Yeni Süreçte Yeni Tarz

Turgay Ulu

Türkiye Devrimci Hareketi’nin, özellikle hapishanelerde hücreleştirme (19 Aralık 2001) saldırısından sonra artık yeni bir sürecin içine girdiği herkesin  rahatlıkla görebileceği bir açıklıkta ortadadır.

Türkiye hapishanelerinde hücre sistemine geçiş, sistem açısından yapısal bir sorundu. İşbirlikçi tekelci sermayenin, uluslarötesi sermaye ile çok yönlü olarak bütünleşmesi / entegrasyonu için de hücre sistemine geçiş bir zorunluluktu. Türkiye’de bu konuda geç kalınmış olması, hapishanelerde daha önceden yaşanmış olan direnişler dolayısıyladır.

Avrupa çapında pratik devrimcilik konumunda olan hareket kalmadı diyebiliriz. Avrupa’daki pratik devrimcilikte ısrar eden en son hareket Kızılordu Fraksiyonu (RAF) idi. Avrupa kıtası içinde söz konusu tarihsel süreçte, Marksist devrimci bir hareketin varlığını sürdürmesine göz yumulamazdı. Öyle de oldu. Emperyalist Federal Almanya devleti, her türlü zor yöntemine başvurarak  RAF’ı yok etmeye girişti. Bu hareketi, tüm Avrupa kıtası emekçi halklarına ibret teşkil edecek şekilde tasfiye etti. İspanya-Bask ve İngiltere-İrlanda ulusal sorunu ekseninde var olan hareketleri RAF kategorisini içine sokamayacağımız için onları değerlendirme dışı bırakıyoruz. RAF deneyiminden sonra da Avrupa’da benzer bir hareketin şimdiye kadar ortaya çıktığını duymadık.

RAF deneyimini şundan dolayı göz önüne getirdik: Türkiye’de 19 Aralık hücreleştirme saldırısından sonra ortaya çıkan tablo, RAF’ı  yok etmek için yapılan saldırılarda hedeflenenlere benzerlik arz ediyor. Bu süreçte, belli bir toparlanma ve hazırlık içinde olan hareketlere merkezi düzeyde saldırılar yapıldı. Bir grubun merkezi kadroları toplantı halindeyken hava saldırı araçlarıyla, ağır silahlarla, hem karadan hem havadan direkt imha etmeye yönelik olarak saldırıya uğradı ve 17 kişi imha edildi.

Şehirlerde de benzer bir hazırlık niyetinde olan hareketlerin merkezi kadroları tutuklanarak hapishanelere konuldular. Bu hareketler, eski biçimiyle devam ettirdikleri pratik var oluş zemininden fiilen farklı bir durum içine girdiler. Ancak, koşulların farklılıkları nedeniyle henüz Avrupa’daki RAF sonrası oluşan duruma daha gelinmemiştir. Gelip gelmeyeceği de belli değil. Çünkü, hem koşullar aynı değil, hem de tarihsel süreçler aynı biçimde işlemiyor. Yalnızca, sistemin hesabı bu yöndedir. Dünyada hiçbir şey; hiçbir toplumsal süreç hesaplandığı gibi arızasız bir biçimde ilerlemiyor. Her zaman için tüm hesapları altüst eden çıkışlar, gelişmeler olasılık dahilindedir. Zira Avrupa’da ilelebet devrimci çıkışlar gerçekleşmeyecek diye bir belirleme söz konusu olamaz. İçinde bulunulan koşullara uygun yeni tipte bir örgüt ve mücadele biçimleri gelişebilir. Ki, kapitalist-emperyalist sistemin krizleri ve Avrupa ülkelerinde hak kazanımlarının sürekli budanıyor olması, yeni bir atmosferin oluşmasına yol açabilir. Ancak sömürge alanlarından elde edilen kâr payı var olmaya devam ettikçe, devrimci çıkışların odağı gene eskisi gibi kenar / çevre bölgeler olacaktır. Tabii kenar / çevre bölgelerde gerçekleşen devrimci kalkışmalar belli bir yayılım gösterip, alternatif bir tarzı oluşturabilirlerse, o zaman merkezlere doğru bir etki yapma şansı olur.

Türkiye Devrimci Hareketi’nin 1980 sürecinde aldığı darbe daha çok fiilî bir darbe idi. Belli bir zaman içinde hareketler, yeniden toparlanma içine girdiler. Bir şekilde varlıklarını sürdürdüler. Ancak bugün içinde bulunulan durum, fiilî darbenin daha ötesinde bir görünüm arz ediyor. Devrimci Hareket bu süreçte ideolojik, teorik, politik ve pratik  darbeler yemiştir. Devrimci Hareket’in kadro yapısı çok farklılaşmıştır. 1980 sürecindeki kadro yapısı, belli bir Marksist donanıma (formasyona) sahipti. Devrimci Hareket’in yeniden toparlanması için gerekli altyapı bir biçimiyle vardı. Ancak, yeni kuşak kadroların kafası allak bullaktır. Yeni kuşak kadro yapısı Bilimsel Marksist donanımdan oldukça uzaktır. Onlarca yıl Devrimci Hareket’in içerisinde koşuşturmuş insanlar arasında Marx-Engels-Lenin’in en temel kitaplarını hiç okumamış / algılayamamış insanların sayısı oldukça fazladır. Birçoğunun kafasında olan Marksist kavramlar da daha çok kulaktan dolma kavramlardır. Kulaktan dolma kavramların ezberi ve bu ezbere duyulan inançtan öte bir şey bulabilmek oldukça zordur.

Buralara kadar gelinmesi, kısa süre içinde olup biten bir şey değildir. Oldukça uzun zaman dilimi içinde oluşturulmuş bir durumdur. Özellikle dünyadaki sosyalizm deneyimlerinin geriye düşüşü sonrasında, emperyalist-kapitalistlerin gerçekleştirdikleri yoğun ideolojik bombardımanın etkisi vardır. Türkiye Devrimci Hareketi’nin eklektik ve taklitçi yapısı, bu bombardıman veya geriye düşüşler karşısında kendi ayakları üzerinde sıkıca durmasına olanak tanımıyordu. Başka koşullarda oluşmuş partilere dayanmak biçiminde bir var oluş, o partilerin veya deneyimlerin yenilgi almasıyla birlikte, bir domino etkisiyle devrimci hareketi moral bozukluğuna ve bozguna uğratıyordu. Bu durum da Devrimci Hareket’ten uzaklaşmayı ve kaçışı doğruyordu.

Devrimci Hareket’in çekildiği alanlarda boşluklar oluşuyordu. Oysa, hayat ve mücadelede boşluğun yeri olamayacağı, bırakılan boşluğun mutlaka bir biçimde doldurulacağı bilinen bir gerçekti. Burjuvazi ve burjuvazinin devleti boşluğu doldurmaya girişti.

Post-Marksist yazarlar tarafından üretilen eserler, piyasada çok satanlar arasında yerlerini aldılar. Post-Marksist yazarlar, sosyalizm deneyimlerinden geriye düşüşü kendilerine dayanak noktası yaparak, Bilimsel Marksizm’e karşı çok yönlü saldırılara geçtiler. Sosyalizm deneyimlerinin dikta rejimleri (faşizmle eşdeğer totaliter rejimler) olduğu yönünde öteden beri sürdürülen propaganda, geriye düşüşler sonrasında daha etkin oldu ve geniş bir kabul edilirlik gördü. Bilimsel Marksizm’le donanmamış olan kadrolar, Post-Marksist söylemlerden kolayca etkilendiler. Kadrolar âdeta bir baş dönmesine ve akıl tutulmasına tutuldular. Bilimsel teknolojik gelişmelerin sosyoekonomik yapı üzerinde ne tür bir etki yaptığı yeterince incelenmeden, Post-Marksist yazarların ürettikleri hayali senaryolara kolayca angaje olundu. “Ulus devletler ortadan kalkıyor, üretim robotlarla yapılacak, işçi sınıfının rolü kalmadı, sınırlar ortadan kalkıyor vb.” gibi tespitlerin gerçek dünyada karşılığının olup olmadığına bakılmaksızın hemen üzerine atlanıldı.

Ne hikmettir bilinmez. Sol kadroların ufku eski Avrupa merkezci bakış açısının etkisiyle perdelenmiştir. Şimdi ise gene Avrupa merkezci bakışa sahip olan Post-Marksist yazarların teorileriyle perdeleniyor. Post-Marksist yazarlara belli ölçülerde yanıtlar veren, onların söylemlerinin yaşamda karşılığı olmadığını söyleyen, Avrupalı ve Türkiyeli Marksist yazarların söyledikleri görmezden geliniyor. Ellen Mailkins Wood adlı yazarın Post-Marksistlerin teorilerine verdiği yanıtlar çokça tartışılmadı; yahut da Türkiye’den Marksist kulvarlarda yazan insanların söyledikleri fazlaca okunup tartışılmadı. N. Chomski, Antonio Negri gibi yazarların gördüğü ilgiyi Marksist yazarlar görmedi. Sermaye tekellerinin piyasayı ve kültürü belirlemek için kullandıkları; reklam, pazarlama, dezenformasyon vb. yöntemler sol kadrolar arasında etkisini göstermektedir.

Doğa bilimlerindeki ve teknolojik aygıtlardaki gelişmeler, Bilimsel Marksizmin dayanaklarını güçlendiren bir rol oynamıştır. Ancak, Engels’in yazdığı “Doğanın Diyalektiği” ve sonrasında Lenin’in yazdığı, “Materyalizm ve Ampirio Kritisizm”den sonra bu alandaki gelişmeleri Bilimsel Marksizmin gözüyle açıklayan eserler üretilemedi. En son olarak E. M. Wood ve Ted Grand’ın yazdığı “Aklın İsyanı” da yeterince ilgi görmedi. Oysa “Aklın İsyanı”nda doğa bilimleri ve teknolojik aygıtların geldiği bu aşamadaki son verilerin ışığında ortaya çıkan koşulları Bilimsel Marksizmin gözüyle açıklamışlardı. Daha açık söylemek gerekirse, doğa bilimlerindeki gelişmeler Marksist cenahın ilgi alanının dışında kalıyor genellikle. Mücadelenin genel gidişatındaki atıllık durumu bu alanda da kendisini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte gerçekleştirilecek  Büyük Hardan Çarpıştırıcısı (BHÇ) deneyinin ortaya çıkaracağı yeni bilgiler kim bilir ne gibi sürprizler ortaya çıkaracak. Evrende bilinmeyen kimi noktalarda yeni açıklamalar yapacak. Fakat Marksist cenahımız bu gelişmeleri çok yakından takip etmeyecek. Oysa her yeni bilgi, her yeni bilimsel bulgu, Bilimsel Marksizmin temelini güçlendiren bir rol oynar. Bilimsel Marksizm buna açık, bunu içeren bir kuramdır.

Marksizmin gördüğü saldırılar salt teori alanıyla sınırlı saldırılar değildi. Teorik ve pratik saldırı birbirini besleyerek geriler ya da ilerler. Pratik olarak, Dünya Sosyalist Hareketi’ndeki geriye düşüş, teorik saldırıların daha etkin, daha hızlı yayılmasına yol açmıştır. Eskiden muhalif hareketler içinde “Ben Marksist değilim” demek öyle kolayca söylenebilecek bir söz değildi. Çünkü Marksizmin oluşturmuş olduğu bir otorite vardı. Geriye düşüş sonrası süreçte ise, “Ben Marksizmi aştım, Marksizm miadını doldurdu” demek, entelektüel olmanın ölçüsü olarak kabul edilmektedir! Daha Marx’ın hiçbir kitabını doğru düzgün okuyup kavramadan, Marksizm karşıtı olmak, Marksizmi aştığını söylemek moda haline geldi. Sendikalar başta olmak üzere, çoğu muhalefet hareketleri kapitalist devletlerin ideolojik ve pratik güdümü altına girdi. Muhalefet hareketleri,  daha örgütlenme öncesindeyken, örgüt biçimleriyle ilgili olarak belli bir önyargıyla hareket ettiler. Sosyalizm deneyimlerinin geriye düşmesi sonucu genel olarak hiyerarşik ve merkezi örgütlenmenin zararlı olduğu yönünde bir yargı oluşmuş bulunuyor. “Küreselleşme karşıtı hareketler” buna en belirgin örnektir.

Fordist dönemin özelliklerine göre kurulmuş olan siyasal ya da sendikal hareketler,  bugün var olan üretim yöntemleri karşısında etkili olamıyor. Dünya çapında var olan önemli sendikalar, devletlerin yahut da sermaye tekellerinin güdümü altına girmişlerdir. Bu sendikalar artık patronların aleyhine olan grev vb.  kararları alan değil, tam tersine engelleyen bir rol oynamaktadırlar. Bu sendikalar tüzüklerine “işveren”in ya da işyerinin çıkarlarına aykırı olan, üretimi ve güvenliği aksatan grev ya da başka türlü mücadele yöntemlerine başvurmama ya da bu tip hareketleri önleme yönünde maddeler koymuşlardır.

Uluslarötesi tekelci sermaye artık üretimi sabit, belirlenmiş mekanlarda ya da sabit yöntemlerle değil, istediği veya ihtiyaç duyduğu zaman kolayca değiştirebileceği mekan ya da yöntemlerle yapmaktadır. Meselâ Malezya’da üretim faaliyetinde bulunan bir şirket,  buradaki üretimin güvenliği ya da kârlılık oranı düştüğü zaman, buradaki yatırımını yeni ve avantajlı olan başka bir ülkeye taşıyabilmektedir. Dolayısıyla, hareketli üretim alanlarında, sabit örgüt modelleriyle örgütlenebilmek çok zordur.

Salt işkolu veya işyeri esasına göre örgütlenmek, artık sürekli hareketli olan üretim alanlarında çok fazla etkili olamamaktadır. Dünya çapında gerçekleşen üretim yöntemleri ve üretim tarzları, buna uygun örgüt biçimleri geliştirmeyi gerekli kılmaktadır.

Tüm bu yeni koşullar, merkezi ve dünya çapında örgütlenmeyi hedefleyen bir parti örgütlenmesi olmadan, emek hareketinin kalıcı kazanımlar elde edemeyeceğini göstermiş oluyor. Dağınık, belli bir hedeften yoksun olan hareketlerin mücadelesi, sonuç alamayan bir koşuşturmanın, ya da protestonun ötesine geçemiyor.

Biz bakışımızı içinde bulunduğumuz coğrafyaya çevirecek olursak, çok parçalı bir Devrimci Hareket’in olduğunu görürüz. Çok parçalı ve etkisi kendinden menkul bir Devrimci Hareket’in, sermayenin güdümünde olan sendikalara müdahale etmesi beklenemez. Ya da kriz, deprem, kaos, savaş, seçim vb. gibi koşullardan devrimin lehine bir çıkarımda bulunması beklenemez.

Sosyalizm deneyimlerinin sonrasında gelişmiş olan sosyal  muhalefet hareketlerine şöyle kabaca bir baktığımızda, kendiliğinden, bürokratik, merkezi yapıya sahip olmayan hareketlerin hiçbir kazanım elde edemediğini görmüş oluruz. Hatta bu hareketlerin çok kolaylıkla uluslarötesi sermaye kuruluşlarının etkisine girdiklerini görebiliriz. Post-Marksist teorisyenlerin çizdikleri pembe tabloların yaşamda hiçbir karşılığının olmadığını görmekteyiz. Dünya kan ağlıyor. Süreklileşen bir savaş durumu var. Tüm emperyalistler ve işbirlikçileri habire hızla silahlanıyorlar. Tüm hazırlıklar savaş ve çatışma ihtimaline göre yapılıyor. Kriz, kaos, güvenlik gibi sorunlar kronik bir hal almıştır. Tüm bu gerçekliğe rağmen, Post-Marksist yazarların uzlaşmaz çelişkilerin azaldığı, dünyanın barışa doğru yol aldığı, ya da dünya birliğine doğru gidildiği yönünde yürüttükleri propagandaların emek hareketine sağladığı bir yarar yoktur. Tam tersine emek hareketlerini boş hayallerle avutarak, kapitalizmin uyuşturucu rolünü oynuyorlar. Tıpkı dine uyuşturucu bir rol oynattırılması gibi…

 2 Nolu F Tipi Cezaevi Kandıra-Kocaeli

 21 Haziran 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.