Alevi Sorunu ve AKP Sofrası

Haşim Kutlu

-Değerlendirme-

 

AKP günlerdir, Alevilere vereceği “iftar yemeğini” tartıştırıyor. “Ordulaşmış” holding basını bu kere, âdeta “diyanete” kesmiş durumda!.. Alevilik üzerine alıp veriyor, bir yandan gerçekten demokratik ve gerçekten laik bir Türkiye hedefiyle yola çıkmış Alevi örgütlenmesini kışkırtıyor, diğer yandan okşuyor. AKP, Alevi sorununu mu çözecek!? Egemen basın-yayın ve TV.’ler bu havayı çalıp üflüyor günlerdir. Söz konusu “İftar Yemeği” âdeta bir paparazzi şovuna dönüştürüldü.

Ana gövdesi itibariyle, Demokratik Alevi Hareketi yönetimleri, doğal olarak Aleviyi ve onun örgütlü gücünü dışlayan, ama sanki AKP kadim Alevi sorunsalını çözecekmiş de, Aleviler adına hareket eden örgüt yapıları buna engel oluyormuş gibi bir hava yaratılmak istenmektedir. Bu türden yaratılan havalarda dışlanmayı da kapsayacak şekilde, iftar girişimine karşı tepkiler de artmıştır. Bu tepkiler çeşitli nüanslarla devam etmektedir.

 

Bu bağlamda, bu gün karşılaşılan sorunları, özellikle de 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinden itibaren adım adım izledim. Ayrıca, Modern Alevi Hareketini uyarmaya çalıştım. Seçimlerden sonra oyların çoğunluğunu alarak tek başına hükümet eden AKP’ nin, dayanılmaz bir gereksinme halini almış, demokrasi ve özgürlükler konusunda olduğu gibi hakkaniyetli bir barış ve insan hakları konusunda da gerçekte ne yapmak istediğini, günü gününe hem görmeye hem de göstermeye çalıştım.

 

Alevi sorunu, diğer temel sorunlar yanında bir demokrasi sorunuydu. Örgütlü Alevi Hareketinin temel varlık konusu, bu zemine oturmaktaydı. Bu bağlamda da Alevi Hareketi, programatik düzeyde gerçekten demokratik ve gerçekten Laik bir Türkiye hedefinde istem ve ölçülerini netleştirmeliydi. Ancak bu zeminde, hem geleneksel Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal düzeninde, kendisinin bu güne kadar yok sayılmasını getiren nedenleri doğru anlar hem de günün “muktediri” AKP hükümetinin yapmak istediklerini yerli yerine oturtabilirdi. Dolayısıyla, bu hedefe yürürken, ne şeriat ne de kışla zeminine düşmeden yol almayı daha başarılı bir şekilde sürdürebilirdi. Son zamanlarda bu noktada daha dikkatli olmakla beraber, AKP hükümetinin icraatlarına daha anlaşılır mesafeler koyarken, geleneksel Asker-Sivil bürokrasi zeminine düşmekten, ya da zaman zaman onun stepnesi durumuna düşmekten pekte kurtulamıyor.

 

***

 

“İftar yemeği” işin bahanesidir. Gerçekte AKP’nin Alevi sorunsalında yapmak istediklerini ise, iftar yemeğinden bağımsız olarak, çeşitli platformlarda, kimileri yazılı, kimileri sözlü olarak pek çok kez açıkladım. Öylesine piyasalara endeksli düşünme alışkanlığı içine girmiş durumdayız ki, genelde “fikirler” çoğunluğumuzu ilgilendirmiyor, tam tersine suni biçimde yaratılan popülariteler ilgilendiriyor. Bu bağlamda da ne söylersek söyleyelim bizim konumumuzda olanların sözleri, şimdilik havada kalmağa mahkûm! Ama “nesnel gerçekliğin” böyle olduğunu bile bile yine de söylemek zorundayız. SORUNPolemik Dergisi’nin “AKP ve Alevi Sorunsalı” bağlamında benden istediği yazıyı bahane ederek, bir kez daha konunun üzerinde durmak istiyorum.

 

Bu güne kadar aynı konu hakkında yaptığım açıklamaların, belki biraz daha anlaşılır olmasını sağlayabilmek için, sorunu şematize ederek açıklamağa çalışacağım.

 

Önce Alevi sorunun ne olduğunu açıklayalım: Bu gün ulus devletlerin Anayasal düzeninde bütün kapitalizm öncesi dinler “inanç” olarak tanımlanıyor. Bu tanım, artık bir biçimde içselleşmiş ve her düzeyde klasize olmuş bir tanımdır. Bu bağlamda, bir üniter ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti özgülünde Aleviler de kendilerinin bir “inanç topluluğu” olduklarını kabul etmiş durumdalar. Ne var ki bu kabul sorunları çözmeye yetmemekte. Üniter ulusçu devlet, İslâm’ın Hanefi mezhebinin hem de en gerici özelliklerini taşıyan bir kolunun anlayışını, bu üniter ulusçu yapının/devletin bir bileşeni haline getirmiş durumda. “Türk ve İslâm” olarak ifade edilen niteleme bir ideolojik niteleme değil, tümüyle üniter üstyapıyı tanımlayan bir nitelemedir. Bunun dışında bir var oluş yoktur Türkiye Cumhuriyetinde. Hal böyle olunca da, Aleviler, “Türk ve Müslüman” olmadıkça, bu yapının anayasal düzeninde yerleri olmayacak, hiç bir yasal güvenceleri de bulunmayacaktı. Değil AKP hangi hükümet gelirse gelsin, değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez, bu yapısal özelliğin dışında hareket etmeyecektir/etmemektedir de....

 

 Alevi sorununu bu zeminde ele aldığımızda, bu inanç topluluğunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasal düzeninde başından beri, demokrasi ve laiklik konusunda problemi olduğunu görmekte gecikmeyiz. Bu topluluğu sistem, inkârdan gelip yok saymış, asimile etmek istemiş, ayrıca anayasal düzende sözü edilen laikliği de, yukarıda belirtildiği gibi, Alevi topluluğunun aleyhinde kullanmış. Bu bağlamda da Aleviler, Alevi olmaktan doğan haklarının hiç bir yasal güvencesine sahip olmadıkları gibi, tamda aynı anayasal düzenin hep hedefinde olmuşlar. Bu nedenle de, her kriz döneminin muktedirlerince, üzerlerine,  hiç bir yasayla sınırlanmayan terörünü estirdiği nesne olmaktan, bu güne kadar kurtulabilmiş değillerdir.

 

Bu gün en azından örgütlü bir hareket olarak ortaya çıkmalarının esas nedeni budur.  Var oluşlarını açıklaması gereken temel istemleri de bu zemine dayanmak zorundadır.

 

İkinci sorun ise, “iç hizmetler” olarak belirtebileceğimiz, bu topluluğun inançlarının gereklerini yerine getirmeğe yönelik çalışmalarında karşılaşacakları ya da karşılaştıkları zorluklar, gereksinmeler, beklentiler bağlamında sorunlardır. Ki, konunun bu yönünün tartışılmasının yeri burası değildir, ben de tartışmak istemiyorum.

***

 

Peki, AKP iktidarı ya da hükümeti, Alevilerin, Alevi olmaktan doğan sorunlarına ilişkin, 80 yıldır değişmeden bu güne katlanarak gelmiş olan üniter yapıda, demokratik, özgürlükçü, kapsayıcı, gerçekten laik bir değişiklik yapacağına, bu bağlamda sorunu çözeceğine dair en küçük bir işarette mi bulunmuştur ki, biz konunun ciddiyetini görelim ve tartışalım? Hayır, böyle bir şey yoktur. Olmamıştır.

 

Olan nedir? Avrupa’nın ve ABD’nin global sermayesi, kendi çıkarları açısından geleneksel üniter yapıyı uygun bulmuyorlar. Bunun için de kimi esnetmeleri temel alıyorlar. Ancak söz konusu esnetmeler, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarından hareket etmiyor, global sermayenin ihtiyaçlarından hareket ediyor. Ancak, hiç bir zaman bu ihtiyaçlar, çıplak bir şekilde belirtilmez, bu nedenle de vitrine, “demokrasi” ve “özgürlükler” konusunu çıkartıyorlar. Böylece, bu en temel gereksinme, “çerez niyetine” öne sürülerek, sorunun meşruiyeti sağlanıyor imajını yaratıyorlar. AKP, bu türden çıkarların yenilenmiş partneri olarak bu gün iktidardadır.

 

“Ilımlı İslâm” olarak da tanımlanan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin prototip ayağı olarak güncelleştirilmiştir.

 

Bu projenin sahipleri, kendi istem ve beklentileri açısından, “çerez niyetine” ele aldıkları, örneğin “Alevi Sorunu” ya da “Kürt Sorunu” gibi sorunların, çözümü için, bu sorunların gerçek muhataplarıyla görüşülmesi zemininde bir çözümü öngörmüyor. Tam tersine, sorunları için ayağa kalkmış bu toplum kategorilerine, “gerçek muhataplar dışında, muhatap oluştur ve çöz” diyor. Paradoks gibi görünse de, gerçek şu ki, bu gibi iç sorunların çözümlerini, doğrudan muhataplarıyla, demokratik zeminlerde bizzat kendileri çözmek yerine, âdeta yalvarırcasına ve ülkenin bütün nimetlerini bunlara sunma pahasına, en başta ABD olmak üzere bu odaklara havale edenler de bizzat kendileri!..

 

Genelkurmay vesayetindeki geleneksel bürokratik yapı, ne “Alevi Sorunu”nda ne de “Kürt Sorunu”nda herhangi bir çözümü kabul etmediği gibi geleneksel inkâr ve imha anlayışının, göbekten bağlı oldukları ABD veya AB’liğince kabul görmesini dayatıyor.

 

ABD’ci “Ilımlı İslâm” modelinin prototipi AKP ise, hem bu çözüm zeminine oynuyor hem de daha özgül davranıyor. “Kürt Sorunu” için, “Benim 75 Kürt milletvekilim var” diyor ve kendisini “Kürtlerin de temsilcisiymiş” gibi gösteriyorken, aslında, daha spesifik noktada geleneksel “inkâr ve imha” zemininden kopmuyor. Onunla müthiş bir uyum içinde, Avrupa Birliği ve ABD’li efendilerine de kazık atıyor! Aynı yaklaşım, Aleviler için de geçerlidir. Vitrinine aldığı Çamuroğlugillerle, “benim Alevi milletvekillerim var” diyor, Alevilerin de hamiliğine soyunarak sanki Alevilerin sorununa çözüm getirecekmiş havasını yaratıyor. Yarattığı havayı, daha çok da AB’liği sahasına şutlayarak yapıyor, gerçekte ise, geleneksel “imha ve inkâr” zihniyetiyle Aleviler konusunda da tam bir uyum içinde. Çözeceği hiç bir şey yok. Oynuyor, sorunu çürütüyor ve dikkatlerin dağıtılarak kendi içine kapanmasına, tutuşturulan ateşin tekrar küllenmesine çalışıyor. “İftar yemeği” şovunda boca edilen şu söze bakar mısınız; “Yeter ki birlik ve beraberlik içinde olalım”!.. Kime ve neye karşı?!..

 

Dahası var; âdeta AKP’nin iftar şovuna nazire yaparcasına, 6. İdare Mahkemesi’ne, Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi’nin, 2005’te 2000 imza ile başvuruda bulunduğu ve Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini, bütçeden Alevilere pay ayrılmasını ve de Diyanette Alevilere yer verilmesini talep eden davayı sonuçlandırdı. Söz konusu istemi de “anayasaya ve inkılâp yasalarına aykırı” buldu. Üstteki paragraflarda da belirttim, İdare Mahkemesi, böylesine bir anayasal düzen ortadayken ve bu değişmemişken, hatta özellikle de, değiştirilemez hükümleri bağlamında, Genelkurmayın, koruması ve kollaması altında güvencedeyken, söz konusu mahkemenin başka türlü karar verebilmesi mümkün müydü? Hem de, o mahkemenin üyeleri dahi, tekmil eğitim ve öğrenimlerini bu zeminde yapmış, hukuka dair bütün ezberlerini bu ilkelere göre biçimlendirmişlerken!..

 

Devam ediyorum; geçenlerde, Başbakan Erdoğan Diyarbakır’a gitti. Sivil tsoplum örgütleriyle yaptığı toplantıda, onların “Kürt Sorunu’nun demokratik ve barışçı çözüm istemlerini” arsız bir iki yüzlülükle duymak bile istemeyen Başbakan Erdoğan, “herkes evinde Kürtçe konuşmuş, kimsenin buna bir dediği var mı?” diye yanıtlamıştı. Sözde Muharrem “iftarı”nda yaptığı konuşmada ise, neredeyse aynı bağlamda, “herkes evinde Aleviliğini sürdürsün, kimsenin bir dediği var mı?” demiştir. Gerçek budur, bundan öte ne çözüm vardır, ne de çözüm gibi bir şey!..

 

***

 

Son olarak bir kaç söz de, Alevi Hareketinin doğal tepkileşmelerinde, tepkilerini dillendirirken yaşadıkları karmaşaya değinmek istiyorum.

 

Demokratik Alevi Hareketinin yönetimleri en başta olmak üzere, yazarları, aydınları, AKP ve vitrinlik Çamuroğlugillerin girişimlerine tepkililer. Tepkileri de son derece doğal. Her zaman belirtiyorum, Aleviler, mutlaka da her şeyin en doğrusunu, herkesten daha güzelini yapmak ya da yerine getirmek zorunda değildirler. Ayrıca, yanlış yapma hakları da vardır. Benim şimdi söyleyeceklerim, bunun ötesinde, aynı zeminde yürümeye çalışan birisinin “kendimize uyarı” niteliğindedir.

 

Her benzer durumda olduğu gibi iki alanı birbirine karıştırmaya devam ediyor Alevi Hareketinin sözcüleri. Nasıl karıştırıyor? ?öyle; Alevilerin, örgütlü bir hareket olarak ortaya çıkmalarını koşullayan, demokrasi ve laiklik konusudur ve bu nokta Alevi Hareketinin demokratik program hedeflerini içerir. Böylece de doğası gereği siyasal/hukuksal alanla ilgilidir. İkinci konu yukarda da belirttim, Yol içi konulardır.

 

Güncel konuda, takınılacak tavır, tümüyle demokratik program hedefleriyle bağlantılı olmak zorundadır. Doğaldır ki ölçülerde bu zeminden ortaya çıkarılarak ileri sürülmeli ve tavır belirlenmelidir. Tepkiler belirtilirken, böyle mi yapılmaktadır? Hayır. Karıştırma da bu noktada çıkıyor işte. Kimileri, Muharrem ya da Aşuranın “bir yas” özelliğine taşıdığını ya da Alevilerde “iftar” gibi bir erkânın bulunmadığını ileri sürüp, AKP uygulamasına karşı çıkarken, kimileri Reha Çamuroğlugilleri “düşkün” ilan ettiğini ifade ediyor. Kimileri kurulan sofranın “Hızır paşa” sofrası olduğunu söyleyerek karşı çıkmaya çalışıyor.

 

Sözü uzatmağa gerek yok, örneğin, Çamuroğlugillerin “düşkün edilmesi” tutumu, siyasî demokrasi hedefleriyle ilgili değil, bir Yol-Erkân-Meydan konusudur. Peki, kendisini bir “İnanç Topluluğu” olarak tanımlayan bir yapının, böyle bir erkânı yürürlüğe koyma olanağı var mıdır? Sözünü ettiğim üniter yapılanma içinde kendisini, onun dayattığı koşullara uygun olarak “İnanç” diye tanımlamış bir topluluğun, bu gün “ideolojik” bir söylem olmanın dışında yapabileceği hiç bir şey yoktur. Düşkün de edemez. Olsa olsa, kendi örgütsel yapısı içinde bu gibi zatı muhteremlerle ilişkisiz olur hepsi o kadar.

 

Otantik özellikler bakımından düşkünlük ise başlı başına bir kurumdur. Bir kişinin her hangi bir davranışından sorumlu tutulabilmesi için önce o kişinin “ikrar vermiş Yol evladı” olması gerekir ki yaptıkları ya da yapamadıkları nedeniyle sorumlu tutulsun, düşkün edilsin ya da “yoldan çıkarılsın”!..Tabi ki böylesi bir sonuca ulaşmak bile, “Dar Meydanı”nı gerektirir. Rızalığı gerektirir, vesaire.

 

 Çamuroğlugillerin, otantik bağlamda ne “yol evlatlıkları” vardır ne de “düşkünlük” gibi bir kurumsal yapıya tabilikleri. Burada konu siyasidir, hukukidir, karşı koyuş da, tepki de, tutum da ölçülerini, bu zeminden almak durumundadır. Post Nişin Veliyettin Ulusoy, bir başlangıç olması nedeniyle, Dedeler-Pirler ve Analar adına yayınladığı bildiriyi, tümüyle bu zeminde üretmiş, sonuç olarak Başbakan da, eğer bir şeyler çözmek istiyorsa işe, “2 Temmuz’da bizimle birlikte yürüsün. Bu, çok da yerinde olur” diye seslenmişti. Bütün şovlardan azade olarak konu bu kadar sade ve bize özgü!..

 

13 Ocak 2008-Dortmund

 

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.