Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra, “soğuk savaş” piyonlarına ve bu dengenin tüm unsurlarına kapitalist hegemonların eskisi kadar ihtiyacı kalmadı. Emperyalistler yağmalamak istediği bölgeleri, aslında yine kendi ürünleri olan yerel despot ve faşizan örgütlerle kırıntı düzeyinde olsa bile artık paylaşmak istemiyor. Bu çerçevede Dünyada ve özellikle Yakın Doğu’da yeniden yaratılmak istenen statüko gereğince bir dizi yeni hamleler planlanmakta ve yapılmaktadır.
Avrupa’da başlayan, “adı temiz eller” olan eski “soğuk savaş” aygıtlarının (siz buna militarist antikomünist örgütler diyin) yeni sürece içkin örgütlenmesinin Türkiye ayağı tam gaz devam etmektedir.
Yalnız yaşananlar liberal çerçevede düşünen burjuva solcularının dediği gibi, “derin devletin” tasfiyesi veya buna benzer bir durum değil, aksine derinliğin başka yönde daha da gerilere götürülmesidir; yeni sürece kendini hazırlayan devletin tüm birimleriyle yeniden örgütlenmesidir.
Ortada ne antiemperyalist bir direnç gösteren bir odak, ne de uzlaşmaz iki farklı eğilim bulunmakta. Egemenler aktörleri değiştirirken adı çok öne çıkmışları ve işlevsizleşenleri ilk elden çıkarmakta, yıpranan imajlarını yeni bir yüzle değiştirme eğilimindedir.
Bu yeni imaj ve vitrin düzeltmeler de hiçbir işe yaramamıştır.
Bu çerçeve dahilinde Türkiye’nin, küresel emperyalist sistemin yeni planları içindeki yeri yeniden ve bir kez daha tanımlanıyor.
Yakın Doğu’da bir dönem sosyalist düşüncenin önünün kesilmesi için “yeşil kuşak” adıyla desteklenen radikal İslâm’a karşı şimdide “ılımlı İslâm” var. ABD’den sipariş üzerine hazırlanan “ılımlı İslâm” ve onun yılmaz savunucusu Türkiye’de AKP’dir.
“Soğuk savaş” olarak adlandırılan sosyalist uygulamaların içten ve dıştan kuşatılarak çökertilmesi döneminde anti-komünist bir hatta bulunan ve söylevlerini resmî devlet ideolojisi Kemalizmle süsleyen, "modern, laik, demokratik Türkiye" sloganında özdeşlenen yapılanmanın artık yeni sürece yeni adımlara cevap veremeyecek olduğu anlaşıldı, en azından bir uyum sorunu olduğu kesin. Devlet resmî ideolojisini-kendini her dönemde yeniden şekillendirme arayışındadır. Bu bazen abartılarak komu oyuna taşındığında sanki uzlaşmaz farklı klikler varmış gibi görünmektedir. Özünde ise, yeni döneme eski statükolar cevap vermediği için eskinin tasfiyesidir yaşananlar. Ve aralarında hiçte uzlaşmaz bir çelişki yoktur, hepside antikomünisttir. Medyaya yansıtıldığı kadarıyla “ergenokon”cular ile onları “tasfiye” edenler antikomünistlikte aynı yerde değil mi? Bunların alayı NATO’cu, IMF’ci, DB’cı, DTÖ’cü değil mi? M. Yazıcıoğlu’nun cenazesinde devletin tüm erkanının (buna genelkurmayda dahil) ve tüm siyasilerin bulunarak devlet töreni gerçekleştirmeleri kimin nerede olduğunu açıkça göstermiyor mu?
Bir burjuva devleti olarak ta en baştan beri TC devleti ideolojisini kaba antikomünizm propagandalarıyla belirledi. Anadolu’da Türkler hariç diğer emekçi halklara olan düşmanlığını “ulus devlet” inşası için hep önde tuttu. İçteki tüm örgütlülüklerde bu çerçevedeydi. Ancak Yakın Doğu’da yaşanan değişiklikler ile son 30 yıldır yükselen Kürt ulusal uyanışına karşı ve bu anlamda kurumlaşmış bir yapıyla da bir çatışma yaşamaması imkânsızdı. Kirli ve haksız savaş boyunca yapılanlar artık çuvala sığmayacak duruma geldi. Tüm bunların üzerine emperyalizmin TC’ye biçtiği rollerdeki değişikler ve Türk burjuvazisinin altemperyalist hayalleri de eklenince mevcut kurum ve algılama biçiminde de bir değişiklik şart oldu. İşte bu süreçle egemen sınıflar hem eski durumdan kaynaklı beslediği yükten kurtulacak (failî meçhul cinayetler, keyfî ve fiilî infazlar, binlerce kayıp, kitlesel kıyımlar ama asla 12 Eylül değil. Çünkü kendisi de 12 Eylül’ün neoliberal ekonomik anlayışının devamcısıdır.) hem de kitleler nezdinde kendini temize çekecekti.
İşte yaşadığımız sürecin adı buyken, gelin görün ki sınıfsal konumlarına da uygun olarak bay ve bayan liboşlarımızca bu sürecin adı "demokratikleşme!" Sanki demokrasi sınıflar üstü ve burjuva diktatörlüğünün adı olan devletten azade imiş gibi.
Marksistlerin ve burjuva düşünürlerinin (özellikle liberaller ve sosyaldemokratların) arasındaki bu okuma farkı zurnanın zırt dediği noktadadır.
Ne hazin ki bu süreci kendine sosyalist diyen / diyebilen Ufuk Uras’ın iddia ettiği gibi “solu bile temize çeken bir süreç olabilir” olarak yorumluyor. Burjuva parlamentarizminden devrim için faydalanacağına burjuva tadını hafif alan ufuğumuz liberalizmin bataklığına soldan fena halde bulaşmış bir durumda.
Yok sınıf çerçevesinden bakarsan olan biten ezberin tersidir. Liberallerin doğallığında bu süreci farklı okumaları, okumalarının gereği bazı kavramları da tahrip etmesi kaçınılmaz. Ne de olsa halk “cahil”, o ancak “bizden öğrenir”, “başıma ekşiyecek donanımlı bir Komünist Parti’de yok”, “ee, sosyalizmden haberi olmayan küçükburjuvalar da ağzımın içine bakıyor”, “devlet de trenin makasını Devrimci Marksizmi kirletenlere açıldığına göre…”, o zaman “konuşurum arkadaş!” Tutana aşk olsun!..
Liboşların bu rahatlık sayesinde bir liberal kuşatma ve anlam çarpıtmasından söz edebiliriz. Bu kavram çarpıtması taktiği ne kadar yeni olursa olsun, ya da liberallerin iddia ettiği gibi “orijinal” olursa olsun, aslında hep aynı hikâye…
Türkiye’de aşağı yukarı “soğuk savaş” sonrası döneme damgasını vuran "demokrasi" ve "insan hakları" mücadelelerini sınıfsal, politik, ideolojik zemininden koparan liberalizm, entelektüel ortamda ve kısmen sol “cenah” üzerinde inkâr edilemez bir etki oluşturmakta.
Türkiye’de devrimci hareketin sınıfla buluşamamasını fırsat belleyen liboşlar, yılardır kanla canla verilen “demokrasi mücadelesi”ni ve bu uğurda ödenen bedelleri görmezden gelerek, “AB ve ABD’den demokrasi geleceğini” söylemeleri ne derece aşağılık olduklarının kanıtıdır.
"Demokrasi" söylevinin sınıfsal niteliğini karartan, onun tarihsel politik arka planının gizleyen liberalizm, bu kavramları saldırı zemini olarak kullanmaktan hiç tereddüt etmedi.
Bundan sonra "demokrasi götürmek” bir işgal, emperyalist-kapitalist yağma anlamına gelecekti.
Oysa “soğuk savaş” sonrası bu tip kavramlar köklü bir değişime tâbi tutuldu. Öyle bir değişim ki artık “demokratik kapitalizm saldırısı”ndan bile söz edilebilir.
Ülkemizin görgüsüz liberalleri tabii ki bu kavramları dillerine dolamaktan geri durmadılar.
Bugünde “beyaz adamın demokrasi getireceği” yalanı bir kez daha liboşlar tarafından kavramların içeriği boşaltılarak önümüze sunuluyor. Burada içlerindeki ABD-AB sevgisini bir kez daha görmekteyiz. Çünkü bu “demokrasi sevdalısı” huylarını taptıkları ABD’den aldıkları kesin.
ABD’de demokrasi getirmeyecek miydi Afganistan’a, Irak’a?... ABD ve onun liberallerinin “demokrasi sevdalısı” durumları gözlerimizi yaşartmakta.
Son dönem, tüm emperyalist saldırılarının kılıfı “demokrasiden nasibini almamış” ülkelere “demokrasi götürmek” olmamış mıydı?
İlkel sömürgeci yöntemlerle, “demokrasi” adı altında ölüm götüren ABD’nin yarattığı akıl tutulmasının temsilcileri liberaller, aynı söylevlerle çok geri olan entelektüel ortam başta olmak üzere kitlelerin aklında bir terör oluşturmakta.
Egemenler ve onun kenar taşlarında tutunanlar, kavramları tarihsel süreç içindeki gelişen ve doğru bir şekilde kullanılması gerek kavramları sömürücü-sömürgeci sistemlerinin devamı için yozlaştırmakta ve içini boşaltmaktalar…
Bu süreçte kavramların ideolojik arka planı gizlenmeye çalışılırken, kavramın azami bir şekilde kullanılması, arka planıyla ters orantıda işletiyorlar.
Ve bizlerde “demokrasi”, “insan hakları” vb. kavramların liberaller ve onun fikir babalarının ağzında nasıl bir boş takırtıya döndüğünü görmekteyiz,
Bir dönem sosyalizmin tüm değerlerine ve kavramlarına saldırmak ve yine tarihsel süreç içinde sınıf savaşımının ürünü olan kavramları kendi sınıf çıkarları içinde eriten liberalizm, ve bu niyetini “demokrasi”, “insan hakları” söylevlerinin arkasına gizleyerek kendine alan açmakta.
Bakıldığında AKP her zaman olduğu gibi iktidar olduğu süre zarfında bu aygıtın sağladığı gücü sonuna kadar kullandı. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi döneme uygun devleti kutsayarak değil, onu neo-liberal sürece uyum için kullandı. İşte liberal solun temas kurmaya kılıfını uydurmaya çalıştığı nokta bu oldu ve buradan destekleme yolunu tuttu. Ee… ne de olsa liberal soldular, özgürlükçüydüler, serbest piyasacı, enternasyonal ve tüy misali marksisttiler!
Liboşların ikinci temas noktası “Kürt sorunu” oldu. AKP’nin milliyetçi söylevi kullanmaması bu soruna milliyetçi değil de neo-liberal pozisyonuna yakışan tavır sergilemesi liboşlar tarafından memnuniyetle karşılandı. Çünkü söz konusu “Kürt halkının çıkarı” değil uygulanmak istene neo-liberalizmin çıkarıydı. İkinci kılıf bahanesi.
Bunun üstüne ABD Ankara Büyükelçisi CIA ajanı (eski) Mark Parris’in milliyetçiliğin başa belâ olduğunu söylemesi eşeğin aklına karpuz sokmaktan ziyade karpuzcu (liboşlar) ve eşek (…..) buluşmasını sağladı… Liboşların bu buluşmasının zemini kendini her alanda gösterdi.
Özellikle gözünü diğer emperyalist-kapitalist sisteme diken, onunla yeniden bütünleşme hayalleri kuran Anadolu sermayesinin önünün açılmasıyla kendini medya ve diğer alanlarda ifade edebilmesi sonucu bazı AKP denetimindeki gazetelerde köşe kapmaları bu alanın pisliğinin ne kadar büyük olduğunu gösterdi.
Bu köşe kapmalarında yeni “derin devlet“ örgütlenmesinin bir ayağı olup olmadığı daha sonra açığa çıkacak. Ancak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki burjuva devletinin “derin”liğiyle varlığını ayakta tutabileceğini egemenler kendine “solcu” diyen bir çok çevreden daha iyi biliyor ve ona göre aktörlerini devreye sokuyor. Liberallerin “demokrasi” söylemleri sömürüyü derinleştirmeye ve gizlemeye yarıyor.
6 Nisan 2009-Ankara
