Gürdal Aksoy'un Kürt Sorunuyla İlgili Kitaplarının Eleştirel Bir Okuması

Turgay Ulu

Gürdal Aksoy, Kürt meselesi ile ilgili çeşitli kitaplarıyla tanınmıştır. Sterka Rızgari dergisi başta olmak üzere, değişik dergilerde yazıları yayınlandı. Öne sürdüğü tezler, değişik çevrelerde tartışma konusu yapıldı. Komal Yayınları ve diğer başka yayınevleri tarafından kitapları basıldı.

Gürdal Aksoy, "Kürtlerde Anadolumerkezci Yabancılaşma - Halklar Hapishanesi Anadolu" adlı kitabında "Anadolu" kavramından yola çıkarak ulusal (ve daha çok da Kürtlere karşı uygulanan) asimilasyon politikalarının nasıl şekillendiğini inceliyor. Aksoy'a göre, "Anadolu" kavramı, Kürtlere karşı vatan dil ve diğer ulusal özelliklerini yok sayan bir asimilasyon işlevi görmektedir. Ayrıca bu kavramın Kürt ve Alevi kitlelerine kabul ettirilmesinde de "Türk Solu"nun başrol oynadığını söylüyor.

İlk defa birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında kullanılan "Anadolu" kavramının Halide Edip Adıvar'ın bir kitabında geçtiğini tespit ediyor Aksoy. Daha sonra Ziya Gökalp ve diğer ulusalcı siyaset uzmanları tarafından kullanıldığını söylüyor. "Anadolu" kavramının daha çok Türklerin yaşadığı bir alanı ifade ettiğini, Kürtlerin bu çerçevenin içinde Türkleştirilmek istendiğini iddia ediyor yazar.

Aksoy, "Anadolu" kavramının tarihsel çözümlenmesinden yola çıkarak; ulusalcılık, Kemalizm ve bu alana su taşıyanlar olarak gördüğü "Türk Solu" ve mevcut Kürt hareketinin savunduğu "Demokratik Cumhuriyet" tezleri arasında bir bağlantı kuruyor.

Öcalan'ın Kürtlerle ilgili olarak "kadınlaştırılmış halk" tanımlaması ile "Anadolu" kavramı arasında bir paralellik kuruyor Aksoy. Çünkü "Anadolu" kavramı da kadını temsil etmektedir. Devletin, "Türk Solu"nun ve Öcalan'ın bir "baba" rolüne soyunarak Kürtleri "Anadolu" kavramıyla vatansızlaştırmak istediklerini iddia ediyor.

Aksoy, bir etnoloji araştırmasına girerek Türkçe de yerleşikliği ifade eden kavramların bulunmadığım tespit ediyor. "Vatan, sınır" vb. gibi kavramların Türkçe olmadığı, bu kelimelerin Arapça veya benzer başka dillerden alındığını söylüyor. Buradan yola çıkarak da, Türklerin tarihte belli bir mekânda yerleşik kalmadıklarını söylüyor. En eski olarak kullanılan ve yerleşiklik ifade eden kavramın 'yurt' kavramı olduğunu bunun da Moğollara özgü bir kavramlaştırma olduğunu söylüyor. Bu doğrudur. Çünkü Türkler daha çok göç halinde yaşadılar, sürekli yer değiştirdiler dolayısıyla yerleşikliği ifade eden kavramlar oluşmamış olabilir. Dolayısıyla tam da bu nedenden dolayı "Anadolu" kavramının kendi başına salt Türkleri içeren bir kavram olamayacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Gürdal Aksoy, başka bir kitabı olan "Nostradamus'un Kürdistan Kehaneti"nde de benzer görüşleri savunuyor. Sağ ve ya sol görüşlüleri hiç ayırt etmeksizin aynı kefeye koyarak Kürtleri vatansızlaştırmaya çalışmakla suçluyor.

Aksoy'un yöntemindeki en önemli açmaz; değerlendirmelerinde sınıfsal bir kategoriye gitmemiş olmasıdır. Mesela "Anadolu" kavramının kimin hangi amaçla kullandığına bakmaksızın, bu kavramı kullanan herkesi Kürtleri asimile edenler olarak suçluyor.

Kavramların kendi başına bir anlamı yoktur. Kavramları insanlar üretir ve kavramlara olumlu ya da olumsuz anlamını yükleyen insanlardır. Dolayısıyla kavramı kullanan insanın sınıfsal duruşu veya felsefi dünya görüşü kavramın nasıl anlamlandırıldığını belirler.

"Anadolu" kavramı aslında "Anatolia" dan türemiş ve "güneşin doğduğu yer" veya "güneşin doğduğu ülke" anlamını taşımaktadır. "Anadolu" kavramı, daha çok kapitalizm öncesi sürece özgü bir kavramdır. Tıpkı Asya, Mezopotamya, Kafkasya vb. kavramlar gibi. Herhangi bir etnik veya ulusalcı anlam taşımamaktadır. "Anadolu" kavramının kendisi herhangi bir asimilasyoncu mana taşımaz. Doğal ve coğrafi çağrışımlar yaptıran bir anlamı vardır.

Gürdal Aksoy, "Anadolu" kavramının kendisine bir niyet yüklemiştir. Başından beri bu kavramın Kürtleri yok saymak için türetildiğini iddia etmektedir. Son dönemlerde de "Türk Solu"nun, Abdullah Öcalan'ın, Alevilerin ve genel olarak Kürt çevrelerinin bu kavramı Kemalist Türk milliyetçiliğini hâkim kılmak maksadıyla kullandıklarını iddia etmektedir.

Kemalist rejim ideologları "Anadolu" kavramını Gürsoy'un iddia ettiği üzere, Kürtleri bağımsızlık fikrinden uzak tutmak maksadıyla kullanabilir. Buna bir şey diyemeyiz. Rejimin kendi bekasım sorunsuz sürdürmek için başvurmayacağı yöntem olmayacağım herkes bilir. Ancak buradan yola çıkarak tüm solu, Kemalist rejim savunucularıyla aynı kefeye koyarak topa tutmak, insaf sınırlarını zorlayan bir bakış açısıdır.

Hiçbir kavram yoktur ki karşıt sınıfların nezdinde aynı anlamı taşısın. Aynı kavram, karşıt sınıfların nezdinde genellikle farklı anlamlar taşır. Bu kavramın ne olduğu önemli değildir. Mesela, Gürdal Aksoy'un önemle vurgulanması gerektiğini düşündüğü "Kürdistan" kavramı da hâkim sınıf tarafından Kürtleri yok saymanın bir vasıtası olarak kullanılabilir. Bu durumda "Kürdistan" kavramının kavram olarak kendi başına Kürtlerin asimilasyonunu durdurucu bir etkisi olamaz.

Gürdal Aksoy, Kızılelmacı kesimleri sol olarak nitelendirmektedir. "Anadolu" kavramının İlhan Selçuk, Yalçın Küçük vb. yazarlarca Kürtlerin literatürüne yerleştirildiğini söylüyor. İlhan Selçuk, Yalçın Küçük gibi Kemalistleri sol içinde değerlendirmek için bunların neleri savunduğunu bilmemek gerekir. Aksoy'un bunların görüşlerinden habersiz olduğu söylenemez. Aksoy, bunların kavramlara yüklediği anlamlarla Marksist solun yüklediği anlamı eşitleyerek, hücumlarına karşı bir siper oluşturmak istemiş.

"Anadolu" kavramının rejim yanlılarınca kullanım amacından bağımsız olarak düşünüldüğünde, bu coğrafya için kullanılmasında herhangi bir sakınca yoktur. İçinde bulunduğumuz coğrafyaya yakışan bir kavramdır.

Aksoy, bir reel durumu tespit etmiştir. Son süreçlerde Kürtler "Kürdistan" kavramını fazlaca telaffuz etmemektedir. Bunun nedeni Aksoy'un iddia ettiği gibi, "Anadolu" kavramı değildir. "Anadolu" kavramı ezelden beri bu coğrafyada kullanılmaktadır. Halk türkülerinde, halk destanlarında ve gündelik yaşamda çeşitli nedenlerle bu kavram kullanılmaktadır. Bu kavramının halk arasında kullanılmasının herhangi etnolojik bir nedeni bulunmuyor. Genel bir anlam aranacaksa, bu kavramın kullanılmasının kapitalist kentleşmeye karşı ve ya batıya karşı duyulan rahatsızlığı ifade ettiği söylenebilir. Kürtler arasında "Kürdistan" kavramının az kullanılmasının esas nedeni PKK'nin programında yaptığı değişikliktir. İlk programında bulunan bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmesidir.

Aksoy, "Anadolu" kavramı yerine "Türkiye" veya "Türk" kavramının kullanılmasının daha tercih edilebilir olduğunu savunuyor. Ona göre, "Anadolu" kavramı ezilen ulus durumunda olan Kürtlerin, ezen ulus durumunda olan Türkler karşısındaki ulusal refleksini yok etmektedir.

Refleks azalmasında da aslında gerçek neden kullanılan kavramlar değil gene öznenin yaptığı program değişikliğidir. Bağımsızlık yönünde bir talep programdan çıkartılınca ve sınıfsal bir konumlanış ta söz konusu olmayınca geriye, dil ve diğer kültürel talepler kalıyor. Ki dil ve kültür taleplerinin yerine getirilmediği gerekçesinin zemini giderek zayıflamaktadır. Gürdal Aksoy, Kürt hareketinin zayıf ayağının sınıfsal ve ideolojik nedenlere bağlı olduğunu görmek istemiyor.

Ayrıca Aksoy, "refleksin" karşısına burjuvaziyi değil, ayrımsız herkesi yerleştiriyor. Oysa burjuvazi sömürüsünü yaparken herhangi bir etnolojik ayrıma gitmiyor.

"Anadolu" kavramı tıpkı Mezopotamya, Kafkasya kavramları gibi doğal nedenlerden çıkartılmış bir kavramdır. Bu kavramla ulusal niteliklerin belirlenmesi arasında bir bağ kurmak zorlama bir yöntemdir. Mesele kavramlarda değil, sınıfsal konumlanışlardadır.

Çözüm de kavramlardan geçmez. Sınıf mücadelelerinden geçer. Hareketlerin veya süreçlerin yaşadığı tıkanma ve ya tasfiye durumlarının nedeni kavramlarda aranmamalıdır. Tıkanma ve tasfiyenin gerçek nedeni; ideoloji, teori, politika ve pratiktir. Çözüm de buralarda aranmalıdır.

Tersinden düşünüldüğünde aslında "Anadolu" kavramı Cumhuriyet uluslaşmasında tek ırk, tek dil, tek mezhebin esas alınmasına bir itiraz ve yeni bir tanımlama olarak çıkartılabilir. İlke olarak; ulusların kendi kaderini tayin hakkım savunduktan sonra "Anadolu" kavramının kullanılması hiçbir ulusun yok sayılmasının nedeni olamaz.

"Anadolu" kavramının daha çok Türklüğü içeren bir çağrışım yapmasının nedeni kavramın kendisi değildir. Egemen sınıfin tıpkı doğu, güneydoğu, kuzey vb. kavramlara yüklediği anlam gibi tekçi anlayışı hâkim kılmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü egemen sınıf doğu, kuzey, güney, Trakya vb. kavramlara da aynı tekçi anlamı yüklemektedir. Hatta sınırlan dışında olan Kırgız, Moğol, Tatar, Azeri, Kazak vb. kavramlara da aynı anlamı yüklemektedir.

Tarihsel süreç içinde ele alındığında, aslında Türkler Anadolu'ya sonradan gelmişlerdir. Çünkü Türklerin Anadolu'ya gelişi tarih kitaplarında, Türklerin Anadolu'yu fethi olarak anlatılmaktadır. Bir yeri fethetmek için oraya dışarıdan bir akın düzenlemek gerekir ve fethedilen yerde birilerinin yaşıyor olması gerekir. Eğer orda yaşayan birileri yoksa buna fetih değil keşif denilir. Türklerin Anadolu'yu fethinden önce Anadolu'da kimler yaşamaktaydı? Tabi ki Kürtler, Ermeniler ve diğer halklar yaşamaktaydı. Herhangi bir niyetten bağımsız olarak kullanıldığında, aslında "Anadolu" kavramı bu coğrafyada başından beri var olanları daha fazla ifade etmiş olur.

Gürdal Aksoy, genel olarak ele aldığı konulan bir sınıfsal perspektiften analiz etme yöntemini uygulamıyor. Hakkında inceleme yaptığı "Türk Solu", PKK, Kürt sorunu, Alevi hareketi vb. konulan işlerken uyguladığı yöntem daha çok biçimsel, kişiselleştirici ve ulusal refleksçi bir yöntemdir.

Gürdal Aksoy, "Türk Solu" ve Stalin'in temsil ettiği Sovyetleri "milliyetçi" ilan ederek Kemalizm'le aynı çerçeve içinde değerlendirmektedir. Sovyetler Birliği tartışması ayn bir konudur. Fakat genel olarak bakıldığında, uluslara hak tanımak konusunda dünya üzerinde gelmiş geçmiş sistemler içinde Sovyet sisteminden daha ileri bir örnek bulunduğu iddia edilemez. Sovyetlerde dili, alfabesi olmayan birçok halka alfabe oluşturuldu. Dağıstan gibi küçücük bir ülkede 8 dilde eğitim dili oluşturuldu. 8 dilde günlük gazete çıkartıldı. 9 farklı halk, hiçbir üst-alt kategorisi oluşmadan uyumlu olarak yaşadılar. Fakat Sovyetler Birliği kendi koşullan içinde M. Suphilerin olayında ve diğer bazı konularda kendi varlığını tehlikeye düşürmemek kaygısıyla savunmacı politikalar izlemiştir. Bunlar ayrı tartışmalar. Fakat Kemalizm'le Marksist sol ve Sovyetler Birliği arasında bir benzerlik kurmak, meselelere başka bir pencereden bakmak anlamına gelir. Çünkü Kemalizm burjuvazinin ideolojisidir. Aksoy'un aynılaştırdığı ideolojiler arasında sınıfsal olarak uzlaşmaz bir karşıtlık vardır.

Gürdal Aksoy'un diğer bir kitabı olan "Nostradamus'un Kürdistan Kehanetleri" nin ilk bölümleri gene "Anadolu" kavramı üzerinden sürdürdüğü tartışmalardan oluşuyor. Kitabın daha sonraki bölümlerinde de Öcalan vb. konulan ele almış. Öcalan tartışmalarında Aksoy, psikoloji bilimini de konuşturmuş. Köylülük, aşiretçilik, dincilik vb. etkenlerin ortaya çıkardığı halk profilleriyle ilgili çeşitli çözümlemeler yapmış. Kültlerde yazılı kültürün oluşmamasının pratik akıl yürütmeyi koşulladığını, soyutlama yetisinin fazla gelişmediğini tespit ediyor yazar. Dolayısıyla bu kültürde, kişi kültünün oluşmasının çok kolay olduğunu tespit ediyor. Aşiretçilik ve baba kültürünün Kürt kitlesinde kişilere tapınmayı kolaylaştırdığım tespit ediyor Aksoy. Tüm bu tespitlerinden yola çıkarak Aksoy, Öcalan'ın oluşturduğu söylem ve aforizmaların bu özelliklerin oluşturduğu zemin üzerinden şekillendiğini söylüyor. Aksoy'un psikoloji bilimim de konuşturarak gerçekleştirdiği bu sosyolojik tespitlerle ilgili itirazlarda bulunmak gerekmez. Ancak Aksoy, buradan hareket ederek bir siyasal hareketin ideolojik ve felsefi yapışım izah yoluna gidiyor. Tam da Aksoy'un meseleleri kişiselleştirici ve indirgemeci yöntemle ele almış olduğu burada açığa çıkıyor işte. Öcalan'ın çeşitli kişisel özelliklerinin oluşması kuşkusuz yetiştiği çevresel etkenlerden kaynaklanmıştır. Ancak bir siyasi, ideolojik tartışma bu kişisel özellikler üzerinden yürütülemez.

Gürdal Aksoy'un yukarıda adını zikrettiğimiz kitabını henüz tam bitirmedik. Az bir bölümü kaldı okunmamış. Ancak şimdiye kadar okuduğumuz bölümlerinde, Öcalan tartışmasında, Öcalan'ın ileri sürdüğü görüşlere karşı söylenmiş fazlaca bir söze rastlayamadık. Aksoy, daha çok Öcalan'ın olumsuzlanması anlamında; tespih çektiğini, kendisini Atatürk'e benzettiğini, kendisini tanrı gibi gördüğünü, farklı görüşlere müsamaha göstermediğini söylüyor.

Öcalan ve partisine dönük Aksoy'un yaptığı eleştiriler kişiselleştirici, indirgemeci, olgucu bir yöntemle yapıldığı için, işin esas yanı kapalı kalmış oluyor. Oysa Öcalan'ın ilk dönem kitaplarıyla son dönem kitapları karşılaştırıldığında, iki farklı dünya görüşünün savunulduğu ortaya çıkıyor. Öcalan'ın görüşleri ve pratiği Marksist bir ölçekten ele alınmadığında ortaya ilerletici ve alternatif bir zemin çıkmıyor. Tam tersine Öcalan'a genellikle piyasada söylenen eleştiriler bir kez daha tekrarlanmış oluyor.

Mesela Öcalan'ın sınıflar, Marksizm, emperyalizm vb. konularda söylediği şeylere hiç değinmiyor Aksoy. Oysa Öcalan, Marks'ın değer ve artı değer tahlilinin yanlış olduğunu söyledi. Kendisinin Lenin'i aştığım söyledi. NATO tipi örgütlenmelerin gereksizleştiğini, emperyalizmin artık eski emperyalizm olmadığını, işçi sınıfının devrimci rolünün ortadan kalktığını söyledi. Aksoy tüm bunlara karşı bir eleştiri yöneltmiyor. Öcalan'ın ilk dönem görüşlerinin tersini yansıtan sosyalizm değerlendirmeleri ve Stalin değerlendirmelerinin benzerini Aksoy da savunmaktadır. Öcalan, Stalin'i Hitler'le aynı kefeye koyarak reddediyor. Aksoy ise aynı karenin yanma Öcalan'ı da ekleyerek aynı görüşleri savunuyor. Bu konuda Aksoy temelde eleştirdiği Öcalan'la aynı kulvara düşüyor.

Kişisel özelliklerden ayrı olarak düşünüldüğünde, Öcalan'ın savunduklarıyla, Aksoy'un savundukları arasındaki en temel farkın kader tayinindeki tercih olduğunu görüyoruz. Öcalan ve partisi, ilan ettiği üzere "bağımsız Kürdistan" fikrini artık savunmuyor. Birlikte yaşamaktan yana tavır koyduklarını açıkladılar. Hatta Öcalan daha başka bir noktaya giderek, birleşik bir devlet yapılanmasının Ortadoğu'da merkez güç olabileceğini söyledi ve bunu gerçekleştirmek için önerilerde bulundu. Öcalan'ın bu tarifi, Ortadoğu'da emperyalist bir Türkiye'nin oluşturulabileceği yönündeydi. Gürdal Aksoy'da bir kapitalizm savunusu yok tabi ki. Ancak Öcalan'dan farklı olarak Aksoy, "bağımsız Kürdistan " fikrini savunuyor. Kürt sorununda çatıştığı en önemli noktanın bu olduğu gözleniyor.

Nihayet Gürdal Aksoy'un elimizdeki diğer kitabı olan "Nostradamus'un Kürdistan Kehaneti" adlı kitabının da tamamım okuyup bitirdik. Ne var ki kitabın yarısından sonraki bölümünü ayırmış olduğu Öcalan eleştirisinde, Öcalan'ın öne sürdüğü görüşlerle ilgili derli toplu bir eleştiri bulamadık. Aksoy, daha çok kişi tapınıcılığını ortaya çıkaran tarihsel ve toplumsal koşullara değinmiş ve bu koşulların oluşturduğu psikolojik durumu tahlil etmeye girişmiş.

Bir hareketi, bir hareketin önderliğini ya da bir süreci; bütünün yalnızca bir yanı olan psikolojik açıdan ele almak, muhatabını yanlış sonuçlara vardırabilir. Aksoy, köy kültürü-kent kültürü, ya da batı kültürü-doğu kültürü kıyaslaması yaparak, Kürt hareketini çözümlemeye çalışmış. Aksoy'a göre kır kültüründe bireyselleşme yaşanmamıştır. Topluluk kültürü egemendir. Topluluk da belli bir lidere bağımlı olarak yaşar. Dolayısıyla Kürt hareketinde kişi tapınıcılığının gelişmesinde bu kır kültürünün rolü olduğunu savunuyor. Kent kültüründe ise bireyselleşme yaşanmıştır. Kent kültüründe topluluk içgüdüsü ya da kişi tapınıcılığının gelişmeyeceğini savunuyor. Bu tespitler her ne kadar genel doğrulan ifade etse de politik öznelerin yapısını tamamen belirleyen bu özellikler değildir. Mesela kentlerde tarikat türü örgütlenmelerin son yıllarda artmış olduğu örneğini verebiliriz. Bu tarikatlarda topluluk içgüdüsü ve kişi tapınıcılığı en üst noktada olabiliyor. Ya da örneği tersinden verecek olursak, kırsalda bulunan bir halk mezhepsel özelliğinden ve ya eski toplum geleneklerinden kaynaklı olarak bireyleşebilen, özgür ilişkilerin olduğu bir yaşam sürdürebilir. Buna en çarpıcı örnek Kızılbaş Alevi topluluklarıdır. En kırsal alanda ortalama bir kentlilik kültürünü bulabilirsiniz.

Meseleyi bir başka açıdan ele alacak olursak, kır kültürü ve ya doğu kültürünün sosyalizm için olumsuz bir alt yapı oluşturduğu yönündeki yargının ezbere bir yargı olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalizmi salt ekonomik bir sistem olarak ele almanın yanlış olduğunu tarihsel süreç bize yeterince öğretmiştir. Bu anlamda, bazı topluluk kültürlerinin sosyalist yaşam tarzım benimsemeye daha yatkın olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Rusya'da kendine özgü bir yaşam tarzı olan Malakanlar, kendi topluluk kültürlerine yakın olduğu için sosyalizmi en hızla benimseyen topluluklardan biri olmuştur. Malakanlar da kırda yaşayan bir topluluktur. Ancak kendi inanç ve gelenek sistemleri gereği, kadın-erkek eşitliğini sağlamışlardır. Savaşlara karşıdırlar. Dayatma ve asimilasyoncu yaklaşımları reddederler. Irkçı değildirler. Tüm bu özellikler onlarda bambaşka bir kültür iklimi oluşturmuştur.

Aksoy'un kurduğu düşünce sistematiğini tersinden kurduğumuzda, aslında topluluk kültürünün yekpare bir hareket için elverişli bir zemin yaratabileceğini de söyleyebiliriz. Kürt hareketi buna en çarpıcı örnektir. Çok uzun yıllar ve zorlu süreçler yaşamasına rağmen, hareket bütünlüğünden bir şey kaybetmemiştir. Her çalkalanma döneminde bütünlüğünü koruyabilmiştir. İdeolojik olarak farklı bir noktaya savrulmamış olsa, aynı özelliklere sahip bir hareket, bulunduğu kıtada çok kalıcı etkiler yaratabilirdi.

Ne var ki Kürt hareketi Marksist etkilenmeli bir pozisyondan, post-Modern ve sivil toplumcu liberal bir çizgiye kaymıştır. Ulusal devrimcilikten, ulusal reformculuğa kaymıştır. Hareketin açmazlarının baş nedeni budur. Bu yapısal değişimin tek sorumlusu Kürt hareketi değildir. Bir bütün olarak dünya koşullan, bu hareketin başka bir çizgiye kaymasına yol açmıştır. Ezen ulus proletaryasının fili desteğini alamamıştır. Emperyalist kamp karşısında yer alan bir sosyalist kamp bulunmamaktadır, içinde bulunduğu coğrafya ve tüm koşullar bu hareketin eski çizgisinde yoluna devam etmesini zorlaştırmıştır. Ancak her şeye rağmen bir hareketin ideolojik kulvar değiştirmesi mutlak ve zorunlu değildir.

Gürdal Aksoy, Kürt hareketinin mevcut teori ve politikasıyla bir hesaplaşmaya gitmemiştir. Onun ele aldığı şey Öcalan'ın kişilik çözümlemesi olmuştur. Dolayısıyla bu tartışmadan, alternatif bir anlayış çıkmamıştır. Sınıfsal bir perspektiften ele alınmadığı için, iki çizgi arasındaki en önemli farkın ulusların kendi kaderim tayin noktasında yapılan birlikten yana yada ayrılıktan yana tercihleri olmuştur. Bunun dışında ortaya koyulan teorik meselelere ilişkin bir tartışmaya girilmemiştir. Sosyalizmin tarihsel mirasına yaklaşım, Türkiye devrimci hareketine yaklaşım vb. konularda Aksoy, eleştirdiği kesimle aynı zeminde durmaktadır.

Öcalan, Kemalizm'i ilk dönemlerdeki değerlendirmelerinden farklı olarak görmektedir. Aksoy ise bu konuyla ilgili eski bakışı korumaktadır. Fakat Aksoy, tüm devrimci hareketi Kemalist olmakla ve Kemalizm'i Kürtlere aşılamakla eleştiriyor. Türkiye'de aydın ve entelektüel kesim içinde başından beri çok ciddi bir Kemalizm etkisi vardır. Bu doğru. Fakat mevcut devrimci grupların çoğunluğu bu çizgiden kopmuştur. Hatta 1971 çıkışmda İbrahim Kaypakkaya, Kemalizm konusunda çok net bir bakış koymuştur ortaya. Doğan Avcıoğullarının, Hikmet Kıvılcımlıların ve diğer dönem aydınlarının taşıdığı Kemalizm etkisine karşı tavır alınmıştır. Geniş kitleler olmasa da, devrimci grupların büyük bir bölümü Kemalizm konusunda net bir duruş sergilemişlerdir. Aksoy ise bu durumu görmezden gelerek, ayrımsız herkesi Kemalist ilan etmiştir. Bu çok indirgemeci bir yöntemdir. Bu gün tartışılan Ergenekon meselesinde de, tüm sol Ergenekoncu olarak damgalanmaktadır. Bu bakış açısı aslında eleştirilen resmi bakış açısına benziyor. Resmi ideoloji ne diyordu. Rejime muhalefet eden herkesi hemen dış mihrak ilan ediyordu. Artık bu anti bilimsel yöntemleri terk etmek gerekir.

Kürt ulusal hareketi ilk dönem söylemlerinde solun tüm kesimlerini "Kemalist Türk Solu" olarak nitelendiriyordu. Kemalist resmi ideoloji karşısında Kürt hareketi belli bir basınç yaratmıştı. Fakat ayrım yapmaksızın tüm solu da Kemalist ilan etmesi olumsuz bir etki yaratıyordu. Gün oldu devran döndü, bu defa Kürt hareketi Kemalizm'i yeniden keşfetti. Kemalizm'e olumluluklar atfetmeye başladı. Oysa Marksist solun Kemalizm'e bakışı nettir. Kemalizm bu devletin yani burjuvazinin temel ideolojisidir. İşçi sınıfı ve ezilen halklara karşı kullanılan tüm yok etme pratiklerinde Kemalist resmi ideolojinin imzası vardır.

Kürt hareketinin ilk dönem söylemlerinde solun bütün kesimlerini Kemalist olarak nitelendirmesi o kadar kalıcı bir etki yarattı ki; bu coğrafyadaki liberaller, dinciler, post-Marksistler vb. tüm kesimler ağız birliği etmişçesine sol deyince hemen üzerine Kemalist ulusalcılık damgasını yapıştırıveriyorlar.

Marksist sola Kemalist ulusalcılık damgasını vuranların hiçbir temel dayanakları bulunmuyor. Bir kere Marksizm'den daha enternasyonalci bir teori yoktur. Sağ veya sol liberallerin Marksist sola Kemalist ulusalcılık damgasını vurmaları kendilerinin antiemperyalist olamamalarım perdelemek içindir. Onlar emperyalizme "ilerici" rolü biçerler, bunun için de antiemperyalist her harekete "ulusalcı" damgasını vururlar.

Özellikle son dönem Ergenekon tartışmalarında sola yöneltilen sağlı sollu saldırılar ayyuka çıktı. Ortalama bir aydın bile bu tartışmalarda kimin ne dediğim, kimin nerede durduğunu anlamakta zorlandı.

Gürdal Aksoy da sola yukarda sözünü ettiğimiz "Kemalist ulusalcı" damgasını vuruyor. Bu toptancı ve indirgemeci bakış açısı devrimci kamuoyunda belli bir ezber oluşturmuştur. Bu ezbere göre; Marks'tan başlayarak Marksist harekette bir ulusalcılık damarı vardı. Bu ezber esas olarak söz konusu süreçlerin eksik incelenmesinden kaynaklanıyor. Marksist hareket ancak sınıfçı olmakla nitelenebilir ki zaten Marksizm bir sınıf teorisidir. Marksist sola Kemalist ulusalcı diyenlerin esas sorunu sınıfçı olup olmamakla ilgilidir. Aslında sınıf ayrımı gözetmeyen ve antiemperyalist olmayan bir ulus savunuculuğudur "ulusalcı" olan.

Mevcut dünya koşulları bize göstermektedir ki, antiemperyalist ve antikapitalist olmayan bir hareketin, varlık nedeni ne olursa olsun bağımsız ve enternasyonal bir muhtevaya sahip olması pek olanaklı değildir. Kuzey Irak'taki Talabani ve Barzani hareketinin durumu buna en çarpıcı bir örnektir. Ulusal hakların bir şekilde elde edilmesiyle ezilen halklar boyunduruktan kurtulmuş olmuyor. Bugüne kadar ulusal talepli hareket belli bir mesafe kat etmiştir. Bir iç devrim denilebilecek etkiler de yaratmıştır. Ancak bu talepler ekseninde daha fazla ileriye gitmenin nesnel zemini gün geçtikçe daralmaktadır. Dolayısıyla artık meselenin sınıfsal yanının öne çıkarılması gerekir.

Tam da bu ihtiyaçtan dolayı Aksoy'un eleştirilerini daha fazla sınıfsal bir zemine çekmesi gerekir. Dolayısıyla Öcalan'ın savunmalarında değindiği emperyalizm, kapitalizm ve sosyalizm hakkındaki ilk dönemdeki görüşlerinin tersi olan fikirleri masaya yatırılıp eleştirilmelidir.

10 Nisan 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.