Değerli konuklarımız, dostlar, yoldaşlar merhaba.
Sorun Yayınları Kolektifimiz’in düzenlediği Panel-Söyleşi etkinliğimize hoş geldiniz.
Bu etkinliğimizde duyurduğumuz gibi DİLLER-HALKLAR-ULUSAL SORUN gibi önemli bir konuyu konuşacağız.
Zaman sınırlı, bu süreci iyi kullanacağız. Sizler de sorularınızla söyleşiye katılacaksınız.
Konuşmacılarımızı sırasıyla tanıtalım:
Ali İhsan Aksamaz; Kendisini yayınlarımız arasında “Halkların Tarih ve Kültürleri” Dizisi’nden yayımlanan, Laz halkının dil, tarih, kültür ve ilerici gelenekleri üzerine kaleme aldığı ve “Lazlar ve Doğu Karadeniz’de Resmî İdeolojiler Kuşatması isimli kitaplarından ayrıca, SORUN Polemik Dergi’mizde yayımlanan çeşitli makalelerinden tanıyoruz.
Yalçın Karadaş; Çerkes halkının çok yönlü sorunları üzerine emek veren kimliği ile tanınmaktadır. Onu da yine yayınlarımız arasında “Halkların Tarih ve Kültürleri” Dizisi’nden yayımlanan; Çerkes Kimliği ve Türkiye’nin Sorunları (bir haftada ikinci baskı yapmıştır kitabı) ve 100 Soru’da Türkiye’yi Anlamak isimli kitaplarından ve çeşitli dergilerde ve SORUN Polemik Dergi’mizde yayımlanan makalelerinden tanıyoruz.
Mehmet Gül; Kendisi Dersimli hemşerimdir. 18 yılını içerde bırakan bir mücadele arkadaşımızdır. Onu da Devrimci ve Marksist bakış açısıyla yaşadığımız topraklardaki, özellikle de Dersim ve Amed halklarının dil, tarih, kültür ve ilerici gelenekleri üzerine yaptığı çalışmaları ve politik kimliği ile tanıyoruz.
Kolektifimiz’in emektar çalışanı olarak bendeniz de yaşadığımız coğrafyada “dünyalı” kimliğimizle, bu konu ve sorunlarımıza Devrimci ve Marksist bakış açısıyla nasıl baktığımıza ilişkin görüşlerimizi özetle de olsa aktarmak istiyorum.
Bu Panel-Söyleşi etkinliğimizde dile getirmeye çalıştıklarımız benim şahsi görüşlerim olduğu kadar, Kolektifimiz’in geliştirilip güçlü kılmak istediği ortak görüşlerimizdir, aynı zamanda.
Kolektifimiz nihai amacı sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgür ve demokratik bir dünyayı gerçekleştirmek olan ve bu yolda mücadele eden herkesle yan yana durmayı, deneyim aktarımında bulunmayı, birbirinden öğrenerek birlikte yürümeyi uygun ve doğru bulmaktadır. Bu türden gerekçelerimizle kolektif aklı, kolektif bilinci ve kolektif örgütlenmeyi bilince taşımak istiyoruz.
Böylelikle “dar grup kültü” biçiminde yapılagelen ve büyük ölçüde açığa düşen “sol” örgüt anlayışlarını düşündürmek ve onların yeni nitelikler kazanması için etkilemek istiyoruz. Ayrıca, kapitalist sistemi aşmanın yol ve yöntemini döşemek için Sol “cenahımıza” devrimci bir aşı yapılmasını, yaratıcı diyalogların gerçekleşebilmesi için bir iklim oluşturulmasını düşünüyoruz.
Tezlerimizin senteze kavuşabilmesi doğallıkla eleştirel katkılara açık ve muhtaçtır.
Etkinliğimizde yapmak istediğimiz de budur.
Bu türden etkinliklerimizle kitlelere verilmesi gereken ortak bir mesajı da vermiş oluyoruz. Onların nabzını tutmaya çalışıyoruz ve kitlelerden de öğreniyoruz.
Şu aşamada farklı formasyonlarda duran mücadele arkadaşlarımızla kolektif işler yapmanın yollarını araştırıyoruz. Bir yandan uzmanlık alanına giren konuları onlardan öğreniyor, diğer yandan insanın ve insanlığın sosyal / evrensel kurtuluşu hakkındaki yol ve yöntemleri araştırıyoruz. Düşünce-davranıştaki tezlerimizi senteze kavuşturabilmek amacıyla dışımızdaki yol arkadaşlarımızla kitlelerin önünde tartışmak imkânını buluyoruz. Çünkü hayat ve mücadele böyle yapılmasını öğretiyor.
Hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday Kurum ve Araç’larımızın işbaşı yapmasına; Sol “cenahımızın” yeni nitelikler kazanabilmesine; yaratıcı diyalog-istişari toplantı-panel-söyleşi-forum-konferans-kurultay ve benzeri etkinliklerimizle bu sürece katkı getirebiliriz. Yeni bir sosyalist siyasî kültürümüzün oluşabilmesine katkı getirmeliyiz. Yine hayat ve mücadele yaratıcı-geliştirici-ilerletici diyalog ve tartışmaların önünü açmak için sağlıklı bir iklim oluşturmayı da hepimize öğretiyor.
Bu yüzden diyoruz ki: Kolektif olmayan her şey bize yabancıdır.
Burjuva politikacıları tarafından gündeme güncel olarak giren ve kitlelere “yalancı bir meme” misali verilen bir “açılım” söz konusu ise, Sol “cenahımızın” da “işte asıl açılım budur” diyerek sağlı “sol”lu burjuva politikalarına karşı bazı projeler üretmek zorundadır.
Kolektifimiz Çalışanları olarak ilerici-demokrat-devrimci-sosyalist ve Marksist cenahımızın önemli ve anlamlı bir açılım yapmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor ve bunu anılan-anılmayan çeşitli etkinliklerimizle bilince çıkarmaya çalışıyoruz.
Hâkim gerici sınıflar ellerindeki çok çeşitli araç ve uyguladıkları gerici politikalarıyla insanımızın yolunu şaşırtmaktadır. Uluslarötesi tekelci sermayenin yerli bir ortağı, işbirlikçisi ve taşeronu rolleriyle günümüzdeki iktidar partisi AKP açılım-maçılım yapmayacaktır. “İç savaş” ve kriz şartlarında ve de yaşadığımız coğrafyadaki emekçi halkların talepleri karşısında daha çok baskı ve terör uygulayacaktır, uygulamaktadır.
TC devleti kurulduğundan beri yaşadığımız toprakların kadim emekçi halklarına faşist-faşizan bir politika uygulamaktadır. Bir yandan burjuva resmî tarih anlayışı, diğer yandan resmî ideolojiler (kemalizm) boşuna dayatılmıyor. Böylelikle (inkâr-imha-asimilasyon politikalarıyla) emekçi halklarımızın dil-tarih-kültür ve ilerici gelenekleri daha da tahrip edilmektedir.
Bu coğrafyanın kadim halklarımızın dil-tarih-kültür ve ilerici gelenekleri niçin tahrip edilmeye çalışılıyor? İnkâr-imha ve asimilasyon politikalarıyla emekçi halklarımız niçin Türkleştirilmek isteniyor? Çünkü onların tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle hareket etmesi, bilimsel bilgi edinmesi, bilinçlenmesi, akıl ve mantık dışı yol ve yöntemlerle sosyal kurtuluş yerine burjuva ideolojilerin yörüngesine -tuzaklarına- düşmesi düşünülmektedir.
Onların mantığına göre; insan varlığını biçimlendiren etmenlerden dil-tarih-kültür ve ilerici gelenekler yok edildiğinde sömürü daha da kolaylaşacaktır.
Emekçi halklarımızın anadillerinde konuşması, eğitim ve öğrenim yapması ve bu dillerin yok olmaması için mücadele etmesi onların analarının ak sütü gibi helâl, en doğal, yasal ve meşru haklarıdır.
İnsanlarımızın anadillerinde rüyalarını görmesine, şiir ve şarkılarını anadillerinde söylemesine getirilen çeşitli baskı ve yasaklama politikası günümüzde artık geri tepmiş / teptirilmiştir. Bu amaçla çok büyük bedeller ödenmiştir. Hâlâ da ödenmektedir.
Uygulanan işçi ve emekçi halk düşmanı politikalar sayesinde finans kapitalin güçlenmesine çalışılmıştır. Bilimsel sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halklar gerçekliği yerine, ırk, milliyet, din, tarikat, cemaat örgütlenmesine geçilmiştir. Bu gerici politikalar 86 yıllık hâkim gerici sınıfların düzenine (cumhuriyetine) ne getirip ne götürmüştür? Bu konu ayrıntılı bir tartışma konusudur .
Bir anlaşma ve iletişim aracı olarak emekçi halklarımızın dil -lisan- konusundaki taleplerini desteklemek durumundayız.
Özellikle emperyalist-kapitalizme karşı emekçi halkların canlı desteğini almayı istiyorsak, anılan sorunların nasıl çözüme kavuşturulacağına ilişkin politika üretmek durumundayız. Onların bu haklı özgürlük, eşitlik taleplerine duyarlı olmayan ya da önderlik edemeyen bir Sol düşünülemez.
Emperyalist-kapitalistler; dili, tarihi, coğrafyası, kültürü, ilerici gelenekleri, mitolojisi, masalları, müziği, sanatı asimile edilip yağmalanmış halkları daha kolay sömürmekte ve kendi safına rahatlıkla çekebilmektedir.
Halkların sosyal / evrensel kurtuluş mücadelesinden koparılması bu türden kapitalist yabancılaştırma politikalarıyla daha da kolaylaştırılmaktadır.
Otun bile kökü varken, emekçi halkların asimilasyon politikalarıyla dil-tarih-kültür ve ilerici geleneklerinden -köklerinden- koparılması yalnızca sömürücülerin-sömürgecilerin işini kolaylaştırır. Kolaylaştırmaktadır.
TC’deki asimilasyon politikası uygulamalarıyla “arabesk bir toplum” yaratılmıştır. Köklerinden koparılan halkların sömürüsü daha kolaylaşmıştır böylece.
Göç eden ya da göçe zorlanan halklar, kapitalist yabancılaştırma politikalarının boy hedefi yapılmıştır.
Türkçeye “Ulusal Sorun” olarak uyarlanan ve aslında “Millî Mesele” ile “Milliyetler Meselesi” olarak adlandırılması gereken konu ve sorunlar dürüst ve ilkeli biçimde tartışılmamaktadır. Bir yandan burjuvazinin çok yönlü baskısı, diğer yandan bilimsellikten uzak “sol” tahliller ve yorumlar konunun saptırılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Millî mesele ile milliyetler meselesi sömürücü-sömürgeci kapitalist avanta ve yağmalar düzeninde değil, siyasal ve sosyal devrimin gerçekleşmesiyle çözüme kavuşturulacaktır.
Kapitalizmi siyasal-sosyal devrim yoluyla aşmadan; üretim, mülkiyet, paylaşım ilişkilerine dokunmadan; ne millî meseleye, ne milliyetler meselesine, ne de demokrasi sorununa çözüm yöntemi üretilebilir.
Millî mesele ile milliyetler meselesi; 7 Kasım 1917’de, Proletarya Partisi’nin önderliğinde Çarlık otokrasisini yıkarak gerçekleştirilen Büyük Ekim Sosyalist Devrimi sayesinde çözüme kavuşturulmuştur. Sınıflar mücadelesi tarihimizdeki bu ilk uygulamayla Çarlık Rusyası’nın kabaca sömürdüğü emekçi halklar bazı önemli haklarını kazanmıştır. Böylece halkların dil-tarih-kültür ve ilerici gelenekleri Çarlık rejiminin sömürüsünden kurtarılmıştır. Ekim’in yetiştirdiği kadrolarla emekçi halkların dil-kültür-tarih ve ilerici gelenekleri böylece sözlü tarihten yazılı tarihe geçip geliştirilmiş ve güçlendirilmiştir. Politikada, sosyal hayatta, ekonomide, edebiyat, sanat ve estetikte emekçi halklar pek çok kazanımlar elde etmiş, önemli bilim insanları ve sanatçılar yetiştirmiştir.
Sovyetler Birliği’nin bu deneyimi emperyalizmin çok yönlü çabalarıyla içinden ve dışından kuşatılarak çözülmüştür.
Bizim açımızdan Sovyet politikacılarının da bu konuda önemli hatalar yaptığını söylemek dürüst bir yaklaşım olacaktır.
Yaşadığımız coğrafyada, 1071’de Türklerden önce Anadolu’da Kürtler, Ermeniler, Dersimliler, Lazlar, Asuriler, Keldaniler, Süryaniler, Araplar, Elenler, Yahudiler ve diğer yerleşik-kadim halklar yaşamaktaydı.
TC devleti anılan ve de anılmayan tüm emekçi halkları inkâr-imha-asimilasyon politikalarıyla ezerek bir yandan finans kapitali güçlendirmiş, diğer yandan günümüzde emekçi halkların yaşadığı dram ve trajedilerin yaşanmasını sağlamıştır.
TC devleti önce önündeki en büyük sınıfsal engel oluşturan Tarihî TKP’mizin kadrolarını halletmekle işe başlamış, ardından Kürt, Kızılbaş-Aleviler başta olmak üzere taleplerini öne çıkaran, hak arayan, isyan eden, direnen her halkı “bölücü, anarşist, terörist ve vatan haini” olarak damgalamaya yeltenmiştir.
Kan, katliam, kirli ve haksız savaşlardan sonra günümüzde geriye ancak siyasal-sosyal-iktisadî-kültürel vb. açılardan A’dan Z’ye kadar çürümüş ve çözülmüş dejenere bir sistem kalmıştır.
Siyasî partileri, parlamentosu, sivil / asker bürokrasisi, sendikaları ve tüm kurum-kuruluşlarıyla bu sistem kendisini tarihsel haklılıklarıyla aşacak güçlerin sahnedeki yerini almasını bekler hale gelmiştir.
Haksız, eşitsiz, adaletsiz bu sistem “gerici reform” dahi yapamaz bir duruma gelmişse, tarihsel-sosyal haklılıklarıyla devrimci yoldan kendisini aşacak güçlerin işbaşı yapması da gündeme gelmiş demektir.
Sosyal muhalefet dinamikleri haklı talepleriyle, kütlesel çıkışlarıyla, sokağı kullanmaya ve sistemi sorgulamaya başlamıştır. “Devrimci Durum”un bazı şartları oluşmaktadır. Fakat tarihsel bir zorunluluk olan siyasal-sosyal devrimi gerçekleştirecek “öznel etmen” henüz işbaşı yapamamıştır. Sol “cenahımız” işçi sınıfını politika dışı tutan, politikasızlaştıran burjuvaziye karşı emekten-emekçiden yana bir politika izleyememektedir.
Bu görevi yapmaya aday Devrimci ve Marksist Kadrolar ise, henüz “Öndersizlik Krizi”ni aşamadığından onlar da politika üretememektedir.
Marksistler halkları birbirine karşı konuşlandıran, emperyalistlerin çizdiği bugünkü sınırların, taş ve toprakların kavgasını değil, anılan halkların burjuvalarının hiç değil, yaşadığımız coğrafyadaki ve Bölgedeki tüm halkların proletaryasının, emekçilerinin, yoksul köylülüğünün sosyal / evrensel çıkarlarını ve kurtuluşunu gözettikleri için bu sorunlara kafa yormakta ve politika üretmeye çalışmaktadır. Din, ırk, renk, milliyet, cins gibi emekçi halkları birbirine karşı konuşlandıran tüm görüşler bize yabancıdır.
Sol “cenahımız” politikada ne ayrışıp bütünleşebilmiş, ne de yakalanması gereken ‘Ana Halka’yı yakalamayı öğrenebilmiştir. Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin diyalektik birlik ve bütünlüğü konusunda ne hazin politika üretememiştir. Bu yüzden de “DİLLER-HALKLAR-ULUSAL SORUN” gibi konuların tartışılması güncelliğini ve canlılığını korumaktadır.
Ezilen ve sömürülen-sömürgeleştirilmek istenen emekçi halkların kendi kaderlerini özgürce tayin etme ve ayrılma haklarını hiçbir gerici güç engelleyemez.
Yeter ki, Sol “cenahımız” tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle anlamlı ve ileri bir adım atsın. Bu şarta bağlı olarak emekçi halkların talepleri ancak iki adım sıçrama gösterecektir.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
* Sırrı Öztürk’ün 31 Ekim 2009 günü 28. İstanbul Kitap Fuarı’nda Kolektifimiz’in
düzenlediği Panel-Söyleşi etkinliğimizdeki konuşması.(S. P.)
