Sistemin Bunalımı ve Solun Gündemi*

Mehmet Gül

ABD’de başlayarak kapitalist sistemin tümüne yayılan ciddî bir ekonomik bunalıma tanıklık ediyoruz. Yüzbinlerce insan işini kaybetti; aç yığınlara yenileri eklendi, kredi kartı mağdurları çığ gibi büyüdü, yoksulluk mutlak olarak arttı; Dünya’da, her gün, 16.000 çocuk açlıktan ölüyor. Krizin teğet geçeceği söylenen Türkiye’de Ağustos ayında işsizlik oranı % 13.4 olarak gerçekleşti. Temmuz-Eylül dönemi tarım dışı işsizlik oranı ise % 17. Geçen yılın aynı dönemine oranla bu yıl işsiz sayısı 927 bin kişi artarak 3 milyon 429 bin kişiye ulaştı. Kaba bir hesapla ve tarımdaki işsizliği de  katarak bir sonuç çıkarmaya çalışırsak,  72 milyon nüfuslu Türkiye’de yaklaşık 10-12 milyon kişi açlık sınırında yaşıyor.

Dünyanın birçok kapitalist ülkesinden farklı olarak Türkiye’de bu duruma sıcak bir siyasal gündem de  eşlik ediyor. Burjuvazinin kendi iç hesaplaşmasına bağlı olarak ciddî bir iktidar mücadelesi sürüyor. Görülmedik suç belgeleri ortalıkta dolaşıyor ve görülmedik suçlar aleni olarak yeniden işleniyor ama her şey kanıksanmış olarak devam ediyor! İşçiler ve yoksul halk kitleleri derin acılar içinde sessiz kalırken bir başka kanalda, âdeta karanlığa seslenen bir kitlesellik var; Son bir aylık süre içinde Türkiye’ye baktığımızda şu çarpıcı kitlesel hareketlerle  yüzyüze geliriz:

19 Ekim’de “Demokratik Açılım”a katkı ve “iyi niyet göstergesi” olarak A. Öcalan’ın çağrısı üzerine Maxmur Mülteci Kampı ve Kandil’den toplam 34 kişi ülkeye giriş yaptı; bu grubu  binlerce kişinin katıldığı coşkulu bir kalabalık karşıladı. Öyle bir kalabalık ki hem devlet hem de PKK’nin kimi temsilcileri şaşırdı. M. Karayılan “anlaşılan halkımız bu girişimi fazla abarttı” derken, devlet, zafer coşkusuyla yollara düşen yüzbinlerce insanın karşıladığı bu tarz bir “iyi niyet”i fazlasıyla “art niyetli” ve “demokratik açılımın ruhuna aykırı” buldu ve süreci durdurdu. Çünkü halk, bu “açılımı”, iktidarın, yani AKP’nin iyi niyetli ve lütufkâr bir girişimi olarak değil, yıllardır süren haklı bir mücadelenin sonucu olarak algıladı.

8 Kasım’da  Alevi Bektaşi Federasyonu’nun öncülüğünde “Ayrımcılığa Karşı Eşit Yurttaşlık Hakkı”adıyla yapılan mitinge yüzbinlerce insan katıldı. Kadıköy Meydanı, 1996 1 Mayıs’ından sonra ilk kez böyle bir kalabalığı ağırladı. Kimi gözlemcilere göre 8 Kasım’da Kadıköy Meydanı’nda en az 500 bin kişi vardı ve bu kalabalık AKP iktidarının “Alevi Çalıştayları”nı pek samimi bulmuyordu.

10 Kasım’da AKP Hükümeti, “Demokratik Açılım”ın ne olduğunu ve ne içerdiğini açıklamak ve bunu muhalefetle görüşmek amacıyla Meclise taşıdı. Bütün engelleme çabaları sonuçsuz kaldı. AKP bildiğini okudu. CHP, O. Öymen vasıtasıyla ağzındaki baklayı çıkardı, Kürt sorunu konusundaki çözümünün, tarihin tanıklık ettiği kırımcı ve inkarcı yöntem olduğunu, AKP’nin de bunu takip etmesi gerektiğini itiraf etti. Örneklemek için Dersim Katliamı’nı verince olan oldu: Türkiye’nin dörtbir yanındaki Dersimliler sokaklara döküldü. Hem söykırimı lanetlediler ve hem de CHP’yi...

Bütün bu altüst oluşlarda iktidar partisi AKP oldukça rahattı... Ne Kürt halkının taleplerini, ne Alevilerin şikayetini ve ne de Dersimlilerin sokağa dökülüşünü üstüne alınmadı... Hatta, oldukça başarılı bir şekilde, bütün bu aykırı sesleri , yürütmekte olduğu iktidar mücadelesinde payanda olarak kullanmaya çalıştı/çalışıyor... Peki neden?

Çünkü, Türkiye işçi sınıfı, politik bir güç olarak sahnede değil. Sosyalist sol, ne yazık ki, siyasal bir güç olmaktan uzak. Bırakalım işçi sınıfına öncülük etmeyi, politik arenada dik durabilecek siyasal bir bütünlükten dahi yoksun. Peki, Marksist sol neden bu halde?  Bu durum subjektif niyetlerin ürünü müdür, yoksa birtakım  tarihsel ve toplumsal sebepleri var mıdır?

Yerel Nedenler

Alışık olduğumuz gibi, birçok “objektif” ve “subjektif” neden sıralanabilir. Her siyasal hareket, kendi gerçekliğinden kalkarak kendi özel tarihini ve başarısızlığnın (tabii ortada bir başarısızlık olduğunu kabul ederse) nedenlerini sıralayabilir. Fakat ortak bir takım nedenler de olmalı... Çünkü Marksist Sol aşağı-yukarı aynı durumda. Bugün üzerinde durulması gereken, Marksist Sol’u aynı durumda gösteren ortak nedenler üzerinde durmaktır; eğer bunlar yeterince bilince çıkarılırsa, AKP’yi rakipsiz bırakmayacak ciddî bir siyasal yapılanmaya gidilebilir.

Tekrar pahasına belirtmekte yarar var: 12 Eylül Askeri darbesi, devrimci hareketin bugünkü duruma gelmesinde en büyük etkenlerden biridir. Sol’un özgün yapısı, darbenin etkisini daha da arttırdı. Sol, işçi sınıfıyla güçlü bağlara sahip değildi. Antifaşist temelde örgütlenmiş güçlü bir devrimci gençlik hareketi niteliğindeydi. Terminoloji ve ideolojik olarak siyasal iktidarı hedeflemiş olsa da örgütsel yapı olarak bu perspektife uygun bir örgütsel bünyeye ve yapıya sahip degildi. Bu nedenle, darbeye karşı ciddî bir direniş gösteremedi. Darbeci generaller bile devrimci hareketin bu kadar kısa bir süre içinde bitebileceğini hesaplamamışlardı. Onlara göre, ciddî bir kan dökülmedin, devrimci hareket pes etmeyecekti... Hesaplarını buna göre yapmışlardı. Ama gerçek farklı cereyan etti. Devrimci hareket, genel olarak “Geri Çekilme” tavrı aldı. Yer yer direnişler olsa da bu tali bir tutumdu, esas olan “geri çekilme” idi. Faşizme karşı direniş kararı alan ve buna uyğun bir mücadele ortaya koymaya çalışan kimi yapılar ise, kadro ve kitle yapısı geregi bu tutumu uzun süre devam ettiremediler ve onlar da “geri çekilme” sürecine dahil oldular. Devrimci mücadelede “geri çekilme” taktiği, pratikte, “saklandığın yerden çıkma” veya “gittiğin ülkeden geri dönme” olarak gerçekleşti. Belki niyet farklıydı ama gerçekleşen bu oldu. Antifaşist eksenli örgütlenmiş devrimci gençlik hareketli, siyasal iktidarı olabilecek sınıfsal yapıya sahip olmadığı için, yani işçi sınıfı ve geniş halk kesimiyle derin örgütsel bağlar kuramadığı için, gelenek yaratabilecek bir direniş geliştiremedi, kısa bir süre içinde yenilgiye uğradı.

Devrimci hareket, askeri darbeye karşı direnemediği çin, onun faşist halk düşmanı karakterini de deşifre edemedi. “Ülkeyi anarşiden kurtarma” ve “kardeş kavgasını önleme” demagojisiyle halkı peşine takmayı ya da en azından ilk günlerde geniş yığınları “bekle-gör” durumunda tutmayı başardı. Sonraki süreçte  darbeciler, bu demagojiyle, sendikal ve demokratik kitle örgatlerini de rahatlıkla tasfiye  ettiler. Dahası, “kardeş kavgasını önleme”, “memleketi anarşi ve terörden kurtarma” demagojisi yeni bir düzen kurma adına, eski düzenin simgeleri olan CHP ve AP gibi yasal partilere karşı da kullanıldı, onlar da “tarafsız”lık adına koğuşturuldu ve kapatıldı.

12 Eylül Askeri darbesinin en büyük başarısı, sadece devrimci herekete verdiği fiziksel zarar değildi, yanı sıra ve esas olarak, sağladığı psikolojik üstünlük ve bu psikolojik üstünlük ortamında gerçekleştirmeyi başardığı yeni ideolojik ve toplumsal dokuydu. Türk-İslâm senteziyle donatılan yeni-kemalist ideoloji kitlelere empoze edildi. Geleneksel cemaat ve tarikatların yanısıra dönemin parlayan yıldızı F. Gülen idi; video kasetleri el altından dağıtıldı; her yerde gösterildi. Yatılı okulların yanısıra, günümüzde iyice yaygınlaşarak devam eden, camiler ve kuran kursları yeni eğitim alanları oldu. Darbe yıllarında, (fiilen K. Evren’in yönetimde olduğu süreyi kastediyoruz) bir yanda baskı ve sindirme, diğer yanda yaygın ideolojik yeniden eğitim ile  boyun eğen, kaderci ama aynı zamanda bencil bir toplum yarattıldı; değil sistemi eleştirmek, farklı algı biçimlerine bile tahammülü olmayan sinik ve kişiliksiz bir toplum...

Bu cendereyi ya da bu ortak kölelik ruh halini büyük acılar pahasına Kürt ulusal hareketi “ulusal kurtuluş” seçeneğiyle aşabildi. Türkiye devrimci hareketi ise, ne yazıkki hâlâ, bu cenderenin altında bocalamaya devam etmektedir.

Genel Nedenler

12 Eylül’ün yaratmış olduğu tahribata, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve çözülmesiyle meydana gelen psikolojik ve ideolojik etkiler de eklendi. Hatalarına karşın SSCB, varolduğu müddetçe, insanlık üzerinde ufuk açıcı bir etki bırakıyordu. Dünya’da tartışılan “daha iyi bir düzen”idi. Sovyetlerin çöküşü ile insanlık geleceğini yitirdi; gözlerini geriye dikti, sorunlarının tanımını ve çözümünü geçmişte aramaya çılıştı. Bu, alışık olduğumuz, elektrik enerjisinin kesilmesinin ardından, mum aşığıyla idare etmemize benzer. Sovyetlerin temsil ettiği, birçok imkanı bize sunan elektrik enerjisiydi. SB somutunda yaşayan sosyalist düşünce, insanlığa, daha iyi bir toplumsal düzen kurmanın mümkün olduğun umudunu veriyordu. İnsanlık, sosyalist düşünce üzerinden birbirine daha yakındı, sorunları daha çok ortaktı ve tartışmalar ortak çözümlere yönelikti. SB’nin dağılıp çökmesiyle birlikte, herbir ülke, kendi mahzenine indi, yaşamından aniden çekip giden elektrik enerjisi yerine mahzeninde bulduğu çıra, mum veya gaz lambasıyla idareye başladı. Geçmişe ait bu aydınlanma araçları, çağdaş enerji yitirildikten sonra,  aynı zamanda geçmişe ait geri fikirleri de dirilttiler. Milliyetçilik, ulusal boğazlaşmalar, dincilik vb. ideolojiler hızla canlandı ve insanlık birden yüz yıl gerilere gitti. Geçmişin ölü eli, henüz bitmemiş kavgaları bitirmek üzere, günümüze uzandı ve olmadık boğazlaşmalara neden oldu.

Globalizm

Sovyetler Birliği’nin dağılmasaylı sol, fiziksel yenilginin ardından ideolojik olarak da yenildi. “Sovyetler zaten kötü örnekti, yıkılması iyi oldu” diyenler, öyle olmadığını çok geçmeden gördüler. Kitleler, “biz zaten SB’ye sosyalist demiyorduk, bizim sosyalizm anlaşışımız daha farklı” diyenlere pek aldırmadılar; bütün dünya, çok özel nedenlerden dolayı Latin-Amerika hariç, bir adım sağa kaydı ve işçi sınıfı, ezilen halklar, gelecekten umutlu her kesit, gerici ideolojilerin eğemenliği altına girdi. Kapitalizmin saldırıları karşısında teslimiyet bayrağını çektiler. Özellikle “gelişmiş” kapitalist ülkelerde işçiler, Türkiye’den alışık olduğumuz “buna da şükür” tabirini hatırladılar, mevcut durumlarını korumayı kazanç saydılar. Ancak global saldırı işçileri her gün biraz daha geriletti ve günümüz kölelik düzenine boyun eğmeye razı duruma soktu.

SB’nin çöküşünden sonra, bütün çelişki ve çatışmalarına rağmen, kapitalist sistem hızla dünya çapında örgütlendi, buna karşın dünya işçi sınıfını fiziksel ve ideolojik olarak atomize etti, dağıttı, her türlü örgütlülüğünü ya dağıttı ya da eğemenlik altına aldı. Dünya kapitalist sisteminin birçok ortak eğemenlik kurum ve kuruluşu var ama işçı sınıfının birtek ortak kuruluş yok.... bırakalım böyle bir kurumu, dünya işçi sınıfının dayanışmasını öne çıkaran ve bu doğrultuda mücadele eden ciddî bir fikir akımı bile yok...Bütün eleştirilere karşın, SB’nin temsil ettiği dünyada kapitalistelerin yanısıra işçi sınıfı ve onu temsil eden siyasal yapıları da vardı, bugün kapitalizmin denizinde işçi sınıfı dağınık, yapayalnız ve örgütsüz...SB’nin çöküşünden sonra kapitalizm hızla yeniden örgütlendi ve yeni kurumlar va politiklar vasıtasıyla yeniden yapılanmaya devam ediyor. Ama içşi sınıfı ve emekçi sınıflar, ezilen-sömürülen halklar adına bir tek uluslararası kurum, kuruluş ya da buna yolaçacak fikirden sözedemeyiz. Birbiriyle sağlıklı ilişki kurabilen KP sayısı en iyi ihtimalle, bir elin parmaklarını geçmez... Enternasyonal olmakla övünen, SB’nin yıkılmasıyla haklı çıktığını lanse etmeye çalışan Troçkist hareket ne durumda acaba? ya da AEP ve ÇKP çizgisi? Bundan da anlaşılacağı gibi, çöken yalnızca SB değildi, onunla birlikte ciddî biçimde darbe alan sosyalist düşünce oldu. Kendisini bu düşüncenin vadisinde tanımlayan her siyasal yapı ve akım, aynı oranda zarar gördü ve görmeye devam ediyor.

 

Ortak arayış

Kabul edelim veya etmeyelim, objektif durum bu. 12 Eylül darbesi ve bunu takiben SB’nin çöküşü, dünya sosyailst hereketini her açıdan sarstı. Geçmişte birbirinden farklı olan sol bu ortak deneylerden sonra bir hayli eşitlendi. Çözüm, bu eşitlik içinde ve birlikte aranmaldır. Sol’un bugün siyaset sahnesinde olmayışının nedeni, hâlâ bir ideolojik çıkış oluşturamaması ve bu yeni duruma göre yapılanamamasıdır. Geçmişe ait örgütlenme ve siyasal duruşlarla bugünü algılamak ve değiştirmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Herşey, sosyalizmin yeni algısı dahil, değişti fakat geleneksel yapılar direnmeye devam ediyor; âdeta şunu söylüyorlar: “Değişen herşey yanlış, doğru olan biziz”! Oysa hayat devam ediyor ve kendisine göre yeni yapılar üretiyor. Bugünkü siyasal iktidar, yani artık mahrum kaldığımız elektrik enerjisinin yerini alan mum ışığı, unutmayalım ki kendisini yenileyemeyen sosyalist hareketin eseridir. 12 Eylül öncesinde Kürt hareketi bu şekliyle yoktu, artık var ve dahası bir de Kürt Devleti var. Kadıköy Meydanını dolduran bir Alevi hareket yoktu, artık var... Böylesine örgütsüz ve ideolojiden yoksun bir işçi sınıfı yoktu, artık var... Bir kentin, Dersim’in, tarihsel gerçekliğini itiraf edip bugüne taşınmasını isteyen ve Kürt hareketinin bastırılmasında yöntem olarak kullanılmasını öneren bir kabul üzerine sokaklara dökülen bir kitle yoktu, artık var...

Bunları çoğaltmak mümkün... Sol, kendisinden başlayarak herşeyi yeniden görmeye çalışmalı, destekleyen ya da köstekleyen değil, yol gösteren öncü olmalıdır. Buna, ortak çözüm için ortak çalışma, ama her alanda, başlatarak ilk adımını atabilir. Bunu yaparsa, yani hayata müdahale ederek kendisini yeniden üreterek örgütlerse, AKP’nin rakipsiz olmadığını, sistemin, kendi iç kavgasını bu kadar huzur içinde sürdüremeyeceğini, ve kitlelerin de bu kadar seyirci kalmayacağını hep birlikte göreceğiz.

* 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda, 1 Kasım 2009 günü, Sorun Yayınları Kolektifimiz’in düzenlediği “Sistemin Krizi ve Sol’un Gündemi” konulu Panel-Söyleşi etkinliğimizde yaptığı konuşma metnidir. (S. P.)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.