İslami-Laik Sermaye Yoktur

Turgay Ulu

-Değerlendirme-

 

Kapitalist küreselleşme sürecinde, tüm dünyada kitlelerin dine olan eğilimlerinde belirgin bir artış olduğu gözlenmektedir. Artış kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Emperyalist-kapitalizmin (uluslarötesi tekelci sermayenin) ideologları, sosyalist deneyimlerin çözülüp yıkılmasını ‘tarihin sonu’ olarak ilan etmiştir. Bunun bir nedeni de yaşanan sosyalist deneyimlerinin ‘akıbeti’nin dünya sosyalist ve işçi sınıfı hareketi üzerinde yarattığı moral çöküntü ve tahribatlardır. Böylelikle kitlelerin gelecekten bir beklentilerinin kalmamış olmasıdır. Günümüzde kitleler kendilerini mevcut dünya sistemi içinde güvende hissedemiyor. Zaten dinin ortaya çıkmasının nedeni, insanların doğa karşısında kendilerini güvence altına alma isteğine dayanır.

 

Dünyada dini eğilimlerin, etnik sorunların bu düzeyde artmasının diğer bir nedeni de; emperyalist-kapitalist sistemin, kaos ve çatışma olarak belirledikleri 21. yüzyıl atmosferine uygun bir kitle kültürü oluşturma ihtiyacıdır. Hungtinton, 21. yüzyılın savaş yüzyılı olacağını ve bu savaşların da; etnik, din ve medeniyet savaşları olacağını buyurmuştu.

 

Öncesinde, sosyalizm ve komünizm karşıtlığı üzerinden yürütülen çatışmalar nispeten yön değiştirmişti. Sovyet bloğunun varlığı, emperyalist sömürgenliği daha temkinli yapma zorunluluğuyla baş başa bırakmıştı. Sosyalizm denemelerinde yaşanan geriye düşüş, emperyalistlerin girmekte acele etmedikleri pazar alanlarına hızla dalmasının önünü açmış oldu. Artık emperyalist-kapitalist sistemin "sosyal" olmak gibi bir derdi de kalmamıştı. "Sosyal devlet" olgusu yalnızca sosyalizmin gelişmesi karşısında almak zorunda kaldıkları, geçici bir tedbirden ibaretti.

 

Zengin petrol yataklarına sahip olan Yakın Doğu’'ya yeni stratejiye uygun bir müdahalenin gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Diğer emperyalist rakipler pusuda bekliyorlardı. Zaten Irak, Afganistan vb. yerlerin önceki şeklini de gene emperyalist merkezler belirlemişti. Sosyalizm ve komünizme karşı, kalkan görevi görecek bir “yeşil kuşak” hattı oluşturulmuştu. Bin Ladin, bu faaliyetlerin ortaya çıkarttığı bir kişiliktir.

 

Bu plan çerçevesinde din de laiklik de sermayenin kullandığı etkili araçlardandır. Hangisinin nerede, ne zaman öne çıkarılacağını koşullara, zamana ve yerine göre belirtiyorlardı. “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nde (GOP) bu coğrafyaya en uygun dini model "ılımlı İslâm" modeliydi. "Ilımlı İslâm" modeliyle çelişen dini yönelimler havuç ve bazen de sopa politikasıyla hizaya getirildi.

 

Yakın Doğu’daki emperyalist projelerin hayata geçirilmesinde, bölgedeki diğer ülkelere örnek olabilecek en uygun ülkenin Türkiye olduğu tespit edildi. Tayyip Erdoğan, çeşitli konuşmalarında bölge ülkeleri arasında “köprü vazifesi görebilecek jeopolitik avantaja sahip tek ülke biziz” demekle aslında, emperyalist stratejinin etkin bir uygulayıcısı olmaya hazır olduğunu ilan etmiş oluyordu.

 

Dünyanın yeni atmosferine uygun bir formasyon benimseyen Neo-Con (Yeni Muhafazakârlık) Amerika'da iktidara gelmişti. Bu muhafazakârlık türü; eski gelenekleri dogmatik bir tarzda yorumlamaktan ziyade, modernlikle ve yeni koşullarla uyum içinde olmayı misyon ediniyordu. Din, milliyetçilik, modernlik misyonlarının hepsini kapsayan, ama her birini mutlak ve tek yöntem olarak kullanmanın dışında bir konumlanıştı bu. Bu konumlanış, "Amerikan Yeni Yüzyılı" kavramıyla teorileştirildi. Yeni Muhafazakârlık konumlanışı aynı zamanda postmodernizmi de içeriyordu.

 

Rastlantıya bakın ki, R.Tayyip Erdoğan'ın siyasi danışmanı Dr. Yalçın Akdoğan "Muhafazakâr Demokrasi" adında bir kitap yazdı. R.Tayyip Erdoğan bu kitaba bir önsöz yazdı. Ömer Çelik ve Taha Akyol gibi isimler de bu kitaba katkı sundular. Tayyip Erdoğan, çeşitli konuşmalarında Erbakan'dan kopuşunu “hayırlı bir vaka” olarak değerlendiriyordu. Çünkü "Muhafazakâr Demokratlık" uluslarötesi sermayenin mevcut dünya atmosferiyle uyumlu bir tanımlandırmaydı. Fakat Türkiye'deki dinci görünümlü sermayenin gelişimi farklı bir tırmanış serüveni yaşamıştı.

 

İçe kapalı bir yapısı olan “dinci sermaye,” daha çok kendi tüketicisini de beraberinde yaratarak ilerleyen bir özelliğe sahiptir. Küçük ve orta ölçeklerde başlayan “dinci sermaye,” 1980 askeri faşist cuntasının alan açmasıyla birlikte büyümeye ve genişlemeye başlamıştı. “Türk-İslâm Sentezi” projesine uygun bir toplum ve bir kültürel ortam yaratma ihtiyacı, “dinci sermayenin” büyümesine ivme kazandırmıştı. “Dinci sermaye” öylesine hızlı bir büyüme yaşadı ki, artık bir süre sonra tekelci sermaye ile rekabet edebilecek bir aşamaya ulaştı. Müslüm Gündüz operasyonları, e-darbeler; Kombassan, Jetpa, Yimpaş operasyonları bu rekabette, tekelci sermayenin önünü açmak ve aynı zamanda; gelişmekte olan “dinci sermayenin” bazı hiza dışı yanlarını törpüleyip yola getirme harekâtlarıydı.

 

Ne Dinci Faşizm Ne Laikçi Faşizm

Emekçilere Özgürlük

 

Değişik görünümler altında yürüyen sınıf çatışmalarının doğru kavramlarla değerlendirilip buna uygun bir tavır almak, sosyalist deneyimlerin ayakta olduğu dönemlerde daha kolaydı. Dünyadaki muhalefet hareketlerinin literatürünü yanılsamalı kavramlardan koruyan bir etkisi vardı. Mevcut durumda; analizler, kavramlar, literatür tam bir karmaşa ve karşı güçlerin belirlenimi altında kalıyor.

 

AKP iktidarı ta başından beri yapmak istediği "türban özgürlüğü" hamlesini, artık zamanının ve yerinin uygun olduğunu düşünerek gerçekleştirdi. ?imdiye kadar oy tabanının beklentilerini çeşitli gerekçelerle erteliyordu ve onlara sabır telkin ediyordu. Yerel seçimler yaklaştı. En önemlisi de AKP dünya emperyalist-kapitalist sermayesinin uyguladığı neo-liberal politikalarla uyumlu bir formasyona sahip olduğunu kanıtlamış oldu. Tıpkı Amerikan Neo-Con'ları gibi eski solcuları da içererek etki alanlarını genişletme yoluna gitti. Liberal kesimleri, Alevilerin bir kısmını etkiledi ve Kürtleri çeşitli beklentiler içine sokarak, oy tabanını artırdı.

 

Gerçekten türban kadınları özgürleştiriyor mu? Tek tanrılı dinlerin hiçbirinde kadının özgürlüğü diye bir şey yoktur. Dolayısıyla bu dinlerin emrettikleri, kadınları tamamıyla ikinci sınıf insan düzeyinde köleleştirmeye mahkûm eder. Tek tanrılı dinlerin kitaplarında kadın, “erkeğe günah işleten bir varlık” olarak tanımlanmıştır. Bu dinlere göre kadınların doğasında şeytani özellikler vardır. Erkek çoban, kadın koyun (nac'e) olarak tanımlanmıştır. Ayetlerde “kadınları erkeğin tarlası” ve “erkeğin bu tarlasını istediği biçimde sürebileceği” yazılıdır. Bu dinler tarafından kadına reva görülen her türlü biçimlendirme, kadını aşağılamayı içermektedir. Kadını erkekle eşit tanımlayan, hatta erkek egemen sistem tarafından sömürülen kadınları koruyucu görüşler geliştiren ve varlığını belli ölçülerde koruyan coğrafyamızda tek öğreti Kızılbaş-Alevi öğretisidir. Zaten Kızılbaş-Alevilik'te tek tanrılı dinlerden tamamıyla farklı bir dizgeye sahiptir. Kızılbaş-Alevilik, erkek egemen sistemlere karşı bir direniş hareketi olarak şekillenmiş   İlksel Komünizan Ata-Kadın, Ana-Kadın geleneğini içinde taşıyan bir öğretidir.

 

Toplum, resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojilerin uzantısında bilinçli olarak “laik-şeriat” biçiminde sınıfsal gerçekliğini örten bir saflaşmayla yüz yüze bırakıldı. Toplumun bir kesimi darbe sopası heyulasıyla AKP iktidarının izlediği siyasal çizgiye biat ettirildi. Bir kesimi ise şeriat heyulasıyla milliyetçi bir kanala yönlendirildi. Hâlbuki mevcut koşullar altında ne şeriat tehlikesi ne de darbe tehlikesi söz konusuydu. Türkiye'de gerçekleştirilen hiçbir darbe Amerika ve diğer emperyalist güç odaklarından bağımsız bir şekilde gerçekleştirilmemiştir. Belli bir özgünlük taşıyan 1960 darbesinde nispeten bağımsızlık ve halkçı amaçlarla hareket eden bir grup genç, İsmet İnönü ve diğer Kemalist odaklar tarafından kullanılmıştır. Zira bu darbede başrol oynayan Talat Aydemir ile Fethi Gürcan idam edilmiştir. Talat Aydemir son ana kadar sistemin kendisini idam etmeyeceğine inanıyordu. Fethi Gürcan ise tutuklandıkları andan itibaren kendilerinin asılacağını defalarca Talat  Aydemir'e söylemiştir. Her ne kadar Amerikan kontrolünde gerçekleşen bir darbe olsa da, niyetlerden bağımsız olarak sendikal örgütlenme ve emekçilerin örgütlenmesi açısından, tabandan gelen mücadele sayesinde nispeten bazı hakların elde edilmesi söz konusu olmuştur. Bu dönemlerde de sınıf çelişkileri CHP ile DP çizgilerinin temsil ettiği kanallarda bir saflaşmaya kanalize edilmiştir.

 

Aynı Madalyonun İki Yüzü

 

İçinde bulunduğumuz koşullarda, toplumun “laik-şeriat” biçiminde saflaştırılması sahte ve suni bir saflaşmadır. Bu sayede tüm çelişmelerin temelinde yatan, üretim tarzının ortaya çıkardığı emek sermaye arasındaki antagonist (uzlaşmaz) çelişki perdelenmiş oluyor. Gerçekte bugün dinci veya laikçi biçiminde bir çizginin savunucuları olarak kendilerini tarif edenlerin hiçbirisi böyle bir gerçekliğe sahip değildir.

 

Dinci geçinen burjuvaların yararlanmadıkları hiçbir lüks tüketim yoktur. Ki lüks üretimde kendilerinde olan pasta paydası her geçen gün biraz daha büyümektedir. Faiz, namahrem, ibadet, haram vb. biçiminde ortada olan dini ilkeler, sermayenin kural ve ahlak tanımaz temel özelliği gereği olarak kolayca arka plana itilebilmektedir. Artık dinci geçinen sosyete mekânlarına rastlamak hiçte zor değildir. Sıkı türban savunucusu bakanların kızları Amerikan plajlarında kulaç atmakta bir beis görmemektedir.

 

“Türban meselesi” dolayısıyla, dillere pelesenk edilen bir kavram var ortada. "Kişilerin özgür iradesinden” dem vuruluyor. Kulağa hoş gelen bu ve benzer kavramlar gerçekten maddî yaşamda bir anlam taşıyor mu? Sermaye iktidarının ideolojik aygıtlarıyla, kitlelerin tüm zihinsel kapasitelerinin belirlenim altında tutulduğu bir toplumda, özgür iradeden söz edilemez. İnsanlar hangi dine inanacaklarına, hangi yaşam tarzını benimseyeceklerini özgür iradeleriyle belirlemiyor. İçine doğdukları belli bir kültür var. Genel olarak kabul görmüş bu kültürün dışında bir seçeneğe yönelme şansı çok zayıftır. Kişilerin özgür iradeleriyle bir kültür ve yaşam tarzı benimseyebilmeleri için bilimsel analizler yapabilecek bir donanıma sahip olmaları gerekir. Rejimin eğitim sisteminde ya da diğer ideolojik aygıtlarının baskısı altında bu türden bir donanıma sahip olabilmek olanaklı değildir.

 

"Muhafazakâr demokrat" olarak kendilerini konumlandıran kesim, hiçbir zaman demokrat olmamıştır. Bu toplumun tarihinde gerçekleşen en vahşi katliamlarda onların imzaları vardır. Milliyetçi-ırkçı katliamlarda; Maraş, Çorum, Sivas vb. kıyımlarda onların imzaları vardır. Başka inanca, başka yaşam anlayışlarına karşı en tahammülsüz saldırıların altında bunların imzaları vardır.

 

Laikçi geçinen Kemalizm hayranları da hiçbir zaman laik olmadılar. Daha en başında, TBMM'nin açılışı duaların okunmasıyla, kurbanların kesilmesiyle başlamıştır. Meclis açılış toplantısında peygamber sakalından kıl getirilerek sergilenmiştir. Resmî tarihin çokça sözünü ettiği Menemen olaylarında, irticaya karşı bir harekat söz konusu değildir. Zira orada öldürülenler arasında Yahudi olan insanlar da vardır. Menemen vakasının tek nedeni, o zamanki Kemalist iktidara buradan oy çıkmamış olmasıdır. Bura halkı Serbest Parti'ye oy vermiştir.

                                                        *   *   *

 

Bugünkü saflaşmanın iki yüzünün de sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir özellik taşımasının nedeni, işçi ve emekçilerin çıkarlarına göre şekillenmeye yön verecek olan sosyalist bir cephenin silik kalmasıdır.

 

Başörtülü ve başörtüsüz olarak, üniversite okuma hakkından mahrum bırakılan milyonlarca emekçi çocuklarının özgürlüğünü sermayenin sözde dinci veya sözde laikçi biçiminde temsilciliğini yapanlar dile getirmez ve savunmazlar. Alevilerin hak talepleri "başkaları da ister" biçimindeki gerekçelerle reddedilmektedir. Kürtlerin anadil hakkı talepleri "başkaları da ister" gerekçesiyle reddedilmektedir. Grev hakkını cezai yaptırıma tabi tutanlardan özgürlük beklenilemez. Artık emekçiler bu dünyada değil mezarda emekli olacaklar. Herkes çok iyi bilir ki, kabristan hiçbir zaman türbanlı ya da türbansız ayrımı yapmamıştır. Kabristan kendisine gelen herkesi tıpkı dünyaya getirdiği şekilde anadan üryan olarak bağrına basar. Emekçiler de bu gidişle emekliliğin tadını kabristanda yaşayacaklar(?) Böyle özgürlüğe ne denir?

 

Sosyalist cephenin toplumsal yaşamda bir ağırlık oluşturamamış olması, emekçi kitlelerin başka gündemler ve iktidar kliklerinin peşinden sürüklenmesine yol açmaktadır. Bu ters cepheleşmeler arasında sıkışık kalma durumunu birçok süreçte gözlemlemek mümkündür. AB tartışmalarında liberal sol kesimler kötünün iyisi hasebiyle, Amerika karşısında AB savunuculuğuna soyundular. Ortada bir ideolojik-teorik karmaşanın olması bu tip tutumların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Sosyalizmi pratik bir olabilirlilik dahilinde görmeyenler reel yaşamdaki güç merkezlerinin demokrasi, serbest dolaşım vb. illüzyonlarının etki alanına kolaylıkla girebilmektedir. Buna benzer bir sıkışma her seçim döneminde yaşanmaktadır.

 

Son dönemlerde dinci kesimlerle ittifak arayışları bazı sol kesimin gündemine girmiştir. Başka gündem ve başka güçlere tutunma ihtiyacı duyulmasını koşullayan nedenler var. Sosyalist cepheyi tek merkezde toplayabilecek bir Proletarya Partisi olsaydı, içinde bulunduğumuz literatürel ve pratik savrulmalar bu kadar derin yaşanmazdı.

 

İşsizlik, temel hak gaspları, sınırlı özgürlük alanlarının daraltılması her geçen gün daha da artmaktadır. Artık toplumsal saflaşmalar boşluk tanımayan bir akışkanlık arz etmektedir. Kitlelerin hoşnutsuzluğu mutlaka bir kanala akacaktır. İşte devrimci hareketin böyle bir kanalı küçükten büyüye doğru örmesinden başka bir seçeneği bulunmuyor. Aksi durumda "vatanseverlik, dincilik, laiklik" gibi sahte kavramsallaştırmaların etki alanı genişleyecektir ve sol potansiyeli de etki alanına çekecektir, çekmektedir.

 

13 ?ubat 2008

2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra/Kocaeli

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.