Politika Cephesi

Sırrı Öztürk

Ölümünün 38. Yıl Dönümünde Kıvılcımlı’yı Anmak!


Tarihî TKP’nin ‘Devrimci Kanadı’ Kadrolarından Dr. Hikmet Kıvılcımlı (1902-1972) ölümünün 38. yıl dönümünde Topkapı’daki mezarı başında 11 Ekim 2009 günü anıldı. Daha sonra çeşitli kapalı salon toplantıları düzenlendi. Bazı TV kanalları ile radyoların da etkinliklere programlarında yer verdi.

Bu yılki “anma” etkinliklerine çeşitli grup, çevre ve örgütler katıldı.

Topkapı’daki anma etkinliklerine üç kesim ayrı katıldı. Birincisine HKP, ikincisine 16 örgütün katılımıyla gelenler, üçüncüsüne de SODAP ve ittifak ettiği bir-iki çevre katıldı. Her üç kesimin ayrı ayrı katılım sayıları 100-120 civarındaydı.

Kolektifimiz Çalışanları olarak yalnızca ikinci sıradaki etkinliğe, Sosyal İnsan Yayınları -Ahmet Kale- tarafından çağrılı olduğumuz için katıldık. Salon etkinliklerine katılmadık. Çünkü konuşmacıların Kıvılcımlı hakkında söylediklerini / söyleyeceklerini âdeta kanıksamıştık. Onları dinlemeye ihtiyacımız yoktu.

Birinci etkinliğe HKP kendi sloganlarıyla damgasını vurmuş, öteki etkinliklerin zamanlarını da kullanmıştı. HKP sözcülerinin bilerek / bilmeyerek (fark etmiyor) Kıvılcımlı’nın tezlerinin bir bölümünü nesnel gerçeklikten, tarihsel-sosyal koşullarından soyutlayarak günümüzde de aynen tekrarlamaktan öte bir hünerleri yoktu. Kıvılcımlı’nın tartışmaya ve Marksist Eleştirel katkıya açık ve muhtaç olan tezlerini, zaman ve mekân gözetmeden asla ilerletici olmayan bir yorumla tekrarlayan HKP, bu tutumuyla Kıvılcımlı’dan öğrenmemiz gerekenlerin üzerini örtmeye yelteniyordu. Özellikle de burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisini (kemalizmi) olumlayan yorum, yaklaşım ve sloganlarla Kıvılcımlı anılmış oluyordu!

TKP tarihinin komünist iddialı her örgüt ve şefleri tarafından keyfî biçimde yorumlanması günümüzdeki “örgütler anarşisi” ortamının oluşmasında büyük rol oynamıştı. Bu yolda yapılan binbir idealizasyon ve mistifikasyonları ve onların  tortularını bir türlü kaldırıp atamamıştık. TKP tarihi ve gelenekleri çok kaba ve çirkin yöntemlerle tahrif edilmiştir. SSCB’nin, Lenin’in Partisi SBKP’nin, Komünist Enternasyonal’in dayanışmasıyla 10 Eylül 1920’de Mustafa Suphi ve Yoldaşları tarafından Bakû’de çeşitli istişari toplantı ve kurultaylardan sonra Kongre yöntemiyle oluşturulan Tarihî TKP nedir?

Suphi ve Yoldaşlarının 28 Ocak 1921’de Kemalist rejim tarafından katledilmesinden sonra 1944’lerde Dr. Şefik Hüsnü Değmer ve arkadaşlarınca kurulan TKP program, tüzük, kadro vb. açılardan Tarihî TKP ile organik bağı olmayan bir partileşmeydi. 1944 TKP’si Kemalist rejimle uzlaşan bir örgütlenmeydi. Bu nedenle de Komünist Enternasyonal tarafından tescil edilmemişti.

Günümüze gelene kadar TKP adına pek çok spekülasyon ve tevatürle kendiliğinden “TKP”ler kurulmaya başladı. Özellikle “1973 Atılımı” iddiasıyla Harici Büro kendi varlığını “TKP” olarak ilan etmişti. Türkiye’den siyasî mülteci kimlikleriyle SSCB’ye ve sosyalist ülkelere sığınan “sol” gruplardan bazılarının Harici Büro ile kurduğu temas sonucunda Tarihî TKP’nin isim, sıfat, devrimci tarih ve geleneklerini sömürmeye başlamıştı.

“1973 Atılımı” diye söze başlayanların “TKP” serüveni hakkında yeni bir şey söylemenin hiçbir anlamı kalmamıştır. Sosyal muhalefet dinamiklerinin en anlamlı örgütlerini, DİSK’i, sendikaları, kitle örgütlerini, meslekî kuruluşlarını teori pratikleriyle işlevsiz bir duruma sokmayı becerdiler. Hâlâ bu “TKP”nin hayalini kuranların; bizim: “Veba mikrobu gibi her girdiğiniz yeri kuruttunuz” yolundaki sözlerimizi “düşmanca” karşılayarak “gerici” bir tutuma girdiğini görüyoruz.

Kıvılcımlı’nın yaşadığı dönemlerde ve TKP’nin yöneticileri arasında, O’nun düşünce-davranış çizgisinde birikimi olan kadrolar olsaydı, Kıvılcımlı’nın tezleri yetkili kurullarda tartışılır ve senteze kavuşması sağlanırdı.

Kıvılcımlı’nın en büyük trajedisi budur.

Günümüzde “gerici” yorumlarla Kıvılcımlı’dan öğrenmemiz gerekenlerin üstü örtülmeye çalışılıyor. Boşuna bir çaba.

Sosyal İnsan Yayınları (ve çalışanlarından Ahmet Kale’nin emekleriyle); O’nun tüm eserlerini yeniden yayımlayarak son derece “hayırlı” bir işi gerçekleştirmiştir. Güncel politikayla uğraşmayan, “doktorculuk” yapmayan Sosyal İnsan Yayınları bu türden çabasıyla şu mesajı vermektedir: “Buyurun Kıvılcımlı’yı ilk ağızdan okuyup öğrenin. Tezlerini tartışın. Marksist Eleştirel katkı getirin ve O’nu aşın.”

SODAP çevresi HKP önde gelenleri gibi fanatik ve sekter bir “doktorcu” profil çizmiyor. Kıvılcımlı değerlendirmesinde oldukça “esneklik” gözetmeye çalıyor. Marksist yaklaşımlara da değer veriyor.

SODAP’ın en büyük zaafı; pek çok çevre gibi kendi göreneğini gelenek yerine koyuyor, hayat ve mücadelenin doğrulamadığı kendi teori pratiğini hiç eleştirmiyor, özeleştiri yapmıyor, kendilerinden ayrılan arkadaşlarını “tek suçlu” göstermeye yeltenerek “örgütler anarşisi” hastalığımıza büyük katkılar getiriyor oluşudur.

Kıvılcımlı’yı “anma” etkinliklerinde en ilginç olgu: O’nun mücadelesine biçimsel de olsa en  sonunda hidayete erip “değer” vermelerinin göstergesi olarak 16 örgüt, grup ve çevrenin “Ortak Anma” etkinliğinde birleşmiş olmasıdır.

Hayatları boyunca Kıvılcımlı’nın tezlerini tartışmaya değer bulmayanlar, spekülasyonlarıyla “dar grup kültü” duruşlarında ısrarlı olanlar, ‘Komünistlerin Birliği’ davasına ihanet edenler, dahası O’nun hakkını yiyenler şimdi “anma” töreninde bir araya geliyordu!?

Bu durum aslında birileri açısından bir özeleştiri anlamına geliyor. Demek ki Kıvılcımlı’nın ölümünden 38 yıl sonra birilerinin jetonu düşüyor / düşürüyordu!  (Şimdi gel de söyleme: Yumurtaya can veren Allahım! Sen nelere kadirsin!..) Sosyal pratikte programları doğrulanmayan (aslında programsız partilerin ve partisiz programların) örgüt / partilerin açığa vurulan, işlevsizleşen duruşlarını Kıvılcımlı’yı “Ortak Anma” etkinlikleriyle giderebileceklerini ise hiç sanmıyoruz.

Kimileri “anma” etkinliklerindeki bu olguyu “yine de çok şükür biraraya gelebilmişler” diyerek olumlamaya yelteniyordu.

                                                              *   *   *

Kıvılcımlı Yoldaşı “anma” etkinliklerinde Vedat Türkali’nin; Sol “cenahımıza” yaptığı “Vasiyetimdir birleşin!..” deyişini üzerine de bazı şeyler söylemeliyiz.

TKP kadrolarından 95 yaşında ölen Mehmet Bozışık (Boz Memet), 95 yaşına gelen Mihri Belli, aynı yaşlardaki Vedat Türkali gibi arkadaşlara Sol “cenahımız” büyük bir saygı ve sempati duymakta ve onları pek çok etkinlikte öne çıkarıp anmaktadır. Elbette bizden önce bu yollardan geçenlere ebedi saygı göstermek Komünist ahlâk ve geleneğimizin bir gereğidir. Fakat devrimci kimlik ve kişilikler duygusal biçimde ve hamasetle değil, insanın ve insanlığın sosyal / evrensel kurtuluş kavgasına ne getirip ne götürdükleriyle anılmalıdır. TKP tarihinde rol ve sorumluluk alan kadrolara Marksist Eleştirel katkı getirmeden yapılan “anma” etkinlikleri genç kuşaklara doğru bilinç aktarılmasını engellemektedir.

Anılan kimlik ve kişilikler Tarihî TKP’nin programı uzantısında ve tutarlı bir iktidar mücadelesinde ideolojik-politik-örgütsel hangi katkıyı getirmiştir? Bu türden soru ve sorunların ikna edici bir cevabı yoktur.

Eğer bu türden hayati soruların üstü örtülüyorsa “anma” etkinlikleri anlamını yitirecektir.1

Vedat Türkali, TKP’deki ayrışmalarda 1973’e kadar ilkin Kıvılcımlı’nın safındaydı. Sonradan Harici Büro “TKP” taraftarı oldu2, nitelikleri tartışmalı pek çok senaryo ve roman3 yazdı, eserleri filme alındı. Roj TV’ye ve öteki TV’lere çıktı. Barış Meclisi’ne katıldı. Kürt ulusal hareketinin “Demokratik Cumhuriyet” projesine katkı sundu. Meşrebince sosyal muhalefet dinamiklerinin etkinliklerine katıldı. Görüşlerini açıkladı. Fakat; Parti, Partileşme Sorunu, Komünistlerin Birliği, İşçi Sınıfının Sendikal-Siyasal Birliği, Devlet, Devrim vb. konularda asla politika ile uğraşmadı.

Bu özellikleri itibariyle ve de şimdi yaptığı “Vasiyetimdir birleşin” sözleriyle işçi sınıfı hareketini, sosyalist hareketi, ve de komünist iddialı grup, çevre ve örgütleri düşündürüp bağlamaya yetmiyor.

                                                             *   *   *

Kıvılcımlı’yı “anma” denildiğinde örneklediklerimizle yetinmeyelim.

Çeşitli TV ve medyada da  Kıvılcımlı üzerine paneller-söyleşiler eksik olmadı.

Sol “cenahımız”dan 12’li darbelerin ideolojik-teorik tahribatını henüz üzerinden atamamış kesimleri de Kıvılcımlı’yı meşreplerince değerlendirdi.

Bir yandan Sovyet deneyiminin çözülmesi, diğer yandan ideolojik-politik-örgütsel geleneklerimizden çok yönlü derslerle sonuçlar çıkaramayanlar, beri yandan kapitalist Batı’dan binbir niyetle pompalanan Bilimsel Sosyalizm-Komünizm karşıtı görüşlerin etkisinde kalanlar birden Kıvılcımlı’yı tartışmaya başladı.

Kıvılcımlı, kendi özgün -yerli- sentezimizin üretilmesinden yanaydı. TKP tarihindeki ideolojik-politik-örgütsel yanlış ve yanılgılardan devrimci bir kopuştan yanaydı. Meşrebince bu yolda eserler verdi. Tezlerini eleştirel katkı getirilmesi için TKP’ye sundu. Yaşamı boyunca örgütlü kaldı. TKP’nin Devrimci Kanadı’nın Kadrosuydu. Son nefesine kadar da Devrimci kaldı. Partili ve özel yaşamında, poliste, hapiste, mahkemelerde dik ve onurlu durdu. Tarihsel-Sosyal-Siyasal Devrimlerin yasallığına adadı ömrünü. Anti-Sovyetik, anti-Stalinist burjuva solculuğuna asla iltifat etmedi.

Özetlediğimiz niteliklere sahip Kıvılcımlı Yoldaşı şimdi birileri, bugünkü sınırlı bilgileriyle “boy hedefi” yaparak vurmaya çalışıyor. Kıvılcımlı, Marksist Eleştirel katkıya açık-muhtaç tezleriyle elbette eleştirilecek ve aşılacaktır.

Aşırı teorisizme-entelektüalizme kayan üniversite okumuş yarım-aydınlar, önü de arkası da keskin Hazreti Ali’nin kılıcı gibi O’nu hak etmediği eleştirilere hedef yapıyor. Dürüst ve ilkeli davranmıyor. Marksizm’in yeminli düşmanlarının safında ve açtığı kanallarda ahkam kesiyor.

İşi gücü tartışma olan bu türden sorumsuz aydınlar, bokunda boncuk bulmuş İncili Çavuş öykülerindekine benzeyen biçimde Kıvılcımlı’yı vurmaya yelteniyor!

Halkımızın “dinime dahleden bari muselman olsa” dediği gibi O’na destursuz saldıranların gündeminde hiçbir dönem, Parti, Partileşme Sorunu, İşçi Sınıfının Sendikal ve Siyasal Birliği, Komünistlerin Birliği ve Devrim gibi ciddî konularla “iştigal ettiği” görülmemiştir.

TKP, Kıvılcımlı gibi teori pratikte yetkin ve donanımlı kadroların yönetiminde olsaydı elbette durum değişir ve O’nun tezleriyle strateji ve taktikleri tartışılırdı. TKP’de bu türden bir işleyiş olmadı. Yalnız kalan Kıvılcımlı da zaman zaman çok zengin taktiksel deneyimleriyle oldukça fazla esnemiş, yer yer de bu taktikleri stratejik amaçmış gibi yorumlara neden olmuştur.

Her Komünist Parti devrimci esneklik gözeterek taktiksel zenginlik hakkını kullanır. Bunu yaparken nihai amacını gölgelemeye yarayan taktiklere iltifat etmez.

Kıvılcımlı’ya ve dolayısıyla TKP’ye bu açıdan Marksist Eleştirel katkı yapılması yerindedir.

Oysa TKP ve Kıvılcımlı bahsinde günümüzde yapılan başka bir şeydir.

Dipnot Açıklamaları:

1 Sırrı Öztürk, Gelenekten Geleceğe TKP 10 Eylül 1920 Deneyimi ve Günümüz, SORUN Polemik

    Dergisi, 2004, Sayı: 10, s. 3-16.

2 Ali Özdoğu, ‘Güven’den Sonra ‘Komünist’ Adlı Kitap, ‘Hangi Komünist Parti?’, ‘Kim Komünist?’

   Sorunsalı SORUN Polemik Dergisi, 2001, Sayı: 1, s. 109-115.

3 Yalçın Karadaş, Yalancı Tanıklar Kahvesi mi, Yalancı Devrimcilerin Lumpen Hikâyesi mi?, SORUN

   Polemik Dergisi, 2009, Sayı: 36, s. 80.

 

IMF-DB ve Sistemin Krizi

Cumhurbaşkanı ile Başbakana Neleri Söyletiyor!?

Sol “Cenahımız” Nasıl Yapmalı?

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, 1 Ekim 2009 günü TBMM açılış konuşmasında; “Demokratik Açılım” (Henüz ‘Kürt Sorunu’ diyemiyorlar, çünkü onları buna zorlayacak devrimci bir irade henüz yok) bahsinde sözü anlamlı bir yere getirdi: “Bunu parlamentoda ya biz yaparız, ya da birileri gelip yapar.” dedi.

“Birileri” dediği neydi-kimdi?

6 Ekim 2009 günü Taksim ve civarında kapitalizmi ve bankaları boy hedefi seçen militan gösterileri kastederek İstanbul IMF-DB Toplantısı’nda Başbakan Tayyip Erdoğan; “Dışarıdaki protestocuların da sesine kulak verin” dedi.

Sokağın sesi neyi işaretliyordu?

Görevleri uluslarötesi tekelci sermayenin ve yerli ortaklarının, işbirlikçilerinin, taşeronlarının ülke ve bölge ölçeğindeki “yüksek” çıkarlarını koruyup kollamak olan AKP sözcülerinin asıl ne demek istediğini tercüme etmeden okuyamayız.

Sahi gerçekten ne demek istedi Gül-Erdoğan çifti?

Birileri hâlâ AKP’yi din, iman bekçisi olarak görmektedir!?

Burjuva politikacılarının bu türden “yüksek” siyasî bilinç ve kültüre sahip olduğunu öteden beri örnekleriyle biliyorduk. Fakat Gül-Erdoğan çiftinin bu sözleri tarihte bu yolda döktürülen incilere âdeta tüy dikmiştir.

Hatırlarsınız; 1950’lerde DP’nin Cumhurbaşkanı Celal Bayar; kitlelerin sosyal muhalefetini amacından saptırmak için Komünizmi ve SSCB’yi “öcü” olarak göstermeyi politikalarının temeli olarak görüyordu. “Bu kış gomonizm gelecek!?” diyerek halkımızı korkutmayı amaçlamıştı!

Bayar bazı sözcükleri telaffuz edemiyordu. Türkiye yerine “Türkiya”, komünizm yerine de “gomonizm” diyordu. Tabii o kış ve onu takip eden kış aylarında gomonizm bir türlü gelmedi.

12 Mart 1971 askeri faşist darbesinin başbakanlarından Kürt kökenli Ferit Melen ise, darbeyi savunarak, “yoksa komünistler gelecek, derilerimizi yüzüp içine saman dolduracaktı!” diyerek darbenin asıl nedeni olan 24 Ocak kararlarının “önemini” aklınca vurgulamıştı.

Komünistler bu coğrafyada hiçbir zaman iktidara gelmedi, dolayısıyla da burjuvazinin beş paralık bedenlerine korktukları gibi saman doldurulmadı. Bu türden kış-sap-saman yarenlikleri komünistlerin iltifat etmediği yöntemlerdendi.

Burjuvazinin günümüzdeki iktidar sözcüleri sermayenin çıkarlarının nasıl devşirilmesi gerektiğini çok daha “şık” ifadelerle dile getiriyor.

Gül-Erdoğan çifti bu türden ifadelerle Sol “cenahımızın” bir türlü okuyamadığı sınıflar mücadelesini ve işçi sınıfı temeline dayalı donanımlı bir PARTİ’nin işbaşı yapmasıyla sermaye sınıfının başına nelerin gelebileceğini göstermeye çalışıyordu. Onların sözlerini (daha sonra “yanlış anlaşıldı” diyerek kıvırsalar da) böyle tercüme etmeliyiz.

AKP’nin arkasında duran ABD ve AB’nin ağababaları da tüm öğütlerinde; “sakın bizi zor durumda bırakmayın, aman dikkat edin, sistem elden gidiyor, gidebilir, havayı yumuşatın, kapitalist sömürünün köşelerini törpüleyin, kitleler gözünü açıyor, şöyle-böyle yapın” diye boşuna akıl vermiyordu…

Hâkim gerici sınıfların tarihsel deneyimleriyle çok yüksek bir sınıf bilincine sahip olduğunu Sol “cenahımız” aklından çıkarmamalı. Bununla da yetinmeyip sınıf düşmanlarına karşı yığınağı nereye ve nasıl yapması gerektiğini öğrenmeliydi.

Bu vesileyle tekrarlamakta yarar var: Kapitalizm yeni saldırılara hazırlanıyor. Artık sokaklarda konuşacağız. Emek güçlerimizi aynı amaçlı güçlerle buluşturup bütünleştireceğiz. Devrimci Hareket; bir yandan oluşan “devrimci durum”u değerlendirecek, diğer yandan bağrındaki nüvelerle nelerin yapılabilirliğini saptayacaktır. Devrimci inisiyatiflerini kullanacak kadrolar; sistemle hesaplaşmaya  aday Kurum ve Araç’larını ve önderini de üretecektir. Sokaklarda işçi sınıfından öğreneceğiz. Sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist akımların, üniversite okumuş yarım-aydınların açığa vurulacağı yer de sokaktır. Devrimci güçleri proletaryanın koruyuculuğuna ve kurmaylığına teslim edeceğiz.

İdeolojik-politik-örgütsel donanımını gerçekleştirmiş kadrolar kütlesel çıkışlarda hepimize nasıl iktidara geleceğimizin yolunu da gösterecektir.

Tutarlı-somut-amaçlı kütlesel çıkışlar aynı zamanda “benim örgütüm, benim pankartım” zortlamalarını da tedavi edecektir.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası (DB)’nın İstanbul’da gerçekleştirdiği toplantıyı, kapitalist-emperyalizmin gündemini, hegemonların çelişki ve çatışkılarını doğru okumak durumundayız.

IMF ile DB’nin İstanbul toplantısında dünyanın sahipleri “yeni bir dünya düzeni”nin kurulmasıyla emperyalist-kapitalist sistemlerinin ancak ayakta kalabileceğinin mesajını verdi. Hegemonlar tüm dünya emekçi halklarını emme basma tulumba misali sömürüp soğana çevirdikten sonra şimdi dünya emekçi halklarının yer yer ayağa kalkmasıyla sömürücü sistemlerini gözden geçirmişlerdir.

Haksız, eşitsiz, adaletsiz ve ahlâksız sistemlerini ne kadar gizlemeye çalışsalar da IMF ile DB yetkilileri son derece “harbi” söylemleriyle dünyadaki tabloyu “doğru” resmetmekten de geri kalmamışlardır.

Gençliğinde “sosyalist” olan yetkililerinden biri şimdi ücreti ödendiği için kendini sermayenin kucağına teslim etmiştir. DB Başkanı hegemonların “yüksek” çıkarları uğruna yapılacak uygulamalarda şu sözleri “erkekçe” telaffuz etmiştir: “59 milyon işsiz kalacak, 90 milyon kişi aşırı yoksulluk içinde yaşayacak, 30 bin bebek ölecek”

Bu sözleri doğru tercüme ettiğimizde; insanlık yeni bir saldırı ile karşı karşıyadır. Kapitalist anarşi yeni avanta ve yağmalar düzenini nasıl oturtacağının hesabını yapmaktadır.

Bakın dünyanın efendileri neleri dile getiriyor: “Kapitalizm felâket üretti, küreselleşme de öyle. Ancak başka bir çıkış yolumuz yok. Bu felâketlerle yaşamayı öğreneceğiz, çok zor da olsa etkilerini hafifletmeye çalışacağız, küreselleşmenin yerine sorumlu küreselleşmeyi koyacağız, bunun için ise fedakârlıktan başka şansımız yok” gibi ifadelerle kapitalizmin sosyal ömrünün gelip duvara dayandığını anlatmadan edememişlerdir.

Dileyelim Sol “cenahımız” da benzeri bir tarih ve sınıf bilinciyle siyasal-sosyal devrimlerin zorunluluk ve yasallığını ideolojik süzgeçlerinden geçirmeyi öğrensin. “Kapitalizmi alt etmek dışında bir seçeneğimiz yok!” demeye başlasın. Bunu bilince çıkaran ve bu yolda emek güçlerini buluşturup bütünleştiren kadrolara çok ihtiyacımız var.

IMF ile DB’ye kölece angaje AKP’yi ve sistemi sorgulayıp silkeleyebilmek için alanlara, gözü pek ve sayıca az militan gençliği değil, proletaryayı getirmek gerekiyor. Sistemin gerçekleştirilen protesto eylemlerine “makul” ölçülerle göz yumacağını bildirmesi boşuna değildir.

Tarihsel ve sosyal haklılığımızla sokağı nasıl kullanacağımızı öğrenmeliyiz.

Proletaryanın kurmaylık ve koruyuculuğuna çekilmeyen kütlesel çıkışlarda sistemin zoru daima baskın olacaktır.

Demokratik hakların nasıl kullanılacağı bilincine sahip 100 bin devrimci işçi alanları zapt ettiğinde  IMF-DB’nin “yeni sömürge yöntemi”de; tekelci-militarist-polis devletinin copunun da;  gaz bombasının da hükmü sökmeyecek ve kütlelerin talepleri karşılanmak zorunda kalınacaktır. Böylece devlet terörü geri adım atmak zorunda kalacak, yeni tavizler alınacak, bu durumdan sonra Devrimci Hareket iktidar hedefinden şaşmamak kaydıyla yeni bir mevziiye yerleşecektir.

 

Bir Hazin Barış Trajedisi


34 kişilik bir grup PKK’li, 19 Ekim 2009 günü Habur Sınır Kapısı’ndan, “Demokratik açılım sürecinin önünü açmak” üzere giriş yaptı. Bu olguyu kimileri “TC’ye teslim olma” olarak değerlendirdi. Kimileri de “politik misyonla” gelenlerin PKK’nin “Demokratik Cumhuriyet” stratejisinin barışa katkı getireceğini öne sürdü.

Komünistler bağımsız sınıf tavrıyla olay ve sosyal olguları tarihsel-sosyal nesnel gerçekliği temelinde ve de sınıfsal temelde ele almaktan yanadır.

Yaşadığımız topraklardaki tüm halkların proletaryası, emekçileri ve yoksul köylülüğünün çıkarlarını gözeten Komünistler; hakikî barışın nasıl sağlanacağını ikircimsiz, amasız-fakatsız dile getirmektedir.

Bir yandan burjuvazi, diğer yandan küçükburjuva “sol” akımlar tarafından “Barış” ve “Barışsever” sözcükleri de yeterince kirletildi ve anlamını yitirdi. Böylelikle hakikî barış ve demokrasinin siyasal-sosyal devrimle geleceğinin üstü örtülmeye çalışılıyor.

Komünistler düşünce ve örgütlenme özgürlüklerini tüm süreçlerde nasıl kullanmak hakkına sahipse, bu hakkını kullanıyor ve büyük bedeller ödüyorsa; PKK ile DTP’de Kürt halkının ulusal özgürlük talepleri doğrultusunda örgütlenmek, taleplerinin gerçekleşmesine çalışmak hakkına sahiptir. Onların bu yolda politika yapması da yasal ve meşrudur.

Komünistler bağımsız sınıf tavrı gözeterek proletaryanın, ezilen ve sömürülen emekçi halkların sosyal / evrensel kurtuluşları için mücadele eder. Etmektedir.

Komünistler ideolojik-teorik-politik-örgütsel güvencelerini gerçekleştirirken, PARTİ’nin ilkesel saflığını korur. Nihai amacı iktidara gelme ilkeselliğinden taviz vermeden devrimci esneklikler gözeterek taktiksel zenginliklerini geliştirir. Ulusallık temelindeki örgütlere angaje olmadan, ilkesiz ilişkiler kurmaz, neleri ve nasıl yapacağını bilir.

Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin sınıfsallık temelinde uyumlandırılarak iktidara gelebilmesinin yol ve yöntemlerinin üretilmesi Komünistlerin tartıştığı bir konudur.

Günümüz şartlarında Komünistler asli görevleri olan Komünistlerin Birliği’ni gerçekleştirmeyi unutmadan; Kürtlerin taleplerine duyarlı olmak, sistemle olan çelişkilerinde, belli disiplinlerle onların kütlesel çıkışlarını desteklemek, eleştirel katkı yaparak örgütlerinin yeni nitelikler kazanmasına çalışmak durumundadır.

Burjuvazinin iğdiş etmek istediği dil, terim ve kavramlara asla iltifat etmeden konuyu ve sorunları tahlil etmeliyiz. Özellikle de içeriği boşaltılmak istenen “barış-demokrasi-eşitlik-özgürlük-halkların kardeşliği” bahsinde, emekçi halkları birbirine karşı konuşlandırıp sömüren, taleplerini karşılamayan sistemin köklü ve devrimci dönüşümlerle aşılmasından yana olduğumuzu, bunun dışında hiçbir çözümün gerçekleşmeyeceğini bilince taşımak durumundayız.

İşçi sınıfı ve emekçilerin sosyal / evrensel kurtuluşunu başa almayan hiçbir ulusal kurtuluş mücadelesinin başarısı mümkün değildir.

Dünyamızda son derece önemli olaylarla gelişmeler yaşanmaktadır. Emperyalist-kapitalizm asla ebedi değil, gidicidir. ABD ve AB emperyalist ülkelerin proletaryası kendi burjuvazisine karşı mutlaka ayağa kalkacaktır. Bunun işaretleri her sosyal olguda görülmektedir.

Yakın Doğu’da -Bölge’de- emperyalizmin çıkarları doğrultusundaki projeler değil, emekçi halkların birlikteliği ile aşılacak projeler hayat bulmalıdır.

PKK ile DTP’nin politikadaki  başarısızlığının nedenlerini inceleyen ve sosyal pratikte anılmaya değer hiçbir faaliyeti bulunmayan kimi “sol” örgütler bu durumu salt “İmralı kaynaklı tezlere” yüklemeyi yeğlemiştir. “Sol” örgütlerin diğer bir bölümü ise, programlarının hayat ve mücadele tarafından reddedildiğinin üstünü örterek PKK ile DTP’ye ilkesiz tutunarak, kütlesel çıkışlara pankartını alıp katılarak varlıklarını bir süre daha sürdüreceklerini zannetmektedir!

PKK ile DTP’nin politikadaki başarısızlığını, ABD ile AB’nin Yakın Doğu’daki politikasını henüz yeterince göremeyen yoksul Kürt köylülüğü ve emekçiler, yılların inkâr-imha-asimilasyon politikalarına bir tepki olarak Habur Sınır Kapısı’nda yüz binleri bulan kütlesel bir çıkışı gerçekleştirmiştir.

Bu sürecin ve çıkışın sınıfsal özünü iyi okumak gerekiyor.

AKP iktidarı bu kütlesel çıkışların yaygınlık göstermesinden korkmuş, “barışa” ikna ettiğini zannettiği Kürt politikacılarını tehdit etmeye başlamış ve “Başa döneriz haa!” demiştir.

“Başa dönmek” nedir? Bunun Türkçeye tercümesi: Kirli ve haksız savaş, göçe zorlamak, OHAL uygulamaları, DGM’ler, katliamlar, keyfî-fiilî infazlar, Kürt düşmanlığı ve giderek “kahrolsun teröristler, bölücüler, vatan hainleri ve komünistler!..” manasına gelmektedir.

Kürtler politikleşmiştir. Bu süreci geri çevirmeye kalkmak burjuvaziye hiçbir yarar getirmeyecektir.

“Ilımlı İslâmcı”, Amerikancı AKP kimi “solcu” takımının yağlayarak “liberal-muhafazakar” dediği gömleğini çıkarmış, Mussolini, Hitler, Salazar, Franko’nun bir zamanlar giymiş olduğu faşist gömleğini giymiştir.

Sağlı “sol”lu burjuva basını ile politikacılarını telaşa kaptıran da yoksul Kürt köylülüğünün ve emekçilerinin direniş ve “doğrudan demokrasi” hakkını kullanma olgusudur.

10 yıl önce de çeşitli “barış grupları” ülkelerine dönüş yapmıştı. TC devleti “elçiye zeval olmaz” bile demeden bu grupları derdest edip, onar yıl hapis yatmalarını sağlamıştı.

PKK’li tutsaklar 15-20 yıldır F-D-E Tipi cezaevlerindedir. DTP yöneticilerinin hemen yarısı çeşitli suçlamalarla cezaevlerinde bulunmaktadır. “Demokratik” yollarla seçilmiş belediye başkanları sistemin açık baskı ve tehdidi altında görev yapmaya çalışmaktadır. Kürt ulusal hareketinin sorunlarını ele alan gazete, dergi ve kitaplar hâlâ toplatılmaktadır. Ayrıca, DTP Anayasa Mahkemesince kapatılma tehdidiyle yüz yüzedir. DTP Milletvekilleri “hukukun üstünlüğü” denilen ağır baskı ve tehditler altındadır. “Hukuk hazretleri” ile “Ana ve Baba yasalar” hini hacette deline deline kevgire dönmüştür. Burjuvazi ile şerbetli liberal “sol”cuların “Kürt Sorunu”, “Kürdistan Sorunu” üzerine yazıları ve söylemleri hiçbir hukukî soruşturmaya tabii olmazken Devrimcilerin, Komünistlerin yorum ve tahlillerini içeren yayın organları büyük bir baskı ve tehdit altında tutulmaktadır.

Taş atan Kürt çocukları ağır kovuşturmalara tabi tutulmaktadır.

Resmî rakamlara göre 47 bin insanımız haksız ve kirli savaş şartlarında hayatını kaybetmiştir. Keyfî-fiilî infazlarla kaybedilen 17.500 kişinin akıbeti somut kanıtlara rağmen sorgulanamamaktadır. Bu insanlarımızın büyük bir bölümü Kürt’tür.

ABD ile AB’nin Yakın Doğu’da ve Bölge’deki “Kürt Sorunu” ile “Kürdistan Sorunu” konusundaki görüşleri çok açık ve nettir: ABD+AB+TC ve Bölgenin gerici devletlerinin ortak çabasıyla, PKK tasfiyeci yöntemlerle ehlileştirilip-etkisizleştirilecektir. DTP uluslarötesi tekelci sermayenin “yüksek” çıkarlarına zarar vermeyecek bir duruma getirilecektir.

Kürtlere verilen “taviz” türkleştirilmiş radyo ve TV, anadilde konuşma ve yazma gibi oyuncaklardır yalnızca. Devlet, Kürtlerin taleplerini içeren Anayasal ve yasal bir güvenceye ise yanaşmamaktadır…

PKK ile anılan ve anılmayan çeşitli ve çok yönlü diyaloglar gerçekleştirilmiş, birileri ikna edilmiş ve bugünkü “barış ortamı” dedikleri tasfiye hareketi bilinçli olarak hazırlanmıştır. Sistemin “Eve Dönüş” oyunlarının hangi manaya geldiğinden habersiz ve Kürt politikalarında yaşanan “öndersizlik krizinin” nelere gebe olduğunu henüz göremeyen Kürtler çok büyük umutlara kapılmıştır.

İçi boş “demokrasi”, “AB normları”, “barış” söylemleri öylesine yüceltilmiştir ki, fukara Kürt halkı emperyalist-kapitalizmin çıkarları uğruna nasıl bir oyun oynandığını henüz fark edememiştir.

“Barış” adlı tasfiye projesinde savaşan güçlerin karşılıklı görüşme ve politikanın başka biçimde yürütülmesi yolunda karşılıklı tavizler vermesi biçiminde yapılmamaktadır. Sınıflar savaşında hâkim gerici sınıflar kendi “barış” tezlerini dayatmıştır. “Silahını bırak gel, teslim ol, biz senin için çok ‘hayırlı’ şeyler yapacağız!..” AKP’nin “Kürt Sorunu’na çözüm”den anladığı budur. Kürt-Türk halklarının hak eşitliği, gönüllü birlik ve kardeşlik bu mudur?

Sol “cenahımız” siyasal-sosyal devrim dışında bir çözümün asla mümkün olmadığını bilince çıkarıp politika ürettiği ve anlamlı ileri bir adım attığı zaman “Kürt Sorunu” da, “Kürdistan Sorunu” da, emekçi halkların talepleri de bu şarta bağlı olarak ancak iki adım sıçrama gösterecektir.

Kadim Bölge halklarından; Kürt, Ermeni, Laz, Çerkes, Rum, Türk, Süryani, Keldani, Asuri, Arap, Fars, vb. emekçilerinin çıkarlarını politikalarının önüne koyan Komünistler milliyet farkı gözetmeden, bu toprakların kadim halklarına politika üretememiştir. Bu açıdan Sol “cenahımız” suçludur. PKK ile DTP’deki “sosyalizmden haberli” kadroları da kendilerine en büyük katkıyı getirecek olan Komünist kadrolarla buluşup Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin iktidara yürüyen hareketini yaratmak yolunda hiçbir olumlu adım atmadıkları için onlar da suçludur. Emperyalist-kapitalist güçlere karşı tüm sosyal muhalefet dinamiklerini harekete geçirme politikası yerine salt ulusallık temelindeki politikaların son tahlilde Kürt-Türk burjuvazisinin isteklerine uyarlanacağı biliniyordu. Kürt örgütlerinde “sosyalizmden haberli” unsurların bu süreçte hiç seslerini çıkaramadığı görülmektedir. Burjuvazinin duyduğu ihtiyaç; Kürt ve Türk küçükburjuvazisini PKK ile DTP’de buluşturarak karşılanmıştır.

Kürt halkına dayatılıp çıkarılan faturanın bedeli, öyle “İmralı”ya atılan sözüm ona “tariz oku” politikalarıyla savuşturulup izah edilemez. Bu fatura çok değerli olan Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerine politika üretemeyen devrimci, sosyalist ve komünist geçinen Sol “cenahımıza”, hepimize çıkarılmıştır.

“İç savaş” ve kriz dönemlerinde programları yeterince denenip-sınanan-açığa düşen  ve de politika üretemeyen bir “sol” bu durumda nasıl ve ne zaman, hangi yöntemle belini doğrultacaktır? Doğrultabilecek midir? Aşınmış ve aşılmış duruşlarıyla yeniden örgüt kurma atağına giren bu türden “aydın”ların devrimci hareketimize zarardan başka vereceği bir şey kalmış mıdır?

Tutulacak “Ana Halka”yı yakalamanın yolu; bilim ve akıldışı yol ve yöntemlerden vazgeçmekten, bilimsel bilgi edinmekten, bilinçlenmekten, özeleştiri yapmaktan, ayrışmaktan ve Kolektifimiz’in ısrar, inat, özveri ve kararlılıkla gündemde sıcak tuttuğu Komünistlerin Birliği projesine dört elle sarılmaktan geçiyor.

“Açılım” dedikleri; Emperyalizmin TC’ye biçtiği, Bölgede oluşturulması planlanan jandarmalık rolüdür. TC’nin de küçük emperyalist yayılmacılık niyetleriyle bu role baştankara soyunduğunu / soyundurulduğunu görüyoruz. AKP “açılım” yalanlarıyla kangrenleşmiş sosyal sorunları istismar etmektedir. Tüm sosyal muhalefet dinamikleri bu oyunu bozmak zorundadır.

Bu emperyalist oyunu, sıkça tekrarladığımız gibi, ancak birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı İSP’nin kurmaylığında iktidara yürüyen güçler bozabilecektir.

“Ulusların kendi kaderlerini tayin, tespit ve ayarımla hakkı” Komünistler açısından ilkesel bir konudur. Bu temel ilkesellik politik-taktiksel gerilik ve “açılım”larla özünden saptırılamaz.

 

Kızılbaş-Alevi Hareketi Politikleşiyor


Alevi örgütlerinin İstanbul-Kadıköy Meydanında, 8 Kasım 2009 tarihinde ortaklaşa düzenlediği mitinge önemli bir katılım oldu.

Aleviler üzerindeki çok yönlü baskılar kütlesel çıkışlarla giderilmeye ve aşılmaya çalışılıyor.

Aleviler 9 Kasım 2008 tarihinde Ankara’da 130 binlik bir kütleyi alanlara getirdikten sonra, siyasallaşma yolunda önemli bir adım atmış ve taleplerini dile getirmişti. AKP’nin bu talepler karşısındaki ikiyüzlü politikasını açığa vurma yolunda bu kez Aleviler; “Kadıköy Mitingi”ni örgütleyerek taleplerini daha görkemli biçimlerde haykırdı.

Aleviler; “Kadıköy’e 1 milyon insanımızı getireceğiz!..” dedi ve bu sözlerini büyük ölçüde yerine getirdi.

Söylemeden edemiyoruz: Darısı Sol “cenahımızın” başına!..

Kürt ulusal hareketinin giderek kitleselleşip politikleşen bir kütlesi var.

Kızılbaş-Alevi hareketinin de aynı biçimde politikleşen bir kütlesi var.

Kürtlerin siyasî örgütleri, radyosu, TV’si, basın-yayın organları ile çeşitli kurumları bulunmaktadır.

Aleviler yurtdışında ve içinde henüz dernek, vakıf, birlik ve Cemevi kurumsallaşmaları çalışmasına ağırlık veriyor. Onlar da çeşitli radyo, TV, basın-yayın faaliyetleri aracılığıyla seslerini duyurmaya çalışmaktadır.

AKP; avantalar-yağmalar düzenine adapte olacak kendi Alevisini yetiştirmenin telâşındadır. Başta gerici CHP olmak üzere çeşitli siyasî örgütler Alevilere “oy deposu” gözüyle bakmaktadır.

Alevilerin düzenlediği mitinge “katkı” sunanlar listesinde CHP’nin yer alışı, hareketin bağrında taşıdığı zaafları da göstermektedir.

Alevi burjuvazisi ideolojik ve sınıfsal çıkarları gereği Alevi inancını Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlayıp Aleviliği bir baskı aracı olarak kullanmak niyetindedir.

Giderek kitleselleşen Alevi hareketi: Yanılsamalı burjuva görüşlerinden; sahte sosyaldemokratlardan; Aleviliği sömüren patronlardan kurtularak işçilerin-emekçilerin yanındaki yerlerini alıp mücadeleye katılmalıdır. Çünkü Alevilere yapılan çok yönlü baskı, kırım ve kıyımların kaynağı hâkim gerici sınıfların diktatörlüğüdür.

Demokratik Alevi Hareketi etkili olmak istiyorsa bu zaaflarını aşmak zorundadır.

Aleviler sağlı “sol”lu burjuva partilerine taleplerini iletmekten bıkıp usanmıştı. Aleviler ilelebet yalnızca taleplerini dile getirmekle yetinemezdi. Çünkü hâkim gerici sınıfların partileri Kızılbaş-Alevi hareketine daima “şaşı” bakıyordu. Yasal ve fiilî baskılar hükmünü sürdürüyordu (Tekke ve Zaviyeleri kapatma kanunu gibi). Sorunları siyasiydi, doğallıkla çözüm yöntemleri de siyasi olacaktı. Aleviler de bu yolda giderek politikleşiyordu.

Alevilerin sorunları tekelci sermayenin diktatörlüğü altında değil, ancak sosyalist bir düzende çözüme kavuşturulabilecekti.

Bilinçli Aleviler din, inanç ve etnik kimlikler üzerinden politika yapılmasından yana değildir. Kültür ve ilerici gelenekleriyle, Batıni-felsefî inançlarıyla Aleviler oldukça sosyal ve sınıfsal bir yaklaşıma sahiptir.

Alevi canlarımızın bu birikimleri üzerine sınıfsal bir harcın konulması Sol “cenahımızın” göreviydi.

Alevi hareketi yüzlerce yıllık tarihleri boyunca kendisini kıyım ve kırımlardan geçiren hâkim gerici sınıflarla asla uzlaşmamıştır. Yer yer onlardan bazı taleplerde bulunmuş, fakat hâkim gerici sınıflar tarafından inkâr-imha-asimilasyon politikalarından kurtulamamıştır.

Direniş, hak arama, isyan ve başkaldırı Alevilerin bilinen nitelikleriydi. Tarihsel Baba İshak, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin gelenekleri sınıfsal yeni nitelikler kazanarak güncelleştirilmeliydi.

Alevilerin Ana Kadın, Ata Kadın ve Kızılbaş Kadın Kültü, tek tanrı dinleri ile devletin oluşmasıyla en büyük darbeyi almıştı. Kızılbaş-Alevi canlarımıza yakıştırılmaya çalışılan “mum söndü” türünden hayasız hikâyelerinin kökeni bu sömürücü olguya dayanıyordu. Türkçü-Hanefi-Sünni-Arap İslâm egemenlik anlayışları günümüzde artık Aleviler üzerindeki karalama, küfür, saldırı ve baskılarını sürdüremiyordu.

Alevi hareketi örgütleriyle şimdi sokağı denemektedir. Hangi amaçla politikleştiğini sokaklarda meşrebince dile getirmektedir.

Sol “cenahımız” sendikalara, kitle örgütlerine ve sosyal muhalefet dinamiklerine olduğu gibi Kızılbaş-Alevi hareketine de politika üretememekle maluldür. Daha doğrusu bu konuyu ne algılayabilmiş ne de bilimsel yöntemle tahlil edebilmiştir. Devrimci hareketimizin kendi sentezimizi üretmek konusundaki eksikliği yüzünden Kürt hareketi de, Alevi hareketi de politikasızlığın girdabına itilmiştir.

Mitingin başat pankartı: “Biz Aleviler Ayrımcılığa Karşı  Eşit Yurttaşlık İçin Alanlardayız.” şeklindeydi. İmza yerinde: Alevi Bektaşi Federasyonu vardı. Pankarta bayrak, bir de Atatürk resmi yerleştirilmişti?! Anlaşılıyordu ki; Aleviler henüz resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilerin kurbanı olduklarını göremiyordu. Alevi örgütlerindeki söylem ve pankartlarındaki Atatürk resmi (başlıca sıkıntı da buradan kaynaklanıyordu) ve bayrak ortak bir tema olarak işleniyorken, çeşitli sol grupların söylem ve pankartlarında ise; “Aleviyiz Haklıyız Kazanacağız!”, “Çorum-Sivas-Maraş-Gazi’nin Hesabı Sorulacak!”, “Özgürlük Eşitlik Sosyalizmde”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza!”, “Kapitalizm Krizde, Çözüm Sosyalizmde”, “Fabrikalar Tarlalar Her Şey Emeğin Olacak” gibi devrimci, sosyalist sloganlarla ajitasyonlar hâkimdi. “Güneş Ufuktan Doğuyor-Ezilenlerin Sosyalist Partisi Kuruluyor!” pankartı ile “yeni” bir sosyalist açık parti de kuruluşunu duyuruyordu!?..

“Ayrımcılık”, “yurttaş yerine konulmama” aslında artı-değer sömürüsünün, kapitalist yabancılaştırmanın bir tezahürüydü. İşçiler, emekçiler başta olmak üzere Kürtler, Aleviler, Araplar, Lazlar, Çerkesler vb. ayrımcılığa, baskı ve sömürüye karşıydı.

“Bilimle Gidilmeyen Yolun Sonu Karanlıktır” özdeyişi ile “Türkiye Laik Değildir, Laik Olacak” sloganı mitingin en bilinçli sloganıydı.

Alevi canlarımız, özellikle kızlarımız başlarına bağladığı al-yeşil bantlarıyla “Ben Kızılbaşım!” diye birilerine âdeta meydan okuyordu. “Medet yâ Ali” bantları da oldukça ilginçti. Sosyal sınıfların mücadelesindeki kurtuluşu nereden beklemek gerektiğini bu insanlara kim, nasıl öğretmeliydi?

Al-Yeşil renkleri yüzlerce yıllık bir geleneğin sancağının renkleriydi. Şeyh Bedreddin’in öğrencisi Börklüce Mustafa, Torlak Kemal dönemin gerici güçlerine karşı Al-Yeşil sancaklarının altında yalın ayak, yalın kılıçlarıyla dövüşmüşlerdi…

Sol “cenahımız” bu mitingden mutlaka ders çıkarmalıdır. Sokağı nasıl ve hangi güvencelerle kullanacağını öğrenmelidir. “Kızılbaş Toplumsal Tasarımı”nın ne demek olduğuna kafa yormalıdır. Yaşadığımız topraklardaki halk hareketlerini, isyan, hak arama, direniş, ve başkaldırı geleneklerini Marksist bakış açısıyla doğru okumalıdır. İşçi-Kitle ve Köylü-Kitle hareketlerini bilimsel yöntemle incelemelidir. Henüz aşılamayan 1970-15 / 16 Haziran Direnişi’nin devrimci ruhunu nasıl kuşanacağımızı öğrenmelidir. Kolektifimiz’in; bu ve benzeri konuları İstanbul, Bursa, İzmir ve Adana’daki kitap fuarlarında, anılan-anılmayan etkinliklerimizde, defalarca gündeme taşıyışımız sebepsiz değildir.

Sokak; “örgütler anarşisi” görüntüleriyle kullanılırsa ne “tutarlı-somut-amaçlı bir demokrasi mücadelesi”, ne de “tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar-devrim mücadelesi” verilebilirdi.

Kızılbaş-Alevi geleneğinden habersiz sip partisi tekapesi mitingde hoparlörlü aracıyla bolca Alevi ezgilerini dile getirecekti?!..

Gerici CHP; “El ele kol kola oylar CHP’ye” diye el ilanı dağıtacaktı?!..

Oysa; “Aleviler CHP’den kütlesel biçimde kopmalı” biçiminde el ilanları dağıtılmalıydı.1

Sol “cenahımız”dan kimileri Kürt ulusal hareketine eklemlenip tutunarak nasıl “politika” yaptığını sanıyorsa; Alevi hareketinin kütlesel çıkışlarına da aynı mantık ve yöntemle yaklaştığı görülüyordu.

Nasyonal “sol” ile liberal “sol” akımlar dışındaki Sol “cenahımız” tüm renkleriyle Kadıköy Mitingi’ne katılmıştı. Pankart, gazete, pullamalarıyla kütlesel çıkışlara katkısını sunuyordu. Mitinge her yaştan, işçiler, emekçiler, işsizler, aydınlar katılmıştı. Avrupa’dan, Avustralya’dan da katılımlar olmuştu. Siyasî örgüt ve partiler, sendikalar, odalar, meslekî kuruluşlar yüz binleri bulan sayılarda mitinge katılmıştı.

Aleviler tarihsel sömürü ve ezilmişlikleriyle; “Hak Almasını Bileceğiz!” diye haykırıyordu.

o Düşünce, felsefî inanç ve örgütlenme özgürlüğü önündeki yasaklar

   kaldırılsın!

o Zorunlu din dersleri kaldırılsın!

o Alevi köylerine camii yaptırılmasın!

o Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin!

o Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı tanınsın!

o Madımak utanç müzesi olsun!

o Cemevleri yasal statüye kavuşturulsun!

Diye taleplerini sıralıyordu.

Alevilerin özetlenen talep ve eylemlerini ilerici-demokrat-devrimci-yurtsever-sosyalist ve Komünistler desteklemiştir.

Miting coşkulu geçmiştir. Devlet bu kütlesel çıkışı engelleyememiş, provoke edememiştir.

12’li faşist darbelerden sonra İstanbul’da ilk kez bu düzeyde kütlesel bir çıkış gerçekleştirilmiştir.

Alevi örgütleri; AKP ve CHP gibi burjuva partilerinin kendi sorunlarını çözüme kavuşturacaklarına ve onların “açılım” ya da “çalıştay” türünden aldatmacalarına artık inanmıyordu. Bir arayış içindeydiler.

Bu türden arayış ve yönelişlere politika üretmesi gereken Devrimci ve Marksist Kadrolar ise bir türlü etkili olamıyordu.

Aleviler; tarihsel deneyimleriyle, tutarlı bir iktidar mücadelesini gündemine alan işçi ve emekçilerin kendisi için sınıf olma bilinciyle politika sahnesine çıkmasıyla sorunlarının çözüme kavuşacağını öğrenmeye başlamıştır.

Kürtler, Aleviler yüzbinleri harekete geçirebiliyorken Sol “cenahımız” ne yapıyordu? Anlamlı ve ileri bir adım atarak neden işçi sınıfı ve emekçi halklarımızı örgütleyemiyordu? Politikada ayrışıp bütünleşerek neden hesaba katılması gereken biricik dinamik olduğunu kanıtlayamıyordu?

Kadıköy Mitingi vesilesiyle sorulacak soru oldukça çoktu…

 

 

1 13 Kasım 2009’da TBMM’de yapılan “açılım” tartışmalarında CHP başkan yardımcısı Onur Öymen Dersim Katliamını savundu. TC’nin tarihindeki kırım ve katliamların tartışılmasını gündeme getirerek “hayırlı” bir iş yaptı. Konuşmasıyla -amcası Hıfzırrahman Raşit Öymen’in Dersim Katliamı için 1935’te “Tunceli Kanunu”nun mecliste onaylandığı dönemde CHP mebusu idi- Öymen ideolojik-sınıfsal  ve gen kökeniyle amcasını aratmadı. “Tunceli Kanunu”nu oylayan yerli faşistlerimiz Hitlerin öğrencisi konumlarıyla “ebedî şef”lerinin isteklerini yerine getirmişlerdi. Önce Tarihî TKP’mizin Kadrolarını katlettiler. Kızılbaş Dersim’de canlarımızı, Ağrı’da, Amed’de Kürt insanımızı katlettiler. Tarih ve insanlık önünde soykırım suçu işlediler. Finans-kapitalin oluşması için işçi sınıfı ile ilerici gençliğimizin en ileri kadrolarına kıydılar. “Ebedî Şef” ve “Millî Şef” dönemlerinden günümüze gelen gerici CHP, “Komünizm ve Kürt Düşmanı”na endeksli sicili bozuk politikalarıyla MHP’den daha koyu faşist olduğunu böylece bir kez daha kanıtlamıştır.(S. P.)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.