Emekçilerin Kurtuluşu Sorunu ve Barış Sorunların Çözümünde Zorun Rolü

Babür Pınar

Tekelci burjuva iktidarının tüm unsurları, şu veya bu şekilde ama zorunlu olarak sonunda, bir toplumsal gerçeği kabul ettiler; Dün olduğu gibi bugün de Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur. Bu gerçeğin cumhuriyet tarihi boyunca unutturulmaya çalışılması, sorunun üzerinin öldürücü, asimile edici bir örtü ile örtülmesi, gerçeğin yok olmasını sağlayamadı. Gerçek, tüm inkarcı kavram, aldatmaca ve ikiyüzlülüğün foyasını kazıyarak aydınlığa çıktı. Tüm burjuva siyasîler, generaller, sermaye sahipleri, bürokratlar, diplomatlar, gazeteciler, dişlerini sıkarak gerçeğin yüzlerine çarptığı durumu acı çekerek kabullendiler. “Kart kurt” sözcükleri soluk borularının en dibine itildi. Burjuva unsurların tüm inkarcı ve ezici çabalarına karşın, Kürt sorunu çözülmesi zorunlu bir problem olarak, toplumsal gündemin ilk sırasındaki yerini aldı. Ancak sorunu; üzerini örterek, inkar ederek ve görmezden gelerek çözebileceğini sanan burjuva iktidarın, problemi gündeme almakta geç kalışının faturasını ağır ödeyeceği de açıktır. Olağan koşullarda, ortaya çıktığı dönemde ve zamanında çözümlenemeyen sorunlar süreç ilerledikçe ve üzerine yeni sorunlar eklendikçe, daha da karmaşık bir hal aldı. Demokratik yolla burjuva çözümü olanaklı olan Kürt sorununu, mas etmek yolunu seçen burjuva iktidarın önüne, bu sorun, silahlı mücadelenin zoru ile konuldu. Bu nedenle, sınırları burjuvazinin sömürgeci, bencil ufkunu aşan çözümlerin de dayatıldığı bir noktaya ulaşıldı. Kürt sorunu burjuva iktidarın (TC’nin)  kuruluşu ile birlikte, demokratik yolla çözümü göreceli olarak kolayken; gelinen noktada, burjuva iktidar açısından Kürt sorunu çözülmesi zor bir problem oldu. Bu problemin, burjuva demokratik çözümü sürecinde dahi, bazı burjuva unsurların telef olacağı açıktır.

Büyük toplumsal sorunlar, sorunu çözmeğe muktedir olmayan güçlerin telef olmasına yol açarak çözülür. Son yıllara kadar burjuvazinin büyük çoğunluğu için Kürt sorununu ağza almak dahi suçken ve Kürt ulusunun varlığından söz edenler vebalı muamelesi görürken; bugün burjuva iktidarın tüm unsurları Kürt sorunundan söz ediyorlar. Tüm burjuva siyasîleri, ideologları koro halinde, Kürt halkının varlığını kabul etmeyenleri “inkarcı” ve “çağdışı” ilan ediyorlar. İşin tuhafı şu ki, bu baylar, Kürt sorununun varlığını ilk kendileri keşfetmiş gibi, sözlerinin altını çizerek yazıp konuşuyorlar. Ancak, Kürtleri keşfetmelerinde, zorun dayanılmaz kabul ettirici etkisi olduğu gerçeğini de örtbas etmek için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlar. Demokrasi havarisi yaftasını boyunlarına asan bu baylar için, zevahiri kurtarmak adına yapılaması gerekli bir eylemdir bu. Kürt sorununun üzerindeki örtüyü kaldırma zorunluluğunun temelinde, burjuvazinin demokrasi havarisi olmasının rolü yok. Bu kaçınılmaz noktaya varışın temelinde, Kürt halkının, birlikte yaşamak için, ulusal kimliğinin kabul edilmesini, ön koşul olarak dayatan toplumsal güç olma durumuna gelmesi var. Bu durum, “devletin demokratik nitelik kazanması” sürecinde, Kürt sorununun, yapılması gerekenler listesinin ilk sırasına konmasının da nedenidir.

Siyasî İktidar İkiyüzlü Politikasını Sürdürüyor

Türk burjuva siyasî önderleri “ Kürt gerçeğinin kabulü” noktasına istemeyerek geldiler. Bu nedenle istemeyerek, burunlarını tutarak, beladan kurtulma istenciyle sorunun üzerine eğiliyorlar. Dolayısıyla burjuva cephesinde yer alan siyasetçilerin ve ideologların “Kürt kimliğine” saygısı sahtedir. Bir halkın ulusal başkaldırısını yok etmek isteği ile o halkın ulusal kimliğine saygı duymak birbirinin zıddı olgulardır. Türk burjuva siyasası, Kürt ulusal kimliğinin kabul edilmesi konusundaki ısrarcı tutuma ve bu tutumun halk ayaklanması tehdidi ile kendine dayatılmış olmasına saygı duymuyor. Burjuva iktidar, Kürt halkının ulusal ayaklanmasının önünü açan “silahlı” siyasî unsurlardan nefret ediyor. Halk ayaklanması sözcüğünü ağzına alan her unsuru, bir kaşık suda boğmak arzusuyla yanıp tutuşuyor. Bağımsız ve sosyalist Kürdistan cumhuriyeti fikrini duyunca, Türk ve Kürt burjuva siyasîlerinin, ideologlarının, sanatçılarının, bürokratların ve askerlerin tüyleri diken diken oluyor.  Burjuvazinin barış ve demokrasi çözümü ya da militarist çözümlerinin hepsi bu ruh hali içerisinde öne sürülen önermelerdir. Görülmesi gereken gerçek budur. Burjuva siyasî iktidar, Kürt halkının, burjuva düzenden kopuş yöneliminin ayaklanmaya dönüşmemesi için gereken yapısal önlemleri almak istiyor. Burjuva devletin, Kürt ulusal hareketinin bastırılması, teslim alınması doğrultusunda attığı her “demokratik” adımı, “samimiyet” noktasında test etmek; burjuva iktidarın ikiyüzlü politikalarının sınıfsal dayanağını kavrayamamak demektir.

Bu gerçekliğin kavranması; teorik olarak, sosyalistleri, burjuvaziyle hiçbir koşulda uzlaşmama ve barış masasına oturmama fikrine götürür. Ancak, savunulması gereken bu doğru fikrin; Kürt halkının kendi kaderini belirlerken “özgür olması gerekir” ilkesine ket vurmasına, herhangi bir biçimde gerekçe edilmesi; bu fikrin doğruluğuna gölge düşürür. Kürt sorununun çözümünde izlenecek tüm yol ve yöntemlerin tercihini yapacak olan Kürt halkıdır. (Halkların kendi kaderini belirlemesinde siyasî örgütlerin önemli yeri olduğu için denilebilir ki; izlenecek yol ve hakkın kullanılma durumu konusunda; PKK’nin ve diğer Kürt partilerin çözüm politikalarının ve kararının belirleyici olacağı açıktır.) Dolayısıyla Kürt halkı ulusal istemlerinin gerçekleşme yollarından birini tercih edebilir. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını kullanması ilkesinin içeriğinin burjuva oluşu da; ezilen halkın kendi kaderini belirlemesi noktasında özgür olmalıdır fikrini inkar etmenin gerekçesi olamaz. Hakkı kullanmak hak sahibine aittir. Kuşkusuz, hakkın kullanılma biçimi, izlenecek politikaların niteliğine ilişkin tanımlamayı da hak eder. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Yanlış olan, Kürt ulusal hareketinin izleyeceği her yol ve tercihin “devrimci” nitelikte olacağı varsayımıdır. Kürt ulusal uyanışında önemli rol oynayan gerilla hareketinin,  yarattığı sosyal, psikolojik baskıyı kullanarak, izlenecek her yolun “devrimci” olduğunun kabul edilmesini beklemek abesle iştigaldir. Harekete sonradan sempati duyan, bu nedenle geç kalmışlığın ezikliğini örtmek için harekete hararetle gaz veren unsurlar; “önder ve örgüt” tapınıcı bir tarzda Kürt ulusal hareketinin attığı her adımın “devrimci” sıfatını hak ettiğini iddia ediyorlar. Bu sözde devrimciler, devrimci sosyalistlerin de; izlenen burjuva demokratik politikaları, devrimci sıfatıyla nitelendirmesini istiyorlar. Bu istem bir ölçüde hoş görülebilir. Ancak bu unsurların, sosyalizm ve proleter devrim karşıtlığına vardırdıkları söylemlerini ve kendileriyle aynı politik dili kullanmadıkları için de; komünistlerin, Kürt ayaklanmasının dostu olmadığına ilişkin savlarını hoşgörüyle karşılamak mümkün değildir. TC devletinin demokratikleşmesini “emekçilerin kurtuluşu” olarak görme ve gösterme çabalarının, Kürt emekçilerinin kurtuluşunun önünü kesmek olduğunu, yüksek sesle ifade etmek; Kürt halkının dostu olmanın gereğidir. Dahası, devrimci sosyalistler, Kürt ulusal kurtuluş hareketinin, burjuva devletin kurulmasıyla sonuçlanmasının da Kürt emekçilerinin kurtuluşunun pratik ifadesi olmayacağını, her durumda açıklamakla yükümlüdürler. Bu gerçekliği açıklamaktan kaçınmak ve emeğin kurtuluşundan yana sosyalist politika izleyenleri ve burjuva iktidarın sömürdüğü ve ezdiği farklı ulustan emekçileri de kapsayacak tarzda, toptancı “düşman” tanımlaması yapmak devrimci siyasetten sapmadır. Devrimci siyasetten sapmak ise, her zaman, burjuva iktidarın değirmenine su taşır.

 

Barışın Sınıfsal Niteliğini Doğru Algılamak

TC devletinin demokratikleşmesi üzerinden sağlanacak barışın “devrimci” nitelikte olamayacağını vurgulayarak dile getirmekten, devrimci sosyalistleri, hiçbir ideolojik, politik saldırı alıkoyamaz. PKK’nin, Kürt uyanışının öncü örgütü olduğu gerçeğini kabul etmek; gerilla hareketinin gerçekleştirdiği güçlü baskının, TC devletini bugünkü noktaya getirdiğini görmek ve gelinen noktada elde edilecek her demokratik değişimin, Kürt halkı için “ileri” bir aşama olduğunu söylemek devrimci bir tutumdur. Diğer yandan, Kürt emekçilerinin kurtuluşunun gerçek anlamda ifadesi olacak, “Sosyalist Kürdistan” hedefinden uzaklaşarak; Demokratik cumhuriyet fikrine özel bir önem atfetmenin devrimci politikadan sapmak olduğu açıktır. Bu politik sapmanın, Kürt halk ayaklanmasına geçiş sürecine (Bugün, Kürt hareketinin halk ayaklanması evresinde olmadığı, halk savaşının öncül evresinde olduğu somut bir olgudur.) ket vurması ve dolayısıyla hareketin devrimci vasfını kaybetmesi anlamına geldiğini belirlemek devrimci sosyalist politikanın gereğidir. Türk burjuvazisinin egemenliğinin devlet biçimi olan, demokratik cumhuriyetin kurulması hedefi; hareketin, nihai noktada, devrimci bir çizgiden reformcu bir çizgiye kayması anlamına gelir. “Demokratik cumhuriyet” devletinin yalnızca Türk burjuvazisinin değil, Türk burjuvazisiyle birlikte Kürt burjuvazisinin de devleti haline gelmesi reformdur. Yeni duruma göre biçimlenecek burjuva devlet; Kürt ve Türk emekçilerinin kurtuluşunun pratik ifadesi olmadığı için de bu dönüşüm, devrim değil, reformdur.  Herhangi bir Burjuva devletin demokratikleşmesini halk hareketi ile sağlamış olmak; hareketin reformcu çizgiye kaymamasının garantisi olamaz. İnsanlık tarihi, sınıf egemenliğinin ifadesi olan devletin biçiminin, bazı koşullarda, silahlı mücadele ile değiştirildiği örnekleriyle doludur. Halk ayaklanması, halkın özgürlüğü ve kurtuluşu ile sonuçlanırsa; (ki bu emeğin kurtuluşunu engelleyen sınıfsal egemenliğin yıkılması demektir)  O zaman hareket, devrimci nitelik kazanır.

Emeğin kurtuluşunu engelleyen sınıfsal egemenliği parçalamayan, yalnızca onun biçim değiştirmesini sağlayan halk hareketi reformcu sıfatını alır. Burjuva devletin reformla değişimi; egemen sınıf iktidarını zayıflatmaz aksine daha da yetkinleştirir. Burjuva sınıf devletini demokratikleştirerek yetkinleştiren ve güçlendiren reformcu politikanın, devrimci politika olarak nitelendirilmesi siyasî oportünizmdir. Bir partiye devrimci niteliğini kazandıran; ezilen sınıfın egemen sınıfa karşı savaşının izlediği yola, ulaşacağı hedefe ilişkin devrim öngörüsüdür. Yalnızca bu değil; siyasî partinin, devrimci sınıfın fiilî iktidar örgütlenmesinin siyasî unsuru olması onun devrimci vasfının dayanağıdır. Bu sav, yalnızca siyasî partinin değil, tüm halkın örgütlenerek savaşa katılması gerekirliği üzerine kurulur. Silahlı mücadele; tek başına, siyasî hareketin devrimciliğinin kanıtı sayılamaz.  Öte yandan bir partinin silahlı savaşım veriyor olması; o parti militanlarına, devrimci sosyalistlere tepeden bakma ve onların her eleştirisine burun kıvırarak, bu eleştirinin “devrimciliğe yönelmiş bir saldırı” olduğunu söyleme hakkı vermez.

Türk ve Kürt küçükburjuva sosyalistleri, burjuvazinin  “demokratik çözüm” ve “barış” öneren kesimiyle fikri anlamda çakışıyorlar. Bu baylar, süren savaşın, Kürt halkının var olma savaşı olduğunu ve bu savaşın, TC devletinin demokratikleşmesi ile son bulduğu takdirde, devrimci amacından ve niteliğinden uzaklaşacağını anlamak istemiyorlar. Sosyal şovenizmin kapısına post sermiş bu küçükburjuva bayların gözleri öylesine bağlı ki; gerilla hareketinin yarattığı dinamiğin, Kürt emekçilerinin kurtuluşu için ve dolayısıyla Türkiye emekçilerinin devrimi için de bir olanak olduğunu göremediler.  Bu körlük onları, Kürt ulusal hareketinin, Türkiye emekçilerinin devrimci eyleminin önünde engel olduğu saplantısına itekledi. Bu nedenle Küçükburjuva sosyalistleri, Kürt halk ayaklanışının öncülü olan gerilla savaşının sona ermesini dört gözle beklediler, bekliyorlar. Küçükburjuva sosyalistlerinin, Burjuva devlet ile Kürt gerillaları arasında süren savaşı, “demokrasi sürecine ket vuran bir savaş” olarak tanımlamaları ve bu savaşa karşı da “barışı” savunmanın gurur verici olduğunu iddia etmeleri kaçınılmaz olarak gerçekleşti. Küçükburjuva sosyalistler, demokratlar, gerçekleşecek barışın, Kürt ayaklanışının yara alması anlamına geleceği gerçeğinin üzerini örtmek için, her türlü propagandayı yaptılar, yapıyorlar. Burjuva “ulusalcılar”, Kürtlere dayatılan “barışa” yüce değer atfetmekten ve Kürtlerin silahtan arınarak demokratik devletin bir ögesi olmasının “aklın” yolu olduğunu iddia etmekten kendilerini alamıyorlar. Gerilla hareketinin, Kürt halkının özgürlük savaşını ateşlemesi olasılığına karşı sınıfsal hoşnutsuzluğu, öfkesi; küçükburjuvazinin “barış” politikasına yön verdi. Bu sözde barışseverler, aynı zamanda, emekçilerin kurtuluşunun bir sınıfsal devrimle mümkün olacağı fikrinin de “demode” olduğunu iddia ettiler ve emekçilerin devriminden; tarihe gömerek unutmak istedikleri bir varlığın “hayaletini” görmüş gibi ürktüler. Bu küçükburjuvalar, emekçilerin devriminin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu gerçeğine karşı sınıfsal öfkelerini her zeminde dile getirdiler.

Burjuvazinin, Kürt sorununun çözümü doğrultusunda önerdiği tüm “barış” planları, Kürt halk ayaklanışının önünü kesecek teslimiyet politikalarını içerir. Bu barış planının onayı, teslimiyetin onayıdır. Bu teslimiyet, yalnızca Kürt halkı için değil, aynı zamanda Türk halkı için de esaretin perçinlenmesidir. Türkiye işçi sınıfının, Kürt halkının devrimci savaşının yanında olması gerektiği gerçeğinin üzerini örtmeğe ve bu eylemden uzaklaşmaya yardımcı olacak her barış planı, devrimci sosyalizmden kaçış belgisidir.

 

Burjuva İktidarla Halklar Arasında Sağlanan Barış

“Onurlu”  Olmaz

Burjuvaziyle emekçiler arasında sağlanacak her “barış”, sömürü sisteminin onayıdır. Türk ulusalcılığının ve burjuva devletin dayatmalarının kabulü üzerinde gerçekleşecek barışın “onurlu” olabileceğinden bahsetmek; gerçekleşen aldatmacaya katkıda bulunmaktır. Açıkçası, Kürt halkını ayaklanmadan uzaklaştıracak her “demokratikleşme”  ve “barış”; Kürt ve Türk emekçilerinin kurtuluşu çizgisinden ödün vermektir. Bu sözde “barış”; emeğin kurtuluşu idealinden, söylemde olmasa da pratik olarak, burjuva demokratik kazanımlar uğruna vazgeçmek zemini üzerinde şekillenecektir. Burjuva düzenin ve dolayısıyla sömürünün, baskının yetkinleşmesini sağlayacak devletin biçimindeki her demokratik değişim, burjuva iktidara rızanın sürmesidir. Böylesi bir “barışa” koşulların dayatması nedeniyle zorunlu “evet” dediğini açıklayan ve kendi kaderinin bu yönde çizilmesine razı olan Kürt halkının, durumunu anlamak gerekir. Ancak Kürt halkının kendi yazgısını bu yönde belirlemesinin koşullarını anlamanın yanında; burjuva iktidarla barışın içyüzüne ilişkin sınıfsal gerçeği doğru kavramak ve açıklamakta devrimci sosyalist sorumluluğun gereğidir.

Gerçek anlamda barış; gönüllü bir arada olmakla hayat bulur. Gönüllü bir arada olmak ise; birlikte yaşayan insanların eşit ve özgür olması üzerine yapılanır. Halkların birbiriyle eşit ve özgür olması; halkların gönüllü bir arada yaşaması için ön koşuldur. Ancak gönüllü birliktelik için bu da yetmez. Farklı ulustan halkların kendi ülkelerinde de tüm yurttaşların eşit ve özgür olması gereklidir. Bu koşulların oluşmadığı yerde barış; egemen iktidarın, sınıfsal egemenliğini; ezilen sınıflara kabul ettirmesi halidir. Bu böyle olduğu zaman, hiçbir barış emekçiler açısından ”onurlu” sıfatını kazanamayacaktır. Açıkça söylemek gerekirse; kölelerin, kölelik şartlarının biçim değiştirmesinden başka anlamı olmayan koşullar üzerinde, efendilerle yapacağı her “barış” teslimiyetin ifadesidir ve bu barış “onurlu” sıfatını hak etmez. Bu koşullarda sağlanan barışın onurlu olabileceğini iddia etmek zehirli bir avuntudur. Kuşkusuz bu gerçekliği saptamak ve ifade etmek, koşulların dayattığı her barış girişimini ya da durumunu elinin tersiyle itmek anlamına gelmez. Unutulmaması gereken, barışın maddî koşullar üzerine oturduğu ve barışın, doğrudan çatışan güçler dengesine bağlı olduğudur. Ulusların kurtuluşu savaşında olduğu gibi; Emekçi sınıflar ile burjuvazi arasında süren devrimci bir savaşın da ara dönemi olabilir ve geçici bir dönem çatışan taraflar arasında barış gerçekleşebilir. Koşulların dayattığı yerde ve zaman “barış” ete kemiğe bürünür; var olur. Doğru olmayan yaklaşım; zorunlu gerçekleşen “barış” haline, “onurlu”, “şerefli” gibi yaftalar yapıştırmaktır. Ki bu yaklaşım, halkı aldatma söyleminin bir parçası olmaktır.

Çatışan toplumsal güçlerin durumu nedeniyle, bir tarafın teslim olması zorunlu olabilir ya da çatışma, taraflardan herhangi birinin lehine olmadan uzun bir dönem “pat” durumda sürebilir ve bu nedenle çatışmaya, barışla nokta konabilir. Bu olağan bir durumdur. Ancak bu zorunlu gerçekleşen “barışı”; “onurlu” sıfatıyla bezeyerek sunmak ikiyüzlülüktür. Sınıflar çatışmasının, halklar arasında eşitliğe ve dostluğa dayalı bir durumla sonuçlanmasının gerçek barışın zemini olduğunu bilen devrimci sosyalistlerin; burjuvaziyle ezilen halklar arasındaki çatışmayı geçici olarak askıya alan bir barış durumunu “onurla” kabul etmeleri; kendi vasıflarını ve devrimi inkar etmeleri anlamına gelir. Devrimci bir savaş, karşıt sınıfın ortadan kaldırılması ve ezen sınıfın siyasî iktidarı olan devletin yıkılması ile sonuçlanıncaya kadar sürer. Kuşkusuz, bu süreç zaferle sonuçlanmadan önce, çatışmanın ara dönemleri ve geçici barış durumu gerçekleşebilir. Ancak bu durumun geçici uzlaşmalar içeren dönem olduğu unutulmamalıdır. Uzlaşma, sınıf savaşımında, ezilen sınıfın kurtuluşuna ilişkin istenilen ve gerçek anlamda ezilenler yararına olan bir durum değildir. Egemen sınıfın egemenliği yıkılmadan önce, çatışan sınıflar arasında gerçekleşen uzlaşma hali, ezilen sınıfın, ezen sınıfın egemenliğini kabul etme halidir. Ki bu genel anlamda ezilen sınıfın devrimci yürüyüşünün konaklaması üzerine oturur. Hal bu iken, bu dönemi “onurlu bir duruşun” gerçekleşme süreci olarak adlandırmak; uzlaşmanın sınıflar için ne anlam ifade ettiğini kavramaktan uzaklaşmaktır. Bu yaklaşım,  sömürü düzenine “evet” demesi için, emekçi sınıfların gözünü boyamak doğrultusunda, gürültülü ve şatafatlı sözlerin arkasına sığınmaktır. Burjuva sistemin varlığını sürdürmesine razı olmanın ifadesi olacak bir barışın “sefil” yüzünü, hiçbir şatafatlı duruş, abartılı tutum ve radikal söylem örtemez. Siyasî iktidarla barış döneminde, üst perdeden atılan sloganlar ve keskin çıkışlar, “devrimci” olmanın belirtisi değil; bireysel, grupsal siyasetin çığlığıdır. Ezen sınıf iktidarının teyidi anlamı taşıyan bir barışı “onurlu” sıfatıyla anlamlandırmak; halk ayaklanmasını, kendi siyasî, iktisadî çıkarı ve itibarı için kullanmak isteyen küçükburjuva siyasîlerin, teslimiyeti parlak laflarla süsleme eylemidir. Kuşkusuz bu da tercih edilebilir bir davranış ve hak kullanma biçimidir. Kimsenin, başkalarının kendi yazgısını bu biçimde belirlemesine müdahale etme hakkı yoktur. Ama, bu durumu olduğundan başka göstermek (toplumsal ilerleme politikasını, devrimci sınıf politikası gibi göstermek) için gerçekleştirilen abartılı, savaşçı söylem ve eylem; bu söylem ve eylemi gerçekleştiren siyasîlerin küçükburjuva yüzünü gizleyemez. İzlenen politikanın devrimci nitelikte olup / olmadığını açıklama hakkını kullanmamızı da hiçbir güç engelleyemez.

Barış, her zaman somut gerçeklikle ilgili bir sorun olageldi. Barış, taraflar arasındaki savaşın nedenleri ile doğrudan ilgilidir. Her barış girişimi; savaşın o anki durumunun biçimlendirdiği, zorunlu nedenlere dayanır. Çatışmaya ara verilme dönemi olarak barış hali, savaşın gerçekleşme koşullarından kopuk değerlendirilemez. Barış, taraflar arasındaki çelişki ve çatışma koşullarını ortadan kaldırmaz; çelişki ve çatışmanın yeni bir biçimde sürdürülmesinin ifadesi olarak gerçekleşir. Bu nedenle, “Onurlu barış” türü kavramlar içi boş ajitasyon aracıdır ve çoğu zaman bu tür kavramlar, toplumsal gerçekliğin üzerini örter. İki çatışan taraf arasında gerçekleşen barış, istenilen değil zorunlu gerçekleştirilendir. Çoğu zaman barış; ya güçlerin “pat haline” ya da bir tarafın yenilgisi üzerine yapılandırılır ki, bu olgu karşılıklı tahammülü içerir. Barışı dayatan koşullar, barışın niteliğini de belirler. Savaş sürecinin ulaştığı durumun yarattığı koşulları lehine çevirme yeteneğini kaybettiği için yenilgiye uğrayan tarafın, “onurlu” barış kazandık söylemi, barışın hangi koşullarda yapıldığı gerçeğini değiştirmez. “Onurlu barış yapmak istiyoruz” sözü, savaşın dayattığı koşullara boyun eğen taraflara avuntu veren söylemin yaftasıdır. Bir toplumsal grubun, düşmanla bir arada yaşama durumunu, “barış” yaparak kabul etmesi; çatışmaya neden olan çelişkiyi ve dolayısıyla zıtlığı ortadan kaldırmaz. Bu nedenle denilebilir ki, her barış geçicidir. Bu geçici olma durumu; barışa neden olan zorunlu koşulların ortadan kalkmasına kadar tarafların birbirlerine tahammülünü içerir. Barışın allanıp pullanması, barışın gerçek niteliğini ve anlamını değiştirmez. Burjuvaziyle halk arasında gerçekleşen “barışın” uzlaşma olduğunu kavramak ve bunu açıkça söylemek devrimci tutumdur. Devrimden kaçış yolunda yürürken, devrimin itibarını da kullanma istenciyle, şatafatlı sıfatların arkasına sığınan ve sözde öfkeli çıkışlarla, reformcu politikaların üzerine örtmek arzusuyla yanıp tutuşan siyasîlerin, izledikleri yolun, “devrimci” olduğuna ilişkin savları aldatmacadır.

 

Döneme İlişkin Devrimci Sosyalist Politika

Bu noktada gözden uzak tutulmaması gereken asıl sorun; birbirine düşman olmasına yol açacak ölçüde bir çelişkisi ve husumeti olmayan halkların birbiriyle çatışma noktasına getirilmesidir. Bu ihtimali besleyecek her eylem ve politikadan uzak durmak ve bu politikaları deşifre etmek gereklidir. Toplumsal sorunlara yaklaşımda, özel olarak ulusal kimlikler üzerinden üretilen politik söylem; toplumsal sorunların sınıf mücadelesinin tezahürü olduğunu yok saymak anlamına gelir. Bu yok sayma, emekçilerin; burjuva paylaşım savaşının ögesi olmasını getirir. Farklı ulusal pazarların efendisi olan burjuvaların kendi çelişki ve çatışması, emekçilerin çelişki ve çatışması değildir. Burjuva ideologlar ve siyasîler bu gerçeğin aksine; burjuvazinin iç çatışmasının emekçiler arasındaki çelişki ve çatışma ve farklı ulustan burjuvaların birbiriyle çelişkisi ve çatışmasının da; halklar arasındaki çelişki ve çatışma demek olduğunu kabul ettirmek için ısrarlı propaganda yapıyorlar. Pazarın efendileri, pazarın sınırlarının belirlenmesi anlamına gelen ulusçuluk fikrinin, halkların kurtuluşu için ve emekçilerin yararı için elzem olduğuna emekçilerin inanmasını ve bu inançla savaş alanına girmesini istiyorlar. İnsanlık tarihi boyunca, halklar arasındaki çatışmanın; halkların kendi sorunları nedeniyle gerçekleştiğini söyleyen efendiler; bu yalanı halklara kabul ettirdiler. Efendilerin birbiriyle çelişkisini, kendi çelişkisi olarak benimseyen halklar birbiriyle savaştı ve birbirine düşman oldu. İşin tuhaf yanı; maddî çıkarları bir arada yaşamayı gerektirdiği yerde, efendiler “barış” yaptı. Ama fiilen çatışmanın içinde konumlanan ve birbirinin kanını döken halklar içten içe “düşmanlığı” sürdürdüler. Egemen sınıflar, bu “düşmanlığın” sürmesi için “özel” bir çaba gösterdiler; bu “düşmanlığı” iç ve dış politikalarının aracı olarak kullandılar.

Egemen sınıf iktidarının kendi çıkarları uğruna, halkları birbirine düşürme gayretine ve eylemine karşı durmak zorunludur. Burjuvazinin iktidarına karşı yürütülecek savaşın, farklı ulusal kimliğe sahip halkların savaşı olarak gösterilmesine karşı; özel önemde ve dikkatli bir mücadele yürütülmelidir. Çünkü, burjuva devlete karşı savaşın gerçekleşmesi sürecinde, halkların düşmanlaşması olasılığı büyük ölçüde vardır; ki, gerçekleşecek bu kör ve sağır çatışma halinin ortadan kaldırılması bir hayli zordur. “Kürtler düşmandır; kahrolsun Kürtler ve Türkler düşmandır, kahrolsun Türkler”, gibi toptancı, milliyetçi söylem; burjuva iktidara karşı yürütülecek savaşın, halklar için yaşamsal gereklilik olduğunun üzerini örtecek zehirli havanın oluşmasına büyük katkı olacaktır. Hiçbir kışkırtma ve acı, hiçbir emekçini bu zehirli havaya katkı vermesinin gerekçesi olamaz. Toplumsal devrim istencinden uzak, bireysel ve grupsal karşı duruşun öfkeli dışavurumu olan eylemler, zehirli havaya güç veren kısa soluklu çıkışlardır. Bu eylemleri gerçekleştirenlerin; Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) ve Tüm sosyalist partilerin iradesini kale almadığı, onları aştığı ve ikircikli politik tutumları nedeniyle, parti kadrolarını peşinden sürüklediği görülmelidir. Toplumsal pratiği yönlendirme iradesine sahip olmayan sosyalist ve demokrat partilerin rotasının, başka inisiyatiflerin politikasına göre biçimlenmesi kaçınılmaz gerçekleşir. Özellikle gerilla hareketine ve parti faaliyetine aktif olarak katılmayan ve burjuva demokratik haklar kazanılırken Kürt olduğunu hatırlayan, milliyetçi ve din referanslı politika izleyen unsurlar; hareketin içerisinde yer alan sosyalistlerin tasfiye edilmesi ve hareketin devrimci yanının törpülenmesi doğrultusunda, Kürt siyasasını etkilemek için, özel ideolojik baskı ve propaganda faaliyeti sürdürüyorlar. “Demokratik açılımın”  kesintiye uğramaması için; siyasî iktidarla “barışın” gerçekleşmesini arzuladıkları halde, süreci yönetme iradesi ve yeteneği sarsılan ve yıpranan PKK ve DTP yöneticilerinin ve yerel kadrolarının; bu propaganda faaliyetinin etkisi altına girdiği göz ardı edilemez.  Devrimci sosyalistler; bu gerçeği unutmadan; yürütülen din referanslı ve milliyetçi söylemlerin ve eylemlerin emekçiler tarafından benimsenmemesi için yoğun karşıt propaganda çalışması yapmalıdırlar.

Zorlu bir süreçte ilerlerken beklenmeyen eylemler ve provokasyonlar gerçekleşebilir. Sürecin güle oynaya yürütüleceğini sanmak siyasî arenada en büyük zaaftır. Her toplumsal süreç; bu sürece şu veya bu şekilde katılmak isteyen grupların eylemlerini de kapsayarak yürür. Zorlu bir sürece katılan her siyasî parti, sürecin beklenmedik eylemler getireceğine de hazır olmalıdır. Olası eylemler yanında, beklenmedik eylemlerin de gerçekleşeceğini hesaba katmadan sürece katılan siyasî partinin; olağan dışı gelişmeleri yönetme konusunda acze düşmesi kaçınılmazdır. Bir partinin devrimci olması, yalnızca olağan toplumsal olguları kavrayarak politik sürece yön vermesine değil;  olağan dışı olguların gerçekleşme durumunda da, toplumsal süreci devrimci tarzda ele almasına ve yön vermesine bağlıdır. Bir amaç doğrultusunda gerçekleştirilen toplumsal süreci yönlendirme iddiası ile ortaya çıkan siyasî partinin, “amacı” doğrultusunda yürürken, “provokasyonlar”, yasal ve yasadışı baskılar, saldırılar yürüyüşü bozuyor bu nedenle üzerimize düşen yükümlülüğü yerine getiremiyoruz deme özgürlüğü yoktur. Toplumsal sorumluluk alan siyasîler, üstlendikleri toplumsal yükümlülükleri her koşul altında yerine getirmek zorundadırlar. Siyasî parti “gibi” olunmaz, siyasî parti olunur. Toplumsal sorumluluklarını üstlenmeyen, sorunların çözüm yükümlüğünü başka inisiyatiflere devreden siyasî partilerin devre dışı kalması ya da üstlendiği siyasî rolün sona ermesi kaçınılmazdır. “Gibi” olan, gerçeği tarafından yadsınır. Sürece hâkim olan güçler; Aslın vekili olan figürün rolünü elinden alır.

Toplumsal yol ayrımının grileştiği dönemde, her söyleme ve eyleme içerdiği anlamdan daha büyük anlamlar yüklenir.  Bu nedenle devrimci sosyalistler, kullanılacak sözleri ve yürütülecek eylemleri, çok daha özenle seçmek zorundadırlar.

Farklı ulustan işçilerin, birbirleriyle dost ve eşit yaşamasını temin eden koşulların var olması; gerçek barışın tesisinin toplumsal zemininin var olması demektir. Gerçek barış; emekçilerin kurtuluşunun ifadesi olan toplumsal düzen içerisinde gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla barış ortamında, halkların dost ve eşit bir arada yaşaması; burjuvazinin tarihin çöplüğüne atılması sonrası mümkün olacaktır. Farklı ulustan işçiler için bu barış, özgürlüğün filiz vermesini sağlayan ortamı besler. Halklar arasında gerçekleşen bu barış; egemen sınıfların yüreğine ve mülkiyetine ateş düşürür ve onlar için bu barış; ıstırap vericidir, öldürücüdür. Burjuvazi, bu yazgısıyla mutlaka yüzleşecektir.

Her şey olacağına varır. Hak edenler hak ettiği yere varsın; barış öyle olsun.

19 Aralık 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.