elden gidiyor. Sistemin bütün kurumları A’dan Z’ye kadar dökülüyor. Üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkiler ağına dokunmadan, “kapitalizmin iyileştirilmesi” demagojileri dışında telaffuz edecekleri bir seçenekleri kalmamıştır. Bu nedenle de cılkı çıkmış Ergenekon türünden çeteleşmelerin üzerine basında biçimsel açıdan gidilmesinin siyasî çıkarları açısından uygun görüldüğü anlaşılmaktadır.

 

Siyasallaşmış/taraflı hukuk yoluyla olmayan demokrasinin namusu nasıl korunacaktır? Devlet tekelci kapitalizminin diktatörlüğünün geri adım atarak, devletlerin ihtiyaç duyduğu ve devletin doğal bir uzantısı demek olan “derin devlet” olgusunun üzerine gidebilmesi için işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını gözeten kurumsal disiplinli, birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İşçi Sınıfı Partisine ya da Komünist Partisi’ne ihtiyaç vardır. Kapitalist anarşinin hakkından gelecek olan bu türden sınıfsal bir gücün kitlelerin talep ve ihtiyaçlarını da yanına alarak onları seferber etmesi halinde hâkim gerici sınıfların sömürü, baskı ve terörü geriletilebilinir. Ancak bu takdirde siyasal/sosyal devrim zorunluluğunun önünü kesmek için burjuvazi geri adım tavizine baş vurur veya buna zorlanır.

 

Bulunduğumuz coğrafyada anılan görevleri yerine getirecek İşçi Sınıfı Partisi ya da Komünist Partisi ise yoktur. Parti adını kullanan örgütler vardır. Örgüt ile PARTİ ayrıdır. Mevcut örgütlerin “sisteme karşı duruşları da” son derece cılız ve etkisizdir.

 

Sistem siyasal-ekonomik kriz içindedir. Kriz yapısaldır. Köhnemiş yapı devrimci/köklü/dönüştürücü yol ve yöntemlerle yıkılmadan aşılamıyor. Sistemin krizinden tekelci sermaye güçleri değil işçi ve emekçiler büyük zarar görüyor. İktidarın paylaşımındaki çatlakları daha da derinleştirerek çıkış yolunu gösterecek örgütsel güvencelerimiz olmadığına göre sistem, vukuatı ayyuka çıkmış çetelerin kimi elemanlarını feda ederek sınıfsal diktatörlüğünü devam ettirmek güçlük çekmeyecektir.

 

Örgütsel ilişkiler ağı ile eylemleri ayrıntılı bilinmesine rağmen Ergenekon Çetesi’nin üzerine derinlemesine gidilmeyecektir. Bütün “ara rejim” dönemlerinde de gidilmemiştir. 12 Mart ile 9 Mart cuntasal savaşlarında alt kademedekilere birer şamar vurulmuş, onlar da kısa bir süre hapis yattıktan, sistemin mantığına verdikleri zararları en  aza indirildikten  sonra salıverilmiştir.

 

Devletin Ergenekon ve benzeri bir çok çeteyi Kürt halkına karşı tepe tepe kullandıktan sonra günümüzde yapılan soruşturma, yayın yasağı, tutuklama gerekçesi, vb. yöntemler de gösteriyor ki, yine aynı şekilde hareket edilerek kitlelerin gözü boyanmak istenecektir.

 

Yapılan soruşturma karşısında TSK’dan, Cumhuriyet Gazetesinden, TSK’yı darbe yapmaya çağıran bilcümle işçi sınıfı ve emekçi halkların düşmanı “ulusalcı”, “milliyetçi” cenahtan hiç bir ses çıkmayışı ilginçtir. AKP’nin “dokunulamayan şerbetlilere” neden ve hangi teminatlar verilerek dokunduğunu yakında göreceğiz.

 

Dünyadaki bazı burjuva iktidarlarda, özellikle de Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya örneğinde görülenlere bakarak, tarih ve sınıf bilincini saptırıp AKP’nin Ergenekon Çetesi için “düğmeye basışını” yüceltenler çıkmıştır.

 

Anılan ülkelerdeki sınıflar mücadelesinde, iç savaşlarda, faşist baskı ve teröre karşı direnen, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davası yolunda anılmaya değer çabalar içindeki Komünist Partilerin mücadelesini, sendika ve kitle örgütleriyle olan organik ilişkisini yok sayarak sevinen ve âdeta zil takıp oynamaya başlayan burjuva ve küçükburjuva “sol” akımların estirdiği “demokrasi” zokasını yutmamak için uyanık olmak durumundayız. Kitlelerin bilincini bulandıran illüzyonlara karşı kitlelere doğru  bilinç taşımalıyız.

 

Yine anılan ülkelerde tekelci sermaye “yüksek” çıkarları uğruna “derin devlet”, Gladio, vb. örgütlerin üzerine gitmek zorunda kalmışlardır. Sömürü yöntemlerini değiştirmişlerdir. Kaba güce ve zora dayalı gerici sistemlerini “şirin” ve katlanılabilinir göstermenin yolunu tutmuşlardır. Kimilerinin hayranlık duyduğu Batının tüm kapitalist ülkeleri aslında tekelci-militarist-polis devletidir.

 

TC devleti Ergenekon, vb. çetelerin üzerine gidemez/gitmeyecektir. Çünkü burjuva iktidarlarını buna zorlayacak iradeyi gösterecek İşçi Sınıfı Partisinden yoksunuz.

 

Ergenekonun ismini, kaynağını resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojilerin içinde arayacağız. Sömürü, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının temelindedir yerli Gladio...

 

Çete mantığı sistemin, kapitalist anarşinin hamurunda vardır. Osmanlı içinden çıkıp günümüze kadar gelen İttihat-Terakki, Enver, Talat, Jöntürkler, Teşkilât-ı Mahsusa, vb. gelenekler finans kapitalin gelişip güçlendiği şartlardaki eylemleriyle daha da öne çıkmıştır.

 

AKP’nin biçimsel açıdan Ergenekon Çetesi üzerine yönelmesinin nedenleri vardır. AKP çetelerin hazırlığını yaptığı darbe/cuntaların altyapısını oluşturan provokatif eylemlerden rahatsızdır. İktidarını çeşitli pazarlık ve uzlaşmalarla paylaştığı ciheti askeriyeden kurtulmak istemektedir. Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin olduğu gibi Ergenekon türünden çetelerin de emperyalizm ile göbek bağları vardır.

 

Ergenekon’un üzerine gitme(!) eyleminin sınıflar mücadelesinin giderek keskinleşmesi, grev ve direniş eylemlerinin yoğunlaşması, Kuzey Irak (Irak Kürdistan’ı)’a yapılan “operasyon”, El Kaide bağlantıları, Hizbullah, vb. örgütleri açığa çıkarma ya da işbirliği politikalarıyla da ilişkisi vardır.

 

Ergenekon türünden çetelerin, kışkırtma, bombalama, provokasyon, “15 bin vatan haini var” kaydı, linç gösterileri, siyasî cinayetler, tehditler, keyfî-fiilî infaz yöntemleri, çok yönlü örgütler ağını açığa çıkarmak, kökünü kurutmak işi AKP’ye değil, siyasal/sosyal devrime kalmıştır.

 

Sistem içi iktidar hesaplaşmalarında Ergenekon ve benzeri oluşumların çok büyük kırım ve kıyımlarından geçerek bugünlere gelen hareketlerin, özellikle de öğrenci gençlik temeline dayalı “sol” örgütlerin yeterli tarih ve sınıf bilinci kuşanarak burjuvazinin çözülüşüne (çeteler arasındaki çelişki ve çatışkıları yerinde değerlendirerek) ‘kalp ilacı’ olmaya aday örgüt ve eylemlere karşı uyanık olması gerekecektir.

 

“Sivil İtaatsizlik” , “Canlı Kalkan” Eylemleri ve

“Sol”un Politikasızlığı...

 

Toplum sahte ve suni gündem maddeleriyle yatıp kalkıyor.

 

AKP’nin Kuzey Irak (Güney Kürdistan)’a “operasyon” kararı almasıyla toplumdaki saflaşmaların renkleri de ayrışmaya başlamıştır. “Kahrolsun Pekaka” söylemleri Kürt düşmanlığını da aşıp faşist histerilere dönüşmüştür. Yanı sıra “Laik-?eriat” sahte ve suni gündemi “türbana” endekslenince, saflaşmalar faşizmin mayalanmasına uygun bir zeminin oluşmasına hizmet etmiştir. Anıtkabir’deki bayraklı, marşlı kitlesel protesto gösterileri de ha keza aynı amaca hizmet etmektedir. Hakikî gündemin böylelikle saptırılması toplumu farklı kutuplaşmalara itmiştir.

 

Bu durum siyasal-ekonomik krizin gölgelenmesini de getirmiştir.

 

Biçimsel açıdan Ergenekon Çetesi’nin üzerine gidilmesi, “türban”a yasal düzenleme girişimi ve “operasyon”un getirdiği sorunlar üst üste çakışınca AKP’nin niyeti hakkındaki tartışmalar da çeşitlenmiştir.

 

AKP iktidarı ve onunla uzlaşanların birlikte hazırladığı sahte ve suni gündemi işçi sınıfı ve emekçilerin hayatî ve can alıcı sorunlarını gölgelemeye yetmemiştir. Sınıfsal gündemin önü “Kürt Sorunu” ile kesilmek istenince, PKK ve DTP yeni politikalar üretmeye ihtiyaç duymuştur.

 

Kürt ulusal hareketinin (KUH) “Artık Yeter!” kitlesel eylemlerinden sonra, gelinen noktada “Canlı Kalkan” eylemlerinden yarar umduğu anlaşılmıştır. DTP çeşitli il ve ilçelerden örgütlediği kadrolarıyla “Demokratik Çözüm Yürüyüşü” adıyla 4-5 ?ubat 2008 günleri “operasyon” bölgelerine yürüyüş, çadırlarda konaklama gibi eylemleri gündeme getirmiştir. Bu türden eylemiyle de haksız ve kirli savaşa karşı toplumu kitlesel bir duyarlılığa seferber etmeyi amaçlamıştır.

 

“Canlı Kalkan” eylemleri daha örgütlenme safhasındayken devletin fiilî baskısıyla karşılaşmıştır. Devletin fiilî ve keyfî eylemlere girmesi, kendi hukukunu dahi çiğnemesi “iç savaş”ın ilk ve anlamlı bir işaretidir.

 

“Canlı Kalkan” eylemi umulan kitlesel destek ve dayanışmayı arkasında bulmuştur; bir ölçüde de olsa  bizdeki “sivil itaatsizlik” eylemlerinin en anlamlısı olmayı da başarmıştır. Bu eyleme kimi Sol örgütler de aktif destek vereceğini duyurmuştur.

 

 Hindistan’dan Gandi, Güney Afrika’dan Mandela’nın “sivil itaatsizlik” yöntemlerinden esinlenen DTP’nin bu eylemlerinin daha da organize edilerek yaygınlaştırılması, Kürt ulusal hareketinin talep ve ihtiyaçlarının gerçekleştirilmesini ve yalnız bırakılan KUH’un yeni bir mücadele ivmesi kazanmasını amaçlıyor.

 

DTP’nin “sivil itaatsizlik” yöntemleriyle amaçlanan hedefe ulaşabilmesinin şartları var mıdır? Bulunduğumuz coğrafyada “Kürt Sorunu”na çözüm yöntemi üretmeye aday ve kitlesel desteği olan, kurumsal disiplinli İşçi Sınıfı Partisi ya da Komünist Partisi yoktur. Ulusallık ve Sınıfsallık dinamikleri arasındaki makası kapatarak iktidar perspektifli bir programı hayata uygulayacak örgütsel güvencelerin olmadığı, var olanların (çeşitli grupların ve grup partilerinin) da cılız olduğu şartlarda DTP’nin politikasızlığı ve yalnızlığı daha da derinleşecek ve de aşılamayacaktır. Kimi örgütlerin zaaflarını gizlemek için KUH’a faydacı biçimlerde tutunması olayı da DTP’nin politikasızlığının diğer bir yanını oluşturmaktadır.

 

TC’de “tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile buna bağlı “tutarlı bir iktidar mücadelesi”nin önü sürekli faşist/faşizan yöntemlerle kesilmek istenmiştir. Bu konuda tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla Sol da başarılı olamamıştır. Sol, ne tümüyle ayrışabilmiş, ne de buluşup bütünleşebilmiştir. Bu süreçten sorumlu Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar da “Öndersizlik Krizini” bir türlü aşamamıştır;Komünistlerin Birliği sorunsalı da teorik soyutlamalardan kurtulup pratik örgütçü çabalarla rayına oturtulamamıştır.

 

Hindistan’da İngiliz emperyalizmine ve Güney Afrika’da beyaz ırkın sömürücü iktidarına karşı devrimci şiddet yöntemleri dışında iktidara gelme fırsat ve imkânları hareketlendirilemediği için düşünülen “sivil itaatsizlik” yöntemlerini günümüzde PKK ile DTP denemek istemektedir.

 

Hindistan’da İngiliz emperyalizmi 300 yıldan beri var,  “sivil itaatsizlik” yapan 200 bin kişilik kitleyi katletmiştir. Güney Afrika’da ise, kitlesel insan kayıplarının yanı sıra ulusal özgürlük hareketinin lideri 25 yıl süreyle hapiste tutulmuştur. Gandi’nin yöntemlerini “çok şık” bulan burjuva demokrasisi, şimdi kendi vukuatının üstünü örtmek için konuyu filme alma yöntemini seçerek devrim yerine “sivil itaatsizlik” yöntemlerini ulusal özgürlük taleplerinin önüne koymuştur. Mandela’yı hapisten çıkarmak zorunda kalan ırkçı iktidarlar neden sonra siyahlara bazı tavizlere razı olmuştur. Hindistan ve Güney Afrika’daki kapitalist yönelimli sömürücü iktidarların hâkimiyeti henüz kırılamamıştır.

 

TC’deki duruma bakıldığında KUH’un taleplerinin kabul görmeyişi, burjuvaziye zarar vermeyen “demokratik cumhuriyet”, “demokratik konfederalizm” öneri ve formülasyonlarını dahi reddeden iktidarların direncini kırmaya yetmemiştir. PKK ve DTP “silahların hükmü bitmiştir” söylemlerine rağmen, sistemi tavize razı edememiştir. KUH, Gandi ve Mandela örneklerindeki gibi ne toplumsal desteklere, ne de önderliklere sahiptir. Mevcut kitlesel destekleri de içinden ve dışından kuşatılarak politikasızlığa itilmektedir.

 

KUH’un daha da darbe almasıyla bunun faturası, PKK ve DTP’den çok, sıkça tekrarladığımız gibi, Devrimci ve Marksist Sol Kadrolara çıkarılacaktır/çıkarılmıştır.

 

TC devleti, ABD ve AB güçlerinin Yakın Doğu’daki çıkarları çerçevesi içinde “serbest pazar” hegemonyasından küçük emperyalist kimliği ile pay almak istediğini “kahrolsun pekaka”, “terör”, “terörizm” söylemleriyle dahi bir türlü gizleyemiyor.

 

Ergenekon Çetesi, Kürt düşmanlığı, vatanseverlik(!), vb. kamuflajlarla haksız ve kirli savaşın bir parçası olarak kullanıldığı için, biçimsel dava konusu yapılmasına rağmen, devlet tarafından korunacaktır/korunmaktadır. Bir kısım çete mensuplarının işlediği suçlar artık saklanamaz duruma gelmişse, “hukukun” işlediğini kanıtlamak için bazı çetecilerin cezalandırılması da istenecektir.

“Kapitalizmin iyileştirilmesi” zokasını yutan kimi “sol”lar, Ergenekon Çetesi’nin üzerine biçimsel açıdan gidilmesine olumlu bakmaktadır. Böyleleri çoğunluktadır.

 

PKK ve DTP’nin ideolojik, politik ve örgütsel zaafı, Kürt kent küçükburjuva “sol” kadroların öncülüğünden kaynaklanan sınıfsal açmazlarda yatıyor; “toplumun demokratikleşmesi” projesi, hâkim gerici sınıfların konumunu görememekten ileri geliyor. Sistemin baskı ve terörü altında acı çeken yoksul Kürt emekçileri Sol’un, PKK ile DTP’nin politikasızlığının diyetini ödemektedir.

 

KUH’un sözcüleri “aydın” ve “entelektüel” geçinenleri “canlı kalkan” eylemine duyarlı olmaya çağırmaktadır. “Sol ne yapıyor?” diye kimilerini de sorgulamaktadır. Sol’un ideolojik, politik ve örgütsel zaafı yüzünden ulusallık-sınıfsallık dinamikleri arasındaki makas iyice açılmıştır. Sol’un içindeki görevli “eloğulları” bu makasın açılması için cansiperane çaba harcamaktadır. Hâkim gerici sınıfların geri adım atmasını sağlayacak Devrimci Politikanın yolu bu makasın kapatılmasından geçmektedir. Kürt ve Türk küçükburjuvazisinin metropollerde buluşup bütünleşmesiyle, sistemin inkâr, imha ve asimilasyona dayalı politikası boşa çıkarılamamıştır.

 

Bu durumda, burjuvazinin çatlaklarına kama sokup asıl gündemi dayatacak bir iradeyi, yaniKurum ve Araç’larımızı oluşturmak durumundayız. Hayat ve mücadelenin “cenahımıza” öğrettiği birinci ders budur!

 

Sorunun çözümü bu sınıfsal dersi kavramış Kadroların işbaşı yaparak politika üretmesine kalmıştır.

 

Ergenekon Çetesi meselesi de gösterdi ki: İktidarların kendi hukukunu dahi çiğnemesiyle “iç savaş” ortamının hazırlandığının işareti verilmiştir. AKP çetelerin üzerine gider gözükerek TSK’yı kuşatmak/tehdit etmek istemiştir.

 

AKP-MHP “türban” meselesinde, “Türk İslâm Sentezi” temelinde buluşmuştur. İki parti de TCK’nın 301. Maddesinin kaldırılmasını istememektedir.

 

“Tek devlet, tek din, tek vatan, tek millet yaratma” özlemi sağda ve “sol”daki bugünkü çürüyüp/çözülen arabesk ortamı yaratmıştır. ABD ve AB emperyalizmi bu özlemlerin üstüne âdeta tüy dikmiştir. Siyasal-ekonomik kriz her iki cenahın hakikî aktörlerinin üretilmesini de beraberinde getirecektir. Sağda ve “sol”daki siyasî örgütlerin çürüyüp/çözülmesi diyalektiğin yasalarının belirleyişine göre iyidir/iyiye işarettir. Çünkü siyasetin yeni aktörleri çözülüp/çürümenin en dibe vurduğu ortamlarda işbaşı yapacaktır/yapmalıdır. Bunun işaretleri de alınmaktadır.

 

TSK’nın “Kara Harekâtı” yapacağı anlaşılmaktadır. ABD’nin desteği ile “sınırlı operasyon” yapılacağı, sivil ve asker ilgililerin beyanatlarından ve ABD’ye yapılan ziyaretlerden de anlaşılmaktadır. Bu harekât ABD’nin belirlediği ölçekte olacaktır. ABD’nin Yakın Doğu emekçi halklarına karşı izlediği “tavşana kaç, tazıya tut” politikasına TC’yi de dâhil etmek istediği açıktır.

 

“Canlı Kalkan” eylemi büyük firelere ve devlet baskısına  rağmen gerçekleştirilmiştir. “Sol”un bu haliyle politikasızlığının nasıl aşılacağı ve bu sınavdan ne durumda çıkacağı ise bilinmektedir.

 

Sahte ve Suni Gündem Nasıl Aşılır?

 

İşçi sınıfı ve emekçi halklarımıza dayatılan bu suni ve sahte gündemde akıl, mantık, bilimsel bilgi ve bilinç yoktur. Tarihsel ve sosyal haklılık yoktur. İnsan yok, sosyal sınıf ve emekçi halk gerçekliği yok. Sosyal ilişki ve çelişki yok.

 

Bir yanda kara gerici, şeriatçı, ırkçı, milliyetçi, şoven histerileri manipüle eden ve devlet tekelci kapitalizminin, uluslarötesi tekelci sermayenin, emperyalist-kapitalizmin “yüksek” çıkarlarını gözetenler; diğer yanda “?eriat-Laik” eksenli yapay gerilim ortamında sahte gündemin sözde laik geçinip aynı amaca hizmet edenlerin saflaşmasıyla insanımız neredeyse kıyama götürecek düzeyde birbirine karşı konuşlandırılmıştır.

 

Bu türden bir ortamda akıl, mantık, bilimsel bilgi ve bilinç aramak ta abestir.

 

Sermaye sınıfının çıkarlarının korunduğu bütün tarihsel/sosyal deneyimlerde insanlık daima sahte ve suni gündemlerle uyutulmak/yanıltılmak istenmiştir. Haçlı Seferleri’nden, faşist uygulamalara kadar geçen süreçlerde insanın ve insanlığın sosyal/enternasyonal kurtuluşu için savaşanlar dışında bu hep bu düzeyde seyretmiştir. Haksız ve kirli savaşları açığa vuran, işçi sınıfı ve emekçi halkların hakikî kurtuluşu yolunda bilinçlenerek, kendi Kurum ve Araç’ların üretip iktidara gelmesi için mücadele edenler ise, daima Devrimciler, Komünistler olmuştur.

 

Devrimciler, Komünistler çalınanın hakikî gündemin yerine dayatılan suni ve sahte gündemlerle yaratılan saflaşmaların içinde yer almaz.

 

Peki, ne yapar? Tek sözle çalınanın yerine asıl ve hakikî gündemin tartışılmasına ve bundan büyük zarar gören, yarın daha da görecek olan, ezilen ve sömürülenlerin talep ve ihtiyaçlarını temel alan çalışmalara yönelir. Din, milliyet ve etnisiteye dayalı saflaşmaları açığa vurur. Bu yolda kitlelerin örgütlenmesine çalışır. İşçi sınıfı ve emekçileri uyarır, onlara rehberlik eder, burjuvazinin dayatılan gündemine karşı  sağlı “sol”lu burjuva ideolojisini karşıya alan birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı örgütsel güvencelerin sağlanmasına çalışır. Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin uzlaşır çelişki ve çatışkılarının derinleşmesine çalışır. “Tutarlı bir demokrasi mücadelesi” ile “tutarlı bir iktidar mücadelesini” koordineli biçimde yürütür. Burjuvazinin ikiyüzlü demagojilerini açığa vururken, suni ve sahte gündem yaratarak krizi aşmaya çalışanlara “daha beter olun! Bu kaosu bilinçli iradenizle sizler hazırladınız. İşte ‘cumhuriyetiniz’, işte ‘demokrasinizin’ encamı!.. der.”

 

Sahte Müslümanların, sahte milliyetçilerin, sahte laiklerin, sahte solcuların söylemleri, yöntemleri, literatür ve ritüelleri nüans farklarıyla aynıdır. Hepsinin de birer fetişleri ve tapınakları vardır.

 

Bu birbirine zıt ve karşıymış gibi görünen saflaşmalarıyla, bizim talep ve ihtiyaçlarımızı karşılamayan, zora ve kaba güce başvuran, demokrasiye inanmayan hâkim ve gerici sınıflar, temel hak ve özgürlüklerimize karşı sınıfsal kinleriyle daima birlik ve bütünlük içinde olmuşlardır.

 

“200 yıllık Batılılaşma ve muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” kavgasında, yukarıdan biçimsel reform ve pozitivist kafa yapısıyla TC’nin nereye evrildiği ortadadır. Bu süreçte din, tarikat, cemaatçiliğin, ırkçı milliyetçiliğin sırtı sıvanmış, her ileri düşünce/davranışın silahı Bilim ise, daima hapsedilmiş ya da dara çekilmiştir.

 

Devrimci ve dönüştürücü tüm gelişmeleri budayan bu ikiz kardeş siyasî saflaşmanın ezberini bozmak, suni ve sahte gündemi tersyüz etmek,  bizim elimizdedir.

 

Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretilmesi” yöntemimizi boşuna telaffuz etmiyoruz.

 

Sendikal Alandaki Çözülüp/Çürüme Nasıl Aşılır?

 

Sosyal alanda çözülüp/çürüyen yalnızca sağlı “sol”lu burjuva partiler değildir. Bu işleyişe lafzen karşı imiş gibi duran “sol”lar da değildir. Toplumun bütün kuruluş ve kurumlarıdır. İnsandır. İnsanı insan yapan tüm değer yargıları ve ilerici birikimlerdir. İnsanî olanın çürümesi ise, felâketlerin en büyüğüdür. Doğanın en değerli ve mütekamil yaratığı insanın diz çökmesi ve yeniden ayağa kalkması çok çetin bir süreçtir.

 

Hayat ve mücadele  Devrimci ve Marksist “cenahımıza” işte bu çok çetin süreçte politika üretmeyi öğretmiştir. Nasıl öğretmiştir? Öğretebilmiş midir? gibi soru ve sorunların doğru/tutarlı cevabı ideolojik, politik ve örgütsel duruşlarımızdan, sosyal pratiğimizden anlaşılacaktır/anlaşılmıştır. Komünistler günümüzde teori pratiği ile âdeta bir “sırat köprüsü”nden geçmektedir ve de sınanmaktadır.

 

 Kolektifimiz dışında İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin sağlanması davasını dillendirerek sürekli gündemde tutan başka bir siyasî eğilimi bu güne kadar ne gördük, ne de işittik.Kolektifimiz Çalışanları bu konuları dillendirdiği için de “yalnız” bırakılmak istenmiştir. Ulusal/evrensel düzlemde yalnız olmadığımızın bilincindeyiz. Bunu kurumsal disiplinli örgütsel güvencelerimizi ürettiğimizde somutta kanıtlayacağız. Bunun kavgasını veriyoruz. Hayat ve mücadelenin doğruladığı gibi, ideolojik/teorik duruş ve konumlarımızdan asla taviz vermeden, taktiksel zenginliğimizi güçlendirerek Komünistlerin Birliği sorunsalının darbe almadan işbaşı yapması için mücadele ediyoruz. İddiamızın arkasında durduğumuzu asıl işimizle, üretimimizle, sosyal ilişkilerimiz ve özel yaşamımızla bir ve dengeli tutarak göstermeye çabalıyoruz. Bu çabalarımızda kazanacağımız kadrolara karşı devrimci esneklik gözetmek, sosyalizm dışı unsurları ayıklamak durumundayız.

 

Burjuva ideolojisi ve revizyonizmin, tasfiyeciliğin üzerinde henüz yeterince bir “basınç” oluşturulamayışımızın nedenleri vardır. Bu mücadele kolektif müdahalelerle biçimlenecektir. İşçi sınıfının sendikal ve siyasi birliği için verilen mücadeleyi de bu nedenle değerli buluyoruz. Bulunduğumuz coğrafyadaki işçi sınıfı ve emekçi halk hareketlerinin yeni nitelikler kazanabilmesini de bu yüzden benimsiyoruz. Yerli iç deneyimimizden hareketle kendi sentezimizi nasıl üretiriz diye bir çaba içindeyiz.

TC’deki sendikal ve siyasal örgütlenme örneklerinin pek çoğu dışardan ithal edilmek istenmiştir. Böylesine “ithalat/ihracat” işleyişindeki ezberleri bir türlü bozamadığımız için hepimiz kusurluyuz. Avrupa örneği siyasî parti, Avrupa örneği sendikacılık, Avrupa örneği kitle örgütleri, vb. anlayışları bu günkü sınıflar mücadelesine ve “arabesk demokrasimize” nasıl bir katkı getirmiştir?

 

Sorunların algılanışı ve çözüm yöntemleri üzerinde, ilgili kadrolarla ne diyalog kurabiliyoruz, ne birbirimizin dilinden anlıyoruz. Ayrıca, olması gereken yerde ve  sorumlulukla ne doğru dürüst tartışabiliyoruz, ne de geçerli “çıkış” yöntemleri üretebiliyoruz.

 

Bu ve benzeri soru ve sorunlara doğru/inandırıcı cevaplar veremeyen sendikacılardan anılan sorunlar üzerine kafa yormalarını, özeleştiri yapmalarını asla beklemiyoruz. Sendikacılığı yalnızca kötü bir “meslek” olarak seçen sendikalardaki işleyişleri ve nasıl dönüştürüleceklerini ayrıntılı biliyoruz. Özellikle de DİSK’li “sendika uzmanları” ya da “danışmanları”’nın  sendikacılığın dibe vurduğu bir süreçte, ayaklarını bastıkları topraklar üzerindeki özgün sınıflar mücadelesine yönelecekleri yerde, bu kez gözlerini “güney” deki sendikal işleyiş ve mücadele örneklerine diktiğini görüyoruz (Radikalgazetesi, 11 ?ubat 2008, s. 11, DİSK ve yeni sendikal hareket, Bülent Karadağ).

 

“Güney”den muratları Güney Afrika ve Latin Amerika’daki sendikal deneyimlerdir. DİSK’in kuruluşunun 36. yıldönümünde ve 13. Genel Kongresine hazırlık çalışmalarından önce yapılacağı duyurulan “uluslararası sempozyumda” anılan deneyimleri aktaracak sendikacılar veya önderleri konuşmacı olarak çağrılmıştır.

 

Bu türden yaklaşımlar şu manaya gelmektedir:

“Biz kendi, yerli iç deneyimlerimize, orijinal sınıf ilişki ve çelişkilerimize,  sınıflar mücadelesi birikimlerimize, tarihsel devrimci geleneklerimize değer vermiyoruz. Dahası bunları anlamıyoruz. Bu süreçten öğrenecek bir şeyimiz yok. 100 yıllık sınıflar mücadelesi tarihimizden, devrimci geleneklerimizden geleceği kazanmak için hiç bir şey öğrenemedik. Geçmiş bir yana, yakın tarihimizden de çok yönlü ders ve sonuçlar çıkardığımızı söyleyemiyoruz. Örneğin, yakın tarihimize damgasını vuran 1946 Sendikalar Birliği deneyimi, 1961 Saraçhane Mitingi,    15/16 Haziranları yaratan sürecin kilometre taşlarından 1963 doğrudan demokrasi ve doğrudan grev silahının kullanıldığı Kavel Grevi, Demir-Döküm Grev ve direnişi, vb. ardından ve henüz aşılamayan, burjuva ve küçükburjuva “sol” eğilimler tarafından çarpıtılmak istenen 1970 15/16 Haziran Direnişi, Tariş Eylemleri, DGM’ye Hayır kitlesel eylemleri, 1 Mayıslar, 1989 Bahar Eylemleri, vb.lerinden de hiç bir şey anlamamışız. Örgütsel duruşlarımızı tüm süreçlerde sorgulamamışız.  Gözümüzü/gönlümüzü daima dış ülke deneyimlerine taktığımızdan siyasal alanda olduğu gibi, sendikal mücadelemizde ileri sıçramalar yapamıyoruz. Sendikal hareketi geliştiremiyoruz, burjuvazinin “rahatlıkla” uygulaya geldiği baskı ve terörü bir türlü geriletemiyoruz. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği hattını tutarak, “Tek Parti, Tek Sendika, Tek Gençlik Örgütü” bilincini öne çıkaran kadrolara karşı gardımızı alıyoruz. Düşmanın yapmaya cüret dahi edemediğini tasfiyeci anlayışlarla birbirimize karşı yapıyoruz. Bu konuların sorumlulukla tartışılmasında ve yeninin üretilmesinde büyük bir aşağılık kompleksine sahibiz. Kendimize güvenmiyoruz.  Siyasî parti deneyimlerimizde olduğu gibi sendikacılık alanındaki mücadelemizde de daima farklı ülke deneyimlerine angaje ya da onları taklit konumlara hemencecik evriliyoruz!.. Her siyasal-ekonomik kriz döneminde yeniliyoruz!.. Yeniliyoruz!.. Yenilgiye de bir türlü doymuyoruz!...”

 

Anılan ülkeler işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği yolundaki  deneyimlerini incelemek, öğrenmek, bu deneyimlerden çok yönlü ders ve sonuçlar çıkarmak düşüncesi elbette doğru bir düşüncedir. Fakat, amiyane bir deyişle “olmadı bacanak, sen benim üstüme çık” anlayışındaki gibi, “Avrupa sendikacılığı olmadı, bu sefer güneydekini deneyelim!...” denilmesi sendikacılığımızın dibe vuruşuna bir çözüm ya da çare olmayacaktır. Olmamıştır.

 

İşçi sınıfının sendikal ve siyasî birliğinin ne kadar hayatî bir sorun olduğu tartışma dışıdır. İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’nin henüz sosyal/pratikte yerini alamadığı bir sosyoekonomik formasyonda, “partiler üstü sendikacılık” anlayışının hâlâ bir “altın çağ” yaşadığı ülkede, sendikal hareketin parçalandığı, işlevsizleştirildiği, esnek üretim yöntemleri ve taşeronlaştırıldığını, işçi ve emekçiler katında sendikal ve demokratik mücadele bilincinin tahrip edildiğini görüyoruz. Mevcut sendikaların birer devlet sendikası ya da “sivil toplum” kuruluşu derekesine indirgendiği bir süreçte, devlet tekelci kapitalizminin haksız ve kirli savaş yöntemleriyle Kürtlere, onun şahsında proletaryaya saldırdığı bir dönemeçte, birer kuyruklu yıldız keşfedercesine “güney sendikacılığını” lanse eder pozisyonlara girilmesi ve “DİSK’in yönünü tarihsel geleneklere döndürmesi için sevindirici bir başlangıçtır” biçiminde yorumlanması bilimsel bir saptama değildir. Bu anlayış işçi sınıfının sendikal birliği davasına olumlu yönde bir katkı getirmeyeceği gibi, DİSK’in DİSK olabilmesinin yolunu da döşemeyecektir.

 

Sendikal, siyasal, vb. araçların dönüştürülebilmesi için öncelikli olarak ideolojik, politik ve örgütsel duruşlarımızda devrim yapılmalıdır. Mevcut ilerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist “cenahımızın” ise, şu ana kadar bu türden bir “vukuatına” rastlanılmamaktadır. Bu türden atomize ve paralize durumlardan rahatsızlık duymayan  “sol” yapılarla ne “İç Savaş”ın, ne de “Devrimci Durum”ların gerekleri yerine getirilebilinir. Bu süreçlerden işçi sınıfı ve emekçiler birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı örgütsel güvencelere sahip olmadıklarından daima zararlı çıkacaktır.

 

Sorgulamak zorundayız: DİSK’i DİSK yapan kadrolar, özellikle de 15/16 Haziran’ın sınıf bilinçli kadroları, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davası uğruna boşuna mı kanını/terini akıttı, yıllar boyu? DİSK’in bütün sendika ve genel kongrelerinde bu kadrolar deneyimlerini aktarmak, dibe vuran sendikal anlayışlardan nasıl çıkılacağına dair projelerini sunmak, ekonomizm anlayışlarını yıkmak,  yaşanan krizden çıkış yöntemlerini tartışmak ve yeniden üretmek için sürece dahil olmak istemiş ancak devletlû sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasine angaje kesimlerin bilinçli tercihleriyle katılmaları engellenmiştir. Bir örnek verilecekse: 10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğinin uzantısında I. TİP’i, DİSK’i tabanda örgütleyen ve 15/16 Haziran’ın Kadrolarından Sırrı Öztürk’ün anılan kongrelere katılımı başından beri sendikacılar tarafından “davetiyesi olmadığı” gerekçesiyle engellenmekte hatta salona dahi sokulmamaktadır.

 

Sağlı “sol”lu burjuva partilerinin, bakanların, patronların, bilcümle oportünist tasfiyeci akım temsilcilerinin, “sivil toplumcuların”, “uzman” ve “danışman” görevlilerin davetli olarak protokole dâhil edildiği, mikrofondan özgürce konuşturulduğu DİSK kongrelerine, elbette ve doğallıkla Proleter Devrimci geleneğini koruyan ve sınıfsal görevinin gereğini yerine getiren, DİSK’i DİSK yapmanın mücadelesini vermiş emektar Sırrı Öztürk ne davet edilecek, ne de kendisine mikrofon uzatılacaktır.

 

Sendikaların, sendikacılığın dibe vuruşu uluslar ötesi tekelci sermayenin, küreselleşmenin çok yönlü sınıfsal saldırısıyla ilgili bir sorun ve ciddî bir konudur. Yerel, ulusal, sosyal ve enternasyonal diyalektik birliğini  “sınıfa karşı sınıf” duruşlarımızla, doğrudan demokrasi, genel grev, siyasî grev hakkımızı teori/pratiklerimizle gösteremiyorsak, ister Batı’dan, ister Güney’den ithal örgütlenme anlayışlarıyla (çekilen kopyalarla) idare-i maslahatçılık yapıyorsak, bu yöneliş, işçi sınıfı ile organik hiç bir bağı olmayan sendikacılık anlayışına “makyaj” anlamına gelecektir. Yerli iç deneyim birikimlerimizi senteze kavuşturucu çabalara giremiyorsak, Proletaryanın yetiştirdiği Kadrolara devletten daha fazla “düşmanlık” gösteriyorsak, onların işlevsel olmalarını engelleyerek kuşatıyorsak, bu kanaldan öğrenemiyorsak, içine düşülen kaostan da kurtulamayacağız demektir. Bu anlayışla sorunların çözümü mümkün olmadığı gibi, dünyadaki işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasına bulunduğumuz coğrafyadan hiç bir anlamlı ve ileri katkı getiremeyeceğiz demektir.

 

Sendikal alandaki çözülüp/çürümelerin aşılabilmesi öncelikle İSP’nin oluşturularak anlamlı ve ileri bir adım atabilmesi  şartına bağlıdır. Bu takdirde işçi sınıfının sendikal birliği davası iki basamak ileri sıçrayabilecektir. Bunun dışındaki “batı” ve “güney”den aktarılan ithal malı taklit/eklektik deneyim arayışları ise, birer fantezi olarak kalacak ve sendikacılığın içine girdiği krizden kurtulabilmesine hiç bir katkı getirmeyecektir.

 

“Platformcu” Devrimci Gruplar

Bahar Eylemlilik Arayışlarıyla

Sistemin Taarruzunu Geriletebilecek mi?

 

Yılın her ayı Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar açısından önemli tarihsel süreçleri hatırlatmaktadır. Mart, Nisan, Mayıs, Haziran aylarında ise, anılan tarihsel süreçler daha bir anlam kazanıyor ve öne çıkıyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, 12 Mart, 16 Mart, 20 Mart,vb. günler faşizmi lanetleme günleri, 21 Mart Dünya emekçi halklarının, özellikle de Kürt halkının Newroz günü, 1 Mayıs Proletaryanın Birlik, Dayanışma ve Mücadele günü, 15/16 Haziran Direnişi’nin 38. yıldönümü...

 

Anılan aylar yaklaştıkça, bu anlamlı günleri, anma, kutlama, değerlendirme çabaları da yoğunlaşmaktadır. Bir yandan Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar, diğer yandan burjuva ve küçükburjuva “sol” tasfiyeci akımlar bu günleri kendi meşreplerince ele almaktadır.

 

10 Eylül 1920 Tarihî TKP geleneğimizden bu yana tüm tasfiyeci akımların, devrimci akımları örgütlerinden uzaklaştırıp işlevsiz bıraktığını yaşayıp görüyoruz. Bu “sosyal kader” bir türlü kırılamamıştır.

 

Devlet tekelci kapitalizminin uluslarötesi tekelci sermayenin de iznini alarak Kürt halkına karşı açtığı haksız ve kirli savaşı inkâr, imha ve asimilasyon politikalarıyla devam ediyor. Hudutların ötesinde ve berisinde cereyan eden savaş-işgal aslında proletaryaya karşı ilan edilmiştir. Proleter Devrimciler tüm haksız savaşlarda sömürülen ve ezilen işçi sınıfı ve emekçi halkların yanında taraftır.

 

Burjuvazi, sınıflar mücadelesi sertleştikçe kendi sosyal meşruiyetini belirleyen Ana-Baba yasalarını dahi çiğneyerek bir “İç Savaş” başlatmıştır. Kendi hukukunu dahi çiğnemede bir sakınca görmeyenlerin bu süreçte neleri yapmaya aday olduğu artık bir sır değildir. Burjuvazi ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever, sosyalist ve Marksist “cenahımıza” beş koldan saldırmaktadır. Bu saldırılar, artık cezaî, hukukî, idarî, icraî baskı ve terör yöntemlerini geride bırakmış, keyfî ve fiilî infaz yöntemlerini hızlandırmıştır.

 

Kimi “sol” eğilimler  burjuvazinin sürekli biçimde kaba güce ve zora baş vuruşunu “yargısız infaz” diye nitelemektedir. Oysa doğru literatür “keyfî ve fiilî infaz”dır.

 

“İç Savaş”ın, “Devrimci Durum”ların bazı şartları oluştuğunda “cenahımızın” geçmişte neleri yaptığını, neleri ve niçin yapamadığını tüm ayrıntılarıyla biliyoruz. 1946 tarihinden başlayarak bu süreci tahlil edebiliriz. Bu süreçten geleceği kazanma yolunda doğru değerlendirerek çok yönlü derslerle sonuçlar çıkardığımızı söyleyemiyoruz.

 

Günümüzdeki durum tüm çıplaklığı ile ortadadır. Sistem çözülüp çürüyor. Siyasal-ekonomik kriz derinleşiyor. “Sabun köpüğü” ekonomisiyle, borsası, bankasıyla kapitalizm bunalımdan bunalıma sürükleniyor. Fakat iktidardaki hegemonyasını da sürdürüyor!..

 

Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi”nin aşılamadığı bir süreçte sistemin taarruzu nasıl geri püskürtülecektir?

 

Anlamlı tarihsel aylarla günler yaklaştıkça Sol’dan her kesim bazı arayışlara yönelmektedir. Günümüzde de, tıpkı “12’ye beş kala” mantığındaki gibi her siyasî sol eğilim çeşitli niyetlerle eylemlere hazırlanmaktadır. Bu eylemliliklerin ciddiye alınabilmesi ve amacına ulaşabilmesi için öncelikli olarak İSPya da KP’nin kurmaylığında olması şarttır. Adına layık bu türden bir görevi üstlenecek bir PARTİ’mizin yokluğunda ise, “TC’de ben partiyim, benden sorulur” zortlamalarında bulunan onlarca-yüzlerce grup, çevre, örgüt ve “yapı” bulunmaktadır.

 

Özel-öznel konumlarıyla tek başlarına bu türden sınıfsal/tarihsel bir önderlik görevini gerçekleştiremeyen “yapı”lar, hemen tüm süreçlerde bazı ilkesiz ittifaklara ya da “platform” adlandırmalarıyla yasak savar bir pozisyona girdiği görülmektedir. Platform olarak önerilen, aslında “benim platformuma gel katıl”dan öteye gidememektedir. Bu “platformlar” anılan günlerde “devrimci olmanın nezaketini kurtarmak” içinde daha geniş “platformlar” oluşturmaktan yanadır. Artık devrimci ortamımızda “platform”lardan, “yapı” iddialı kümelenmelerden geçilmiyor... Bir ilkesizlik, bir karmaşa, bir perişanlık başını almış gidiyor.

 

Anılan kesimlere ne uyarı, ne öneri, ne de eleştiri kâr ediyor. Herkes bildiğini okuyor.

 

Nihaî amacı bir fakat farklı formasyonlarda duran “yapı”ların “kolektif proje üretme, yan yana durma, birlikte yürüme, deneyim aktarımında bulunma, üzerinde anlaşılan ilkeler uzantısında, eylemde birlik, dayanışma içinde olma” gibi niyet, amaç ve gelenekleri de içinden ve dışından tahrip edilmiş durumdadır.

 

Devrimci ve Marksist Sol Kadroların elinde bulunan Kurum ve Araç’ların neden işlevsel olamadığı, mevcut “yapı”ların çok büyük oranlarda çözülüp/çürümeye evrildiği dürüst ve ilkeli olarak olması gereken yerde tartışılamamaktadır. Kolektif inisiyatiflerle “Öndersizlik Krizi”nden “çıkış yolu” ya da “çıkış hattı” bulunamamaktadır. Komünistlerin Birliği sorunsalına doğru teşhisler koyan kadroların bir kısmı henüz aşırı teorisizimden, entelektüalizmden, dogmatizmden kopup “pratik örgütçü” bir konuma evrilememiştir. Bu yoldaki ideolojik-teorik çalışmalar soyutlamalardan somuta indirgenememiştir. “Dar grup örgütleri”nin sosyal pratikte, “gel bana biat et” mantığını aşamamıştır.

 

   “Dar grup örgütü” anlayışında ısrarlı olanlar, “benim partim, benim sendikam, benim gençlik örgütüm, benim platformum, benim gazetem, benim dergim, benim kadın örgütüm, benim radyom, benim TV.im, benim mahkûmum, benim işçi kurultayım, vb., vb.”  sekter, fanatik anlayışlarını yinelemektedir. Hayat ve mücadele bu anlayışları sosyal pratikte bozgunlardan bozguna uğrattığı halde, hâlâ saflardaki egemenliğini sürdürmektedir. Saflardaki “örgütler anarşisi” hastalığına doğru teşhisler konulamamıştır. Hiç bir sol eğilim “hayat ve mücadele bizim programımızı doğrulamadı” diyememiş, hayatı sahiplenecek programın nasıl olması konusunda kendisini yenileyecek bir arayışa girmemiş ve tabelasını indirmemiştir. İşçi sınıfı da kendisi adına böylesine “zahmetli işlere girenlerin” tabelalarını gidip indirmemiştir. İşçi sınıfı, emekçiler, yoksul köylülük, sosyalizm, devrim telaffuz edenler bin bir bölüğe ayrışırken harcadıkları enerjinin onda birini ‘Marksizm’in yorumu, özümlenmesi ve pratikte yeniden üretilmesi’ sorunsalına ayırabilseydi, ya da buna bağlı olarak II. TTKK aydınlığında PARTİ’mizin oluşturulmasına emek verilmiş olsaydı,  günümüzde sırtımızda boza pişiren hâkim gerici sınıflar kaçacak delik arardı. Buna bağlı olarak “Komünistlerin Birliği”, “Marksist Sol’un Öndersizlik Krizi” gibi sorunları gündeme taşımazdık.

 

İşte anılan tarihsel ayların/günlerin getirdiği sorumluluklar ve Sol’un yeniden sınavdan geçtiği bir süreçte, anlamsız, mantıksız ve beş para etmeyen kariyerizm hastalığına yakalanmış “yuvarların” “platform” formülasyonu ilkesizliğine girdiğini görüyoruz. Birlikte neleri, nasıl yaparız arayışlarına bu temelde nasıl bir karşılık vermeliyiz?

 

Bu düzeyde ayrışmış ve birbirine karşı gardını almış “cenahımızı” hayatın, mücadelenin reddettiği argümanlarıyla tarz-ı siyaset yapan örgütlerimizi burjuvazinin saldırdığı şartlarda nasıl yan yana getireceğiz? Getirebilecek miyiz?

 

Daha şimdiden “kendine Müslüman ve kendi amentüsünü okuyan” örgütlerimiz Bahar Eylemliliği konusunda “armudun sapı, üzümün çöpü” misali fantastik tartışmalara girmiştir. Ortak platformlarda küçükburjuva dar kafalı anlayışlarıyla ilkeler yerine örgüt rekabeti seçmeciliği öne çıkarılmıştır.

 

Her şeye rağmen, her devrimci kümelenmenin tabanında varlığını hissettiğimiz nüvelerin “iyi niyetli” çabalarının da arttığını görüyoruz. Süreç pek çok olumsuzluklara gebe olduğu kadar, bu şartları, doğacak muhtemel imkân ve fırsatları doğru değerlendirerek sosyal pratikte bazı ileri adımların atılmasına da uygundur.

 

 İşte  Sana Asıl/Hakikî Gündem!- 1

Zeytinburnu Faciasının Öğrettikleri

 

Zeytinburnu ilçesindeki maytap imalatı yapılan bir işyerinde meydana gelen patlama ve yangında 23 işçi öldü (öldürüldü/katledildi), onlarcası yaralandı. Pek çok işyeri hasara uğradı. Bu faciaya sebep olan siyasî iktidarlar, belediyeler, mal sahipleri “suçu” birbirinin üstüne attı!..

 

Zeytinburnu, Bayrampaşa, Rami, Gaziosmanpaşa semtlerinin adı duyuldukça 1950 sonrası DP iktidarının uyguladığı göçmen  ve yağma politikaları aklımıza geliyor. Yugoslavya başta olmak üzere öteki Balkan ülkelerindeki ‘sosyalizm uygulaması’ karşısında anılan halkların bir bölümü Türkiye’ye göç etmişti. Sosyalizm karşıtı Batılı emperyalist ülkeler ‘sosyalizm uygulamalarını’ içerden vurmak için büyük bir çaba gösteriyordu. TC devleti de bir yandan Millî Emniyet, diğer yandan NATO’cu dış politikalarıyla emperyalist ülkelerin yanındaki yerini almıştı. Balkan emekçi halkları Nazi Almanyasının işgalinden Kızıl Ordu ve Partizan Savaşı veren gerillaların sayesinde birazcık nefes almaya başlamıştı. Geri kalmış sosyoekonomik formasyonlarda böylesine altüstlükler yaşamış emekçi halkların sosyalizmin kuruluşunu hemencecik kavraması, benimsemesi hem çok zordu, hem de düşünülemezdi.

 

Yugoslavya Komünist Partisi Genel Sekreteri Tito, Sovyetler Birliği deneyimine karşı çıkmış, emperyalist-kapitalist dünyaya yaklaşmış, “özyönetim” uygulamalarıyla “Üçüncü Dünya Ülkeleri” safındaki yerini almıştı. Kapitalist-Sosyalist bloklaşma arasındaki bu ülke halkları ise ‘Sosyalist Sistem’ sayesinde görece bağımsızlıklarına kavuşmuştu.

 

Tito’nun yönetimindeki Yugoslavya emekçi halkları 45 yıl süreyle bir arada yaşamayı başardı. “Tito Sosyalizmi”nin pek çok eksiğine, yanlışına rağmen, ülke halkları birbirini hiç olmazsa boğazlamadı. Sonunda Yugoslavya deneyimi “sosyalist uygulama”, ABD, AB ve TC’nin de “katkılarıyla” 9 adet devlete bölündü.

 

Bu süreçte göç eden, göçe “ikna” edilen emekçi halkların büyük bir bölümü Türkiye’ye getirildi. Çoğunluklu olarak İstanbul’da Zeytinburnu, Bayrampaşa, Rami ve Gaziosmanpaşa’da iskân edilen göçmenler Balkanlardaki yaşamlarını bu semtlerde sürdürmeye çalıştı. Anılan semtler DP’nin “her mahallede milyoner yetiştirme” programıyla avanta ve yağmaya açıldı. Gecekondu mafyası, hırsız belediyeler, yağmacı  iktidarlar hep birlikte Balkanlı göçmenlerin ümüğünü sömürdüler. İşyerlerinin etrafını gecekondular sardı. Küçük işyerleri büyüdü ve fabrikaya dönüştü. Hazine arsası beleş, göçmen çocuk, kadın-erkek işçi emeği sudan ucuz. DP’nin emekçi halk düşmanı politikası zaten iktidarda...

 

Bilekleri baldırımız kalınlığındaki Balkanlı göçmenler emek güçlerini sokaklarından lağımlar akan bu semtlerdeki gecekondularda çok kötü şartlarda yaşayarak sattılar. Bu semtler şimdi yeni bir zelzelenin tahribine hazırlanıyor. En çok ruh ve beden sağlığı bozulanlar göçmen emekçilerden çıktı. Artık kapitalist anarşinin sömürüp soğana çevirdiği heybetli “Koca Balkanlı” tipine rastlanmıyor.

 

Balkanlı göçmenler TC’deki sömürüyü yaşayarak, Balkanlarda öğrenemedikleri “sosyalizmi” burada öğrenmeye başladılar. (Abdullah Doğan’ın ‘Varlığımı Sosyalizme Borçluyum’ ve ‘Bitmeyen Göçmenlik’ isimli kitapları ile, Sırrı Öztürk’ün ‘Gecikmiş Bir Hesaplaşma’ -1940-1945 Yugoslavya-12 Mart 1971-12 Eylül 1980 Türkiye- isimli eserleri, Balkanlı iki partizanın I. TİP, İşçi Birliği ve THKP-C “sanıklığı” sürecinde ve  “özel surette yetiştirilmiş komünist” ve “casus” suçlamalarıyla yaşadığı dram ve trajedileri konu almaktadır.)

 

Savaşı andıran Zeytinburnu faciasının görüntülerini izlerken yaşadığımız sürecin geçmiş tarihsel bir kesitini hatırlatmayı uygun ve zorunlu buluyoruz.

 

Yalnızca Zeytinburnu faciasında değil, deprem, sel, heyelan, gibi afetlerde,  gecekondu yıkımlarında, göç ve göçe zorlama, köy ve ormanları boşaltıp yakarak “gerillayı yok etme” eylemlerinde, grev, yürüyüş, miting, basın açıklaması eylemlerinde, örgütlenme özgürlüklerimize karşı devlet terörü uygulamalarında, siyasal-ekonomik kriz süreçlerinde, keyfî-fiilî infazlarda, Kürt ve Kızılbaş-Alevi-Bektaşi canlarımıza karşı inkâr, imha, asimilasyon uygulamalarında, Tecrit, tek tipleştirme ve F Tipi Cezaevi işkencesinde, “Tek devlet, tek din, tek millet, tek vatan” ve de “Türk-İslâm Sentezi” uyutmalarında, Tehcir uygulamalarında, Örfi İdare, Takrir-i Sükûn, Sıkıyönetim, DGM ve OHAL’lerde, vs. daima çalınan gündemimizi hatırlıyoruz.

 

Zeytinburnu faciası hem hâkim gerici sınıfların sömürüsünü, hem de bu sömürüye lafzen karşı olduğunu ifade eden “sol” akımların politikasızlığını açığa vurması açısından çok yönlü derslerle doludur. Burjuvazi işlediği suçu örtebilmenin telaşı içinde çırpınmaktadır. “Sol” ise, “eylem histerisi” anlayışıyla (Gazi’de de olduğu gibi) pankartını alan Zeytinburnu semtine koşmuştur. Bu semtlerde tutarlı bir işçi-kitle çalışması yapamayan “sol”lar örgütsüz ajitasyonlarıyla çözülen “dar grup” örgütsel duruşlarının son perdesini oynamaktadır.

 

Sağlı “sol”lu burjuva  partilerinin yanı sıra sanayi sitelerinde, küçük atelye ve işyerlerindeki işçi sınıfını örgütlemekten kaçan sendikaların ve DİSK’in de hiç utanıp sıkılmadan Zeytinburnu faciasında konuşma yapması da asıl/hakikî gündemin üstünü örtmeye yetmedi.

 

Devletin Kuzey Irak (Güney Kürdistan)’a attığı bombalar 500 tona ulaşmıştır. İşçi sınıfının kazanılmış hakları geri alınmak istenmektedir. Grev kırıcılığı, sendikasızlaştırma baskıları giderek boyutlanmıştır. Kapitalist anarşi beş koldan işçi sınıfı ve emekçilere saldırmaktadır. Devlet tekelci kapitalizmi tekelci-militarist-polis devleti yöntemlerinden bir adım gerilememiştir.

 

Zeytinburnu ve civarında iş ve sağlık, can güvenliği bulunmayan ruhsatsız, atelye ve işliklerde, sendikasız, sigortasız, asgari ücret altında çalışan işçilerin dile getirdikleri, “sol” ajitasyonlardan çok daha değerlidir. “Öncü parti, önder parti, kitlesini arayan parti” böbürlenmeleriyle işçi sınıfı ve emekçilerin talep ve ihtiyaçlarından bihaber olan “sol”ların Zeytinburnu’nda ekmeğini kaybeden işçilerden daha geri bir konumda olduklarını yaşam bir kez daha böylelikle göstermiştir.

 

Satılık ve kiralık kalemleriyle burjuva basını bu faciada yaşamını kaybedenlerin duygusal yaşamlarını/dramlarını konu alan yazı ve fotoğraflarıyla sistemin suçunu hafifletmeyi yeğlemiştir. TV’lerdeki görüntülerde ha keza burjuvazinin sömürüsünü “şirin” gösterme yarışında olmuştur.

 

Zeytinburnu faciasını yaşayan işçilerin söyledikleri asıl gündemdir. “Laik-?eriat”, “Alevi-Sünni”, “Kürt-Türk”, “Operasyon”, “Türban”a endeksli sahte ve suni gündemi Zeytinburnu faciası üzerine konuşan işçi sınıfı bozmuştur.

 

İşte Sana Asıl/Hakikî Gündem! - 2

Tersane İşçileri Keyfinden mi Ölüyor?

 

İstanbul’daki Tuzla Tersanelerinde ölen işçilerin sayısındaki artış, kapitalist anarşinin hangi ölçülerde sömürücü olduğunu herkese gösterdi. Burjuva parti sözcüleri bile işçi ölümlerini “vahşi kapitalizm”, “iş ve işçi cinayeti” ve benzeri nitelemelerle söylemek durumda kaldı.

 

Türkiye kapitalizminin tarihinde “vahşi kapitalizm” uygulamalarındaki gibi  kan ve gözyaşı vardır. İstatistikler 60 yıllık iş cinayetlerinde 200 bin işçinin öldüğünü, /siz öldürüldüğünü anlayın/ binlercesinin  de sakat kaldığını yazıyor.

 

Türkiye kapitalizmi avantalar ve yağmalar cennetini kurarken; önce levanten, komprador, işbirlikçi geleneğinden uluslarötesi tekelci sermayenin taşeronu ve bazı alanlarda da yerli ortağı olmayı becermiştir. Bu beceri emeğin kabaca sömürüsü sayesinde gerçekleşmiştir. Kapitalizmin tarihinde emek hırsızlığı, kan ve göz yaşı vardır.

 

Tuzla tersanelerindeki işçi cinayetleri kapitalizmin sömürücü ve ahlâksız yüzünü bütün çıplaklığıyla göz önüne getirmiştir.

 

Tersanelerde yaklaşık 40 bin işçi çalıştırılmaktadır. Tersane işçisi, vasıflı, meslek sahibi ve eğitilmiş işçilerden oluşmaktadır. Vasıfsız işçilerin oranı çok düşüktür. Onlar da kaba işlerde çalıştırılmaktadır.

 

İş cinayetlerindeki kusur, burjuva verilerine göre % 50 oranında iş güvenliği, iş sağlığı ve benzeri patronların üzerindedir.

 

Tersanelerde taşeron olarak onlarca ayrı firma/patron vardır. Sorumlu tek bir patron yerine taşerona iş devri yöntemiyle güçlü sendikaların ve güçlü sendikacılığın oluşması önlenmek istenmektedir. Gemi inşasında büyük paralar kazanan firmalar sendikasız, sigortasız işçi çalıştırmaktadır. Buna iş güvenliği ve iş sağlığı konusundaki ihmaller de eklenince iş ve işçi cinayetlerinin çoğalması umuru adiyeden olaylara dönüşmüştür.

 

Konunun diğer sıkıcı yanı ise, bu işkolundaki sendikal rekabettir. DİSK’e bağlı Limter-İş Sendikası bu işkolunda yeterli sayıyı bulamadığı için toplu iş sözleşmesi yapamamaktadır. Türk-İş’e bağlı Liman-Dok Sendikası işçilerin sendikal birliğine karşı ve patron yanlısıdır. Bir sendika toplu iş sözleşmesi ve grev gibi asli görevlerini yerine getiremiyorsa işlevsiz demektir. İşçi sınıfını sendikasızlaştıran ve politika dışında tutan burjuva anlayışlar ne yazık tersanelerde de hükmünü sürdürmektedir. Bu oyunu bozacak sendikal ve siyasî güvenceler ise, cılız kalmaktadır. Tuzla tersanesinde çeşitli sol eğilimlerin öncülüğünde pek çok dernek vardır. Yine çeşitli sol eğilimlerin başını çektiği “işçi gazetesi” çalışmaları vardır. İş ve işçi cinayetleri artıp, sorunlar ayyuka çıkarak kamuoyuna mal edildikçe anılan eğilimler “işçi dostu” pozlarıyla Tersanelere ve işçi semtlerine akın etmektedir. CHP, DSP, ÖDP ve DİSK, KESK yöneticileri de işçilerin eylemlerine katılma ihtiyacı duymuştur.İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini savunmayan, “dar grup” anlayışından bir adım ileri çıkmayan, bu yolda tutarlı bir işçi-kitle çalışması yapmayan gruplar, düzenlenen basın açıklamalarında, yürüyüşlerde pankartını alan Tuzla Tersanesi işçilerinin davasının yanında olduğunu ifade etmektedir(!)

 

DİSK yöneticileri ve burjuva partileri de sözde “işçiden yana” açıklamalarıyla konuya yabancı(!) kalmadıklarını göstermişlerdir.

 

İş ve işçi cinayetleri göstermiştir ki, asıl/hakikî gündemi dayatacak inisiyatiflere ihtiyaç vardır.

 

İşte Sana Asıl/Hakikî Gündem! - 3

Kuzey Irak’ın İşgali Haksız ve Kirli Savaş Örneğidir

 

TC devleti ABD’den aldığı “sınırlı” destekle Kuzey Irak’a bu sefer karadan yürüttüğü askerî harekât ile 40 km. girdi. TSK, daha önce zaten 10 km.lik bir mesafede 1992’den bu yana konuşlanmıştı.

 

Hava, kara ve “mehmetçik basın” bu haksız ve kirli savaşı birlikte yürütmektedir. Batılı burjuva demokrat basın bu savaşı uluslararası-devletler hukuk anlayışına göre TC’nin K. Irak’ı işgal operasyonu olarak nitelemektedir.

 

ABD’nin süresini belirlediği “sınırlı”, İsrail’in ise tam desteği ile verilen istihbari bilgiler sayesinde TSK havadan, karadan kapsamlı bir harekâtı gerçekleştirmektedir.

 

Bu savaş ile TC’nin savaş alanlarını genişlettiği anlaşılmaktadır. Mevcut hudutların ötesinde K. Irak’a 40 km. girilmesi, hudutların berisinde DTP’yi daha da boy hedefi yapmıştır. İlerici, demokrat, devrimci ve sosyalist basın-yayın faaliyetlerine karşı baskılar artmıştır. Demokratik hak ve özgürlüklerini kullananların eylem ve mitinglerine saldırılar da artmıştır. Savaş karşıtı örgütler daha da politikleşmiştir.

 

Hudutların berisinde “kara harekâtı alarmı” kararıyla sivil halk kentlerde panzerli, gaz bombalı polis ekipleriyle denetlenmeye başlandı. 81 ilde alarma geçen güvenlik güçleri “kırmızı alarma” geçirildi. Kitlesel gösterilere, basın açıklamalarına, miting vb. eylemlere engel olundu.

 

Bu savaşla “Türk-İslâm Sentezi”ni uygulayan AKP’yi gönüllü destekleyen liberal, postmodern “sol” aydınlar AKP’nin savaş alanını genişletmesinde elini güçlendirmiştir. AB’ciler, 2. Cumhuriyetçiler, her boydan ve soydan sivil toplumcular, liberal “sol”ların bir bölümü şimdi “biz AKP’nin kurşun askeri değiliz” diyerek timsah gözyaşları dökmektedir.

 

Kara harekâtının bu kış yapılacağı ABD askeri ve istihbarat güçlerinin Ankara’yı sıkça  ziyareti bunun işaretlerini zaten veriyordu.

 

ABD’nin stratejik amacını, bölge halklarına “tavşana kaç tazıya tut” sömürgeci/işgalci politikalarından anlamak mümkündür.

 

1992’den beri K. Irak’ta bulunan TSK, savaş alanının genişletilmesiyle sivil halkın direnişiyle karşılaşacağı, çatışmaların halka yöneleceği anlaşılmaktadır.

 

TSK’nın hudutların ötesinde 10 bin, hudut bölgesinde 150 bin askerinin bulunduğu açıklanmıştır.

Bu genişletilmiş haksız ve kirli savaşta AKP “zafer” kazandığını zannetmektedir. İşgalci/ milliyetçi görüşleri tahrik işinde AKP MHP’yi de sollamıştır.

 

ABD ve AKP hükümetinin bu işgaldeki politikası ve gündeminde G. Kürdistan ile Kuzeydeki Kürt hareketini denetlenebilir bir duruma getirmek olarak değerlendirilmektedir.

 

KDP’nin görece bağımsızlıkçı, YNK’nin ABD ve TC’ye yakınlığı bilinmektedir. KDP ve YNK’nin bu savaşta TC ile karşı karşıya gelmemeye dikkat ettiği görülmektedir. G. Kürdistan TC’nin 5 milyonluk bir pazarıdır.

 

ABD’nin İran’a, Suriye’ye müdahalesinde Kürt hareketini emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmak istemektedir.

 

İşgal harekâtı Kürt politikacılarını uzlaşmaya da, çatışmaya da getirebilir. Aynı zamanda bu harekâtın ABD ve TC’nin aleyhine dönüşmesi de imkân dâhilindedir.

 

Bölge emekçi halklarının ABD ve İsrail aleyhtarlığında birleşip bütünleşmesi ve tutarlı bir mücadele hattı oluşturabilmeleri için Türk, Kürt, Arap, Türkmen, Fars, vb. emekçi halkların işçi ve komünist partilerinin kitleleri seferber edebilecek projelerine ihtiyaç duyulacaktır. Bölgenin emekçi halkları bu türden bir güvenceden yoksundur.

 

TC’nin yeni askeri mevzilere yerleşmesi Kerkük-Musul politikalarında (küçük emperyalist politikalarında) hem tazyik, hem de tavizler elde etmek manasına da gelmektedir.

 

TC’ye “yürü ya kulum” diyen emperyalist yağmacıların ödeteceği bir faturası da olacaktır. Savaş çığlıklarıyla kitlelerin “olumlu” oyunu alacağını hesap eden AKP ve TSK’nın görece elinin güçlenmesi geçici bir durumdur. Politik mücadelede tutarlı kitle çalışması yapanların, milliyet, din, etnisite farkı gözetmeyenlerin sosyal muhalefeti boyutlandıkça kimin zararlı çakacağı daha net biçimde anlaşılacaktır.

 

Savaş-işgal operasyonlarıyla “Kürt Sorunu” asla çözülmeyecektir. Burjuvazinin zaten böyle bir derdi de yoktur. AKP ile TSK bu yoldaki “barış” önerileriyle  tüm köprüleri atmıştır. “Barış, demokrasi, özgürlük ve halkların kardeşliği” diyenlerin hevesleri de böylece kursaklarında bırakılmıştır. Kürt halkına şırınga edilen bu türden “kardeşlik” duyguları da tümden kırılmıştır. Gerçekleşmesi güç beklentilere inandırılan emekçi halkın öfkesi böylelikle daha da artacaktır. Kırdaki sıcak savaş kentleri de kuşatacaktır.

 

TSK’nın savaş harcamaları bütçeyi zora sokmuştur. Bütçenin bu savaş açığını sistem emekçi halklara ödetecektir.

 

Haksız savaşın-işgalin sona ermesi; geleneksel inkâr, imha, asimilasyon politikalarının geri tepmesi için sosyal muhalefet dinamiklerini seferber etme yeteneğine sahip anlamlı bir örgütlenmeye ihtiyaç vardır. Bu türden bir örgütlenme gerçekleşemez ise, ulusallık-sınıfsallık dinamiği temelindeki makas emekçilerin aleyhine daha da açılacaktır.

 

AKP’nin yerel seçimler politikasındaki umutları, Kürt illerinde bir zamanlar tabelasını bile asamayan MHP’nin durumuna da düşebilir. Böyle bir ihtimal de vardır. Gerçekleşmesi çok şahane bir durum yaratır.

 

Savaşın siyasal-ekonomik krizi daha da derinleştireceği açıktır.

 

“Mehmetçik medya”nın koro halinde savaşın bir parçası oluşu, objektif haber vermeyerek gerçekleri kitlelerden gizlemesi, her şeye rağmen, dürüst ve namuslu bizim insanlarımızın basiretini bağlamaya yetmeyecektir. Aleyhteki propagandaya rağmen, savaşın haksızlığı gizlenememiştir. Bu haksız savaş “gerçekleri öldürememiştir.”

 

Bu haksız savaşı asıl/hakikî bir gündem maddesi yapacak olan sınıfsal güçlerin gecikmeden sorumluluk üstlenmesi beklenmektedir.

 

Tekelci Basın-Yayın Ağı Sınıfsal Görevini Yapıyor:

Karşısındaki Yayınları Kuşatıp İşlevsizleştiriyor.

“Sol” Timsah Gözyaşlarıyla “Yakınıyor” Çözüm Üretemiyor...

 

 İlerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve Marksist “cenahımızın” ihtiyaç duyduğu kitap ve dergi faaliyetleri sistemin baskı, kuşatma ve terörü altında yaşama, ayakta kalabilme ve işlevsel olabilme savaşı veriyor.

 

Tekelci sermayenin basın-yayın-medya-TV, vb. araçlarla başlattığı savaşta politika-sanat-estetik bütünlüğü kapitalizmin yoz ve kozmopolit “kültürü” tarafından esir alınmıştır.

 

Emperyalist-kapitalist kuşatma artık nefes alabilecek bir adacık dahi bırakmamıştır. İnsanımızın ne yiyip içeceğine, nasıl ve nerede barınacağına, neleri satın alacağına, neyi okuyup okumayacağına, neleri izleyeceğine, nasıl yatıp kalkacağına, neleri giyineceğine, nasıl dinleneceğine, hangi siyasî partilere oy vereceğine, hatta nasıl sosyalleşeceğine, bağımsız insan iradesi yerine uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortakları, işbirlikçileri, taşeronları ve uşakları karar verecektir.

 

Devrimci ve Marksist yayın kolektifleri işte böylesine kapsamlı devasa güçlerle boy ölçüşmek durumundadır.

 

Burjuvazinin elindeki çok yönlü araçların milyonda biri bizim elimizde yoktur.

 

Uluslar ötesi tekelci sermayenin diktatörlüğünü kırmak, kapitalist anarşiyi yer yüzünden kazıyıp atabilmek için senin de en azından onlarla boy ölçüşecek düzeyde donanımlı bazı araçlara sahip olman gerekecektir.

 

Sol “cenahımızın” elinde bu türden araçlar yoktur. Her siyasî Sol eğilimin kapsamlı bir değerlendirme yapmadan “hâlâ kendine Müslüman” ve “hâlâ kendi amentüsünü okuyor”  oluşu çözüm yöntemleri üretebilmemizin önünü kesiyor. Oysa “somut şartların somut tahlili” yöntemiyle mutlaka “çıkış yolu” ya da “çıkış hattı” pekâla bulunabilir.

 

İlerici, demokrat basın, yayın ve dağıtım ağları birer birer işlevsizleşiyor ve kapanıyor. Mahalle bakkalı yerini nasıl marketlere bıraktıysa, tekelci sermaye dışındaki yayınevleri de aynı akıbete uğratılacaktır.

 

Sol siyasî örgüt parselasyonların durumu da aynıdır. Tekelci sermaye güçleri nasıl buluşup bütünleşiyorsa, sen de, hem de tarihsel/sosyal haklılığınla birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlıKurum ve Araç’lara sahip olacaksın. Sözünü sıkça ettiğimiz bu kurum ve araçların en önemlisiPARTİ’dir. Herhangi bir “parti” ya da “örgüt” değil kastettiğimiz. Kurumsal disiplinli, merkezi otoriteye sahip olan, mücadelenin bütün biçimlerine sahip, iktidar perspektifli, kitleleri sevk ve idare etme yeteneği olan İşçi Sınıfı Partisi ya da Komünist Partisi’ ve ona bağlı Bilim Kurulu, Enstitü, Bilimler Akademisi vb. kurumsallaşmalardır.

 

Bulunduğumuz coğrafyada bu türden tarihsel/sınıfsal bir görevi üstlenebilecek bir parti ve anılan araçlar yoktur. Örgütler vardır. Örgüt ile parti ayrı şeylerdir.

 

Birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı “Tek parti, tek sendika, tek gençlik örgütü” şiar, özlem ve önerimizi boşuna tekrarlamıyoruz. Bu türden “tarz-ı siyasetimizi” Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynağından beslenen az sayıdaki donanımlı insanlarımız anlamakta gecikmiyor. “Örgütler anarşisi” hastalığına müptela olan “sol”lar  ise, ya hiç anlamıyor; ya da anlamamazlıktan geliyor. Bu “algılayamama” eğitim-öğrenim eksikliğinden kaynaklanmıyor. Nedenlerini ayrıntılı biçimde biliyoruz ve işliyoruz. Bir kere daha bu yazıya konu yapmak istemiyoruz. Yalnızca değiniyoruz.

 

Burjuvazi ise, tarihsel deneyimleriyle Sol “cenahımızdan” çok daha ileride bir sınıf bilincine ve kinine sahiptir.

 

Hâkim gerici ittifak, bu düzeneği kırıp geriletmek ve aşmak isteyen hakikî Devrimci ve Marksist Kadrolara, onların elindeki kurum ve araçlara boşuna saldırmıyor. Çok yönlü baskı, sömürü, terör, inkâr, imha, asimilasyon, kaba güce ve zora başvurma, idarî, malî, icraî,  cezaî, hukukî, keyfî ve fiilî infaz yöntemleriyle nasıl tehdit altında olduğumuzu ancak yaşayanlar biliyor.

 

Emperyalist-kapitalizmin gündemini ayrıntılı bilenler tutarlı bir iktidar programıyla Devrimci ve Marksist güçleri, “Komünistlerin Birliği” ve Kongre yöntemiyle buluşturup bütünleştirmek ve böylelikle donanımlı bir SINIF PARTİ’sinin oluşturulmasını -işbaşı yapmasını- isteyişinin manasını kavramaktadır. Sosyal meşruiyeti ve devrimci yasallığı olan bu türden bir partileşme dışındaki örgütlere, grup partilerine onun için sınıf partisi  muamelesi yapmıyoruz. Burjuvaziden önce ise “dar grup” işleyişi içindeki küçükburjuva devrimcileri, hayat ve mücadelenin reddedip açığa vurduğu programlarını gözden geçirmek ya da “rota düzeltmek” dururken, böylesine uzun erimli ve kapsamlı bir projenin arkasında duran Komünistleri “boy hedefi” yapmakta, sataşma ve kuşatma yöntemleriyle nehrin öteki yakasına düşmektedir.

 

Sistemin açtığı kanallara girmiş, kapitalist işleyişe kölece angaje olmuş, tüm ilişkilerini buna göre biçimlendirmiş ve kendini güvenceye almamış  bir “sol”un “yakınmasını” nasıl karşılayacağız?

 

Bu sürecin doğru bir değerlendirmesini yapamayanların ellerindeki basın-yayın araçlarının tekelci sermaye güçlerince kuşatılması karşısında insiyaklarıyla ilkesiz biçimlerde bir araya gelmekte ve de yakınmakta olduklarını görüyoruz.

 

Devrimci ve Marksist insanlarımızın teri ve kanıyla oluşturulan basın-yayın organlarının ürettiği kitap, dergi ve gazeteleri “kedinin boynuna ciğer asar” misali tekelci dağıtım ağına teslim edenler ve böylelikle “devrimci” görevlerini yerine getirdiğini sananlar, bu kez tekelci dağıtım ağının baskı ve dayatmaları karşısında çeşitli “yakınma” ve “arayışa” girmişlerdir. İlerici, demokrat, devrimci ve sosyalist basın-yayın faaliyetleri üzerindeki tekelci sermaye ağının baskı ve dayatması aslında sevinilecek bir durumdur. Çünkü, kuşatmalar “yakınılacak” bir durum değildir. Demek ki, sen doğru yoldasın.

 

“Dağıtım” olayı tecimsel bir ilişki değildir. Dağıtım işi örgütsel bir ilişkidir. Kendi dağıtım ağını kuramayan bir ilerici organ asla düşünülemez. Burjuva dağıtım ilişkilerini kullanma işi de yine örgütsel bir donanımı gerektirir.

 

Tekelci sermayenin sınıfsal iradesiyle yaptığı baskı ve dayatmaları kırıp aşmak için kendi payımıza neleri yapmadık ki...

 

7 Kasım 1975 yılından bu yana adına layık, kurumsal disiplinli PARTİ ve bilinen araçlarımızı hangi disiplinlerle oluşturmamız gerektiğini lisanı münasiple herkese anlattık. Hâlâ da bunun ideolojik, politik ve örgütsel kavgasını veriyoruz.  Herkesin ayağına kadar gidip sorunların ne olduğunu ve nasıl aşılacağına ilişkin somut önerilerimizi sözlü-yazılı ilettik. Kolektif bir dağıtım ağının nasıl oluşturulacağına ilişkin pratik örgütçü çabalarımızla bir başlangıç dahi yaptık. Kitap fuarlarında birlikte stand açma ve benzeri önerilerimizi bir bir sıraladık. Bunların basit/sıradan örneklerini de gerçekleştirdik. Fakat Sol “cenahımızın” içine düştüğü bireyci, benmerkezci anlayışlarını kıramadık. Kolektif adımların atılabilmesinin önündeki “engelleri” aşamadık. Birer siyasî oluşumu temsil eden, devrimci ve Marksist geçinen kimi  yayınevleri, tecimsel ilişkili kimi burjuva yayın kuruluşlarıyla ilişkiye giriyor, diyalog arıyor! Ne diyelim “Allah kalplerine göre versin, muratlarına erdirsin!...”

 

Anılan “sol” yapıların “benim partim, benim sendikam, benim kitle örgütüm, benim yayınevim, benim gazetem/dergim, benim kültür merkezim, benim gençlik örgütüm, benim gençlik sendikam, benim radyom, benim TV’im, benim işçi kurultayım, benim kadın kurultayım, benim ‘sanat cephem’, benim mahpusum...” türünden zortlamalarıyla iştigal etmeyi bırakıp “bizim” denilmesini öğrenene kadar bu işler böyle devam edecektir.

 

Yeni kurulan dinci bir TV kanalı Kolektifimizden çeyrek yüzyıl önce yayınlayıp belgelediğimiz “İlerici Yayıncılığımızın Sorumluluğu” isimli kitabımızı alıp incelemeyi bir gereklilik olarak görüyor;  söze “ben” diye başlayanlar ise, bu uğurda 33 yıldır mücadelesini verdiğimiz, hayatın da doğruladığı öneri ve tezlerimize karşı burun kıvırıyor. Bu çok somut ve öğretici bir durumdur. Nesnel gerçekliği Devrimci tavırlarla aşacağımıza olan bilinç ve kararlılıkla üretim faaliyetinden kopmuyoruz.

 

Tekelci kuşatmalar karşısında timsah gözyaşlarıyla “çözüm” arayan “dost”lara belgelendiği ve mücadelesi somutta verilip/gösterildiği için her hangi bir öneride de bulunmuyoruz. E-posta çağrılarını da cevaplayamıyoruz. Çünkü, MİT+CIA+MOSSAD’ın birleşerek Kolektifimize veremediği zararı ya da darbeyi kimi “sol” yapılar her zaman bi hakkın yerine getirmiştir. Bu türden bir “sol”un açık faaliyet alanlarında ne kurum oluşturma, ne de kazanılan mevzilerimizi koruma gibi yetenek ve gelenekleri bulunmamaktadır. Belgelidir. Dileyen  ders ve sonuç çıkaracaksa inceleme şansına sahiptir.

 

16 ?ubat 1969 “Kanlı Pazar” Deneyiminden Öğrenebildik mi?

 

16 ?ubat 1969 “Yerli Kanlı Pazar”ımızın anlamlı bir tarihidir. Aradan geçen 39 yıldan sonra “Kanlı Pazar”ı nasıl değerlendirmeliyiz? Yerli Gladiomuzun açığa vurulmasında nasıl bir mücadele hattı oluşturmalıyız? Kitlesel eylemleri hangi sınıfsal güvenceler yörüngesinde ve nasıl örgütlemeliyiz? Üniversite öğrenci gençlik temeline dayalı örgütlenmeler yerine tarihsel/sosyal haklılığımızla burjuvazi ile hesaplaşacak devrimci ve dönüştürücü örgütsel güvencelerimizi nasıl işbaşı yaptıracağız?

 

Sorularımızı daha da çoğaltabiliriz.

 

16 ?ubat 1969 tarihinde İstanbul Boğazına demirleyen 6. Filo’yu ve dolayısıyla işsizlik ve pahalılığın birinci nedeni olan ABD’ci, NATO’cu emperyalist-kapitalist politikaları protesto etmek amacıyla ve kolektif örgütsel inisiyatiflerle yasal bir miting düzenlenmişti. Mitingi düzenleyen örgütleri, o günkü konumlarıyla şöyle sıralamak mümkün: I. TİP, DİSK, TÖS, Dev-Genç, YİS, İPSD, DDD, DDKO, çeşitli İşçi Birlikleri, vb. örgütlü güçler...

 

Beyazıt Meydanı’ndan başlayıp Dolmabahçe üzerinden Taksim’e yürüyecek Miting’e 50 bin kişi katılmıştı. Yürüyüş kolu silahsız ve savunmasızdı. Müslümanları “kızıl kâfirlere karşı cihada” çağıranBugün gazetesi yazarı Mehmet ?evket Eygi, 39 yıl sonra dahi 16 ?ubat 1969 Kanlı Pazar’ını hâlâ  “Marksist-Müslüman çelişkisi” olarak yorumlamaktadır! (Radikal gazetesi, Cumartesi Eki, s. 6-7)

 

Dönemin kara gerici, ırkçı, şoven ve faşist tosuncuklarını yetiştiren Komünizmle Mücadele Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, vb. örgütler ABD’ci, NATO’cu ağa babalarının her türden desteği altında işçi, gençlik, aydın ve emekçilerden oluşan bu kolektif eyleme saldırmak için büyük bir hazırlık içindeydi (Anılan örgütler Recep Tayyib Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve benzeri bugünkü politikacıları yetiştirmişti.). Mehmet ?evket Eygi, Ahmet Kabaklı gibi yeminli komünizm düşmanları/tüccarları 6. Filo’nun gelişini de arkalarına almıştı. 50 bin kişilik coşkulu, heyecanlı ve militan yürüyüş kolunun üzerinde 6. Filo gemilerinden havalanan ABD helikopterleri uçuyor, keşif ve gözetleme görevlerini yerine getiriyordu. “Kızıl komünistleri” devletin valisi, polisi, güvenlik güçleri de aşağıdan denetliyordu.

 

Toplu namaz kılmış, saldırı için özel olarak eğitilip hazırlanmış faşist güruh, önceden ellerinde bıçak, satır ve sopalarla polis himayesinde Taksim alanına yerleştirilmişti.

 

Yürüyüş kolundan 300’e yakın bir grubun Taksim alanına girmesinin ardından, bu grubun arkasından dolanıp barikat oluşturarak 50 bin kişilik ana kütlenin meydana girmesini bilinçli bir planla önlemişti. Taksim alanına giremeyen işçi, gençlik ve aydınlardan oluşan kütleden bağı koparılan 300 kişi böylece kapana alınmış ve meydan dayağından geçirilmişti. Kışkırtılmış faşist güruh “Allah!.. Allah!...” nidalarıyla meydana ilk girenlerin işini bitirdikten sonra polis, kurduğu barikatı açmış, faşist güruhun ana yürüyüş koluna saldırısını hazırlamıştı. Bu saldırılarda mimar Ali Turgut Aytaç ile işçi Duran Erdoğan, polis himayesinde eli bıçaklı katillerce katledilmişti (bu cinayet fotoğraflarla belgelidir.).

 

Aradan 39 yıl geçtikten sonra Radikal gazetesi de “Kanlı Pazar”da ‘taraf’ olan ve dönemin üniversite öğrenci gençliğinden bazı kişileri konuşturarak konuyu gündeme getirmiştir. Anılan gazete de öğrenci gençlik temeline dayalı örgütsel anlayışları bilinçle öne çıkarmıştır. Oysa 50 bin kişilik yürüyüşte öğrenci gençliğin sayısı çok azdı. Asıl kütle ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve komünist kimlikleriyle işçi ve emekçilerden oluşuyordu. Yukarda isimlerini aktardığımız örgütler mitinge aktif olarak katılmıştı.

 

Miting’e saldıran güruh Türk-İslâm Sentezci Komünizmle Mücadele Derneği ve İlim yayama Cemiyeti ve taraftarları ABD’nin her türden desteğini yanına alarak hareket eden kuruluşlardı.

AP iktidarı, Adalet Bakanı Faruk Sükan eliyle kütlesel çıkışları önlemek için her yola baş vurmuş, diğer illerden eli kanlı bindirilmiş kıtaları örgütlemişti.

 

Dönemin üniversite öğrencilerinden Oral Çalışlar, Aydın Çubukçu, Ertuğrul Kürkçü, vb. gençler “Kanlı Pazar”da yoktular. Bu süreci bizzat yaşamadılar, ama konuyu öğrenci gençlik temeline indirgeyen bir mantık ve anlayışla bu gün dahi konuşturulmaktadırlar. Doğallıkla bu mitingin örgütlenmesine aktif biçimde katılan, “Kanlı Pazar”ı bizzat yaşayan Sırrı Öztürk (S. Ö.)  konuşacak değildi ya...

 

Burada parantez açarak tarihe bir kayıt düşürmek gerekiyor: S. Ö., eşi Rabia ve abisi Avni Memedoğlu ile birlikte Kocaeli, Gölcük, Gebze, Kartal, Pendik, Alibeyköy, Topkapı, ?işli vb. yörelerden gelen, çoğunluğu İşçi Birliklerine mensup militan ve sınıf bilinçli işçi kütlesinin önünde, Taksim’e ilk giren yürüyüş kolunun hemen arkasındaki gruptaydı. Saldırıya uğrayan grubun ilk karşı koyanlarının arasındaydı (S. Ö. gibi kitle hareketlerinden deneyimli 30 kişi daha olsaydı faşist güruhun polis koruyuculuğundaki saldırısı anladığı dilde karşılanır ve geri püskürtülürdü. 50 binlik kitle panik içinde dağıtılamazdı.). Uğradığı silahlı faşist saldırıyı eşinin kaldırım taşlarını sökerek karşı koymasıyla S. Ö. ve ağabeyi Memedoğlu bu saldırılardan fazla yara almadan kurtulacaklardı...

 

“Kanlı Pazar”daki ABD ve devlet destekli yerli Gladio, 1 Mayıs 1977’de daha organize olarak işçi, emekçi, gençlik ve aydınlardan oluşan kolektif kütlesel çıkışlarda işbaşı yapmıştı.

Önemle belirtmek zorundayız: 15/16 Haziran 1970 Direnişi’nde ise, yerli Gladio proletaryanın bu tarihsel yürüyüşünü provoke etmeye cüret dahi edememişti. Yerel düzeyde, izolesi kolay kışkırtmalarla yetinmek zorunda kalmıştır.

 

“Kanlı Pazar” da planlı bir kapana düşürülen eylem hakkında İşçi Birlikleri ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yaptığı, sözlü, yazılı tarihsel uyarılar ise, söz yerindeyse havalarda kalmıştır. Zamanında ve kütlesel çıkışların nasıl örgütlenmesi gerektiğini bilince çıkaran, yol gösteren kadroları günümüzde anan dahi yoktur.

 

Öğrenci gençlik temeline dayalı örgütlerin bilinçli olarak gündeme taşınması, propagandasının yapılması  hâlâ başat yerini korumaktadır. İşçi sınıfı temeline dayalı tarihsel kütlesel çıkışların bile hâlâ öğrenci gençlik temeline dayalı örgütlere ve onların liderlerine bağlayan tahrif edilmiş  “devrimci” anlayışlar “cenahımıza” hâkimdir. Hem de bu türden bilimsel olmayan anlayışlar 15/16 Haziran Direnişi’nde anlamlı sınıfsal bir ders ve cevap almasına rağmen...

 

Örgütsel varlıklarını koruma çabasını her şeyin üstünde tutmuş ve bölüne-parçalana günümüze ulaşmış gruplar ne “Kanlı Pazar”dan, ne 15/16 Haziran’lardan geleceği kazanma yolunda hiç bir ders çıkaramamıştır. Aynı zamanda takvimdeki tarihsel ay ve günleri ya hamasetle ya da özsüz-köksüz ajitasyonlarla ve de yasak savar yöntemlerle geçiştirmektedir.

 

Dönemin İşçi Birlikleri, “Kanlı Pazar” akşamı kapalı bir toplantı yaparak, bu deneyimden sonra yapılacak kütlesel çıkışlarda daha disiplinli ve donanımlı olmanın gereğini tartışmışlardır. Yapılan tartışmalarda “hızla silahlanmak” önerisinin yanı sıra Proleter Devrimci Kadroların önderliğinde yapılacak eylemlerin nasıl örgütlenmesi gerektiği gibi konular tartışılmış ve bazı kararlar alınmıştı. 15/16 Haziran Direnişi böylesine anlamlı tartışma ve hazırlık çalışmalarının uzantısında örgütlenmiştir, aynı zamanda.

 

 

                                                                                                     20 Ocak- 24 ?ubat 2008

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.