SORUN Polemik Marksist İnceleme, Araştırma, Eleştiri Dergisi'nin 36. ve 37. sayılarında, " ‘Türkiye Sosyalist’ Hareketi’nin Bugünkü Durumunun Nedenleri 1-2” konu başlıklı Yavuz Yıldırımtürk imzalı iki yazı yayınlandı. Yazının başlığı ve içeriğinden de anlaşılacağı üzere Türkiye Sosyalist Hareketi'nin bugünkü durumunun nedenlerini geçmiş tarihsel, toplumsal birikimin deneyimleri üzerinden araştırılması olumlu bir yaklaşımı göstermektedir. Yazı tamamlandığında, yazıya ilişkin değerlendirmenin bir bütün olarak yapılması daha yerinde olacaktır. Ancak Yavuz Yıldırımtürk arkadaş (YYA) yazıyı devam ettirirken yazıya ilişkin olarak uyarılarda bulunmak, hem yazının yayınlanacak olan diğer bölümlerinde öznelliği azaltacağını umduğumdan, hem de bu türden yazıların bir türlü kendisiyle yüzleşemeyen ve "Muhasebesi Çıkarılamayan" Türkiye Sosyalist Hareketi'nin muhasebesinin yapılmasının önünü açacağı umudundan dolayı uyarma gereği duyulmuştur.
YYA’ın, içinden geldiği, rol ve sorumluluklar üstlendiği harekete ilişkin hem daha ayrıntılı, hem daha nesnel gerçekliğe uygun değerlendirme yapması beklenirdi. Oysa yaptığı değerlendirme beklentileri karşılamaktan uzaktır.
YYA’ın Türkiye Sosyalist Hareketi'nin 12 Eylül 1980 öncesine ilişkin yaptığı değerlendirmelerin büyük bir bölümüne katılmamak elde değil. YYA değerlendirmeleri yaparken içinden geldiği hareketi, "kuzguna yavrusu şirin görünür" misali, kollama yolunu seçmiştir.
Hiç kuşkusuz YYA genel doğruların farkındadır. Hatta yazısında: "Her şeyden önce 'ideolojik ve siyasî çizginin' doğruluğunu veya yanlışlığını ancak sosyal-pratik belirler" (SORUN Polemik Dergisi Sayı: 37, s.68) demektedir. Üstelik bu söylenenler, yazının "Faşizm karşısında Leninist örgütlülükten yoksunluk" alt başlıklı bölümünde söylenmektedir.
Aynı YYA, yazısının Dipnot Açıklamaları bölümünde 9 numaralı açıklamasında: "Özellikle THKO'nun devamı olan TDKP bu devrimci dönüşümünü yaparak, Maocu-Sovyetçi kamplaşmasını dağıttı, "3 dünya" ve "tırmanan faşizm" görüşlerini ret ve mahkum etti. Mao Zedung düşüncesinin anti-Marksist olduğunu açıkladı. Bu tavır onların kitlelerin nezdinde prestij kazanmasına, siyasî olarak kitleselleşerek, güçlenmesine yol açtı." değerlendirmesinde bulunmaktadır.
İdeolojik ve siyasî çizginin doğruluğunun ve yanlışlığının denendiği mihenk taşı toplumsal-pratik ise, ki öyledir de. Toplumsal pratiği en genel hayat olarak, daha özelinde hayatın her alanında sınıflar savaşımında taraf olma ve bu savaşımı yönetme olarak ele alınması gerektiği bilinen bir gerçektir. Kitlesel olmakla, sınıflar savaşını her alanda taraf olarak yönetmek, burjuvazi tarafından zorunlu olarak muhatap kabul edilmek aynı şey değildir.
Türkiye coğrafyasındaki devrimci, sosyalist Marksist grupların kendi duruşlarını teorize eden, meşrulaştırmaya çalışan, kendi geçmişlerini aklayan, genel muhasebe yapmaktan kaçınmaya yarayacak saptamalarını, değerlendirmelerini, dar pratik duruşlarını görmek mümkündür. Benzer yönelimleri grupların birçoğunda farklı biçimlerde görebilmekteyiz.
En kitleselinden, kitlesi en az olan grupların dönem dönem değerlendirmelerinde ve pratiklerinde (bütünsel olmayan tekil lokal duruşlarında) yarım-doğruları sergilediklerini inkar edemeyiz. Bu türden
yarım-doğrular ve yarım-duruşlar bütüne sentezlenemediğinde, ödenen bütün bedellere rağmen yanlışa süs olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu tarzla yürütülen ideolojik, teorik, politik örgütsel çalışma, ancak vasat bilince sahip sempatizanları, taraftarları ajite etmeye ve varlığını devam ettirmeye yarıyor. Bu tarz, bütünün (sınıfın) değil parçanın (grubun) çıkarını temel alan, kolektivizmi değil sekterizmi güçlendiren bir duruşa hizmet ediyor. Oysa devrimcilerin, sosyalistlerin, Marksistlerin işçi sınıfının genel çıkarlarının dışında grupsal, kesimsel çıkarları söz konusu olamaz. Oluyorsa burada sorunlu bir durum var demektir.
Kuşkusuz biz bu değerlendirmeyi yaparken, devrimci duruşta ısrarcı, inatçı, kararlı olmak ile sekterizmi korumada ısrarcı, inatçı, kararlı olmak arasındaki farkı, ince çizgiyi gözden kaçırmıyoruz. Ve bu ince çizginin sekterizmi koruma ve güçlendirmeye yönelik ilerlediğinin farkındayız.
Sekterizmi koruma çizgisi bazen öylesine ağır basar hale gelmektedir ki, bunun doğal sonucu olarak gruplar arası rekabet ortaya çıkmaktadır. Gruplar arası rekabet, grupların kitleselleşme eğilimi gösterdiği dönemlerde fanatizmi ve inkarcılığı doğurmakta, fanatizm ve inkarcılık da gruplar arası çatışmaya zemin hazırlamaktadır.
Devrimci, sosyalist, Marksist gruplar sekterizmle, fanatizmle, inkarcılıkla hareket ettiklerinde "benmerkezci" bir yönelime girmekte, sınıflar savaşımında kendilerini işçi sınıfının ve geniş emekçi kitlelerin yerine ikame etmektedirler. Kendilerini sınıfın bir parçası olarak değil sınıfın bir bütünü olarak görmekte, sınıfla kaynaşıp bütünleşmeden sınıfla kendisini özdeş olarak görmekte, sınıfın yerine kendisini özne olarak koymaktadır. Sınıfın yerine kendisi savaştığına göre, sınıfa, emekçi kitlelere düşen görev de bu gruba destek vermektir. Artık sınıfın ve emekçi kitlelerin grubun yayınlarını okuması, etkinliklerine katılması, maddî ve manevî katkılarda bulunması sınıfın ve emekçi kitlelerin temel görevidir. Ne yazık ki bu anlayış, Türkiye coğrafyasındaki devrimci-sosyalist-Marksist akımlarda egemen eğilim olarak varlığını sürdürmektedir.
Sınıfın yerine gurubu ikame etme anlayışı, özellikle 12 Eylül 1980 öncesinde, yenilgiye giden süreçte de önemli roller oynadı. Burjuvazi tarafından toplumsal muhalefetin terörize edildiği dönemlerde, kitlelerin can güvenliği, korunması sorunu gruplar tarafından aynı anlayışla algılandı ve uygulandı. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler özne olarak değil, korunmaya muhtaç, inisiyatifsiz yığın ve nesne olarak görüldü. Oysa, bir insana yapılan saldırıda bile insan korunma içgüdüleriyle, savunma refleksiyle, kendiliğinden bile olsa karşılık verir, tepki gösterir. İşçi sınıfının, emekçi kitlelerin hem organizasyon deneyimini artırmak, hem sınıf inisiyatifinin kapasitesini artırmak, hem de özne olduğunun farkına, bilincine varmasına katkıda bulunmak amacıyla sınıfın özsavunma birlikleri oluşturulması çalışması yapılmadı. Eğer özsavunma birlikleri oluşturulmuş olsaydı, devrimci-sosyalist-Marksist grupları, işçi sınıfından, emekçi kitlelerden ayırmak, izole etmek bu kadar kolay olmayacağı gibi, 12 Eylül 1980 yenilgisi de bu kadar kolay gerçekleştirilemeyecekti.
Faşizmin elini kolunu sallaya sallaya geldiği unutulmamalı
12 Eylül faşizminin geleceğinin işaretleri çok açık olarak belli idi. Faşizmin geliş işaretleri belli olmasına rağmen, devrim için kendilerini tek adres olarak gösteren gruplar, ne tekil olarak ciddî bir karşı koyuşun hazırlığını yaptı, ne de ortak bir karşı koyuş için örgütler arası koordinasyonu sağlayacak diyalog ve işbirliğinin zeminini oluşturabildiler. Hal böyle olunca, coğrafyamızda bulunan, kendilerini hareket-grup-örgüt-parti formunda tanımlayan grup yapılanmaları, faşizme karşı kitlesel karşı duruşu ve direnişi örgütleyemedi. Aynı zamanda birleşik-genel-kitlesel olarak anlamlı bir karşı koyuşu da sergilenemedi.
O döneme, bugünden ve bugünkü bilincimizle baktığımızda birleşik-genel-kitlesel karşı koyamama durumunu, tarihsel olarak bizim cenahın en büyük stratejik hatası ve siyasî ayıplarından biri olarak değerlendirmemiz mümkündür. Madem ki TDKP grubu "devrimci değişim ve dönüşümü" gerçekleştirdi, bunun ideolojik-teorik-örgütsel-politik yansımalarını toplumsal pratikte görmemiz gerekirdi. Oysa toplumsal pratikte bütün gruplar tuzla buz olduğu gibi TDKP grubu da tuzla buz olmuştur.
Devrimci-sosyalist-Marksist akımlardan beklenilmesi gereken birleşik-kitlesel-genel karşı duruş ve direniş gelmeyince sermaye, sermayenin devleti ve cunta rahat bir nefes aldı. Faşist-askeri yönetim gözaltına alma ve tutuklama furyasını başlattı. Faşist-askeri yönetim bir yandan kitlesel gözaltına almalar ve tutuklamalar yaparken, diğer yandan da yurtdışına çıkmaya çalışanların, kaçanların çıkışına göz yumdu. Çünkü, faşist-askeri yönetim yurtdışına çıkışların, devrimci-sosyalist-Marksist akımların sınıf ve emekçi kitlelerle olan organik bağlarının iyice kopacağını bildiği için, bilinçli olarak bir süreliğine de olsa sınır kontrolünü gevşek tuttu.
Anılan akımların sınıf ve emekçi kitle bağlarının iyice koptuğuna kanaat getiren faşist-askeri yönetim, açık faaliyet gösteren sendika, dernek, kooperatif, gençlik, kültür-sanat çalışması yürüten sınıf ve kitle örgütlenmelerine yöneldi ve bu kitle örgütlerini yasakladı, çalışmalarını durdurdu. Bu kurumların yöneticileri hakkında mahkemelerden tutuklama kararları çıkarılarak, belirtilen polis ve askeri merkezlere "teslim ol" çağrıları yapıldı. Bu "teslim ol" çağrılarına uyarak polis ve askeri merkezlerde kuyruğa giren yönetim kurulu üyelerinin olduğunun bir çetelesi tutulsa, karşımıza uzunca bir liste çıkacaktır. Bu listeyi bir utanç listesi olarak da görmek mümkündür. "İyi gün devrimciliği" yapan ve burnundan kıl aldırmayan bu yöneticilerin bir çoğu, "kötü gün devrimciliği" dönemi geldiğinde nasıl süt dökmüş kedi misali süklüm püklüm oldular.
Kitle örgütlerinin yöneticileri ile işçi sınıfı ve emekçi kitleler arasındaki bağı da kopardığından emin olan faşist-askeri yönetim, toplumu bir bütün olarak toplama kampına çevirdi. İçerideki ve dışarıdaki cezaevini “zaptu rapt” altına aldı. Topluma monolitik bir anlayışı ve korporasyon örgütlenmeyi dayattı. Toplumu deli gömleği ile bağlar gibi bağladı.
Topluma giydirilen deli gömleğini yırtıp atmak için, faşizme karşı kitlesel bir karşı koyuşun, direnişin gerçekleştirilip, direnişin sürekliliği her alanda sağlanamayınca, hiç dişe diş direnilemeden çok acı bir yenilgi, fiziki tahribatlar ve yerleri çok zor doldurulabilecek insan -kadro- kayıpları yaşandı. Anılan akımlar ve işçi-kitle hareketi, sınıflar savaşımında bir taraf olmanın dışına itilerek, ağır bir yenilgi yaşadılar. O dönemde hayatın içinde bulunan bu akımlar, tuttukları mevzileri, hayatın içerisinde kapattıkları etkinlik alanlarını bir bir boşalttılar.
İşçi sınıfı ve emekçi kitleler, faşist-askeri yönetim tarafından örgütsüz ve öndersiz duruma getirildikleri halde, organik ilişkili oldukları ilerici akımlardan beklentileri vardı. Bu beklenti, devrimci hareketin zorla boşaltıldıkları yerlerin, toparlanma sağlanarak, yeni bir atılımla yeniden doldurulacağı beklentisi idi. Hayat, yaklaşık 2 yıl süren bu beklentiyi de boşa çıkardı.
1982 Anayasası'nın faşist-askeri yönetim tarafından zorla topluma kabul ettirilmesinden sonra, beklentileri karşılanamayan işçi sınıfı ve emekçi kitleler, anılan akımlardan ümitlerini kestiler, onlara olan güvenlerini yitirdiler, yenilgiyi kanıksamaya başladılar, geri çekildiler ve bireysel yaşamlarının içine hapsoldular.
Yurtdışına çıkamayan, içerideki ve dışarıdaki cezaevinde kuşatılan, âdeta rehin alınan kadrolarının büyük bir çoğunluğu onurluca direnmeyi tercih etti. Bu direnişler dar kadro ve üye düzeyinde kaldı. Direnişlerde ödenen büyük bedellere rağmen, bu ödenen bedeller ve direniş genel, birleşik, kitlesel bir direnişin önünü açmaya yetmedi. Doğanın, toplumun, hayatın ve sınıflar savaşımının boşluk tanımadığı gerçeği, gereğini yerine getirmeyenlerin nasıl gereksiz hale gelebileceği gerçeği acı bir biçimle de olsa kendini gösterdi. Yine işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin savaşımının ve savaşımın yükselişinin toplumsal dinamiklere nasıl dinamizm ve ivme kattığını; geriye çekilip yenilgisinin ise toplumsal dinamikleri nasıl sönümlendirdiği ve geriye çektiği de kendini gösterdi.
Nesnel gerçeklikte böyle bir durum söz konusu olduğu halde, grupların kendi yayınlarında 12 Eylül 1980 dönemine ilişkin olarak yaptıkları değerlendirmelerde yapay bir öznel gerçeklikle karşılaşıyoruz. Değerlendirme yapan grup, ya kendi grubunu değerlendirme dışı tutmakta ya da kendi gücünü ve etkinliğini abartma yolunu seçmekte, böylelikle inisiyatifi ele geçirdiğini direndiğinin havasını yaymaktadır. Grubun öznel gerçekliğinde durum buyken nesnel gerçeklik durumun böyle olmadığını göstermektedir. Bu gruplar iç ajitasyon ile dış ajitasyonu birbirine karıştırmaktadırlar. Taraftarlarını, sempatizanlarını, ortalama yöneticilerini eğitmek, diri tutmak amacıyla öznel gerçekliğini abartma iç ajitasyon için belirli ölçülerde 'mazur' görülebilir. Ancak dış ajitasyon-propaganda-örgütlenme için bunun 'mazur' görülecek bir yanı yoktur.
Ders
Reformistinden, sosyalreformistine, enternasyonalistinden, ultraenternasyonalistine, düzen içine konumlananından, devrici duruşta ısrarcı olanına, liberalizme tapınanından, komünistine... kadar Türkiye coğrafyasındaki tüm ilerici akımlar, 12 Eylül 1980 yenilgisini ciddî ciddî değerlendirip çok yönlü bir muhasebe yapmak zorundadırlar. Yenilgiyi yaşayanlar ne yenilgiden öğrenebilmiş, ne de geleceği kazanmada ders ve sonuçlar çıkarabilmiştir. Günümüz yenilgiden öğrenme günüdür. Yenilginin nedenini sadece faşizme yıkarak sorumluluktan kurtulamayız. Yenilgiyle ve yenilgideki sorumluluğumuzla yüzleştiğimizde, muhasebe yapmanın da önü açılmış olur. Aşağıda kısaca sıralanan sorulara ilkeli, samimi ve dürüst olarak yanıt verme cesareti gösterdiğimizde birlikte hareket etmenin de önünü açmak mümkün olur:
1) Biz (Türkiye İşçi Sınıfı Hareketi, Türkiye Devrimci-Sosyalist-Marksist Hareketi) niçin yenildik?
2) Burjuvazinin 12 Eylül 1980 askerî faşist darbe girişiminin faşist diktatörlüğe geçişini engellemek elimizde mi idi? Bunu engellemek mümkün müydü? Darbe girişimine karşı koyup direnişi örgütlemek ve karşı saldırıya geçmenin koşulları var mıydı? Darbenin ardından 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, niçin daha hesabı sorulamamıştır? 12 Eylül 1980'den sonra, 12 Eylül faşizminden hesap soran, kitlesel olarak direnen Kürdistan Ulusal Özgürlük Hareketi dışında bir hareketten söz edebilmek mümkün müdür? Bazı devrimci grupların lokalize, tekil, kadrosal eylemlilikleri (takiplerde çıkan çatışmalar, cezaevlerindeki açlık grevleri...) birleşik, kitlesel örgütlü karşı duruş, direniş, karşı saldırı (hesap sorma) yerine ikame edilebilir mi?
Birlik sorunu ve odak kayması
Türkiye coğrafyasında çözümlenmeyi bekleyen sorunlar, çözüm yöntemi üretebilmek için muhataplarını beklemektedir. Komünistler açısından bu sorunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1) Komünistlerin Birliği sorunu,
2) Devrimci hareketle, Sosyalist hareketin birliği sorunu,
3) İşçi sınıfı hareketinin sendikal ve siyasal birliği sorunu,
4) İşçi sınıfı hareketiyle, sosyalist hareketin birliği sorunu,
5) İşçi Sınıfı Partisi'nin oluşturulması sorunu,
6) Marksizmin Türkiye coğrafyasında temsiliyet sorunu,
7) Proleter devrim ve devrimci işçi iktidarı sorunu,
8) Bilim-politika-sanat-estetik-etik birliği sorunu...
Bilindiği üzere, birlik ve ayrışma diyalektiği iç içe işleyen süreçleri içerir. Birlik ve ayrışmanın kilit noktasını, tekil-parçaların önerdiği platformlar değil, proleter devrim ve devrimci işçi iktidarına kilitlenme, odaklanma noktası belirler. Her dönem ve süreçte dikkat edilmesi gereken temel nokta budur. Gerisi teferruattır.
Birliği isteyen birliğin aracını da istemek zorundadır. Birliğin aracı, coğrafyadaki mevcut birikimin diyalektik birliğe göre içerilmesi, sentezlenmesi ve hareketin merkezileşmesi sonucu oluşur. Birlik, tikel-parçalı duruşların, dönem ve süreçlere doğrusal büyüm mantığıyla yaptıkları müdahaleleriyle yürütüldüğünden bir türlü gerçekleştirilememektedir. Grup biraz büyüdüğünde, birliğin adresi olarak kendi platformunu göstermekte, grup küçülmeye başladığında, güç ve eylem birliklerine yönelmektedir. Gruplar bu tavırlarıyla gittikçe Leninist Parti Öğretisi'nin dışına savrulmaktadırlar.
Tarihsel referanslarımıza (Leninist Parti Öğretisi'ne) baktığımızda, bırakınız proleter devrim öncesini, birlik sağlandıktan sonra bile, birliğin sürdürülebilmesinin, birlik ve ayrışma diyalektiğinin merkezinde proleter devrim ve devrimci işçi iktidarına odaklanma vardır. Proleter devrime ve devrimci işçi iktidarına odaklananlar Parti Birliği içinde, odaklanmayanlar Parti Birliği dışında kalmışlardır.
Odak kaymasının düzeltilmesi ve Komünistlerin Birliği'nin sağlanması için Marksistler gerekli duyarlılık ve etkinliği göstermelidir
Leninist Parti Öğretisi'nin evrensel (Bolşevik Parti) ve coğrafî düzlemdeki (TarihîTKP) devrimci yöntem, program vb. deneyimleri referans alınmadığı ve coğrafyamızdaki birikim Kongre yöntemiyle Komünistlerin sınıf partisinde birliği sağlanamadığı için birlik sorunu çözülememiştir.
Türkiye coğrafyasında politik gündemi belirleyen, politik denklemde bir güç olarak hesap edilen, sınıflar savaşını yürüten ve yönlendiren kolektif, donanımlı, kurumsallaşmış bir sınıf partisi yaratılamaması nedeniyle sınıf dışı akımlar sınıfın yerine kendi gruplarını özne olarak ikame etmişlerdir. Kendi gruplarını özne olarak gördükleri için de çerçevesi belirsiz "halk, kitle, gençlik" söylemiyle ajitasyon yarışına girerek odak kaymasına neden olmuşlardır.
Marksistler, kendiliğinden, ikameci, indirgemeci bir yöntemle çarpıtılarak oluşturulan odak kaymasını düzelterek, Komünistlerin Birliği'ni gerçekleştirici etkinliklerini artırmalıdırlar.
Komünistler görev başına!
