Sistemin Krizi ve Sol’un Gündemi

Ahmet Kale

Sözlerime başlarken şöyle bir tespit yapmak istiyorum: Toplantının gündemi iki başlıklı. “Sistemin Krizi” ve “Sol’un Gündemi”.

Birinci başlıkla ilgili de çok şeyler söylenebilir tabii. Söylenip yazılıyor da zaten. Sistem dediğimiz, içinde yaşadığımız ülkeye de, dünyanın birkaç ülke hariç hemen hemen tamamına da hâkim olan kapitalist sistem. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan bir avuç azınlığın, toplumların geniş çalışan yığınlarını ezip sömürdüğü, adaletsiz ve hayasız sistem yani. Hele sosyalist sistemin çözülüp dağılmasından sonra hayasızlığını kat kat arttıran sistem.

Bu sistemin krizde olması ya da olmaması, egemenlerin baskı ve sömürüsünü nitelik olarak değiştirmiyor. Olsa olsa, krizli dönemlerinde, krizin etkilerini çalışan halk yığınlarının üzerine bindirdikleri için, sömürü ve baskının şiddeti daha da artar. Kendileri, krizi de bahane ederek, daha çok sömürüp, daha çok semirmeye devam ederken, çalışanlar daha da yoksullaşırlar.

Bu girişten sonra şunu diyebilirim: Sistemin krizli ya da krizsiz olması beni fazla ilgilendirmiyor. Krizli ya da krizsiz, bu sistem mutlaka yıkılmalıdır, yıkılacaktır.

Sorunu bu sistemin nasıl yıkılacağına kaydırırsak, o zaman ikinci gündem başlığına geçmeye başlarız. Yani kapitalist sistemin yıkılmasında rol alacak olan “Sol”un gündemine.

Klasik devrim şartları tahlilimizi şöyle bir hatırlayalım: Objektif devrim şartları olarak, hâkim sınıfların bunalımlarının derinleşerek “yönetemez” hale gelmeleri, ezilen, sömürülen, başta işçi sınıfı olmak üzere geniş halk yığınlarının da “biz bu düzeni istemiyoruz” demeleri. Sübjektif şartlar olarak da devrimi yapacak olan sınıf ve onun müttefiki olacak tabakaların örgütlenip, geniş halk cephesini de kurarak, kitleleri devrime seferber edip yönetecek halde olmaları şeklinde özetleyebiliriz.

“Sistemim Krizi” derken, objektif devrim şartları açısından bakıyor olabiliriz. Yani hâkim sınıfların “yönetemiyoruz” demeleri, ezilenlerin de “istemiyoruz” ya da “biz yöneteceğiz” demeleri durumu var mı? Samimiyetle söylemek gerekirse, her iki durum da “yok”. Hâkim sınıflar, yoksulların örgütsüz ve bilinçsizliğinden de yararlanarak, ne kadar krizde olurlarsa olsunlar, krizi halkın sırtına yayarak daha da kârlı atlatıyorlar krizlerini.

O zaman sorun bizde. Yani sol’da. Bundan ne kastettiğimi açıklayayım. Bugün sosyalist sol dağınık, örgütsüz olmak bir yana, kısır çekişmeler ve kamplaşmalarla âdeta felç olmuş durumdadır. Bu yeni bir durum değildir. Kıvılcımlı, daha 1970’lerin başında “Anarşi Yok! Büyük Derleniş” çağrısında “40 yılın kazancı Parti’yi yitirmek oldu” diyerek, dağınıklığa dikkat çekmiş, “Herkes yanıldığını illa faşizmin zindanlarında mı öğrenecek?” diyerek herkesi uyarmış ve hepimizin bildiği gibi son nefesine kadar da sosyalist hareketin birliği için çaba göstermiştir. Ne yazık ki, dağınıklık yangını Kıvılcımlı’dan bu yana da yaklaşık 40 yıl geçmiş olmasına rağmen artarak sürmektedir. 12 Mart ve 12 Eylül faşizmleri de sosyalist solun ders çıkarıp derlenip toparlanmasına yaramamıştır.

Bugünkü manzaramızı buradaki insanlara detaylı anlatmama gerek yok. Ama ana çizgisiyle baktığımızda sosyalist sol, dağınık olmak bir yana, artık gündem yaratamadığı gibi finans-kapitalin kendisine dayattığı gündeme karşı duracak halde bile değildir. Şöyle son yıllara bir bakalım. Sosyalist sol içinde sesleri cüsselerinden daha çok çıkan, ancak kendi başlarıyla düşünüp davranmak yerine finans kapitalin onlara dayattığı gündemi iştahla sürdürmeye çalışan irili ufaklı birçok grup var. Peki irili de demeyelim. Daha çok çığırtkan küçük gruplar. Dediklerinin özeti genellikle “paşalarım çok yaşa” veya “AKP’me dokunma da sivil devrim yapsın” gibi içi boş, tehlikeli,  soldaki yangını daha da büyütüp geliştirecek laf salataları. Oysa dağınıklığın anti tezi derlenme ve birliktir. Bizim sosyalist solumuz ise tek hücreli canlılar gibi bölünerek çoğalma illetini gelişme sayacak kadar aymazlık içindeler. Hepimiz sosyalist sol’daki üst üste bölünmeleri izliyoruz.

Bu tespitleri artırmak mümkün. Olumsuz örnekleri çoğaltmanın da fazla bir yararı yok. Şimdi bize yine Kıvılcımlı’nın deyimiyle “ulu bir cihad”, “bir uyanış devrimi” gerekiyor. Bugün sayıları onları bulan, belki 50-60’tır, saymak da pek mümkün olmuyor ya. “Sosyalist sol” grupçuklarımız var. Bu grupçukların bir kısmı yeni, bir kısmı ise 40-50 yıldır varlıklarını sürdürüyorlar. Şöyle bir bakarsak başlarında da hep aynı kişiler. Sosyalist yaşamları boyunca bir tek sokak muharebesi bile kazanmamış, kerametleri kendilerinden menkul şefler, daha ömür boyu da gruplarının başlarında kalacak gibiler. Onlardan “cihad” veya “uyanış devrimi” beklemek ölü gözünden yaş ummak gibi bir şey olur. O zaman o grupçukların tabanlarında samimiyetle sosyalizm savaşı veren temiz insanlara yönelmek gerekiyor. Bilmiyorum bu salonda onlardan ne kadar var. Ama buradan buradakilere ve burada olmayanlara şöyle bir çağrım var: Dağınıklığı yok edecek davranışlar içinde olmayan, birliğe yönelmeyen, finans-kapitalin dayattığı gündemlerle zaman harcayıp, sosyalizm davasını güdükleştiren şeflerinize başkaldırın! Birliği amaçlamayan, birlik uğruna kendini yok etmeyi amaçlamayan grup yapılarınızı dağıtın! Unutmayın ki dağınıklığı ebedileştirmek devrime değil karşı devrime hizmettir! O zaman hepimize düşen görev, küçük küçük grupların cephe gerisinden iktidar yırtınmaları yerine, işçi sınıfının siyasî iktidarını sağlayacak öncü birleşik Proletarya Partisi’ne giden yoldaki her türlü molozu temizlemektir. Köktenci olmazsak, çuvaldızı kendimize batırıp özeleştiri mekanizmasını çalıştırmazsak, kendimizi yegane sosyalist, karşımızdaki herkesi hain, emperyalist uşağı gibi sıfatlarla tanımlayıp, bütün diyalog yollarını tıkarsak bu devrime hizmet mi olur?

Sonuç olarak, sistem krizli olabilir, krizsiz olabilir. Eğer biz, bu krizi işçi sınıfı iktidarı lehine kullanacak durumda değilsek, o krizi tartışmanın da çok bir anlamı yok. Öncelikle kendi krizimizi tartışır, sonuca bağlarız. Ancak derli toplu, örgütlü, bilinçli, iktidar mücadelesine hazır durumda olursak, sistemin krizinden yararlanıp egemenleri alaşağı etme yoluna girebiliriz. Sözlerimi Kıvılcımlı’nın 1969 Şubatındaki Kanlı Pazar olayı üzerine yazdığı bir yazının başlığıyla bitiriyorum:

KENDİMİZE GELELİM! YA BİRLEŞMEK YA ÖLÜM!

* 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda, 1 Kasım 2009 günü, Sorun Yayınları Kolektifimiz’in düzenlediği “Sistemin Krizi ve Sol’un Gündemi” konulu Panel-Söyleşi etkinliğimizde yaptığı konuşma metnidir.(S. P.)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.