Marx’ın Dedikleri ve Demedikleri

Turgay Ulu

Marx ve Marksizm tartışmaları hiçbir zaman gündemden düşmedi. Değişik vesilelerle sorun daima tartışılır oldu. Sosyalizm denemeleri geriye düştüğünde Marksizm’e bir ölü köpek muamelesi yapıldı. Ancak, kapitalizm gerçek özellikleriyle tam anlamıyla yaşanmaya başlayınca, kitlelerin beklentilerinde hayal kırıklıkları oluşmaya başladı. Emperyalist küreselleşmenin önündeki maskeler dökülüp de gerçek yüzü açığa çıktıkça kitleler daha da bir şaşkın duruma düştüler.

Teknoloji gelişiyorken, üretim için gerekli olan canlı emek gücünün kullanımı alabildiğine azaltılabilinirken, çevreye zararlı olmayan enerji biçimlerinin devreye sokulması mümkün iken, çalışma zorunluluğunun günde iki saate indirilebilmesi teknik olanaklarla mümkün iken kapitalizm bunların hiçbirini yapmıyordu. Tam tersine, ürün bolluğu var olduğu halde insanlar açlıktan ölüyor, insanın hiçbir özgür anı kalmıyordu. Her an ve her yerde sürekli denetim ve gözetim altında tutuluyordu insan toplumu. Savaşlar ve etnik çatışmalar eski dönemleri aratmayacak düzeyde devam ediyordu. Hatta savaşlarda, kullanılan silahlar etkili silahlar olduğu için daha fazla can kaybı yaşanıyordu. Kimyasal silahların yarattığı doğa ve canlı tahribatı, çok uzun yıllar boyunca telafi edilemeyecek düzeylerde yaşanmaktaydı.

Kapitalizm, kendi yarattığı sorunlarına çare bulmakta zorlanıyordu. Çelişkiler çok boyutlu ve yeni biçimler alarak var olmaya devam ediyordu.

Yıllardan beri yaşanmakta olan savaş ve çatışmalara şimdi kapitalizmin içine girdiği derin ekonomik kriz eklendi. Neo liberal politikaların sonucu, kapitalizmin kaçınılmaz krizi olmuştu.

Teknolojinin gelişmesi, sosyalizm denemelerinde yaşanan geriye düşüş vb. nedenlere dayanarak Marksizm’i o yana bu yana çekiştiren ve Marksizm’i tarihin çöpüne atmaya uğraşan liberal teorisyenler, yaşanan bu ekonomik kriz karşısında şaşkınlık belirtileri veriyorlardı. Liberal Marksist teorisyenlerin çizdikleri pembe tablolar tam tersi yönde alarm vermeye başlamıştı. Liberal Marksist teorisyenlere göre, “küreselleşme” süreci ulus, sınıf ve ulus devlet şuurlarını kaldıracaktı. Böylelikle, bir şiddete dayalı sosyal devrime gerek kalmadan mevcut kapitalist ekonomi politik sistemi, teknolojinin gelişmesi sayesinde sınıfsız topluma ulaşacaktı(?)

Ancak, süreçler liberal Marksistlerin öngördüklerinin tersi bir istikamette işlemektedir. Yaşanan son 2008 ekonomik krizi, ters istikametteki gidişi daha görünür kılmaya başladı. Aşıldığı veya aşılacağı iddia edilen ulus devlet ve ekonomide devletleştirme politikaları daha fazla gündem olmaya başladı. Kriz dolayısıyla batan şirketler devletleştirilerek krizin etkisinden kurtarılmaya çalışılmaktadır.

 

Marksizm Hortluyor

Kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı kriz, bu krizlerin nedenini ve çözümünü en ayrıntılı ve doğru biçimde tespit eden Marx ve Marksizm’i yeniden gündemin baş sıralarına oturttu. Başta Amerika olmak üzere dünyanın birçok yerinde Marx’ın kitapları fazlasıyla ilgi görmeye başladı.

Her sınıf veya ekolün Marksizm’i tartışma gündemi yapmasının farklı farklı nedenleri vardı. Herkes kendi ihtiyacını gidermek, kendi yaşadığı sorunları çözebilmek için Marx’ta çözüm reçetesi bulmanın peşine düştü. Meselâ AB ve Amerikan sermayesinin gelişmesini isteyen fakat Rus, Çin ve ya Hindistan sermayesinin gelişmesini istemeyen İshak Alaton gibi ‘işveren’ kesimi, Rusya, Çin ve Hindistan’da toplumsal isyan hareketlerinin gelişmesini istiyorlar. Dolayısıyla buralarda Marksizm’in bir noktaya kadar etkili olmasını istiyorlardı.

Marksizm’i kapitalist sistemin krizlerini anlamak ve bu krizleri kapitalizm içinde aşabilmek için gündemlerine alanlar, Marx’ı salt bir ekonomist olarak ele alıyorlardı. Marx’ın 11. tezini ve onun devrimci yanını görmezden geliyorlardı. Marksizm bütünselliğinden kopartılarak ele alındığında ortaya çıkan teorinin veya bakış açısının adı Marksizm değil başka bir şey oluyor. Marx, Goha ve Erfurt programlarının eleştirisinde kendisinin yeni olarak ortaya koyduğu teorinin ne olduğunu birkaç madde başlığıyla açıklamıştır. Özetle bu açıklamada kendisinin yeni olarak söylediği şeyin; “... Benim yeni olarak yaptığım şudur: 1- Sınıfların varlığının, yalnızca üretimin belirli tarihsel aşamalarına bağlı olduğunu tanıtlamak; 2- Sınıf savaşımının, zorunlu olarak, proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü tanıtlamak; 3- Bu diktatörlüğün kendisinin de, ancak, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını ortaya koymak” (Marx, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, s. 12) olduğunu belirtmiştir. Marksizm’den bunlar çıkartıldığı zaman geriye kalanlar zaten şu ya da bu düzeyde, A. Simth, Ricardo, Hegel, Feuerbach vb. tarafından söylenmiş şeylerdir.

Öte yandan Marksizm’i içinde bulunulan koşullara göre yeniden üretme kaygısıyla meseleye kafa yoran insanlar da var. Marksizm tartışmalarında her nedense bu coğrafyada yaşayan kadrolar, genellikle Avrupalı yazarların eserlerine ilgi gösteriyorlar. E. Hosbaum, N. Chomski, A. Negri vb. yazarlara gösterilen ilgi bu coğrafyanın yetiştirdiği yazarlara gösterilmiyor. Fakat bu coğrafyanın yetiştirdiği yazarların yapıtları yukarıda adını zikrettiğimiz yazarlardan daha fazla bilgi ve birikim içermektedir. Aynı zamanda sınıfsal ve devrimci yanları daha güçlü ve sağlamdır. Buralarda Marksizm’i devre dışı bırakmaya çalışan yazarlar, daha çok ‘Frankfurt Okulu’ gibi Avrupalı ekollerin ürettikleri fikirlere dayanıyorlar. Marksizm yorumlan ya da Marksizm eleştirileri elden ele değişime uğramış bilgilere dayanmaktadır. Marksizm eleştirileri ya da Marksizm tartışmalarında, inceleyebildiğimiz eserler içinde direkt Marx’ın kendi kaleminden çıkmış görüşlerin eleştirisine dayananlar yok denecek kadar azdır. Başka yazarların ya da post-Marksistlerin eserleri referans alınarak yapılan Marksizm eleştirileri, devrimci hareketin tabanının kafa karışıklığına uğramasına yol açmaktadır.

Yakın zaman önce incelediğimiz, “Marks Gerçekte Ne Dedi” (Alev Yayınları) adlı Yusuf Zamir tarafından yazılmış olan kitap, direkt Marx’ın kendi yapıtları dikkate alınarak ortaya çıkartılmış bir kitaptır. Bu durum kitabın adından da anlaşılıyor zaten.

Yusuf Zamir, Marksizm üzerine yürüttüğü tartışmalarda daha çok devlet sorunu üzerine yoğunlaşmıştır. Devlet sorunuyla ilgili olarak hem Marx’ın gerçekte neler söylediğini, hem de daha sonra gelen Marksistlerin sorunu nasıl ele aldıklarını ve pratik uygulamaların nasıl sonuçlara yol açtığını tartışmıştır.

Yusuf Zamir, devlet sorunu ve genel olarak diğer sorunlarla ilgili olarak Marx-Engels’in ortaya koyduğu teorilerin, daha sonra sosyalizm denemelerini gerçekleştiren Lenin vb. önder kadrolar tarafından yanlış ve eksik anlaşıldığını iddia etmektedir. Meselâ Lenin’in eksik anlamasının nedeninin de, Lenin hayattayken Marx’ın henüz piyasaya çıkmamış yapıtlarını inceleme şansına sahip olmaması ve diğer yandan İkinci Enternasyonalin ortalığa yaydığı fikirlerden kaynaklandığını söylemektedir.

Yusuf Zamir, Marksist yapıtları orijinal kaynaklarından inceleyerek “Marksizm’in üç kaynağı” meselesinde doğru bir tespitte bulunmuştur. Marksizm’in İngiliz iktisadı, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesinin devamı olarak yorumlanmasının, Kautski’nin “Marksizm’in üç kaynağı” başlıklı makalesinin etkisi olduğunu vurguluyor. Gerçekte ise Marksizm; İngiliz iktisadı, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesinin eleştirisi, aşılması ve reddi üzerinden kurulmuştur.

Yusuf Zamir, “Marksizm’in üç kaynağı”, din vb. konularda Marx’ın eksik ve yanlış yorumlandığını tespit etmiş, tüm bu konularda Marx’ın gerçekte ne dediğini ortaya koymuştur. Ancak yaşanmış olan sosyalizm denemelerini ve devlet meselesini tartıştığı bölümlerde biraz soyut ve ön yargılı yaklaşımlarda bulunmuştur.

Yusuf Zamir, Marx’ın bir ekonomi politik yazmadığını, onun kapitalist ekonomi politiğin eleştirisini yaptığını söylüyor. Marx’ın “herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar ve herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” formülünde ifadesini bulan sözleri genel olarak bir ekonomi politik önermesi olarak kabul edilebilir. Fakat bu genel ve soyut bir tanımlamadır. İşin pratik yanına fazlaca girilmemiştir. Soyut ve genel bir önerme de olsa, bu formülün iki aşamalı olarak ve anlam itibariyle iki farklı ekonomik sistemi ifade ettiği için bu formülasyondan yola çıkarak Marx’ın komünizmi yekpare, bir anda olabilecek bir sistem olarak tarif etmediğini söylemek mümkündür. Formülasyonun birinci evresinde herkese yetecek bollukta ürün olmadığı için emek gücüne göre bir paylaştırma söz konusudur ve aynı zamanda çalışma zorunluluğu olduğu görülmektedir. Formülasyonun ikinci aşamasında ise bir ürün bolluğundan söz etmek mümkündür. Artık çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır. Herkes bol olan ürünlerden ihtiyacı kadar alabilecektir. Dolayısıyla herhangi bir devlet veya devlete benzer bir erkin olması gerekmeyecektir.

Şimdiye kadar edindiğimiz Marksizm bilgisinde, hem direkt Marx-Engels’in kendi yapıtlarından hem de onların yapıtlarını yorumlayan devrimci yayın organlarından öğrendiğimize göre; Marksizm, komünist toplumu iki evre olarak tarif eder. Buna bazı yayınlarda sosyalizm ve komünizm denir, bazı yayınlarda da komünizmin alt aşaması ve üst aşaması olarak söz edilirdi. Yusuf Zamir ise komünizmde böylesi aşamaların olmadığını iddia ediyor. Komünizmin herhangi bir yerinde devlet diye bir olgunun olamayacağını iddia ediyor yazar. Yazar bu görüşlerini Marx’a dayandırıyor. Marx, devlet sorunu veya kapitalizmden komünizme geçiş evresi olarak adlandırılabilecek sorun için “Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi”nde, burjuva devlet yapısının yıkılmasından ve bir proletarya diktatörlüğünün zorunluluğundan açık bir şekilde söz ediyor. Aynı zamanda Marx, yapıtlarında burjuva devlet yapısı veya bu devletin kalıntıları üzerinden bir sosyalizm kuruculuğunun olmaması gerektiğinden söz ediyor.

Yusuf Zamir’in sosyalizm denemeleri hakkında getirdikleri eleştirilerin hepsi yanlış veya haksız eleştirilerdir diye bir şey söylenemez. Aslında devlet tartışmasında Y. Zamir’in tespitleri teorik olarak yanlış değildir. İstenilen ve arzu edilen Yusuf Zamir’in tarif ettiği gibi; devletsiz bir toplum kurmaktır. Fakat mesele bunun pratik düzlemde nasıl gerçekleşeceğidir. Y. Zamir sosyalizm denemelerinde devletin tıpkı kapitalist toplumdaki gibi bir baskı aygıtı olduğunu düşünmektedir. Hemen söylemek gerekir ki, sosyalizm denemelerini (bazı yönleriyle kapitalizmi andırsa bile) kapitalizmle aynı görmek sağlıklı bir bakış açısı değildir. Sağlıklı olmayan bu bakış açısı aynı nedenlerle Stalin ile Hitler’i aynı çerçeve içinde değerlendirmektedir. Bu bakış açısında olanlara birkaç soru sormak yerinde olur: Tarihler 1917’yi gösterdiğinde Bolşevikler, tüm dünya çapında komünizmin oluşmasını beklemek amacıyla devrim yapmayı reddetmeleri mi gerekirdi? Ya da Nazi tanklarını Sovyetler Birliği gibi merkezi ve sıkı örgütlenmiş bir yapı olmaksızın veya Yusuf Zamir’in deyimiyle “devletsiz olarak” durdurma şansı olabilir miydi? Görüldüğü gibi, olması gerekenler Yusuf Zamir’in tarif ettiği gibi devletsiz, sınıfsız, komünist bir dünyanın oluşturulmasıdır. Ancak pratik durum ve olanlar, genel teorik belirlemelerin çizdiği yönde ilerlemiyor. Tam da bundan dolayıdır ki, Lenin; “teori gri, hayat ağacı ise yeşildir dostum” demiştir. Teori daha belirsizdir. İstenildiği gibi tasarlanabilir. Ancak pratik daha güncel ve belirlidir.

İlk bakışta, sosyalizm denemelerinin devlet aygıtını kalıcı bir işleve büründürdüğü gibi bir görünüm oluşmaktadır. Bu görünüm, pratik zorunluluğun oluşturduğu bir durumdur. Aslında Sovyetler Birliği’nde teorik olarak devletin ilelebet, kalıcı bir kurum olarak kalması yönünde bir savunu yoktu. Fakat devrimin, Lenin’in başından beri vurguladığı gibi yayılma eğilimi göstermemesi, onu bir savunma çizgisi izlemekle baş başa bırakmıştır. Teorik bir öngörü olarak, Avrupa’dan beklenen devrimler bir türlü gerçekleşmedi. Lenin, her zaman Sovyet devriminin imdadına Avrupa devrimleri yetişmezse işin sanıldığından daha zor olacağını vurguluyordu. Gelişmeler Lenin’in öngördüğü gibi oldu. Avrupa’dan beklenen devrimler gerçekleşmedi. Olan devrimler de daha çok nispeten gelişmemiş coğrafyalardan gerçekleşti. Tek tek dağınık coğrafyalardan gerçekleşen devrimler, dünya çapında azımsanmayacak bir alanı temsil etse de kıtasal bir düzeye ulaşamadı. Ulusal ölçeklerde kendisiyle sınırlı kalan bir alanda vuku bulan sosyalizm denemelerinin kaderi hemen hemen aynı oldu. Bir tek Küba deneyimi kalıcı oldu (Küba deneyimi çok yönlü sorunlarıyla ayrı bir tartışmanın konusudur.). Büyük sorunlarla boğuşmasına rağmen Küba deneyimi halen moral değerlerimizi temsil eden bir realite olarak var olmaya devam etmektedir.

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, tüm sosyalizm denemelerini gerçekleştiren coğrafyalarda devlet sorunu çokça tartışılmıştır. Hatta belli bir tarihten sonra, Stalin henüz yaşıyorken, devlet ve dolayısıyla proletarya diktatörlüğünün yumuşatılması gerektiği üzerinde tartışmalar olmuştur. Stalin’in tüm eserlerinin ciltlerinde bu tartışmalar ele alınmıştır. Stalin, söz konusu kitaplarında artık proletarya diktatörlüğünü gerektiren koşulların ortadan kalktığını, baskı altında tutulması gereken bir burjuva sınıfının kalmadığını ve dolayısıyla komünizmin üst aşamasına doğru ilerlenebileceğini söylüyor. Stalin’in bu ifadeleri genellikle Sovyet sistemi eleştiricileri tarafından ters yorumlanmıştır. Onlara göre Stalin artık komünist topluma ulaşıldığını söylemiştir. Oysa Stalin’in eserlerinde böyle yorumlanabilecek ifadeler yoktur. Konuyla ilgili ifadeler bir tartışmadır yalnızca. Stalin, arada bir, “hızla komünizme doğru ilerlemekteyiz” vurgusu yapıyor. Fakat bu vurgular birer istek ve temenni niteliğindedir. Önyargılı Sovyet eleştiricileri bunu Stalin’in komünizme geçildiğini iddia ettiği biçiminde yorumlamışlardır. Stalin’in “hızla komünizme doğru ilerliyoruz, proletarya diktatörlüğü ve dolayısıyla devletin yumuşatılması” yönündeki vurgularında esas olarak çelişkili olan, tek ülkede komünizmin mümkünsüzlüğü meselesidir. Burada “komünizm”den kastettiğimiz şey tabiî ki sınıfsız, sömürüsüz, devletsiz “üst aşama”dır. Lenin’le Troçki arasında gerçekleşen tek ülkede sosyalizm olur mu olmaz mı tartışması başka bir tartışmadır. Bir anlamda bu tartışma sulanmıştır. Birçok ülkede tek tek sosyalizm denemelerinin mümkün olduğu pratik olarak kanıtlanmıştır. Ancak komünizm tartışması farklı bir tartışmadır. Şimdiye kadar komünizmin tek ülkede mümkün olduğuna dair herhangi bir şey söylenmemiştir. Söylenmesi de pek mümkün değildir. Sınıflı toplum koşulları içinde tarif edilebilecek bir şey değildir komünizm.

Bu noktada Yusuf Zamir, kapitalizm ile komünizm arasında sosyalizm diye bir sistemi Marksizm’in öngörmediğini iddia ediyor. Kapitalizmle komünizm arasına bir ara aşama koyma olayının daha sonra Marksizm’e yamandığını iddia ediyor Yusuf Zamir. Yusuf Zamir’e göre kapitalizmden sonraki sistem komünizmdir ve komünizmin hiçbir yerinde devlet diye bir kurum yoktur. Yusuf Zamir, tam anlaşılmamakla birlikte bir “geçiş aşaması”ndan söz ediyor ve bu geçiş aşamasında proletarya diktatörlüğü diye bir şeyden söz ediyor. Fakat bunlardan ne kastedildiği pek anlaşılmıyor. Tüm bunların nasıl, nerede, ne şekilde gerçekleşeceği; mevcut ulus devletlerin nasıl tasfiye edileceği, sınıfların nasıl tasfiye edileceği vb. konularda fazla ayrıntılı bir program sunmuyor.

Tüm sosyalizm denemeleri sonucunda artık devlet, ulus, din gibi temel sorunlar yeni koşullara göre yeniden tartışılmalıdır. Ancak emekçi sınıfın karşısında, yenmek zorunda olduğu bir güç var olduğu müddetçe, zora dayalı örgütlenme ve ya kurumlaşma olmak zorunda olacaktır. Liberal Marksistlerin iddia ettiği gibi ulus devletler ortadan kalkar, sınıfsal çelişkiler uzlaşmaz olmaktan çıkarsa o zaman emekçi sınıfların da zora dayalı bir örgütlenme ve kurumlaşmasına gerek kalmaz. Fakat günümüz dünyasında böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Mevcut gerçekliği yok sayarak tartışmak, sanal âlemde çet yapmaktan öteye bir anlam taşımaz. Marx’ın dediği gibi, insanlık önüne çözebileceği sorunları koyar. Liberal Marksistlerin sanal tespitleri mevcut dünya gerçekliğine uymayan tespitlerdir. Dolayısıyla insanlık, önüne olmayan bir şeyi çözmek için almayacaktır. Somut durumda, herkes rahatlıkla görebilir ki dünya sınıflardan oluşmuş, çatışmalı, çelişkili bir var oluş içindedir. Tartışma ve tespitler bu gerçeklik göz önünde bulundurularak yürütülmek zorundadır.

Tüm bu sorunlar içinde yeniden ele alınıp tartışılması gereken önemli meselelerden biri ulus meselesidir. Emperyalist küreselleşme sürecinde ulus ve ulusal soruna nasıl yaklaşılacaktır? Diğer önemli meselelerden biri de din ve dine yaklaşım meselesidir. Her iki mesele de yeni koşullara göre tanımlanıp, bu sorunlara, mevcut koşulların gerektirdiği bir yaklaşım tarzı geliştirilmek zorundadır.

Ulus meselesi kapitalizmle birlikte ortaya çıkan bir meseledir. Aslında bir bakıma ulusçuluk, uluslardan önce var olmuştur. Kapitalist pazarın oluşması, ulusçuluk diye bir olgunun gelişmesine yol açmıştır. Zaten kurulan ulus devletler, esas olarak pazar ihtiyacına göre şekillenmiştir. Dolayısıyla her uluslaşma kendine özgü bir yol izlemiştir. Ulus olgusuna tek bir tanımlama getirebilmek pek olanaklı değildir. Aynı dili konuştukları halde farklı uluslardan olanlar var. Ya da farklı dilleri kullandıkları halde aynı ulustan olanlar var.

Burjuvazi kendi pazarını geliştirmek ve koruyup sağlama almak için bir ulusçuluk kültürü oluşturma ihtiyacı duymuştur. Ulusçuluk, belli bir insan topluluğunu diğer insan topluluklarından üstün görmek anlamına geliyor.

Erken kapitalizme ulaşan coğrafyalarda burjuvazi kendi pazarını geliştirdi ve dünyanın diğer coğrafyalarını da bu pazarın ihtiyacına göre şekillendirme ve kendi denetimine alma, sömürgeleştirme çabası içine girdi. Bu koşullar altında verilen ulusal kurtuluş savaşları antiemperyalist olduğu için ve çoğu da sosyalizmin etkisi altında olduğu için ilerici bir özellik taşıyordu.

Emperyalist küreselleşme sürecinde üretim araçları ve üretim ilişkileri daha farklı bir aşamaya sıçramış olsa da burjuvazi ulusçuluktan ve dincilikten vazgeçmedi. Her ne kadar liberal Marksistler AB vb. oluşumları emsal göstererek ulusçuluğun bitmekte olduğu yönünde görüşler ileri sürmüş olsalar da, mevcut dünyanın gidişatı bu teorileri doğrulamıyor. Son süreçte Avrupa’nın değişik ülkelerinde yapılan seçimleri çoğunlukla sağcı ve milliyetçi partiler kazandı. Avrupa ya da diğer merkez ülkelerde ulusçuluğun aşıldığı yönünde herhangi bir eğilim gözlenmiyor. Sosyalizm denemelerinin geriye düşüşünden beri Avrupa ya da diğer merkezi bölgelerde ulusçu eğilimler ve yabancı düşmanlığının daha fazla arttığı rahatlıkla söylenebilir.

Kriz dönemleri, kapitalist-emperyalist sistemin perdelenmiş gerçek yüzünün daha fazla açığa çıkmasına yol açıyor. Kriz dönemlerinde Alınan iktisadî ve siyasî kararlar, genellikle ulus devletin ve dolayısıyla ilgili ülkenin sermayesinin korunması kaygılarına göre olmaktadır. Liberal Marksistlerin göklere çıkardıkları AB oluşumunun, iddia edildiği gibi ulus devletleri ve ulusal sınırları ortadan kaldırmak bir yana, son süreçlerde, özellikle kriz döneminde ulusçu, milliyetçi bir yönelim içine girdikleri gözüküyor.

Emperyalist küreselleşmenin ulus devletleri ortadan kaldırmadığı rahatlıkla görülebiliyor. Diğer yandan, emperyalist küreselleşmenin dinleri de ortadan kaldırmadığı görülebiliyor. Sosyalist denemelerin geriye düşmesi sonrasında, yapılan tüm araştırmalarda tespit edildiği üzere, ulusçuluk ve dincilik dünyanın genelinde artış göstermiştir.

Yeniden girişilecek sosyalizm denemeleri ulusçuluğu ortadan kaldırmayı amaçlamalıdır. Çünkü artık ulusçuluk bazı istisnai durumlar dışında ilerici değil gerici bir rol oynar. Zaten komünizm için mücadelede emek, artı-değer, pazar gibi kapitalizme özgü olguları ortadan kaldırmayı hedeflediği için bu süreçlerin ihtiyacı olarak ortaya çıkartılmış olan ulusçulukda ortadan kalkacaktır.

Din ise daha özgün bir sorundur. Aydınlanmacılığın öğrettiği gibi din özele ait bir şey değildir. Her din bir tarihsel devrimi temsil eder. Devirdiği dönemin dininin yerine başka bir din geçirilerek üst yapısal değişim gerçekleştirilmiştir. Sosyalizmin de kapitalizmin dayattığı dine karşı yeni bir üst yapı geliştirmeye ihtiyacı vardır. Belki bu yeni üst yapıya “Marksizm dini” demek gerekmez, ama bir alternatif üst yapı oluşturulmak zorundadır. 

2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra-Kocaeli

2 Aralık 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.