Bir devrim düşünün ki, sadece kendisini oluşturan çelişkilerin sentezinin niteliksel değişiminden başka bir şey olsun. Aksi olanaksızdır. Devrimin sadece tek bir çelişkiden kaynaklandığını iddia etmek dolaylı yoldan burjuvazinin değirmenine su taşımak olacaktır. Çünkü devrim tüm çelişkilerin çözülemezlik kisvesine büründüğü anda patlak verir. Toplumun tüm çelişkileri her gözeneğinden fışkırır ve öyle bir an gelir ki, bu çelişkileri “yönetegelmiş olanlar artık yönetemez hâle gelirler”. (K. Marx) Burjuvazinin ölüm çanları tam da bu anda çalmağa başlar. Kapitalist toplum yaşamın her alanında çeşitli çelişkilere yol açıyor. Tüm çelişkileri, başta üretimin toplumsal karakteri ile araçlarının tek elde olması (özel mülkiyet) olmak üzere (kapitalizmin?) diğer tüm çelişkileri (realiteleri?) doğurmakta… Peki, hayatın, birbirinden, görünürde ama sadece görünürde bağımsız gözüken tüm çelişkilerinin arasındaki diyalektik bağı kavrayıp, bunu bir devrimle taçlandıracak irade nerede aranmalıdır? Komünist Partisi’nde elbet. Devrimler hiçbir zaman tek bir çelişkinin sonucu olmazlar. O tüm çelişkilerin artık mevcut sistem içinde çözülebilirliğinin imkansızlaştığının habercisidir, sınıflara bölünmüş topluma bir dayatmadır. Burjuva iktidarlar çeşitli sorunlara çözüm, çoğu kez geçici de olsa, üretebilirler. Bizlerin öne süreceğimiz taleplere de yanıt pekâlâ verebilirler. Sorun da bu değildir zaten. Gündelik kazanımlar sınıfın motivasyonu için önemli öğreticilerdir. Asıl sorun, devrimci partinin, kendi tarifini bu çelişkinin üzerinde (yani tek bir çelişki üzerinden) yapmasıdır. Kendisini tek bir çelişki üzerinden tarif etmeğe kalkması devrimci partinin meşruluk ve varlık sebebini ortadan kaldırır. Örneğin meşruluğunu sadece sendikal haklar üzerinde inşa eden bir oluşum, bu sendikal haklar mücadelenin ilerleyen sürecinde alındığında ne yapacaktır? Kendini bu çelişkiyle sınırlayan bakış ufkun ötesine geçebilecek midir? Devrimci bir partinin onu diğer partilerden ayırt eden özelliği sistemin tüm çelişkilerini ve bunların çözümünü devrimde araması ve bulmasıdır. “Komünistler, işçi sınıfının, önünde dolaysız olarak duran amaçlarına ulaşması ve çıkarlarını sağlaması için mücadele ederler, ama aynı zamanda hareketin bugünkü hareket içindeki geleceğini de temsil ederler” (K. Manifesto) (altı bizim tarafımızdan çizildi). Hiçbir devrim, kendi sürecini, tek bir çelişki üzerinden başlatamaz. Devrimci parti, tüm çelişkilerin diyalektik sürecini kavrayan ve meşruluğunu bunun üzerine kuran partidir. Tek bir çelişkinin fazla vurgulanması böyle yapanı “devrimci” süreçten uzaklaştırır, devrim anlayışını karartır. Bu da ülkemizde bolca görüler “iktidarsız sol”un önünü açar. O artık bir iktidar talepçisi değil, efendime söyleyeyim, kah kadın devriminden bahseden, kah eşcinsel devriminden dem vuran, kah çevre devriminden söz açan boş söylemler sahibi, kendini sistem içine fark etmeden hapseden bir siyasî organizmadır. Yukarıda saydığımız kapitalist-sistem-kaynaklı sorunların öneminin farkındayız (meselâ eşcinsellik tabii ki önceki süreçlerde de vardı ama bunu sorun hale getiren kapitalist sistemin ta kendisidir), fakat belirttiğimiz gibi şayet istediğimiz devrim ise, onu, bu çelişkilerin tümünü senteze çevirerek istemek zorundayız. Tabii bunu anlamak o kadar kolay olmayabilir. Bunu, on yıllardır, muhaliflik sınırına, farkında olmaksızın çekilen devrimci hareket anlayabilir mi? Anlama hali bulanların, anlamak istemeyenlerin bugünkü durumu ortada? Hepsi ya da çoğunluğu kendilerini bir ama sadece bir çelişki üzerinde var etmeye çalışıyor. Kimi etnik köken üzerinden, kimi kaba ekonomizm üzerinden, kimi Alevilik, kimi cinsel vurgu üzerinden… Bundan 107 sene önce Lenin, devrimci bir partinin oluşması sorunsalını, bu partinin kendisini üzerinde var edeceği zemini çok güzel tanımlayarak tarif etmişti. Bugünlerde de, Lenin’in tartıştığı parti ve hangi çelişkiler üzerinden oluşturulacağı sorusu yeniden gündemin çok önemli maddelerinden biri olmuştur. Lenin’in özelikle de sendikalist-ekonomist burjuva bilincini kutsamaya çalışanların artık duymazdan geldikleri “ne yapmalı” sorusu, zamanının geçtiği ne denli ileri sürülse de, bize bir yöntem hâlâ sunmaktadır. “Ne Yapmalı” sadece tek bir çelişkiyle avunanların görmezden geldikleri baş yapıttır. Peki, ne anlatır “Ne Yapmalı” bize? Devrimci partinin tek bir çelişkiye odaklanmaması gerektiğini ve burnunu sendikalardan kendi emek-sermaye çelişkisini çözmek adına çıkart(a)mamanın, gözlerini erkeğe kadın sorunu adına dikmenin, çevre sorununda ağaçlara bakmaktan ormanı görememenin yanlışlığını dillendirir. Devrimci partinin kapitalist sistemin tüm çelişkilerine kuşbakışı bakması zorunluluğunu kanıtlar. Çünkü devrimci bilinç yüzyıllardır sınıflı toplumdan kaynaklanarak biriken niceliksel durumun (çok özel bir) niteliksel dönüşümünü öngören bilinçtir. Devrimci bilinç hem sınıfın bilincidir, hem değildir. İşçi sınıfının bilincidir, çünkü niceliksel birikimini ondan alır. Yüzyıllarca süren sınıf savaşımlarının öfkesini, eşitsizliğin haksızlığını; deneyimi, acılarını oradan alır. Kısacası ezilen-sömürülen sınıfın içinde niceliksel kökleri vardır. Bu sınıf kültürüdür. Ama o aynı zamanda işçi sınıfının bilinci olmayabilir. Çünkü bu bilinç kendine hedef olarak sınıfsızlığı, sınıfları ortadan kaldırmayı seçmiştir. Hiçbir bilinç kendisini kendi imkanlarıyla yok etmeyecektir. Lenin’in “işçi sınıfına bilinç dışarıdan gelir” demesinin anlamı da budur işte. Bu dışarıdanlık yukarıda belirttiğimiz gibi sınıflar-üstü falan değildir. Fakat bugünün hiçbir sınıfına ait de değildir. O tamamen geleceğin bilincidir. Niteliksek kopuşun adıdır. Bu yüzdendir ki, bu niteliksel kopuşu yapamayanlar, bugünün en iyi çevrecileridirler, bugünün en iyi sendikacılarıdırlar, bugünün en iyi feministleridirler. Tabii ki, bu hareketleri yok saymıyoruz. Demek istediğimiz, devrimci bilinç bunların bir bileşkesidir. Ama bunların kendi-başlarına hiçbiri devrimci bilinç değildir. Lenin “işçi sınıfına bilinç dışarıdan gelir” derken bu bilincin sınıflar-üstü olduğunu söylemedi. Sadece niteliksel bir kopuşun gerçekliğini dile getirdi. Her toplumun egemen ideolojisi o toplumun egemen sınıfının ideolojisidir. Bugün herhangi bir hareket, ufkunda kapitalizmin yıkılmasını göremiyorsa, onun bilinci en iyi ihtimalle reformist bir bilinçtir. İdeolojiler kendi köklerini kendi maddilikleri üzerinden tarif ederler. “Kulübedeki başka düşünür, saraydaki başka..” (Engels) Eğer ideolojileri ve bunların doğrultusundaki bilinci maddî yaşamın içinden alıyorsak kapitalizm ilelebet yıkılamayacak demektir. Sürecin kendi kendine bilince ama doğru bilince varacağını söylersek devrimci partiye ne gerek kalır? Bir çelişki her zaman kendi çözümünün potansiyelini içinde barındırır, fakat bu çelişkinin çözümü de bütünü ile kendisinin getireceği anlamına kesinlikle gelmez. Kanser hücresi tüm insanlarda vardır, fakat bu saptamadan çıksa çıksa her insanın kanser olabileceği sonucu çıkar. Tüm insanların doğuştan kanser olduğu sonucu çıkmaz! Şayet bir şey kanıtlıyorsa, kanser olmak için bazı hızlandırıcı koşuların oluşması gerektiğini kanıtlamış olur. Bu gerek-koşul, yeter koşul mantığını bir de sınıf savaşımı gibi hayatî sorunlara uygulayacak olursak, Lenin’i daha iyi anlamış oluruz. Burada iş biraz karışıktır. Çünkü bir yanda sınıf olma bilinci, diğer yanda da tüm sınıfları ortadan kaldırma bilinci söz konusudur. Bir sınıf bir sınıf gibi düşünür, bir sınıf gibi duygulanır. Tüm kodları sınıfsaldır. Sırf bu yüzden devrimci bilinç dışarıdan gelir. Çünkü o, yani devrimci bilinç, sınıf gibi düşünmez. Tam tersine sınıfız gibi düşünür. Çünkü o komünisttir. Ufkunda sınıfsızlığı görebilmiştir. Bu manevî düşüncesini maddî güce çevirmek ister. Bu yüzden kapitalist sınıfı ortadan kaldırabilecek tek maddî güce başvurur. İşçi sınıfına. “…ve böylece işçi sınıfı komünist ideolojide manevî gücünü, komünist ideoloji de işçi sınıfıyla manevî gücünü bulur” (K. Marx). İşi-gücü işçilerin ücretini artırmak olan bir bilinç gözlerini kapitalizmin diğer tüm çelişkilerine kapatmıştır (yaşadığımız topraklarımızda bu bilincin bile geri olması, yani sendikal ekonomik bilincin bile geri olması, komünistlere çok büyük görevlerin sırf bunun için düşüyor olabileceğini yadsımamızı gerektirmez). Sendikalist dünyada olup bitenleri ekonomist gözüyle kavrar. Bu yüzdendir ki, Avrupa’daki sol bugün kapitalist emperyalist işgalleri destekler durumdadır. Çünkü sömürgelerden gelen artı-değerin bir kısmı oralı işçilerin ceplerine konmaktadır. Artık onlar sömürgelerin direnişini kavrayamazlar. Oysa devrimci bilinç bu anlayışın çok çok üstündedir. Hiçbir ekonomik çıkarı olmadan da bedel ödeyebilen, savaşabilen, üzülen, öfkelenen, harekete geçen bir bilinçtir bu.
Kendini sadece kadının sorunlarına kenetleyen bilinç, yanı başında ölen, bedel ödeyen erkeği, sömürülen işçi erkeği göremez. Daha sonra da kalkıp sokaktan geçen erkekleri iğneleme eylemi yapar ve erkeğin sistemden-kaynaklı tahrifatını görmez, görmek istemez. Lenin’in “ne yapılması” gerektiğini bilen komünistleri, “I. Dünya Savaşı’nda, savaş makinelerini sabote etmekte ustalaştılar. Bilahare 2. Wilhelm’e, sonra itilaf devletlerine, daha sonra da Hitler faşizmine karşı savaştılar” (Demenico Losurdo,” Lenin de Devrim Kuramı ve Parti Kuramı FELSEFELOGOS DER. Sayı:35-36 2008). Bu devrimci bilincin somutluğudur. Niteliksel diyalektik de budur. “Ne Yapmalı”, bize, ne yapmamız gerektiğini, 107 sene sonra hâlâ söylemekte. Aradan geçen bir asır bile olsa, bu onun bilimselliğine zerre kadar gölge düşürmemektedir. Tanık olduğumuz kadarıyla, kimi “sol”dan gelen “’Ne Yapmalı’ artık anlamsızdır, çünkü o bir asır önce yazılmıştır” gibi eleştiriler oldukça düşündürücüdür. Bir bilim adamının çıkıp “Darwin artık önemsizdir, çünkü aradan yıllar geçmiştir” dediğini düşünün. Ülkemin kendi ideolojik kofluklarını gizlemek için binbir kılığa giren sözümona solcuları bu tip komik gerekçelere baş vurmaktalar. Konumuza dönecek olursak: Devrimci partinin niteliksel farklılığı onun artık bir sınıf gibi düşünmemesindedir. Niceliğini bugün işçi sınıfı içinde, geçmişte tüm ezilen, sömürülen sınıflar içinde oluşturan devrimci parti bir niteliksel kopuşun ifadesidir. O, niceliksel durumun tüm gerçekliğini, bünyesinde, sınıflı toplumların ortaya çıktığı andan itibaren toplar. Spartaküs’ün, Bedreddin’in, Hallac-ı Mansur’un, Lenin’in, Marx’ın vücudunda niteliksel patlamalar yaşar. Kılavuzun ne olduğunu sorusu, yanıtını, tam da bu anda bulur. Önderlerin “tek başlarına kurtarıcı” oldukları palavrasının aksine, onun yani önderin niceliğinin niteliğe dönüşmesidir söz konusu olan. Devrimci partinin kendisi niteliğin taşıyıcısıdır. Kendi içinde bulundurduğu kadroyu bu niteliklerle donatır. Bu yüzden devrimciler örgütüdür, ve yine bu yüzden işçi sınıfının önderleridir. Yine ‘özgürlükçü sol’un Leninist bilinç ve parti anlayışına saldırılarının yoğunlaştığı bir noktaya gelmekteyiz. İddia: Leninist parti bireye aşırı merkeziyetçilik yüzünden, kişiliğini kaybettirir. Kuşkusuz devrimci Leninist partide yandaşlarının bağlılığına, disiplinine, bunlardan da önemlisi niteliğine vurgu yaparak, tam da burjuva ideolojisinin kimliksizleştirdiği bireylere kişilik kazandırır. Bu yüzdendir ki, cahilliklerin içine itilen işçi sınıfının evlatları parti içinde yönetmeyi, paylaşmayı, fedakârlığı öğrenirler. İnsanlık onurunu öğrenirler. İşte bu yüzden, parti, reformist solun iddia ettiğinin aksine, bireyin boyunduruktan sıyrılmanın bir aracı, ama en önemli aracı olur. Sürekli konunun dışına çıkmak mecburiyetinde kalıyoruz. Bir kez daha dönelim: Önderle önderlik yapılan kitle arasında her zaman bir gerginlik vardır ve olmalıdır da. Yoksa bir mantık hatası var demektir. Önder tüm çelişkilerin farkına varan, bunların sentezini yapan ve partinin herhangi bir çelişkinin çözülmesiyle kendi varlık-nedenini yitirmemesi için tüm çelişkilerin çözümünü isteyen kimsedir. Yani devrim için yürüyendir. “Ne Yapmalı”, yola, kendini tüm bu gerçekler üzerinden tarif ederek çıkmıştır. Devrimci bilincin dışarıdan gelmesinin anlamı da buradadır. Lenin, diyalektiği, parti, kitle, devrimci bilinç, kendiliğinden bilinç, vb. sorunlara uygulamıştır. Lenin’in “Ne Yapmalı”da bahsettiği devrimci bilinç çelişkilerin çokluğunu kavrama, bir sentezde toplama yeteneğinde belirginleşir. Diğer bilinçler ise bu yetenekten habersizdirler. O bilinç ki, sırf bu yetenekten bîhaber olduğundan, sözgelimi neden sendikalı işçi sayısı az, açıklayamaz. Çünkü işçiyse sendikalı olmak zorunda. Oysa devrimci bilinç bunu anlama yeteneğine sahiptir. O yüzdendir ki, kadın haklarını savunan devrimciler, işyerinden eve gelen işçinin neden karısıyla, ya da işten gelen kadının neden kocasıyla kavga ettiğini anlayamaz. Daha doğrusu, bunu erkek düşmanlığıyla açıklar. Lenin’in “Ne Yapmalı”da bahsettiği devrimciler örgütü, geleceğe ait fakat bugüne bağlı, geleceği isteyen fakat bugünün kazanılmasıyla başlayan, hem bir sınıfın örgütüdür hem de hiçbir sınıfın örgütü değildir. O, bugünü, yarının kazanılması için kazanmanın, sınıfları ortadan kaldırmanın örgütüdür. Bunun için bugünün devrimci sınıfının öncüsüdür. Çünkü işçi sınıfı hem kendisi (sosyalizm, proletarya DİKTATÖRLÜĞÜ) için, hem de aynı zamanda kendisini yok edecek olan bir şey (komünizm) için ayağa kalkacaktır. Bu diyalektik sürecin tonlaması çok önemlidir. Çünkü sınıflı toplum boşluk tanımaz. Bu sürecin diyalektiğini anlayamayanlar kafalarını bin kez duvara vurmak zorunda kalacaklardır.
Hepimizin son dönemde tanık olduğumuz tartışmalar gündeme krizle birlikte gelen Marx tartışmaları oldu. Ben de bu konu üzerine bir şeyler yazmayı düşünürken, bu tartışmaların niteliğini ve neden yapıldığını anlatan mükemmel bir pasajla karşılaştım. Fazla bir söze gerek yok diyerek bu pasajı olduğu gibi aktarma gereği duyuyorum. “Ne Yapmalı”nın zamanı geçti diyenlere: “Tarihte, kurtuluşları için mücadele eden köleleştirilmiş sınıfların devrimci düşünür ve önderlerinin öğretilerinin başlarına bir çok kez gelen, bugün de Marx’ın öğretisinin başına geliyor. Ezen sınıfların, sağlıklarında, büyük devrimcilere, ardı arkası gelmez takibatlardan (kovuşturmalardan mk) başka verebilecekleri hiçbir şeyleri yoktu, onların öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karalama kampanyalarıyla karşıladılar. Devrimci öğretinin içeriğini (altı Lenin tarafından çizilmiştir), devrimci ucunu kopartarak, büyük devrimcileri, ölümlerinden sonra, zararsız ikonlar haline getirmeye, deyim yerindeyse azizleştirmeye, ezilen sınıfları “teselli etmeye” ve onları aldatmak için adlarına belli bir şan vermeye çalışırlar. Burjuvazi ile işçi hareketi içindeki oportünistler, Marksizm’in işte bu türden “işlenmesi”nde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı, devrimci ruhu unutuluyor, bir kenara itiliyor, çarpıtılıyor. Ön plana, burjuvazi için kabul edilebilir olan yanı ya da öyle olduğu sanılan şeyler çıkarılıyor ve övülüyor.” (V. İ. Lenin, “Devlet Ve Devrim”, İnter Yayınları, s.13,14,).
15 Aralık 2009-Ankara
Not: Bu yazının hazırlanışında kolektif emeği geçen Tülay ve Murat dostumuza katkılarından dolayı en içten duygu ve teşekkürlerimizle…
