Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP hakkında kapatma isteği ile dava açtı. Davanın konusu AKP’nin din referanslı bir parti olması idi. Dava AKP’nin istediği şekilde sonuçlandı. AKP’nin hükümet olması bu sonucun AKP lehine olmasında önemli rol oynadı. Aynı süreç içerisinde, Demokratik Toplum Partisi (DTP) hakkında da kapatılma istemiyle dava açıldı. DTP hakkında açılan dava; devletin elinde bir koz olarak, gerektiği zaman açılması koşuluyla üstü örtülerek bekletildi. “Kürt sorununa ilişkin açılım” süreci çıkmaza girdiği an, üstü örtülen koz masanın üzerine konuldu. Beklenen oldu; çifte standart davranış ete kemiğe büründü, Anayasa Mahkemesi DTP’nin kapatılmasına karar verdi. Yargının bu eylemi, devlet organlarının, görünen yükümlülükleri ve kimlikleri dışında; devlet aygıtının unsurları olmaları itibarıyla siyasî tutum takındıklarını somut olarak gösterdi. Gerekli olduğu anda devletin tüm organları, siyasî kimlikleriyle, siyasî düzen dışı unsurlara karşı ve hatta birbirlerine karşı politik tutum takınırlar.
DTP’nin Kapatılmasının Sınıfsal Anlamı ve Siyasî Sonuçları
Parti kapatma istemi ile dava açılması, yeni bir eylem değil. Aynı dönemde, hakkında dava açılan iki partinin ortak yanı; resmî ideolojik ezberin dışında bir söyleme (eyleme değil) sahip olmalarıdır. Türkiye siyasasının çifte standart tutumunun bir örneği, bu partiler hakkında dava açılma sürecinde somut olarak görüldü. MHP bu çifte standart uygulamanın sözcülüğünü ve öncülüğünü açık seçik sergiledi. AKP’yi kurtarmak için canhıraş bir gayretle, gerekirse anayasanın ilgili maddesini değiştirmek gerektiğini söyleyen MHP sözcüleri; ancak bu değişiklikten DTP’nin yararlanmaması için önlem alınması gerektiğinin altını çizdiler. DTP’yi düzen için tehlikeli gören MHP; AKP’yi tehlikeli görmedi. (DTP’ye karşı mücadele etmeği milliyetçiliğinin ve devletçiliğinin kanıt olarak gören MHP; mukaddesatçı parti olduğu iddiasının kanıtı olarak da AKP’yi koruma, kollama tavrını her durumda gösterdi.) Görünen o ki; MHP önderleri, AKP’nin burjuva düzenin has savunucusu bir parti olduğu (ya da en az kendileri kadar tehlikeli olduğu) gerçeğini görmüş durumda. Bu gerçeği burjuva cumhuriyet devletinin diğer kurumlarının ve devletçi partilerin de görmesi uzun sürmüş olsa da sonunda bu gerçek kavrandı. Generalleri “düzen karşıtı parti olmadıkları noktasında ikna eden AKP önderleri; tam da işi yoluna koyma rahatlığı içerisindeyken, bir anda yargının tavrı nedeniyle az da olsa bir şaşkınlık yaşadılar. Neyse ki; adaletin kılıcı AKP’ye teğet geçti. Kuşkusuz AKP önderlerini en çok üzen şey; DTP ile aynı muameleye (!) tabi tutulmaktı. Burjuva cumhuriyet kurumlarının, resmî ideolojik ezberin katı savunusu üzerinden kendilerini konumlandırmalarına karşın; bu iki parti, resmî ezber dışı (karşıtı değil) söyleme sahip olmaları nedeniyle yargılandılar. Geç de olsa; DTP’nin Kürt ulusal referanslı; ama burjuva programa sahip düzen partisi olduğu gerçeği, devletin bazı kurumları tarafından kabul edilse de, devletin en statükocu aygıtı olan ordu ve yargı ile bu kurumlarla ideolojik söylemi aynılaşan ulusalcı burjuva partiler hâlâ bu gerçekliği kavramaktan uzak. DTP iteklendiği yerde bir karşı duruş göstermek zorunluluğu hasıl olduğu için düzen dışı söyleme ulaşan bir partidir. T.C devletinin, Kürtler lehine biçimsel değişimini istese de, DTP’nin devleti yıkmak gibi toplumsal bir hedefi olmadığı da somut, siyasî olgudur. Resmî ideolojinin en net temsilcisi olan MHP”nin başbuğu bay Devlet önünde, ceketinin düğmelerini ilikleyerek, elini sıkan DTP eş başkanı, o an açıkça DTP’nin devlete bağlılığını ilan etti. Hayat en iyi öğreticidir.
Kapatılma eylemi; “demokratik açılım” sürecini yönetme yeteneğine sahip olmayan, ve siyasî yükümlülüğünü başka inisiyatiflere devreden DTP’nin yararına oldu. Siyasî süreci yönetemeyen partinin, kimliği aşınır; varlığı anlamsızlaşır. Siyasî süreci beylik laflarla ve abartılı tutum takınarak götüren ve amacı doğrultusunda, sürecin önünü açıcı bir politika üretemeyen DTP’nin rolü silikleşti. Tam da siyasî varlığı halk tarafından sorgulanır duruma gelmişken, Anayasa Mahkemesi, DTP’ye ceza vermek isterken, “taze kan” sundu. Yasal varlığı sona erdirilen DTP yöneticileri; baskı görmeyi ve mağdur edilmeyi kullanarak politik yetersizliğini gözden uzak tutacak olanağı elde ettiler. Bu olanağı fırsata çevirmek için DTP milletvekilleri istifalarını açıkladılar. Büyük millet meclisi, DTP milletvekillerinin istifasını kabul ederse; Kürt sorununun burjuva çözüm sürecini, artık sürecin asli unsuru olan PKK doğrudan muhatap olarak yürütecek. Böylece DTP süreci yönetme rolü oynamaktan kurtulacak. Toplumsal savaşım sürdürülürken, bazen taraflar, siyasî öngörüden yoksun olmaları nedeniyle, hiç istemedikleri halde attıkları adım ve söylemle rakiplerine hayat öpücüğü verirler. Siyasî savaş sürerken bazen rakibin taktik hataları, siyasî parti ve gruplara, beklemediği ölçüde katkı sağlar. Öyle de oldu. DTP milletvekilleri parlamento dışına itilirse; Devletin demokratik açılımı yöneten aygıtları; PKK ile, daha doğrusu Abdullah Öcalan ile doğrudan ama yasadışı görüşmek zorunda kalacaktır. Kürt sorunu eksenli başka bir legal partinin kurulması da artık bu durumu geri plana iteleyemez. Yargı, DTP’yi kapatma kararı alarak, devletin bazı organlarını yasadışı siyasî ilişki kurma çizgisine itekledi. Burjuva devletin organları arasındaki çelişki ve çatışma; bazen çatışan tarafları hiç istenmeyen noktaya sürükleyecek ölçüde siyasî havayı bozar. Devlet organları arasındaki çelişki, sınıfsal ve kurumsal varlık gerekçelerinin inkarı olan eyleme itilmelerine neden olacak ölçüde, tarafların siyasî öngörü yeteneğinin körleşmesine neden olur.
Her Burjuva Devlet Aygıtı Politik Kimliğe Sahiptir
Burjuva devlet aygıtı, her dönem ve her durumda, düzen dışı girişimlere karşı, gerekli önlemleri alır. Burjuva devlet ne kutsaldır ne de sınırsız hoşgörülüdür. Hoşgörü sınırları devletin gücü oranda çizilir. Burjuva devlet güçlü değilse; gerçekleştirdiği pratik düzen partisi olduğunu kanıtlasa da, düzen dışı söylemi var olma gerekçesi yapan partilere göstereceği tolerans sınırlıdır. Devletin organları, bu partilerin engellenmesi ya da dağıtılması için elindeki olanakları kullanmakta tereddüt etmez. Devlet aygıtının esas organı olmaları nedeniyle üstlendikleri yükümlülüklerini gölgede bırakacak ölçüde siyasî kimlikleri ortaya çıkar. Diğer yandan, düzen dışı söyleme sahip partilerin siyasal arenadan silinmesi için gereken tedbirlerin alınması da toplum tarafından “normal” karşılanır. Bu süreçte, üstlendikleri asli görev nedeniyle devletin kimliği farklı olan organlarının siyasî tavır alışları da göze batmaz. Ancak burjuva demokrasisinin; gerçek demokrasi olduğunu sanan bazı küçükburjuva ideologları, burjuva devletin organlarının asli yükümlülüğü dışına çıkarak, politik tavır gösteremeyeceği hayaline kapılarak; eylemin burjuva demokrasisinin özüne ters olduğu, “demokrasi ayıbı olduğu” iddiasında bulunurlar. Ama gerçek şudur; bütün sömürgen sınıf iktidarları, tarih boyunca kendilerini korumak için her yola başvurmuşlardır. Burjuva cumhuriyeti de bir sınıf devleti olarak kendini savunur. En demokratik burjuva devlet dahi sınıfsal vasfı gereği; düzen karşıtı eylemleri şu ya da bu şekilde ama mutlaka engeller. Altının oyulmasına ve yaşamına son verilmesine rıza gösteren bir “burjuva devlet”, pratik olarak devlet olma niteliğini yitirmiş demektir. Devlet kendini koruma olanaklarına ve araçlarına sahiptir. Burjuva demokrasisinde bu olanaklar daha fazladır. Burjuva devletin kendini koruma eylemi siyasî bir öz içerir ve devletin tüm organları ve alt kurumları bu tavrı içselleştirmiş bir forma sahiptir. Bu normal bir durumdur. Anormal olan, bir sınıf devletinin kendini yıkma düşüncesine ve eylemine hoşgörüyle bakabileceği kanısıdır.
Devletin siyasî partilere karşı tedbir alması olağandır. Bir siyasî parti mecliste çoğunluğu oluşturmuş ve hükümet eder durumda olmasına rağmen; bu partinin “düzen dışı” sayılarak, diğer devlet organları tarafından hasım (!) ilan edilmesi de mümkündür. Genel anlamda bu olağan bir durum iken; sınıf iktidarı sorununu kavramayan toplumlar ve gruplar açısından bu hal, olağan dışı görülür. Bu durumun örneği; Türkiye’de askeri darbelerle, muhtıralarla, Anayasa mahkemelerinin icraatlarıyla daha önce sergilendi. Bu icraatın bir benzeri daha “yeni” bir versiyonla sahnelendi.
Devletin Organları Arasındaki Çelişkinin Anlamı
Devletin yasama (Meclis,) yürütme ( Cumhurbaşkanlığı, Bakanlar kurulu, Ordu, Bürokrasi) ve yargı organları; genel anlamda ve kesin bir biçimde kapitalist sistemin koruyucusudur. Ancak bu duruma rağmen; devletin organları arasında çelişki, görüş farklılığı ve uzlaşır çatışma yaşanabilir. Bu organlar arasında bir çelişki olduğu gibi; organların alt kurumları arasında da tutulan yola ilişkin görüş farklılıkları olabilir. Örneğin ordu ile parlamento, ya da ordu ile bürokrasi, ordu ile hükümet arasında çelişki ve didişme; hatta bu organların kendi alt birimleri arasında da çelişki ve çatışma kaçınılmaz var olur. Bu doğrudan toplumsal ilişkilerin karmaşık yapısına ve sınıf çatışmalarının durumuna bağlı olarak, toplumsal ilişkilerin farklı biçime bürünmesinin mümkün olmasına ve bu nedenle toplumsal durumun biçimine ilişkin farklı görüşlerin bu birimler tarafından savunuluyor olmasına bağlıdır. Kaldı ki bir burjuva iktidarın ana unsurları arasında dahi çelişki mümkündür. Örneğin siyasî kurumlarla ya da ideolojik unsurlarla iktisadî alan aktörlerinin (sermaye sahiplerinin ) aynı görüşleri birebir savunması mümkün değildir. Bütün bu iktidar aygıtları arasında tek bağlayıcı ve birleştirici görüş kapitalist sistemin korunmasıdır. Çelişki ve görüş ayrılığı kapitalist sistemin nasıl korunacağı ve nasıl düzenleneceğine ilişkindir. Bu durum, devlet organlarının aynı zamanda siyasî olmalarının nedenidir. Kapitalist iktidarın farklı alanları arasında çelişkinin var olması; örneğin iktisadî alanın oyuncularının burjuva devletin yapısının değişmesini istemeleri ya da din ve okul gibi ideolojik kurumların yeniden yapılanmasını arzu etmeleri mümkündür. Bu istem nedeniyle, kapitalist iktidarın hiçbir aygıtı; kendine hayat veren kapitalist düzen karşıtı bir duruş alma noktasına sürüklenmez.
Ordunun ve yargının, AKP hakkında takındığı tavrı, bu ilişkiler içerisinde kavramak mümkündür. Alışılagelmiş resmî görüşün katı temsilcileri olan ordu ve yargı kurumları; Söylemi nedeniyle AKP’nin düzen dışı parti olduğu iddiasındadırlar. Çelişkinin temelinde de bu “ters” algılama durumu vardır.
Burjuva düzen partileri, kapitalist devletin esas unsuru değildir ve gerek partilerin birbirleriyle ve gerekse partilerin devlet organlarıyla ters düşmesi daha gerçekleşebilir bir haldir. Ordu, yargı ve bürokrasi; doğrudan devletin asli unsurudur. Oysa partiler; göstermelikte olsa, halkın oyuyla devletin resmî organı olan meclise girebilirler ve hükümet olabilirler. Siyasî partiler ancak meclise girer veya mecliste çoğunluk elde edebilirlerse; devletin yasama ve yürütme organının “belli bir dönem için” unsuru durumuna gelirler. Bu durumda devletin esas unsuru olan meclis ve hükümet üyeleri, düzen dışı söylemini revize eder. Partinin nispi “bağımsız” vasfı sona erer. Hükümet olmadan önce dillendirdiği söylem ne olursa olsun bütün partiler, düzenin has savunucusu olurlar. Bu noktadan itibaren partinin, resmî ezberle olan görüş farklılığı; devletin organları arasındaki görüş farklılıkları niteliğini alır.
Toplumsal arenada yer alış biçimine bağlı olarak, kimi burjuva partilerin; düzen dışı bir söyleme sahip olabilmelerinin koşulları vardır. Burjuva düzen partileri; toplumun siyasî ve ideolojik eğilimlerini ve farklılaşmalarını gözeterek bir söylem ve eylem çizgisi edinirler. Toplumun nabzını eline alamayan burjuva düzen partisi kendiliğinden silinip gitmeğe mahkumdur. Bu nedenle, burjuva partiler, başarı kazanmak istiyorlarsa; toplumun farklılaşan ideolojik ve siyasî durumuna uygun söylem ve eylem içerisinde bulunmak zorundadırlar. Kuşkusuz düzen muhalifi toplumsal kesimlerin istemine karşılık gelen, düzen dışı söyleme sahip partiler, meclise girer girmez ya da hükümet olur olmaz, söylemlerini terk edemezler. Söylemlerinin devletin resmî söylemi ile uzlaştırırlar. Dolayısıyla meclis ve hükümet söylemde, ordu, bürokrasi ve yargı kadar net ve katı biçimde resmî ideoloji taraftarı olamaz. Genel kapitalist düzenin korunması konusunda hemfikir olmak; kapitalist devlet aygıtının ne şekilde yönetileceği konusunda da hemfikir olmayı gerektirmez. Bazı dönemlerde, devletin organları arasında tutulan yol konusunda fikir ayrılığının oluşması normaldir. Ancak bu “normal” sayılacak yönetim tarzının farklılaşması; özellikle devletin “kadir-i mutlak”, resmî söyleminin kutsal sayıldığı ülkelerde; düzen karşıtlığı sayılabilir ve bu yöndeki kuşkular çatışmalara yol açar.
Devletin organları arasındaki çelişki ve çatışma; asıl olarak devletin resmî söylemi ile toplumun söylemi arasındaki çelişki ve çatışmanın tezahürüdür. Devletin, toplumun gereksinimleri ve isteklerini belirleyerek; tepeden inme, yukarıdan aşağıya toplum düzenlenişini sağladığı ülkelerde; devletle toplum arasındaki çelişki ve çatışmanın daha yoğun olması kaçınılmazdır. Bu nedenle kapitalist sistem sınırları içerisinde kalan, ancak söylemde, resmî ezberin dışına çıkan partilerin toplumun önemli kesiminin desteğini alması gerçekleşir. Bu partilerin hükümet olma durumunda, devletin asli organlarının ve devletçi partilerin ona karşı eylemleri, partinin toplumsal desteğinin artmasına neden olur. AKP’nin 2007 milletvekili seçiminde oyunun artmasında, devlet organlarının ve devletçi partilerinin resmî söylemle AKP’nin üzerine gitmesinin önemli etkisi olduğu açıktır.
AKP’nin, çelişki ve çatışmanın içerisinde yeşeren, boy veren bir parti olduğu görülmelidir. Açıkça ifade etmek gerekirse, DTP’nin siyasî varlığı da, kendinden önceki partiler gibi; Kürt halkının T.C tarafından dışlanması ve bu dışlanma üzerine oturan çelişki ve çatışmaya doğrudan bağlıdır. T.C Devleti, Kürt ulusunun toplumsal değerlerini inkar etmekten vazgeçtiği anda ve devlet bu duruma uygun biçimlendiği zaman; DTP gibi, farklı sınıf ve farklı dinsel/ulusal unsurları içerisinde barındıran cephe örgütlenmesi türü partiler, varlığını sürdürme koşulu ortadan kalktığı için silinecekler ve yerini yeni tipte partilere bırakacaklar. Bu kaçınılmaz yaşanacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğu günden beri; devletin asli unsurları; toplumun gereksinim ve isteklerinin ne olduğunu kendileri belirlediler. Bu yönetici elit, toplumun “iyiye” yönelmesini topluma rağmen, en iyi kendilerinin belirleyeceğine ve bu doğrultuda en iyi kararı ve doğru eylemi kendilerinin gerçekleştireceklerine ilişkin yargıya sahip oldular. Devlet kurumları kendinden menkul, değişmez ve değiştirilmesi düşünülemez, dinsel kılınmış, siyasî ideolojik yönetim tarzını içselleştirdi. Bu içselleştirme öylesine bir paranoya haline dönüştü ki, devletin asli kadroları, yönetme biçimine ilişkin en küçük bir görüş farklılığı gösteren kurumları dahi düzen dışı ilan ettiler. AKP ve kısmen farklılık gösteren, DTP gibi partiler; kapitalist düzen içinde var olmaya çalışıyor olsalar da; gayretleri ile tekelci kapitalistlerin ve emperyalist sermayenin takdirini kazanmış olsalar da; devletin has savunucuları nezdinde kuşkuyu kaldırmayı başaramadılar.
Ancak diğer yandan bakıldığında görülen gerçek şu ki; AKP gibi düzen partileri; toplumun önemli kesimini arkasına alarak, meclisin çoğunluğunu oluştursalar da, hükümet etme olanağına ulaşsalar da; devletin asli organları (özellikle de ordu) ile boy ölçüşecek bir güç olamayacaklarını uzun bir süre kavrayamadılar. Hükümet olmakla, devletin kendisi ve egemeni olunabileceği ham hayaline kapılmanın son derece tehlikeli olduğunu görmezden geldiklerinde, başlarına ne geleceğini anlayamadılar. Ya da zafer sarhoşluğuyla erk organları arasındaki ilişkiyi tanımlayan durumu yadsıdılar. Bu partilerin önderlerinin bu gerçekliği anlaması yetmez; toplumsal tabanlarına da bu gerçeği açıklamaları şarttır. Yani Meclisin çoğunluğunu elde etmek ve hükümet olmak; devletin kendisi olmak demek olmadığı gerçeğini kendi kadrolarına yandaşlarına uygun bir lisanla belletmelidirler. Ya yoksa bu gerçek devletin diğer organları tarafından belletilir, ama o zaman da faturası acı olur. Türkiye”de 1960 askeri darbesi ile bu gerçeği geç anlayan, Demokrat Parti önderleri siyasî cehaletlerinin bedelini canlarıyla ödediler. Daha sonra gerçekleşen askeri darbeler siyasî parti kadrolarına yeterince öğretici ders verdi. AKP önderleri, tarihsel olgulardan ders almadıklarından olacak; başlarından büyük işlere kalkıştılar. Devletin asli organlarıyla restleştiler. Ancak, siyasî eylemlilik içinde esip gürleyen AKP önderleri, sınıf devletinin vasfı konusunda, pratiğin öğreticiliği vasıtasıyla gerçeği anladıkça daha temkinli konuşmaya başladılar. Süreç içerisinde, tüm kozlar sırayla, karşılıklı ortaya konuldu. Hesaplaşma, açık ve örtülü tüm biçimlerde sürdü. Kapitalist diktatörlüğün aygıtları veya devletin organları arasındaki çatışmanın çeşitli biçimlerde sürmesi normaldir, ancak, herkesin tek bir koşula uyması gerekiyor; “kapitalist diktatörlük sisteminin bekası, tüm burjuva unsurlar için hayati önemde amaç olmalıdır.”
Düzen Partilerinin Kapatılması Burjuva Düzeni Sarsmaz
Sınıflar arasında (işçi sınıfı ile burjuvazi) bir açık çatışma durumunun olmaması nedeniyle, burjuva gruplar ve kurumlar arasındaki iç hesaplaşmanın gürültüsünün, çatışmanın niteliğiyle ters orantılı olarak fazla çıkması olağandır. Çatışmanın boyutları hangi tarafın boyunu aşarsa, o tarafın yelkenleri suya indireceği kesindir. Hükümet olma süreci içerisinde AKP kadroları devletin yapısını daha iyi tanıdılar. “Partileri millet kurar millet kapatır” sözünün “hoş bir seda” olduğunu öğrendiler (Bu içi boş bir sözdür, Kapitalist hiçbir ülkede düzen partisini halk kurmaz halk da kapatmaz.). Bu parti önderleri; Türkiye’de devletin halkın hizmetinde olmadığı, aksine toplumun devlet için feda edilebilir olduğu gerçeğini kavradıkları oranda; toplum / devlet çelişkisini yatıştırıcı bir rol üstlendiler. Çatışmanın seyrine bağlı olarak, o anki duruma aykırı davranacak olanların tasfiye edilerek yolculuğun sürdürülmesi olağandır. Tasfiye olanlar, toplumsal gerçeğin sert yüzü karşısında dehşete düşerek; belleklerini kutsal acıların kemirgenliğine bıraktılar ve devletin vasfı konusunda hidayete erdiler.
Kuşkusuz burjuva cumhuriyeti devletinin organları arasındaki küçük çatışmalar; Türkiye gibi iktisadî yapısı emperyalizme bağımlı olan ülkelerde, siyasî krizin çok daha derin yaşanmasına yol açar. Krizin faturasını burjuvazinin ödemesini sağlayacak bir halk örgütlenmesi / gücü mevcut değilse, tekelci burjuvazinin krizden güçlenerek çıkma olasılığı artar.
Bir partinin (meclisin çoğunluğunu bu parti üyeleri oluştursa da) kapatılması ile oluşan yara iyileşir. Yani partilerin kapatılması, devlet düzeni açısından ölümcül bir yara açmaz. Oluşacak siyasî kriz kısa sürede atlatılır. Çünkü, meclisi oluşturan partilerin kapatılması; meclisin kapatılması anlamına gelmez. Parti kapatılması düzenin asli olan aygıtının lağvedilmesi demek değildir. Siyasî partilere ilişkin bir durumu; devlete ilişkin bir durum gibi görmek yanılgılara yol açar.
Devletin bir organının; diğer organının ayağına çelme takmasını ya da kurşun sıkmasını; halkın lehine “AKP karanlığından kurtuluş” olarak gösteren aklıevvel demokrasi aşığı siyasetçilerin, ideologların tuzu kurudur. Çünkü, krizi devrim olanağına dönüştürecek emekçi sınıf gücü var olmadığı dönemde, burjuva iktidar kurumlarının çatışma durumunun geçici olduğunu onlarda deneyimleriyle anladılar. Kapitalist sistemi sarsacak ama öldürmeyecek bir krizin nemasının paylaşımında burjuva siyasîlerine ve ideologlarına da kemik payı düşer. Olan yine, bir burjuva düzen organına karşı sözde “mücadele veren” diğer düzen organının peşinden sürüklenen emekçilere olacaktır. Türk ve Kürt Emekçilerinin bu süreçten yara almadan çıkması, ancak sınıfsal perspektife sahip devrimci bir karşı duruşa sahip olmaları ile mümkündür. İşçilerin ve küçük üreticilerin sözde önderleri; burjuva düzenin korunması için her türlü fedakârlığın yapılması gerektiğini söyleyerek “aynı gemide olmanın” zorunluluğu ile geminin karaya oturmaması için her türden fedakârlığa hazır olduklarını her zaman söylediler ve eylemde de bunu kanıtladılar. Sömürüden kendilerine düşen payla yaşamlarını sürdüren beylerin; “kutsal” düzenin kapıkulları olarak; emekçilerin kesesinden harcayarak, düzenin yürümesinde rol alacaklarını ilan etmeleri beklenmelidir. Bu sözde önderlerin arkasından yürüyen emekçilerin de, hakları için mücadele vermekten vazgeçerek, burjuva düzenin, refaha kavuşması için, ellerinden geleni her zaman ortaya koydukları toplumsal bir gerçektir. Bu gerçeklik, emekçiler devrim için ayağa kalkmadıkça sürecek. Dün ne olduysa bugün ve yarın da aynısı olacak. Halk, kapitalist düzenin derdini, kendine dert edinerek, acı ilacı içecek. Siyasî Krizi Kürt ve Türk emekçilerin lehine çevirmek için, DTP ve sosyalist partilerin kadroları bu gerçeği kavramalıdır.
Kapitalist sistemin has partisi olduğu, pratiği ve söylemi ile tescillenmiş AKP hakkında dava açılmasını ah, vah ile karşılayarak dövünen ya da bu dava nedeniyle yargıyı alkışlamak için ellerini kaldıran emekçilerin, boşaltılmış ceplerindeki son kuruşun da alındığı açıktır.
Develer tepişirken, altta kalıp ezilmemek için; emekçiler, kapitalist düzen aygıtları ve burjuva devlet organları arasındaki didişmede taraf olmamak ve kendi cephesinde kendi toplumsal çıkarlarını korumak için sağlam durmak zorundadırlar. Efendinin derdini kendi derdi sayan köle; yazgısını değiştirme olanaklarını da yok eder.
19 Aralık-2009
