[Önceki yazılara gelen eleştiri ve sorulara yanıt:
Kemalizm sırtını İslâm’a dayayan yeni bir “din”, İslâmcılık ise sırtını Kemalizm’e dayamış bir siyaset biçimidir. Kemalizm 20’li yıllarda yeni dünya düzenini oluşturmaya çalışan emperyalizm için ne ifade ediyorsa İslâmcılıkta bugün emperyalizm için aynı “şeyi” ifade etmektedir. “Soruna” ya da öyle imiş gibi sunulan çatışmaya komünist ideolojiler ekseninden sınıfsal açıdan bakılmadığı sürece bu bağlamda bir zihin bulanıklığı kaçınılmazdır.]
-Devam ediyoruz:
“Kadro” ile düzenin sol sınırının genişliği test edilirken solun durumu....
Resmî tarih karşıtı imiş gibi görünen gayrı resmî tarih yazımı en az öykündüğü yazım şekli kadar falsifikasyona (gerçeği yalanla tahrif etmek) ve dezenformasyona hizmet edebiliyor. Burada “karşıt olma” durumunun niteliği önemli; karşıtlığı niteleyen unsur rejim içi iktidar mücadelesinin birer argümanından başka bir şey olamıyorsa, onunla da eninde sonunda ulaşılacak yerin kürkçü dükkanı olacağı unutulmamalı ve tekrar tekrar yaptığımız, yapmaya çalıştığımız anımsatmaya bir kez daha başvurmalı: bizim yegane karşıtlık ölçümüz/ölçütümüz sınıf ilişkileri, karşıtlığı niteleyen unsur ekonomik yapılanma, sömüren sömürülen ilişkileri olmalı; temel sorumuz “bu karşıtlık sömürülen sınıfların ya da emekçilerin nihai yararına hizmet ediyor mu?” şeklinde sorulmalı. Evet, bu meselelerin sorgulanmasında ne yazık ki biraz sekter olunmalı! Ve bizim sorduğumuz “bu işten kim kazançlı çıkıyor” sorusu küçümsenmemeli. Ancak resmî tarih/resmî ideoloji tartışmalarında sıkça karşılaşılan bir sorun var: sınıf düşüncesini ve duygusunu yitirmiş bir sol! Oysa “sol” için temel belirleyen budur ve bu eksenden uzaklaşıldıkça soldan da uzaklaşılmaktadır; burjuva sol’u!:
Bu uzaklaşma ve savrulma ile “küreselleşme ve ideolojilerin sonu” söylemlerine de hizmet edilmektedir. Yerel argümanlar değişmekle birlikte bu hizmetin küresel ölçekte süreklilik kazandığını söylersek ne durumu abartmış oluruz ne de karamsar bir tablo çizimine aracılık etmiş. “Sol” burjuva ideolojilerine teslim oldukça, ki bunlar arasında “burjuva sol’u” en önemli yerlerden birini tutar, komünist ideolojilerden geri döner ve giderek resmî ideolojilerin “ilerici” argümanlarına yönelik hastalıklı bir saplantıda debelenip durur. Yıllardan beri dillendirdiğimiz birçok kavram, örneğin ulusalcılık, bu bağlamda fazlasıyla “popüler” olur. Ulusalcılığın üstünü biraz cilalayın; işte karşınızda yurtseverlik. Bugün itibariyle geniş bir yelpaze oluşturan yurtseverlerin dillerine pelesenk ettikleri devletçilik, kamulaştırma vesaire kavramlar ve bu kavramlara yönelik fetişleştirmelerle artık onlarında ne kadar sol olmadıklarını saptamak olanaklı. Ne var ki kolay bir iş de değil, çünkü sol’un daha geniş bir kapsamının resmî ideolojiyle olan neredeyse yüz yıllık bir flörtü söz konusu; aşmak zor ve ciddî bir görev olarak karşımızda duruyor.
Resmî ideoloji ve onun argümanlarıyla “ilişki” içindeki sol kimi zamanlarda -komünist ideolojilerin değerlerini anımsayıverdiği kimi zamanlarda- vicdan muhasebesi yaparken sıkça başvurduğu yollardan birisini kemalizmi eleştirmek oluşturur. Bu türden bir “eleştirinin”, -sol’dan kemalizmi sözde eleştirirken- sol-kemalizmi restore etmekten başka bir işlevi yoktur. Resmî tarih karşıtı resmî tarihin bolca ürün verdiği bindokuzyüzdoksanlı yılların bu türden bir çarpıtma ile tarih biliminin kronolojisinde yer alması bu nedenle bir zorunluluk olarak görülmelidir ve ayrı bir araştırmayı hak eder niteliktedir.
Diğer taraftan, Kürtlerin tarihi yeniden yazılırken izlenen yolun, o çok eleştirdikleri/aşağıladıkları otuzlu yılların Türk Tarih Tezi yaratım sürecinin birebir aynısı olması paradoksal bir olgu olmayıp, milliyetçilik denen “şeyin” ne olduğunu algılamamız için uygun bir örnek oluşturur. Senin milliyetçiliğin-benim milliyetçiliğim diye ayrımın, ezilen ulus milliyetçiliği-ezen ulus milliyetçiliği ayrımın ya da son günlerde dile getirilen pozitif milliyetçilik-negatif milliyetçilik ayrımının sınıf ilişkileri açısından çözümleyici bir işlevi olmadığını ve daha da ötesinde tüm milliyetçiliklerin yeri ve zamanı ne olursa olsun kapitalizmin-emperyalizmin hizmetinde olduğunu örnekler. Her türden milliyetçilik yazımları incelendiğinde “son yüz yıl içinde kendilerinin olmadığı her şeyin kötü olarak nitelendiğini görmemiz işte bu yüzden şaşırtıcı değildir. Çünkü milliyetçiliğin veya ulusalcılığın sınıf sorunu yoktur. Fazlasıyla prim yaptığına şahit olduğumuz bu tavır sonucunda, örnek olsun, bir taraf milliyetçi yozlaşmışlığın gölgesinde Lozan’a biata giden yolu kutsarken “diğeri” bu bağlamda Lozan’ı eleştirmekte ancak Avrupa Birliği ve ABD emperyalizminin özgürlük söylemine alkış tutmaktan utanmamaktadır.
Türkiye sol hareketine olan yaklaşım her iki türden yazımda da benzer özellikler içermektedir. Biri yok saymakta ve yok edilmesine methiye düzmekte diğeri yok sayılması gerektiğini kanıtlamaya çalışmaktadır. Biri onun kemalizmin tek muhalifi olduğunun bilincinde ideolojisini ve ideolojisinin pratik kurgusunu ve zoru biçimlendirir veya anlamlandırırken, diğeri, onun milliyetçilik karşısındaki tavrını, sosyalizmin eskimiş milliyetçilik ideolojilerinin gün ışığı görmüş gölgelerinin arkasına sığınarak eleştirmeye ve bu eleştirilerle aslında onun olmadığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla resmî tarih karşıtı resmî tarih yaratımının bu şeklinin resmî ideolojinin bir tuzağı olduğunu iddia etmemek için hiç bir nedenimiz yoktur ve bu tuzağa düşülmüştür, sıkça düşülmektedir.
Ancak göz ardı edilmemesi gereken bir konu var, o da “sol” un varlığıdır!
Niteliği ve niceliği çokça tartışılabilir, ancak bu tartışmalar ve bu süreçteki eleştiriler onun olmadığı ya da yok sayılması gerektiği anlamını taşımaz. Bu şekilde kurgulanan bir tartışma da, resmî tarih karşıtı gayrı resmî tarihin hizmetindedir.
Yaptığımız çalışma sürecinde “resmî” okumalarda, tarihimizin otuzlu yıllarına ait olmak üzere, sol’a rastlanılması oldukça ayrıksı bir durumdu; onu yok sayma temel bir yazım ve hatta davranış biçimi olarak yerleşmişti. [Suha Bulut’un “SORUN Polemik” Dergisinin 29. Sayısındaki yazıları bu tavra yanıt niteliğindedir.] Ancak bu yok sayma eğilimi, sol’un süregen tek muhalefet unsur olarak değerlendirildiği ve devletin/ideolojinin tüm reflekslerinin bu değerlendirme bağlamında şekillendiği gerçeğini değiştirmez. Resmî ideoloji için “sol” ancak Kadro ile temsil edilebilir ve bu çerçevede temsil edilmelidir. Kadro’nun solunda bir sol tahammül edilemez bir unsurdur ve tarihimizin oldukça kısa zaman aralıklarını kapsayan ayrıksı dönemleri dışında tahammül edilmemiştir. Özetle sol’dan anlaşılan Kadro’dur, sol’un sınırı Kadro’dur. Resmî sol ideolojinin Kadro’nun çizdiği sınırların dışına çıkmaması önemlidir. Otuzlu yıllarda Kadro, devletin sol düşünceyi hangi sınırlar içinde “anlamaya ya da anlayışla karşılamaya” eğilimli olduğunun da örneğidir. Kalıcılaştırılmıştır. Ve tarih yazımında Kadro’nun solundaki bir sola doğal olarak yer yoktur.
Otuzlu yıllarda TKP çevresinde var olmaya çalışan sosyalist hareketin sürekli bir devlet terörü altında ezilmeye çalışıldığı, 12 Eylül sonrasını aratmayacak zor ve hukuki tehdit altında imhasına çalışıldığı unutulmamalıdır; ve bu türden bir anımsama bizi otuzlu yıllar TKP’sini eleştirme hakkından da muaf tutmaz. Rutin hale getirilmiş tutuklamalar, sürgünler, işkenceler ve yasaklamalar “illegal” yaşamaya çalışan TKP’lileri hiç kuşku yok ki insan olarak yılgınlığa sürükleyebilir. Diğer taraftan Abdülhamit dönemini aratmayan muhbirlik sistemi ile dönekliğin ödüllendirilmesi uygulamasının rahatlamış devlet erkine rağmen, gelenekselleşmesi yönünde “çabalarında” otuzlu yıllarda somut “derin devlet” politikalarına dönüştüğü anımsanmalıdır. Devlet, yok sayma yaklaşımının ardında yok etmeye çalıştığı bir avuç komünistin illegal yayın faaliyetlerine, nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturan işçilerle olan kısıtlı ilişkilerine vs. hoşgörü gösteremeyecek kadar güçlü ve büyüktür. Emperyalizme kayıtsız şartsız biatla birlikte derinleşmemesi olanaksız olan yoksulluk ve sefaletin ulaştığı boyutlar ve bu durumun yarattığı kronikleşen korku, bu türden refleksler için vazgeçilmez bir uyaran niteliği taşımaktadır. Faşist İtalya’dan yüksek faizli krediler alınıp sermaye oluşturmaya ve böylelikle burjuvazi yaratmaya çalışılırken, faşist İtalyan hukukundan da o ünlü 141-142. Maddelerin ithal edilmesinin tarihinin 1936 olması da rastlantı değildir.
Niceliksel zayıflığı örgütlenme güçlüğüne de bağlayabiliriz. Düşünce ve ifadeye getirilen uçsuz bucaksız yasaklamalar bu anlamda kısır döngü oluşmasına neden olmuştur. Bu anlamda niceliğin niteliği belirlediğini söyleyerek tarihin “başka” okunması önerilebilir. Evet, dönemin TKP’si başta olmak üzere izleyen birçok sol akımda “Kemalist” vurgu ve etkileşim mevcuttur. Kanımca bu vurgu ve etkileşim, dönemin özellikleri göz önüne alındığında başlıca nitelik sorununu oluşturur, ancak bu türden bir nitelik sorununun resmî tarih karşıtı resmî tarihçilerin yaptığı eleştirileri ve bu eleştirilerin ulaştığı noktayı da haklı çıkarmaz. Hele ki bu vurgu ve etkileşim, eleştiri sahiplerinin 2008 itibariyle geldikleri nokta göz önüne alındığında, onun yok sayılması için hiç bir nedenle gerekçe oluşturmaz.
Öncesi ve sonrasını okura bırakıyoruz. Ancak otuzlu yıllar için sol’un öyküsünü de Harp Okulu ve Donanma Davaları’nın ardından yapılan büyük tutuklamalar ile sonlandığını söylemek başlangıç için yanlış olmayacaktır. Öykünün başını ise, 1929 yılında Takrir-i Sükun Kanunu’nun süresinin dolmasını takiben yapılan rutin komünist tutuklamalarının ardından Cumhurbaşkanının temyiz mahkemesi üyelerini komünizme karşı uyaran konuşması pek ala oluşturabilir: “Türk milletinin içtimai nizamına ihlale müteveccih didinmeler boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti, kendisinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen müfsit, sefil, vatansız ve milliyetsiz sebükmağzların hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha gösterecek bir heyet değildir. O şimdiye kadar olduğu gibi, doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeğe, kahredilmeğe mahkûmdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz beraberdir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın."1 Fazla bir yoruma gerek yok, ama yinede yapacağız; en azından söylemdeki “yüksek menfaatler” kelimesine, yargı sürecindeki mahkemeye en üst düzeyden yapılan müdahaleye ve sola karşı “kahraman ordumuz” yaklaşımına dikkat çekmek istiyorum. Bunlar “sol resmî tarihçilerin” özenle saklamaya çalıştığı konulardan bazılarıdır. Kuşkusuz yüksek yerden böyle bir emir gelince bağımsız adalet sistemi de harekete geçerek devletin yüksek menfaatleri adına gerekeni yapacaktır. 1929, muhbirliği ve cadı avcılığını iş edinmiş basını dahi yıldıracak yoğunlukta komünist tutuklamasına şahit olur. Hatta öyle bir an gelecektir ki, bir gazete manşetini, “birde başımıza bu çıktı-ikide bir komünist taslaklarıyla uğraşıyoruz” diye atacaktır.2 Ancak onun bu sıkıntısından dolayı cezalandırılıp cezalandırılmadığını bilmiyoruz!
Tüm bu tutuklamalara karşın “komünistlik cereyanının” fazla yaygın olmadığı da emperyalist raporlarda yer alan bir konu. Yani söylediğimiz gibi işin niceliği oldukça sınırlı-kısıtlı. Ne var ki korku dağları bekler! Öyle ki işsizlikten dolayı düşülen açlık ve sefalet ortamından resmî makamlara yakınmak bile birçok mahkemede komünistlik davalarının açılabilmesi için yeterli olabilmektedir. 1932 yılında işsiz kalmış 300 tütün işçisinin İstanbul valiliğine başvurmasının sonucu 35 kişi yargılanmış, komünistliğinde tartışıldığı (!) mahkeme sonucunda 17 kişi ortalama dört yıl hapse mahkûm edilmiştir.3 İşkence ve jandarma dayağı da işin cabası; her dönemde olduğu gibi otuzlarda da komünistlere sunulan bir devletlu aperatiftir. Tarihte yapılan ayrıntılar gezisi korkuyu nitelendirmek için eşsiz örneklerle doludur. Örneğin cezaevlerindeki adi mahkûmların komünist mahkûmlarla olan ilişkileri adi mahkûmların “muzır fikirlerle aşılanmasının engellenmesi” için devlet kurumlarının ciddî çabalar gösterdiğini biliyoruz. Sinop cezaevi ile ilgili yaptığım bir çalışmada ve bu süreçte Sinop’un komünist mahkûmlarından Kerim Korcan ile Sinop Cezaevi’nin duvarlarının dibinde yaptığım söyleşilerde bu türden bir çok “adi mahkûm” anılarına rastladığımı bir ara not olarak belirteyim.
1932’den 1935’e dek geçen sürede -anlı şanlı Kadro yıllarıdır bu yıllar; “sol”un fetiş nesnesi Kadro Dergisi- komünizme saldırının hızında bir yavaşlama var. Yeterince tutuklama yapıldığına inanılıyor olsa gerek ya da daha büyük bir saldırı öncesi sessizlik. Bu sessizliği bozan TKP’nin de birçok yayın organında tartıştığını gördüğümüz İş Kanunu ve TCK’nın 141-142. faşist yasaları ve ardından gelen toplu saldırı. Bir kez daha anımsatmak gerekiyor; otuzlu yılların devlet kurgusunda şef dışında hiçbir şeye yer olmaması nedeniyle tüm özgürlükler yok sayılmakta ve özgürlük adına ne varsa boğulmaya çalışılmaktadır. Böyle bir baskı altında niceliğini hep tartıştığımız solun niteliksiz bir toplumsal temel üzerinde örgütlenme başarısı göstermesini beklemek haksızlıktır. Dolayısıyla sendika, grev ya da işçi hakları gibi konuların serbestçe tartışılması “kayıtsız şartsız” olanaksızdır ve devletin (CHP)=partinin (CHP) ileri gelenlerine göre zaten gereksizdir. Çünkü “onlar” için iyi olan her şeyi parti ve şef düşünmektedir. Örneğin 1931 yılında kurulan ısmarlama mecliste CHP tarafından atanmış on bir “amele mebusu” bulunmaktadır. Ancak incelemeler bunların “işçi olmaktan çok işveren/patron niteliği taşıdıklarını” göstermektedir.4 Atamalı mecliste bile sol’a ve emeğin temsiline tahammül olmamasına tartışma götürmeyecek kadar açık ve “saf” bir örnektir bu. Ve bu örnekle nitelenen somut durum, otuzlu yıllarda sol’u yargılar ya da yazarken yargılarımızı yönlendiren bir mihenk taşı olmalıdır. Bu kısıtlı ortamda yapılanın bir iki ufak örgütlenme denemesi ve kısıtlı olanaklarla basılan ve dağıtılmaya çalışılan bir iki dergi faaliyeti dışında bir şey olmadığını görüyoruz. Bu süreçte temel belirleyici unsuru ise Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerin oluşturduğunu anımsatmakta fayda var.
1929’dan Harp Okulu-Donanma Davasına kadar geçen sürede TKP örgütlenmesi için “muhbirlik-işbirlikçilik” olgusunun ciddî bir sorun oluşturduğunu söyleyebiliriz. Az önce söz ettiğimiz nitelik sorununun işbirlikçilikle birlikte yarattığı dönüşüm bir kişilik sorunu olarak değerlendirilebilir. Bu aynı zamanda Kemalist ideolojinin gücünü ve yeğinliğini de gösterir. Doğru. Ancak topyekûn bir yargı için geçerli bir neden de oluşturmaz. 1938 yılında ard arda açılan iki dava ile Türkiye’nin “içerideki” hemen hemen bütün “komünistlerinin” daha da içeride olması sağlanmıştır. Silahlı Kuvvetler içindeki sol unsurların temizlenmesi amacını taşıyan bu operasyon, aynı zamanda sol muhalefete gösterilecek olan tahammülün ya da sınır tanımaz tahammülsüzlüğün kalıcı bir devlet politikası olarak da ilan edilmesi anlamına gelir. Tekrarlarsak, bu yıl itibariyle her türden sendikal örgütlenmeyi ve hatta örgütlü sanılabilecek tür türden dilekçe hareketini bile yasaklayan iş yasası ile faşizmden ithal edilen ve on yıllar boyunca ısrarlı bir şekilde korunan ünlü 141-142. numaralı ceza yasaları yürürlüktedir. İş Kanunu ile günlük çalışma 11-12 saate çıkarılmış, mükellefiyet kurumunun önü açılmıştır. Kanunun düzenlemesinde bilinçli olarak küçük işyerlerini kapsam dışında tutulmuş ve işçilerin yüzde yetmişi kapsam dışı bırakılmıştır: Ne var ki grev yasağı tüm işçiler içindir ve grevden söz etmek bile ağır hapisle cezalandırılırken işverene/patrona lokavt hakkı fiilî olarak tanınmaktadır.
Çıkarılan kanunlarla artık Türkiye’de sınıfların varlığında söz etmek bile yasaklanmıştır. Her türden örgütlenme yasaktır. Tüm ülkeyi tüm ülke adına düşünen bir şef varken herhangi bir örgüte doğal olarak gereksinin yoktur. Devlet adı altında örgütlenen sadece burjuvazi ve toprak ağalarıdır. Ve bu bir “rejimin” hukukunu özetler. ?imdi sıra politik uygulamaya kalmıştır. Ve politik pratiğin adı hapishanelerdir. Ya da dönemin tanıklarından birinin sözleriyle iş tümüyle sınıf çatışmasıdır: “Demek ki mesele, ne Mustafa Suphi, ne Halk İştirakiyyun, ne Çerkez Ethem, Kuvvayı Seyyare meselesi. Bu bal gibi, sınıf ve zümre çıkarları, halkın alın terine ipotek, canı, malı, ırzı üzerine egemenlik kurma, onu bir rahat yaşama, hüküm sürme aracı sayma meselesi? İşine geldi mi Bolşevik’le dost olacaksın: ‘Lenin yoldaş, Stalin yoldaş!’ İşine gelmedi mi de, dün savaştığın emperyalizmin yanına kayacaksın. Osmanlı saltanatının, çok uzun bir döneminde, bir insanın canı, padişahın iki dudağı arasından çıkacak bir fermana bakmıyor muydu? ?imdi sözde cumhurluk olduk, ama geçmişten farklı mıyız bu konularda? Bunlar tarihin belli bir döneminde, ülkemizde olan, yaşanan şeyler.”5
İşte bu tarih manzarasında iddialı bir tez ile ortaya çıkabiliriz: hiçbir dergi/hareket Kadro kadar göreceli bir değerlendirmeye maruz kalmamıştır. Her fetişizasyonun bu türden bir göreceliliğe mahkûm olduğu unutulmamalıdır!
Otuzlu yılların ikinci yarısından itibaren bir dönemin perdesini kapatmak ya da yeni bir dönemin kalıcılaştırılmak üzere perdesini açmak için “devlet cephesinde” sol adına yapılanlar bunlar iken karşı cephe sol ise, bu saldırıya yanıt verme yerine geri çekilerek kendisi için “yeni bir dönemi” başlatmayı uygun görüyordu. TKP tartışmalarına, likidasyon ve desantralizasyon olarak geçen politik regresyon Türkiye sol’u açısından da bir dönemin başlangıcını tanımlamaktadır. Özetle bu politikalarla hedeflenen illegal alanı alabildiğine sınırlamak ve şefin partisine, Cumhuriyet Halk Partisi’ne sızarak legal politik alana müdahil olabilmekti. Fazlasıyla safdillik. Çünkü bu politika ile, TKP ideoloji, eylem ve örgütlenmesinde Kemalist vurgu ve sapmaların kalıcı hasarlara yol açmasının önü de iyiden iyiye açılmış oluyordu.
Otuzlu yılların bir iki sayfalık sol özetini polemik denemelerinin mantalitesi dikkate alındığında bu şekilde yapmak olanaklı. Kuşkusuz bu kısaltma başta söz ettiğimiz resmî tarih karşıtı resmî tarihin tuzağına düşmenin olasılığını da arttırıyor. Başta ve şimdi söz ettiğim türden tuzağın en net örneğini Kürt milliyetçiliğinin etkisinde kalan dönem asimilatörlerinin yazdıkları oluşturuyor. Otuzlu yıllarda Türk milliyetçiliği başat ırkçılık vurgusu ile kendisini tarih-dil tezleri ile tanımlamaya çalışırken, doksanlı yılların Kürt milliyetçiliğinde bu türden vurguların yanına Türk solu’nun tarihine yönelik sınır ve tarih tanımaz olumsuzlamalar ekleniyor. Bütüncül bakışın görülmesini engelleyen seçmeci ve indirgemeci yaklaşım böylece yeni bir resmî tarih yazımının önünü açıyor.6 Yapılması gerekenin ise kişisel ve örgütsel suçlamalardan, hesaplaşmalardan arınıp basit bir arşiv ve tarih çalışması olduğunu düşünmekteyim. Evet sol kemalizme yanaşmış-yakınlaşmıştır. Ancak ne kadar, ne zaman, nerede ve kim sorularının yanıtlarının aranması sürekli ve bilinçli olarak ihmal edilmiş ve “iş” genelleştirilmiştir.
Düzenin istikrarı ve sefaletin sürekliliği adına devletçilik!
Her ne zaman olursa olsun politik bir söylemde “istikrar” kelimesi ile karşılaşıldığında durup düşünmeli; işte bir kez daha kavramları tanımlayabilme hakkının egemenlik ilişkisini belirleme gücü ile karşılaşıyoruz. Dolayısıyla, her ne kadar daha çok “onu” tanımamıza aracılık etse de, sadece söyletenle değil söyleyen ile de ilgili olmak zorundayız. Sözlüklere başvuralım sözü evirip çevirmeden, zaten yeterince evrilmiş-çevrilmiş: “bir kararda durmak, karar kılma, durulma, bir yerde sabit olma, karar bulma... Ve türkünün dile getirdiği gibi “bir kararda durmamakta” fazlasıyla yarar var, en azından bir kararda durması istenenler için. Bir politikacının ağzından bu kelime çıktığında bizim, bizlerin -ya da söyletenlerin varsıllığını ve bu varsıllığın huzurunu sağlamaya koşulanların- durup durduğu yerde durmaya devam etmesinin ve durduk yerde -ya da durup dururken- durduğu yerden kıpırdanmasının istenmemesinin dile getirildiğini bilelim. Bunun, “onların” yalnızca bir isteği değil aynı zamanda bir kararı olduğunun da ayrımına varalım. Var olan istikrar ortamının bozulmaması dendiğinde anlatılmak istenenin ve aslında doğrudan doğruya istenenin -ve gerektiğinde zor yolu ile istenecek olanın-, kaybedecek hiç bir şeyi kalmamış olanların -zincirlerinden başka- bu kayıp durumlarına razı olmaları ve isyan etmemeleri olduğunu bilelim. Ve bu “bilgimizi” tarih ile sınayalım; söyletenlerin “istikrarlı” olarak tanımladıkları her tarihsel sürecin ezilenler aleyhine kan ve sömürü yılları olduğunu görelim. O 12 Eylül günlerinde ne muhteşem bir istikrar ortamı olduğunu anımsayalım... Takrir-i Sükunlu istikrar günleri ne kadar sürmüştü?.. Fundementalizme karşı yapıldığı “iddia olunan” 28 ?ubat postmodern darbesini takiben yaşanan -dayatılan- istikrar ortamını bize sağlayan kemalizmin islâmist kliğine ne kadar teşekkür etsek azdır!.. Yüzyıllık tarihe yönelik anımsamaların ardından gelen binlerce soru, yanıtları kolayca ve üstelik eksiksiz bir şekilde verilebilecek binlerce soru. İstikrarın başarısının belirleyiciliği ise, bu soruların yanıtlanmasında çekilen güçlüklerin niceliği ile ilişkili. ?ablon sorumuz hazır: polisiyelerden (ç)alıntıladığımız gibi: bu cinayetten/bu istikrardan kim kârlı çıkıyor? Yanıtı çok kolaylıkla verebiliyoruz değil mi?
Tarihe yaptığımız gezinin bu bölümünde bir kez daha sol’un Kemalist devletçilik anlayışıyla hesaplaşmasının henüz tamamlamamış, tamamlayamamış olduğu inancıyla, egemenlerin her zaman büyük bir özlemle andıkları tarihsel döneme gideceğiz, otuzlara. Takrir-i Sükunla sağlanan “istikrar” ortamı Serbest Parti/Kubilay Vakıası ile bozulur. [Oysa herkes ne güzel bi sefil yaşamakta idi; hayvan sürüsü formunda=tebaa] Ve bir kez daha buradan, bu tarihten yola çıkarak başvurduğumuz resmî tarih yazınında satır aralarında gördüğümüz halkın, düzenin istikrarı adına ahırındaki büyükbaş hayvandan [ki o da yoktur] daha sefil bir yaşantı sürdüğü gerçeğidir. Atay’ın Çankaya’sındaki bitmek tükenmek bilmeyen yemek sofraları manzaraları, yalnızca zenginlik yoksulluk makasının zorunlu açılmasını göstermekle kalmaz, diğer taraftan, zenginlikle yüksek bürokrasinin iç içeliğini de örnekler. Anadolu insanı ise tarihinin çok zamanlarında yaşadığı şimdikine benzer bir dibe vurmuşlukta kıvranmaktadır. İleride ele almayı düşündüğümüz “soğuk sayılar”, bu gerçeğin yollar sonra algılanmasını zorlaştırmak için ortalıkta kol gezmekte, zaten sayıların başlıca işlevi gerçeğin çarpıtılmasıdır ki nerede sayılara fazlaca başvurulduğunu görürseniz, hele ki bu bir resmî belge ise, sorgulanması gereken “neyin gizlendiği"dir.
“Kemalist devletçilik” anlayışının açıklanması resmî tarih yazarlarının başlıca sorunlarından biri olmuştur ve en azından bir süre daha sorun olmaya devam edecek gibi gözükmektedir. Çünkü ideolojik sakınma ideolojik arınmanın aracıdır ve bu bağlamda, kim bilir belki de hasbelkader dile getirilmiş devletçilik olgusu, böylesine bir müdahaleler silsilesine en çok gereksinimi olan ideolojik argümanlardan birisidir ve onun bu “geleneksel” zayıflığı her dönem yeniden tartışılmasının da başlıca nedenidir. [Öyle ya; “attığımız her adımı ulu-resmî ideolojinin ilkelerine uydurmak-uyarlamak zorundayız” sanal durumu ya da zaten her şey resmî ideolojinin/kemalizmin bir parçasıdır...]
Kuşkusuz zamanında da tartışılmıştır. Ve “bu (tartışmalar) yoğuruşlar, bu arayışlar hakikaten heyecan vericidir: Mesela devletçilik bu müsveddelerdeki yazıp bozmalarla nice şekiller alır. Devletçilik ahlak olarak tariflenir. Fazilet olarak tariflenir. Nice şekillere girer.”7 Kemalistler tarafından -sol-kemalistler!- çeşitli kereler dile getirilen bu türden formüllere rağmen, bu “şekillere giriş” durumunun konjonktürel olarak sürüp gittiğini bir kez daha belirtmekte yarar var. Zamanında varılan “formül” Afet İnan tarafından şöyle yazılmaktadır ve bu Aydemir’e göre tek formül olarak kullanılagelmektedir: “Bizim takibini muvafık gördüğümüz devletçilik prensibi, bütün istihsal ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini güden ve hususi ve ferdi, iktisadi teşebbüs ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivizm, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim takibettiğimiz devletçilik, ferdi mesai ve faaliyet esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamuriyete eriştirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde -bilhassa iktisadi sahada- devleti fiilen alakadar etmektedir.” 8 Burada devletçilik uygulamasının kolektivizm ve komünizmle ilgisi olmadığı vurgulanmaktadır ki, bu vurgu devletçiliğin tanımlanması tartışmalarının başlıca odak noktasını oluşturmaktadır. Ancak bu odak çevresinde şekillenen tartışma sürecinde çelişkili tanımlamalar da karşımıza çıkabilmektedir ve çelişki doğrudan durum ile ilgilidir. Örneğin Atatürk’ün 27 Ocak 1931 tarihinde yaptığı konuşmadaki sözleri; “Fırkamızın takip ettiği program tamamiyle demokratik halkçı bir program olmakla beraber iktisadi nokta-i nazardan devletçi’dir. Halkımız tab’an devletçidir ki, her türlü ihtiyacını devletten talebetmek için kendinde bir hak görür” şeklindedir.9 Bu hak alış verişinin sosyalizmle bağdaşmadığı ortadadır ve alışveriş sürecinin bir diğer adı olan siyaset olgusu da bunu doğrulamaktadır. Ancak her fırsatta böyle bir çabanın örneği karşımıza çıkmaktadır: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir (bu ‘has olma’ durumuna ait vurgu yaşamın her alanını kapsayacak biçimde genişletilerek ‘özel bir tür’ ırkçılığın tanımını oluşturacaktır) Devletçiliğin bizce manası şudur: fertlerin hususi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılamadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak.” Bu sözler Atatürk’e ait olup Bayar tarafından dile getirilmektedir. Ve araya uzun sözler girmeden anımsatılmasında yarar var; bu türden devletçiliğin başlıca işlevi özel sektörün güzel gelişmesi için alt yapının sağlanmasıdır ki bu türden bir sermaye aktarımının bedelini her zaman emekçiler ödemiştir ve ödemeye gönüllü oldukları sürede de ödeyeceklerdir. İşte 1930’lu yıllarda, kimi solların hâlâ uyutulduğu devletçilik masalları söylenirken bunca yoksulluğa ve sefalete rağmen, sermaye palazlandırılmakta, burjuvazi yaratılmakta, toprak ağalığı güçlendirilmektedir. Devletçilik devlet aracılığıyla sermaye aktarımından başka bir şey değildir, devlet emekçisinden, yoksul halkından gasbettiğini burjuvazisine, toprak ağasına, uluslararası sermayeye ve aracılığını üstlenen özel bürokrasisine peşkeş çekmektedir.
Devletçilik retoriğinin salt bir iki söylem ya da demeçle yerleştirildiğini doğal olarak söylenemez, bu iş için güçlü-örgütlü bir müdahale gerekir ve hiç kuşku yok ki böyle bir işi üstlenecek ilk örgüt CHP’den başkası olamaz. Ve bu zamana yayılan bir ideoloji tanımlamasını ifade eder. Yukarda alıntıladığımız demeçlerin takibinde izleyen yıllarda parti programı okunduğunda sermaye aktarımının devletçilik başlığı altında programlandığı görülecektir. “Kişilerin yapamadığı ya da yapmadığı işlerin devlet eli ile yapılması” ilkesi kırklı yılların parti programında devletçilik başlığı altında kendisine yer bulurken, ilerledikçe tanımın yarattığı sıkıntı ile “devletçilik ulusal çıkar gerektirmediği sürece özel çıkarlara müdahale edilmez” noktasına ulaşılarak netleşmeye çalışılmıştır. CHP programları bu sürecin anlaşılmasına yeterli katkıyı sunmaktadır, en azından kimi solcularımızın ya da Nazi artıklarımızın anlamak istemedikleri ya da zeka özürleri nedeniyle anlamadıkları noktaları yeterli bir açıklılıkla dile getirmektedir. Böylece uygulanan devletçiliğin komünizmle bir ilgisi olmadığına yapılan ısrarlı vurgu pratikte de kendisini doğrulamış olmaktadır. Bu anlamda ya da esnek tanımlamalarla Kemalist devletçilik her dönem dünya düzenine ya da küresel kapitalist uyum programlarına entegre olmakta güçlük çekmeyecek bir yapıya sahip ideolojik argüman olarak değerlendirilmelidir. CHP kadrosunun ileri gelen faşist “ideologlarından” biri olan Recep Peker’in model olarak Avrupa korporatizminin -faşizmlerinin- alındığını söylerken, otuzlu yıllar için demek istediği bundan başka bir şey değildir. Uyum, totaliter-müdahaleci siyasî yanları zorunlu bir devletçiliği zorunlu kılıyorsa öyle olunur; esnek tanım bu yüzden gereklidir ve asla çelişkili bir olgu/durum değildir. Kaldı ki daha önce de söz ettiğimiz gibi genellikle büründüğü gibi siyasî anlamıyla devletçilik yaşamın her alanı üzerinde yoğun etkisini göstererek ırkçılığa giden yolun temizlenmesine de aracılık edecektir. “Ara vermeden” Mustafa Kemal’den bir kaç cümle daha aktarmanın katkısı olacağını düşünüyorum:
“(1923)Saniyen ticarette düşüneceğimiz ikinci iş ihracat ve ithalatımıza tavassut vazifesi gören ticareti ağyar elinden kurtarmaktır. Maatteessüf bu ticaret kendimizde değildi. Millî ticaret müesseseleri birer birer elimizden çıkmıştı. Artık halkımızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için, ticaretin hariç ellerde bulunmasına mani tedabiri ittihaz etmek mecburiyetindeyiz... (1935) Görüyorsunuz ki arkadaşlar yepyeni bir güdümlü ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz. Partimizin ekonomik anlayışı; bu yöndeki programımızın, yurdun ihtiyaçlarını karşılayacak ve onu az zamanda gelişmeye ve genişliğe erdirecek en iyi program olduğunu gösterecektir. Yeni öğütleriniz ve direktiflerinizle, yeniden ilerleme ve yükselme tedbirlerimizi kolaylaştıracağınıza şüphe yoktur...(1937) Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiç bir piyasada başıboş değildir. Sırası gelmişken, cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim: Tüccar, milletin emeği ve üretimini kıymetlendirebilmek için, eline ve zekasına emniyet edilen ve bu emniyete liyakat göstermesi gereken adamdır...”(10)
Resmî tarih yazımı ile beraber resmî ideolojinin kendisini yeniden üretmesi, sınırlı ya da dönemsel bir “eylemlilik” değildir. O gücünü ve varlığını, süreç içinde en başından itibaren -en sonuna dek- kendini yinelemekten/yenilemekten alır. Ancak unutulmamalıdır ki bu süreç, ancak egemen ideolojinin koruyuculuğu/kollayıcılığı var olduğu sürece aşılabilir ve tüm tartışmalara rağmen 2000’li yıllar itibariyle bu ikili ilişkide bir sorun yok gibi gözükmektedir. Mustafa Kemal’in sözleri, CHP programları ya da parti kadrosunun destekleyici metinleriyle yetinilemez, durum ve ideolojinin sivillerce tartışılması ya da tartışılıyormuş gibi gözükülüp desteklenmesi gerekmektedir (Bir “sivil toplum” geleneği!).
Maaşlı tarihçiler niçin var?
Üzerinde çalıştığım “Lozan Masalı” maaşlı tarihçiliği örnekler; efsanenin sönmemesi için daha işin başında -ya da dakka bir gol bir hesabıyla- cumhuriyet döneminin ilk resmî tarihçilerinden Cemil Bilsel’e Lozan masalı anlattırılmış ve ardından gelen tüm saygıdeğer bilim adamları bu metne sadık kalmak için azamî çaba göstermişlerdir! İlginç olan bu masalı bir tapınma objesine dönüştürenlerin kendilerini sol olarak tanımlamaları değil, onların daha geniş bir “sol” kesim tarafından “sol” kabul edilmeleridir.
Devletçilik sanrısının sorgulanması 1930’lu yıllarda ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumdan ayrımlaştırılarak yapılması içinde sanal bir durum yaratır. Diğer taraftan bu durumun sadece ekonomik bunalımla özdeşleştirilmesi olgunun ardındaki gerçeğin üstünün örtülmesine de aracılık eder. “Sol” tarihçilerimizin bu iki yaklaşım arasında salındığını görürüz. Bu salınımın amacının “devletçiliğin” bir yoksullukla mücadele programı olmadığının gizlenme çabası olduğunu düşünürüm. Otuzlu yılların anlatıldığı çalışmalarda ekonomik durum özetlenirken çoğu kez satır aralarından sızan bir gerçekle karşılaşırız, ne yapılırsa yapılsın gizlenemeyecek bir gerçektir bu: o da ekonomik sefalettir. “Tek Partili Cumhuriyet” adlı yarı-resmî çalışmasında Mahmut Goloğlu durumu farklı bir şekilde dile getirir, bir “dil sürçmesi” sayılabilir ve her dil sürçmesi gibi açıklayıcıdır: “Ve de basın için alınan bunca tedbirlere rağmen iç ekonomik bunalımda bir hafifleme olmuyordu.” Bu en iyimser bir yaklaşımla, tıpkı bugün de olduğu gibi, ekonomik bunalım yaşandığının tarihin kayıtlarından silinmesi çabası olarak değerlendirilebilir, artık kanıksadığımız “satılık medya” olgusunu bir kenara koymak kaydıyla! Bu çaba aynı zamanda “kemalizmin altın yılları” mitinin yaratılmasına daha o gün itibariyle başlandığını da göstermektedir ki, bu örnek “ideolojinin” pratiğini algılamamızı kolaylaştırır. Kontrol altına alınmış bir matbuatla -basın/medya- kayıtsız şartsız her türlü yalanın tarihe mal edilmesi kolaydır. En azından yığınların ya da yığınlaştırılmış toplumun algısına istenilen türde müdahale yapılabilmesinin önü açılmış olmaktadır. Böylece otuzlu yılların başından itibaren hazırlanan her bütçenin milletçe fedakârlık bütçesi olması durumunun nedensellik ilişkileri içinde sorgulanması da olanaksızlaşacaktır. Dünya ekonomik bunalımının etkisine Lozan biatı ile alabildiğine bağımlılaştırılan tarım başta olma üzere geride kalan bir iki ufak sektördeki krizin aşılmasının yegane yolunun fedakârlık kampanyaları olması ve bu “kumpanyaların” ağırlaştırıcı vergi kanunları, devleti küçülten bütçe kanunları vb. zor uygulamaları ile desteklenmesi ülkemizin liberal devletçi geleneğinin anlaşılması açısından da önemlidir. Ancak kemalizme biat kapısını her daim aralık tutmakta özenli davranan kimi “sol” için bu “gerçekler” çok rahatlıkla göz ardı edilebilmekte ve kemalizm eleştirileri doğrudan kemalizm ve sol siyasete ilişkilerine indirgenebilmektedir.
Nasyonal sosyalist tarihçilerimizin bolca yazıp çizdikleri gibi Sovyetler Birliği’nden getirilen uzmanlara danışılması ve beraberinde kalkınma planları hazırlanması sol bir yönelişi kesinlikle ifade etmez. Ve tıpkı Lozan görüşmeleri sırasında batı emperyalizme gerekli mesajları vermek üzere “İktisat Kongresi” başlığı altında özetleyebileceğimiz ideolojik seferberlikte olduğu gibi, tüm bu süreçte de üst düzeyden başlamak üzere ideolojik bir seferberliğe girişildiğini söyleyebiliriz. “Devletçilik komünizm değildir” Bunun bir aşamasını da devletçiliğin yoksullukla mücadele programı olmadığının komprador sermayeye anlatılması oluşturur. Bu anlamda 1932 gazetelerine yapılacak bir yolculuk bizi, tıpkı izleyen yetmiş yılda olduğu gibi “halktan fedakârlık bekleme” mavalları ile karşılaştıracaktır; birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde... düzenin istikrarı için vesaire. Bu söylemin arkasından getirilen bir dizi hukuki düzenleme ile de sermayenin gelişmesi için altyapı oluşturulmaktadır. Ve “işin” doğası gereği bu hukuki düzenlemelerin içinde emekçilere yönelik her türden “zor” yeniden gözden geçirilmekte ve hukuk günün koşullarına uygun hale getirilmektedir. Devlet özel teşebbüse altyapı sağlamak amacıyla doğrudan işletmeciliğe başlarken mali güçsüzlük nedeniyle seçilen yol yüksek faizle alınan borçlar aracılığıyla yabancı sermaye ve kredilerden yararlanma şeklinde olmaktadır. Yani işin bedeli ezilenlere ödetilmektedir. Fedakârlık denen şeyin bu topraklardaki tercümesini daha fazla sefalete, yoksulluğa ve açlığa katlanmak oluşturmaktadır. Halkın fedakârca tutumu sonucu biriken değerlerin sermayeye aktarıldığını söylememek için hiç bir verimiz yok. Tabii bu arada devletlu bürokratik elitin bu değerle zenginleşmesine, bu yolla da soysuz ve ahlaksız bir burjuva türü oluşturulmasına önem verildiğini görüyoruz. Ve tıpkı bugün olduğu gibi yabancı sermaye borçlanmasının da bedelini salaklaştırma projesinin baş hedefi olan emekçi halk ödeyecektir. Burada atlanmaması gereken ya da ilginç bulduğum noktayı dış borçlanmada faşist ülkelere özel bir önem verilmesidir. Örneğin İtalya’dan 30 milyon lira doğrudan borç alınmakta aynı dönemde Nazi Almanyasına ise ucuz ihracat kanalı ile sermaye aktarılmaktadır. Ve hepsi devletçilik adına yapılmaktadır.
Diğer taraftan geliştirilen ekonomik sistemin “karma ekonomi” olarak adlandırılması da yanıltıcıdır. Karma olan tek şey yaratılan sermaye-oluşturulan burjuvazinin niteliği ile ilgili olabilir. Ve bu yaklaşımda devletçilik “özel teşebbüs heveslerinin desteklenmesinden” başka bir şey değildi. Bunu “İş Bankası Devletçiliği” olarak da özetleyebiliriz. Ve hiç kuşku yok ki bu sistemi garanti altına almak için başka düzenlemelere de gereksinim duyulacaktı: sol’a ve emeğe yoğun saldırı, ideolojik soykırım.
[Başka sorular: 5)Kemalist devletçilik ile sosyalist devrimci kamulaştırmanın eşleştirilmesi ve ilkine bu bağlamda bir değer biçilmesini kişisel bir sorun olarak algılayabilir miyiz?
6) Komünistçilik oynayan ünlü türklerin a) sınıfsal konumlarının ve b) resmî ideoloji ile olan geleneksel ve ailevi bağlarının bir analizi ve dökümü yapılmış mıdır?
7) Tüm bir yaşamı boyunca her hangi bir şekilde hiçbir üretim sürecine katılmadan sosyalizm meselesinin özünü anlamak ya da algılamak olanaklı mıdır?
8) Ortada fol ve yumurta sorunu varken kimilerinin kendisini “profesyonel devrimci” ilan etmeleri sosyolojik bir sorun mudur yoksa psikolojik mi?]
-Devam edecek: otuzlu yıllar okumaları, orduculuk-cuntacılık ya da Kuvayı Milliye efsanesi üzerine notlar ve...
Dipnotlar:
1 Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar II, (1925-1936), BDS Yy., 1.baskı, 1992, s. 68
2 a.g.e. s. 69
3 a.g.e. s. 69
4 a.g.e. s. 91
5 Kerim Korcan, Harbiye Kazanı, E Yy., 1.baskı, 1989, s. 41
6 Buna örnek olarak İsmail Beşikçi’nin yazıları verilebilir. Beşikçi’nin eksik okuma örneği sayabileceğimiz bu yazım tarzı ile Kürt ulusalcılığının karşında Türkiye solunu “düşmanlaştırırken” tek dost olarak İsrail siyonizmini ilan ettiği anımsanmalıdır.
7 ?evket Süreyya Aydemir, Tek Adam, Remzi Kitabevi, 3. cilt, 5. baskı, 1975, s. 478
8 a.g.e. s. 478
9 Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmî Kaynakları, Cilt 3, İletişim Yy., 1. baskı, 1995, s. 239
10 a.g.e. s. 238-245
