Kürt Ulusal Hareketi ve Sol “Cenahımızın” Politikasızlığı

Kazım Gündoğdu

Soru 1: Dersimlisiniz. Sey Rıza, Alişer, Qopo, Saan Aga, Cemal Aga, vb. tarihsel önemi olan kişiliklerin geleneklerinden geliyorsunuz. Sol "cenahımız" sizi Devrimci ve Marksist kimliğinizle tanıyor. Dersim'in tarihi, kültürü, dili, masalları, mitolojisi, ilerici gelenekleri üzerine kafa yoruyorsunuz. Ayrıca alan çalışmaları yapıyorsunuz eşinizle birlikte. Bu süreci özetler misiniz?

 

Evet Dersim’de doğdum ve 17 yaşıma kadar orada yukarıda değindiğiniz “Cemal Aga”nın oğlu olarak yaşadım. Sıradan bir köylüydüm. Devrimci oldum. Sonra ülkenin değişik bölgelerinde enternasyonal proletaryanın bir neferi olarak yaşamı yeniden üretmeye çalıştım. Devrimciliği bir yaşam felsefesi olarak kavrıyorum. Bu bilinç ve duyarlılıkla sınırlı yaşamımı sınırsız bir dünya ve insanlığın özgürlüğü için anlamlı kılmaya çalışıyorum.

Tarihsel ve toplumsal sorunlara bir Dersimli gözüyle değil, bir Marksist gözüyle bakmaya çalışıyorum.. Yoldaşım ve yarim Nezahat ile birlikte görüntülü sözlü tarih çalışması yapıyoruz. Dersim tarihi ve toplumsal yapısı hakkında alan çalışmalarımız devam ediyor. Önümüzdeki dönem meyvelerini paylaşmayı umuyoruz.

Eğer kişiliğimin oluşum sürecinde Dersim tarihselliğinin etkilerini sorarsanız size şunları söylemek isterim; Doğrudur. Sözünü ettiğiniz tarihsel kişiliklerin öyküleriyle büyüdüm. Dolayısıyla bunlar benim  tarihsel ve toplumsal geçmişimin bir yanını oluşturuyor. Fakat kişiliğimin esas yanı  genel olarak Marksistler, özel olarak da Dersimli Marksistlerden etkilendiğini söylememe izin verin. Bir noktaya dikkatinizi  çekmek istiyorum. Dersim tarihi denince nedense sadece Dersim 38 anlaşılıyor.  Öncesi ve sonrasının diyalektik ilişkisinin koparıldığını görüyorum. Sözgelimi 1938 katliamına karşı direnmiş ve devlet ya da onların işbirlikçileri tarafından katledilen kişilikleri önemsiyor ve sahipleniyoruz. Fakat, sonrası süreçlerde mücadele etmiş, zindanlarda yatmış, darağaçlarına çekilmiş, dağda sokakta  bir dava uğruna yaşamını yitirmiş  çok önemli Dersimli şahsiyetler var. Bunlardan bir bütünlük içinde bahsedilmemesi bir sorun oluşturmaz mı?

İşte tam bu noktada Hüseyin Cevahir,  Ali Haydar Yıldız, Süleyman Cihan,  Hıdır Aslan, Baba Erdoğan, Dr. Baran gibi daha onlarca sembol sosyalist ve yurtsever kişiliklerin anılması ve bize bıraktıkları mirasın sahiplenilmesi gerekmez mi? Dersim’in ve Dersimlilerin, tarihsel, kültürel, inançsal ve toplumsal açıdan kendine has bir özgünlüğü olduğu doğrudur. Ancak bazı çevreler ve anlayışlar bunu darlaştırarak ele aldıklarında doğal olarak kaba bir Dersimcilik durumu ortaya çıkıyor.  Biz Marksistler, tarihsel ve toplumsal sorunları daha geniş ve bütünlüklü bir perspektifle ele almak durumundayız. Aksi durumda yanlışlara düşmemiz kaçınılmaz olur.

Son yıllarda Dersim üzerine pek çok çalışma yapılmaktadır. Bunları önemli ve anlamlı buluyoruz. Bizde 1937-38 katliamının nedenleri ve sonuçları üzerine çalışma yapıyoruz. Bunu daha çok o süreci yaşamış insanların anlatımları üzerinden sürdürüyoruz. Devletin resmî tarih tezinin ne olduğunu biliyoruz.  Kürt ulusal görüşünün de veteriner Dr. Baytar Nuri’nin 1950’lerde Suriye’den yazdıklarıyla şekillendiğini görüyoruz. Peki Marksistler hangi somut veriler ve araştırmalardan hareket etmektedirler? İşte bu bir sorun ve kocaman bir soru…

 

Soru 2: Kürt Ulusal Hareketine sol "cenahımız" nasıl bakıyor? Özellikle devrimci, sosyalist ve Marksist olduğunu öne çıkaran (ya da bu türden bir iddiada bulunan) grup, çevre ve örgütsel yapıların "Kürt Sorunu" ile "Kürdistan Sorunu" hakkındaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ben devrimciler, sosyalistler ve Marksistler için “sol” tanımlamasını doğru görmüyorum. Zira genel anlamda “sağ” ve “sol”  kavramlarının  burjuva siyaset literatürüne ait olduğunu düşünüyorum. İşçi sınıfı ve halklar cephesinin hepsine devrimci demek daha doğru geliyor bana.

Soruya dönersek; Türkiyeli devrimcilerin düşünüşünde bir problem var. Bir soruna dair bütünlüklü ve analizci düşünememek ve kendi sentezini üretememek… Böyle olunca zamanla Marksist düşünüşten uzaklaşma yaşanıyor. Bu uzaklaşma, sorunları sınıf savaşımı ve politik iktidar perspektifiyle ele almasını engelleyen başlıca etmendir. Kürt ulusu ve Kürdistan sorununa bakıştaki problemin temeli de sınıf perspektifinin bazıları açısından zayıflamış, bazıları açısından da yitirilmiş  olmasından kaynaklanıyor. Kürt sorunu diğer tüm toplumsal sorunlar gibi elbette devrimcilerin sorunudur. Kürt işçi ve emekçi halkının her türlü sorunun çözümü için her alanda mücadele etmek görevdir. Bu, Kürt Ulusal Hareketinden bağımsız olarak böyledir. Ancak “Kürdistan Sorunu” esasta Kürt burjuvazisinin ve toprak ağalarının sorunudur. Bir devlet kurup kurmama, ya da ayrılıp ayrılmama bugünkü verili durumda devrimcilerin belirleyeceği bir durum değildir. Ne yazık ki devrimci güçlerin bir kısmı  bu ayrımı yapmadan kayıtsız şartsız bir “destekleme” pozisyonunda durmaktadırlar.  Oysa, diğer tüm sorunlarda olduğu gibi bu konuda da “özne” olması gereken güçler “nesne” durumundadırlar. Kürt uluslaşma sürecinin sınıfsal analizi yapılmadan, bu günkü Ulusal Hareketin niteliği konusunda doğru belirlemeler yapmak  ve doğru tavır almak mümkün olamıyor.

Sözgelimi gerek PKK, gerekse de DTP’nin, Kürt ulusal topluluğunun hangi sınıf ve katmanlarının temsilcisi olduğuna dair bir çözümlemenin olmaması ciddî bir sorun olarak duruyor.

 

Soru 3: Barış Meclisi ve benzeri inisiyatiflerde kimi roller aldınız. PKK ile DTP' nin "Demokratik Cumhuriyet" ve benzeri politik kırılma ve burjuvaziyi rahatsız etmeyen talepleri hakkında TC devletinin geri adım atmadığını, anılan örgütleri muhatap olarak dahi görmediğini, bu bir yana Kürt Hareketini tasfiye cihetine gittiğini görüyoruz. İnkâr-imha-asimilasyon politikaları günümüzde başka biçimlere büründü. Sistem, Türkleştirilmiş radyo, TV, basın-yayın, bölge-köy ve yer isimleri gibi "tavizlerle" Kürtlerin haklı taleplerini geçiştirmeyi amaçlıyor. Sol "cenahımız"dan kimi örgütler PKK ile DTP'ye ilkesiz tutunarak, daha doğrusu eklemlenerek politika yaptığını sanıyor. Kimileri ise, PKK ve DTP yöneticilerine, bazen de İmralı'ya “tariz oku” atarak bir "tarz-ı siyaset"le iştigal ediyor. Bu süreci ve "sol" politikaları nasıl değerlendirmeliyiz?

 

Bir noktayı düzeltmeliyim. Barış Meclisi vb. inisiyatiflerde hiç rol almadım. Yerel seçimler döneminde bir bölgede “biz de varız” platformunda DTP ile birlikte çalıştık.

Bir şeyi çok net biçimde ifade etmek istiyorum: Kürt Ulusal hareketi öz itibarıyla burjuva bir harekettir. İlk zamanlar küçükburjuva ideolojisinin  ağırlıkta oluşu onun Devrim ve Sosyalizm güçlerine daha yakın bir noktada durmasını sağlıyordu. Giderek hareket büyüdü, kurumsallaştı. Kürt ulusal burjuvazisinin talepleri daha belirgin olmaya başladı. Devrimci talepler yerini giderek demokratik taleplere bıraktı.

İçerde devrimci hareket yenilgiden çıkamadı. Dışarıda “Sovyet Sistemi” yıkıldı. Tek kutuplu bir dünyada emperyalist burjuvazi ile uzlaşmanın dışında bir çıkış bulamadı. Zaten doğası gereği ve öz olarak tüm ulusal hareketler “sistem içi hareketler”dir. Sosyalizm güçlü olursa onunla, kapitalizm güçlü olursa onunla işbirliği yapar. Kürt Ulusal hareketide sistem içinde kendine bir yer edinmeyi hedefledi. Koşullar olsaydı bir devlet, otonomi vb. olabilirdi. Ama bunu başaramadı. Ya da bu hedeflerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Şimdi demokratik ve kültürel haklar çerçevesinde Türkiye burjuvazisi ile anlaşmaya çalışıyor. Devrimci güçlerin bir kısmı, Ulusal Hareketin bu sınıfsal niteliğini yeterince çözümleyemedikleri için ona olmadık misyonlar yükleyip kendi varlık nedenlerini inkâr eder duruma gelmişlerdir.

 

Türkiye burjuvazisi açısından, Ulusal Hareketin  söz konusu talepleri devletin yeniden yapılandırılması çerçevesinde ele alınmaktadır. Zaten Abdullah Öcalan daha ilk yakalandığı zaman bunları açıkça dile getirmişti. Fakat devlet böyle bir “Kürt Reformu”na hazır değildi. Şimdi ABD ve AB emperyalizminin de desteğiyle bu “yeniden yapılandırma süreci” gündemleştirildi ve devam ettiriliyor.

Devrimcilerin böyle bir gerçeklik içinde “destekleyelim mi, desteklemeyelim mi” tartışması anlamsız kalıyor. Desteklesen ne olur, desteklemesen ne olacak?  Açıkça söylemek gerekirse devlet ile Kürt Ulusal Hareketi arasında yapılan görüşmelerde ne desteklenecek bir şey, ne de karşı çıkılacak bir şey görüyorum. Sözgelimi Kürt halkı açısından  bazı demokratik ve kültürel kazanımların elde edilmesi ya da elde edilenlerin yasal güvence altına alınmasına karşı mı çıkacağız?. Hayır! Ya da Kemalist devlet geri adım atarak 80 yıldır yok saydığı Kürtleri bugün kabul ediyor ve onların bazı haklarını yasal düzenlemeler yaparak tanımak yoluna gidiyorsa buna karşı mı çıkacağız? Hayır! Peki karşı çıkmamak onu desteklemek anlamına mı geliyor? Hayır!

Kürt ulusunun ezilen bir ulus olmaktan kaynaklı tüm sorunlarına Marksist bir çözüm sunabiliyor muyuz, sunamıyor muyuz? Bunun için mücadele bayrağımız yukarılarda mı değil mi?  Bütün mesele budur.

En genel anlamda Kürt ve Türk burjuvaları emperyalistlerin hakemliğinde anlaşmaya çalışıyor. Bırakalım anlaşsınlar. Bırakalım barışsınlar. Irkçılık, milliyetçilik atmosferi dağılsın… Biz sınıf savaşımına bakalım. Buna kafa yoralım…  “Uluslararası barış, sınıflar arası savaş” diyelim.

 

Soru 4: Hayat ve mücadele ilerici-demokrat-devrimci-sosyalist ve Marksist cenahımızın program ve projelerini büyük ölçüde deneyip sınadı. Bilim ve akıl dışı teori-pratikler yine büyük oranda açığa düştü.

Aşınan ve açığa vurulan bu türden politikalar karşısında kendilerini Devrimci, Sosyalist ve Marksist olarak adlandıran örgütlerimizin hiç biri ikna edici bir özeleştiri yapmadı. "Somut şartların somut tahlili"nden hareketle kendini yenileyemedi. "Marksizmin yorumu ve pratikte yeniden üretimi" denildiğinde, kafaların oldukça karışık olduğu anlaşılıyor. Marksist Sol Kadrolar da, yaşanan "Öndersizlik Krizi"ni henüz aşamadı. Oysa çok önemli sosyal muhalefet dinamiklerine sahip bir coğrafyada ve bölgede yaşıyoruz. Yerel, ulusal, sosyal ve evrensel diyalektik birliğini Sol "cenahımız" bir türlü değerlendiremiyor. Niçin?

 

Bu konu can alıcı ve yaşamsal bir öneme sahip. Buna kolektif bir yanıt bulabilirsek öyle zannediyorum önümüz açılacak. Kimsede olmadığı gibi bende de bu sorunun herkesi ikna edici bir yanıtı ne yazık ki yok. Ben de yanıt arayanlardanım.

Yaşam deneyimimden ve öğrendiklerimden hareketle şunları söyleyebilirim. Türkiye devrimci hareketinin düşünüş tarzında, dolayısıyla da  siyaset yapışında, kullanılan araç ve yöntemlerinde sorunlar var. Önce buradan bakmamız  gerektiğini düşünüyorum.

Bir kere öncellerimiz (gerek 1920 TKP’si, gerekse 1971 Devrimci Hareketi) Marksizmi bu ülkenin tarihsel ve toplumsal gerçekliğinde yeniden üretime sokmadan, başka ülkelerin pratik  sonuçlarıyla aldılar. Bu ciddî yanılgılara ve düşünüş bozukluklarına neden oldu. Sözgelimi Komintern ne dediyse TKP’de onu dedi ve onu yapmaya çalıştı. Dolayısıyla TKP esas özne olamadı. Kah Kemalizmle uzlaştı, kah onun yedeğine düştü. Düşünün ki  Kemalist devletin Dersim’37-38 katliamını bile doğru değerlendirip tavır alamadı. “Dersim’de feodalizmin tasfiyesi” olarak değerlendirildi. Yani Kemalist devlet ilerici, Dersimliler gerici…

Bu değerlendirmeye neden olan düşünüş tarzı nereden beslenmektedir? Nasıl açıklayacağız bu durumu?

Birinci gedik buradan oluşuyor. Bir yanı dogmatik ve sübjektif düşünüş… Diğer yanı  resmî ideoloji olan Kemalizm’den kopamayış…

Görüldü ve anlaşıldı ki  Kemalizmden radikal biçimde  kopamayan bir düşünüş  sınıf savaşımının hiçbir sorununa asla Marksist bir çözüm üretemiyor.

1970’lere kadar böyle düşündük. 

1971 Devrimciliğinde de düşünüş tarzı öz olarak değişmedi. Yine dogmatizm ve sübjektivizmin hâkimiyetini görüyoruz. Bu kez beslenen merkezler farklı… Marksist düşünüşü kaynağından öğrenme yerine  Uluslararası polemiklerden öğrenilen Marksizm… Bu da ikinci gedik…

Tablo bu olunca parçada düşünme (sübjektivizm), kalıplarla düşünme (dogmatizm), polemiklerden öğrenme (didişmecilik) 1971 Devrimci hareketinin düşünüşünde önemli bir rol oynadı. Sonraki yıllarda yaşanan yenilgilerle de “yenilgili düşünüş” gelişmeye başladı. Tüm bu nedenlerle iktidar perspektifinden uzaklaşmış, günü birlik düşünen ve kendini var etmeye odaklanmış (güdülenmiş demeyeyim) bir kadro yapımız var.

Tabii bu öznel cepheden görebildiğim. Birde nesnel cephede yaşananlar var. Sözgelimi 12 Eylül yenilgisi, “Sovyet Sistemi” (modern revizyonizm)’nin çöküşü, yeni dünya düzeniyle liberalizmin ideolojik saldırıları, vb. vb… Bunlar da dış etkenlerden bazıları diyebilirim.

Şunu anladım: Yaşamın her alanında resmî ideolojiden kopmadan devrimci ve sosyalist kalmak mümkün değil. Bırakalım kopmayı, pek çok kadronun ve devrimci çevrenin böyle bir sorunu hâlâ tespit etmemiş olmaları bile üzerinde önemle durulması gereken vahim bir durum.

Tüm bu vb. nedenleri bir arada değerlendirdiğimizde neden bu noktada olduğumuz anlaşılmış olacak.

“Öndersizlik Krizi” denilen şey de sözünü ettiğim düşünüş tarzının bir parçası ve aynı zamanda da sonuçlarından biri.

 

Soru 5: Ulusallık-sınıfsallık, sosyal dinamiklerini birbiriyle uyumlandırıp iktidara yürüyemeye aday bir hareket nasıl oluşturulur? Tutarlı-somut-amaçlı bir iktidar mücadelesine bağlı bir "demokrasi mücadelesi" neden verilemiyor? Kitleler sokağı deniyor. Kitlelere kurmaylık görevini yerine getirecek "öznel etmen" henüz üretilemedi. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütlemenin önündeki engel nedir?

 

Bir önceki soruya verdiğim yanıt kısmen bunu da kapsıyor. Ulusal soruna dair ezen ve ezilen ulus  burjuvaları “demokratik çözüm” vb. söylemlerle reformlar yapsalarda bu ulusal çelişkiyi ortadan kaldırmayacaktır. Bu, hâlâ önemli bir dinamik olarak kalacaktır.  Öte yandan emperyalizm ile ülke halkları arasındaki çelişki antiemperyalist dinamikleri diri tutmakta. Emek sermaye çelişkisi merkezdeki yerini koruyor ve gittikçe şiddetleniyor. Kemalist devletin tek ulus, tek dil, tek din yaratma zorlamasının sonuçlarından biri de Sünni İslâm inancının dışındaki inançlar ve kültürler sorunudur. Bu çelişkinin beslediği ciddî bir dinamik vardır, Alevi ve diğer inançlar meselesi…

Genel ve stratejik bir Marksist program önemlidir. Ancak tüm bu dinamikleri örgütleyecek, dönüştürecek somut talepler, hedefli mevziler elde edebilen  bir taktik program ve politika daha da önemlidir. Bunları başarabilmek için her türlü bireysel, grupsal ve kısa vadeli çıkarlardan arınarak yürüyebilmemiz gerekir. Yani, bir arada omuz omuza durarak, eleştiri ve önerilerimizi yaparak yürüyebilmeyi öğrenirsek birleşmenin önündeki engellerin önemli bir kısmı zaten pratikte aşılmış olacak. Kolektif akıl ve eylemi örgütleme sorununu çözmek için bu bir yöntem olabilir.

Kolektif bilinç ve eylem birliğini örgütleyememenin önündeki en önemli hastalıklardan biri de, övgüyü dostluk, eleştiriyi düşmanlık  olarak gören zihniyettir. Özellikle 1971 devrimci hareketi yenildikten sonra rekabetçilik, didişmecilik ve dar grupçuluk bir hastalık haline geldi.

Bir övgüden dost, bir eleştiriden düşman yaratan anlayış asla devrimci olamaz.

 

Soru 6: Burjuvazi dil, terim ve kavramaları çarpıtıyor. "barış" ve “barışsever" söylemeleri bir yandan hâkim gerici sınıf ve güçlerce, diğer yandan liberal, tasfiyeci, reformist vb. "sol"lar tarafından asıl amaçlarından bilinçle kaydırılıyor. Hakikatin ve doğruların kavgasını veren Marksist Kadrolar sürece nasıl bir müdahalede bulunacaktır?

 

Biliyoruz ki burjuvazinin şiddet ve yönetsel araçlarının yanında çok güçlü ideolojik aygıtları vardır. O, son çeyrek yüz yılda bunları daha etkili kullanarak başarılı sonuçlar elde etti.

Halk kitleleri bu ideolojik aygıtlarla aldatılırken, devrimci ve ilerici çevrelerde çeşitli yöntemlerle direkt ya da dolaylı olarak yönlendirilmeye çalışılmaktadır.

Yaşanan yenilgiler sürecini de iyi değerlendiren burjuva ideologları Marksizm’e karşı topyekun bir savaşım sürdürmektedir.

Buna karşılık dağınık olan devrimci cephe ise ideolojik mücadelenin gereklerini yerine getirememektedir. Bu konuda çaba sarf eden kişi ve çevreler olsa da bu, güçlü kolektif bir merkeze dönüşemediği için etkili olamamaktadır.

Dil ve kavramlar meselesi düşünüş tarzımızın bir ürünüdür. Nasıl yaşarsan öyle düşünür, nasıl düşünürsen öyle konuşursun. Bu anlamda kavramlar ideolojiktir ve ideolojik  mücadelenin de önemli araçlarıdır. Burjuvazi bunun için sınıf savaşımının en temel kavramlarını tamamen karşısına almadan onları liberalize ediyor. İçini boşaltarak hem etkisiz hale getirmeye çalışıyor, hem de karşı saldırı aracı haline getirmeye çalışıyor. Öyle bir noktaya gelindi ki aynı saflarda bulunan insanlar bile bu en temel kavramlardan aynı şeyler anlamamaya başladılar. En büyük erozyon ve kaybın bu olduğunu düşünüyorum. Bu, bir düşünsel hiçleşmedir. Aklın ve bilimsel düşünüşün yok oluşudur. Bu nesnel gerçekliği tespit etmek önemlidir. Ancak bunu değiştirme mücadelesi daha da önemlidir.

Bu anlamda bugün en acil sorunun  ideolojik mücadeleyi  yeniden ve yeni bir tarzda etkili araçlarla sürdürmenin yaşamsal olduğunu vurgulayarak bitirmek istiyorum.

 

                                                                                           12 Kasım 2009

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.