Mülkiyet İlişkilerinin ve Sınıf Savaşının Düsturu Olarak Hukuk

Babür Pınar

Burjuva devletin kurumları arasındaki çatışmanın gizlenemeyecek boyuta ulaştığı her dönemde, burjuva ve küçükburjuva ideologların ve siyasilerin “hukuk” sorununu gündeme getirmeleri ve kurumlar arasındaki çatışmanın burjuva hukukuna uygun “halledilmesi”  istençlerini dışa vurmaları daha sık gerçekleşti. Ancak, sınıflar arasında gerçekleşen savaşın yarattığı kriz döneminde, burjuva iktidar tehlikeli sularda dolaşırken, kapitalist sistemin bekası uğruna hukukun rafa kaldırılması gerçekleşti ve barış zamanında kutsanan hukukun yerine, savaş hukuku ikame edildi. Bu yer değişim esnasında, küçükburjuva ideologlarının “hukuka uyulması istenci” yerini, hukuku geçersiz bir metne dönüştüren sınıfsal savaş pratiğine boyun eğme ve barış dönemine ilişkin hukuku geçersiz kılan “yeni” durumu meşru sayma fikrine bıraktı. Kuşkusuz hukukun ve yargının sınıfsal özünü örten tartışmaların, toplumun büyük çoğunluğu tarafından ilgi görmesi ve gerçekleşen bulanık suda balık avlama eyleminin, sosyalistleri de etki altına alması ve hukuk sorunsalının, sınıfsal zeminde ifadesi dışında, farklı anlamlar yüklenerek algılanması önem kazandı. Bu nedenle, kurumların birbiriyle didişmesinin toplumlar ve bireylerin zihninde yanılsamalara yol açtığı bir dönemde; bulanık suda balık avlama eyleminin dışına çıkarak hukuk sorununu ele almak daha çok gerekiyor.

Burjuva devletin “demokratikleşmesi” konusunda tartışmaların sürdüğü her zeminde, “hukuk devleti” çağrısı da yer aldı. “Hukuk devleti” kavramının, burjuva ve küçükburjuva siyasilerince, ya üzerinde fazla düşünülmeksizin kullanılması; ya da gerçekleri bilerek iğdiş etmek, halk yığınlarının gerçekleri görmesini “edebi yolla” engellemek için egemen sınıf bilinçli bir tavırla kullanılması; kendi sınıfsal konumları itibariyle doğru ve kendi içinde tutarlı bir yaklaşım olarak görülebilir. Ama kendini sosyalizm cephesinde gören bazı siyasilerin ve ideologların da burjuva rejimi “hukuk devleti” yapmaya daveti abesle iştigal sayılmalıdır. Bu durum, “hukuk devleti” kavramının irdelenmesinin ve açıklanmasının zorunluluğunun da nedenidir.

“Hukuk Devleti” Değil Devlete İlişkin Hukuk

Bir sınıfsal düzen, birbiriyle çatışma halindeki sınıf güçlerinin bir arada varoluşunun kurumsal ifadesidir. Çatışan sınıfların bir arada yaşamasına dayalı organizasyonun kuralları da, çatışan sınıfların konumlanış tarzı üzerine oturur. Kuşkusuz bu toplumsal (egemen sınıf iktidarı) sistemin; antagonist karşıtlık içerisindeki güçlerin çatışması ile sarsılmasını engellemek, toplumsal yapıyı yıkacak çatışmayı bir toplumsal uzlaşma ve denge durumunda tutmak için kuralların konulması egemen sınıf açısından zorunludur. İşte bu karşıt sınıfları bir arada tutmaya dayalı toplumsal olguya (duruma) ait, onun için geçerli ve o toplumsal olgu var olduğu sürece var olan kurallar bütününe hukuk denir. Daha açıklayıcı olması için belirlemek gerekirse; her toplumsal organizasyonu yıkan ve tarihsel bir altüst oluşu ya da dönüşümü sağlayan “yeni” toplumsal fenomenin de kendi sınırlarını belirleyen ve bu yolla da kendi bütünlüğünü sağlayan bir hukuku var oldu.

Sınıflı toplum tarihi boyunca, çatışma halinin egemeni olan sınıf kendi hukukunu oluşturdu ve meşruiyetini bu hukuka dayandırdı. Dolayısıyla boyun eğen grubun eylemi; oluşan sistemin hukuku içerisinde karşılık buldu. Bu toplumsal durumun reddi, egemenliğin aygıtları tarafından gayrı meşru olarak nitelendirildi. Başkaldırı eylemi hukuk dışı ilan edildi ve bu eylemi gerçekleştirenlerin “asi”, “düzen bozucu” sayılarak, cezalandırılması için tüm olanaklar kullanıldı. Savaş hali kendi hukukunu yarattı.

Daha da derinleştirirsek; hukuktan söz edilen her yerde bir toplumsal çatışma, dolayısıyla bu çatışmanın üzerine oturduğu eşitsizlik durumu ve bu eşitsizliğin “eşitlik gibi” gösterilmesi ve toplumsal çatışmanın belirli sınırlar içerisinde tutulma çabası var oldu. Hukuk, toplumsal eşitsizliği, kağıt üzerinde “eşitleyerek”, bu simülasyon vasıtasıyla toplumsal çatışmayı belirli sınırlar içerisinde tutarak ve güçlü olanın konumunu meşrulaştırarak “tanıma” biçiminde gerçekleşti.

Küçükburjuva siyasileri ve ideologları, hukukun sınıf egemenliğinin ifadesi olduğu gerçeğini örtbas etmek için, yargı organlarının tarafsız ve bağımsız olması gerektiğinden söz ediyorlar. Oysa yargı sistemi ne bağımsızdır ve ne de tarafsız. Hukukun uygulama organı olarak yargı kurumu, bireylerin sınıfsal farklılıklarını ve bu farklılığın, bireylere toplumsal ilişkilerin sağladığı olanakların da eşitsiz olduğunu göz ardı ederek; toplumsal güç ediniminde eşit olmayanlar arasında, eşitliğin sağlanabileceğine ilişkin iddiayla hukuksal hükümleri uygulamayı, toplumsal ilişkilerin sürdürülmesi için gerekli sayar. Sınıf devletinin düzenlenişine ilişkin kuralların tümünü kapsadığı anlamda yargı sistemi, egemen sınıf düzenini korumayı görev edinen devletin bu niteliğinden ayrı ve muaf tutulamaz. Bu bağlamda sınıf diktatörlüğünün bir aygıtı olan devletin yüklendiği görev; yargı içinde işin başında tanımlanan görevdir. Yani hiçbir yargı kurumu ya da yasa; egemen sınıf iktidarını yıkmaya yönelik bir eylemi olumlamaz; aksine yasalar sınıflı sistemin bekasını ana amaç olarak merkezine aldıktan ve içselleştirdikten sonra bu sistem içerisinde bireylerin birbirine karşı durumunu ele alır. Bu gerçeklik; yargının bağımsız ve tarafsız olabileceğine ilişkin savların pratik anlamda iflas etmesini sağlar. Sınıf devletinin düzen sağlayıcısı olarak yargı sisteminin; egemen sınıf rejiminden bağımsız olabileceğini ve sınıf savaşımında tarafsız kalabileceğini iddia etmek, gerçek anlamda, ezilenlerin bilincini bulanıklaştıran bir avuntu söylemidir. Devletin egemen sınıfın baskı aygıtı olduğu gerçeğini inkâr eden ideologların ve siyasilerin, devletin bir organı olan yargı kurumunun, devletin diğer organlarından (yasama ve yürütme organlarından) bağımsız olabileceğini iddia etmeleri kaçınılmazdır.

İnsanın eylemi ve ilişkisiyle bağlantılı olarak yaratılan araçların kullanımına ilişkin kurallar; aracın daha az yıpranması ve kullanan için daha verimli ve yararlı olması için gereklidir. Kuşkusuz, öncelikle kullanım kuralı, aracı kullanacak insanın toplumsal statüsünün ne olduğu ile ilişkilendirilmez. Aracın kullanım kuralları, aracın sahibinin ya da kullanıcının toplumsal kimliği ve statüsü konusunda hüküm vermez. Kullanım kuralı, aracın o anki sahibinin (ya da kullanımına sunulanın) eylemini kolaylaştırıcı ve aracın verimli kullanımını sağlayıcı unsurdur. Dolayısıyla aracın işleyişine ilişkin kural, doğrudan aracın sahibinin yararınadır. Araç sahibi olmayan ya da araç kullanım hakkı olmayan insan için; kullanım kılavuzunun olup olmaması bir değer ifade etmez. Diğer yandan kullanım kuralları; insanın kullanımına amade bir araç varsa, pratik anlam kazanır. Aracın olmadığı yerde kullanım kılavuzunun olmasının pratik değeri yoktur. Daha da önemlisi; kullanma kuralı, kullanılan araca ilişkindir. Araç yoksa kullanım kuralı da olamaz. Kullanım kuralı, kullanılacak aracın işleyişine bağlı olarak tanımlanır, biçimlenir. Aracın sıfatı ise, aracın işlevine bağlı olarak tanımlanır. Ya yoksa aracın vasfı, niteliği, adı, kullanma kuralları tarafından tanımlanamaz.

Devlet, toplumun sınıflara bölünmesi ve toplumsal eşitsizliğin ortaya çıkması ile birlikte, ortaya çıkan ve giderek topluma yabancılaşan ve çatışan sınıflardan, egemen olan sınıf yanında yer alan özel baskı aygıtıdır. Her toplumsal organizasyon gibi devlet de, toplumsal bir olgu olarak, toplumsal eşitsizlik zemininde var oldu ve her toplumsal fenomen gibi devletin de kendi hukuku gerçekleşti. İktidar aracı olarak devleti kullanma gücüne ve olanaklarına sahip olan egemen sınıf, sahibi olduğu devleti, toplumsal gücünü üretim tarzından ve mülkiyet ilişkilerinden alan kendi egemenlik vasfı ile biçimlendirdi. “At sahibine göre kişner.” Devletin eylem biçiminin belirlenmesi; aynı zamanda ilişkilerin işleyişini düzenleyen kuralların konulmasını beraberinde getirdi. Kurallar, devletin hangi sınıfın hizmetinde olduğu ile ilişkilendirilmedi. Ancak, gerek devletin biçimi ve gerekse bu biçimlenişe denk düşen kurallar egemen sınıfın selametine aykırı olmadı, olamazdı da. Her devlet, biçimi ne olursa olsun, kendi varlığının tamamlayıcısı, işleyişinin düzenleyicisi olarak kendi hukuk sistemine de sahip oldu. Devletin söz edildiği her yerde, o devletin işleyişini tanımlayan bir hukuk formu şekillendi. Yani devletten söz etmek, aynı zamanda hukuktan da; o toplumdaki ilişkilerin  “olması istenilen” biçimde düzenlenmesini emreden bir kurallar bütünlüğünden de, söz etmek demekti. Her devlet, aynı zamanda, o toplumsal organizasyona ait bir hukukun varlığının da işaretiydi. “Hukuk devleti” “hukuksuz devlet”in kabulü anlamına gelirdi ki; insanlık tarihinin hiçbir döneminde hukuksuz bir devlet var olmadı. Hukuksuz devletin olabileceğinin kabulü; sınıfsal eşitsizliğin var olmadığı bir toplumda devletin varlığının sürebileceğini kabul noktasına götürür ki; bu gerçek bir yanılsamadır.

“Hukuk devleti” kavramı tam bir aldatmacayı içerdi; devletin toplumsal konumunu kavramamayı tanımladı. Genellikle burjuva demokrat ideologlar ve siyasiler, burjuva parlamenter devletlerini yadsıyan açık terörcü burjuva devletlerini (faşizm ve askeri diktatörlükleri) “hukuksuz devlet” ve dolayısıyla açık terörcü yöntemleri kullanmayan burjuva parlamenter cumhuriyetlerini “hukuk devleti” kavramıyla tanımlayarak; baskıcı ve ezici vasfın, burjuva düzenin ana unsuru olduğunun üzerini örttüler. Dolayısıyla eşitsizliğin ve adaletsizliğin temeli olan kapitalizmi de bu yolla aklayarak zevahiri kurtarmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Oysa faşizm ve askeri diktatörlükler de burjuva diktatörlüğünün biçimleri olarak, bir hukuka sahiptirler. Ancak doğaldır ki, faşizmin hukuku, burjuva demokrasisi hukukundan biçimsel olarak farklı içeriğe ve norma sahiptir. Ancak tüm burjuva devletler burjuva egemenliğinin ifadesi oldu ve hukuk da bu sınıfsal egemenliğin, diğer sınıflar tarafından kabulü ve tanınması üzerinde şekillendi. Hukuk, sınıfsal eşitsizliğin pratik ifadesine ilişkin çelişki ve çatışmayı yok saydı ve ezilen sınıfların kendine dayatılan her türden ilişkiye rızası üzerinden, kurumların biçimlendirilmesini kural saydı.

Bu nokta anlaşılmadığı zaman, sosyalistlerin ve işçilerin de, “hukuk devleti” gibi bir aldatıcı kavrama sarılarak, ilericilik adına “gerici” bir tutuma sürüklenmesi kaçınılmaz oldu.

Hukuk, eşitsizliğe taraf olan sınıfların çatışma seyrine ve bu sınıflar arasındaki konsensüs zeminine oturduğu anlamda, çatışan sınıf ve toplumsal grupların konumuna ve gücüne bağlı olarak şekillendi. Dolayısıyla hukuk, sınıflar çatışması ve güçler dengesiyle yakın ilişkili olan burjuva devlet biçimlerinin varlığıyla da sıkı sıkıya ilişkilendirildi. Sınıflar çatışmasına bağlı olarak değişim gösteren burjuva hukuk sistemleri arasındaki farklılık, işçi sınıfını yakından ilgilendirdi. Kuşkusuz işçi sınıfı, açık terörcü diktatörlükler yerine, örtülü baskının var olduğu burjuva parlamenter cumhuriyet rejimini, kapitalist sistem sınırları içerisinde kalındığı sürece, tercih eder konuma sürüklendi. Bu noktada tercih, devlet biçimleriyle ilişkili bir tercihti. İşçi sınıfının ve emekçi yığınların, egemen sınıfa karşı verdiği mücadelenin ivmesi, her dönemde burjuva devletin biçimlenişinde etkin rol oynadı. Dolayısıyla emekçiler, burjuva devletin şu ya da bu biçimlenişine duyarsız kalmadı; üzerine düşen rolü şu veya bu şekilde, tüm toplumsal ( iktisadî, siyasî, ideolojik )  alanlarda oynadı.  Ya yoksa bu tavır, sınıf çatışmasının ulaştığı duruma denk düşen devletin varoluşunun somut ifadesi olan formuna ilişkin hukukun uygulanmasını istemek değildi. Tam bu noktada, bu tercihin, “eşitsizliği” ortadan kaldıran bir tercih değil, “eşitsizliği” tanıyan ve onun üzerine kurulu sistemin farklı biçimlerinden birinin tercih edilmesi anlamına geldiği önemle vurgulanmalıdır. Bu yaklaşımı kavramaksızın sorunu doğru izah etmek olanaksızdır.

“Hukuk devleti” kavramı içi kof bir tanımlamadır. Doğrusu, sınıf mücadelesinin pratik ifadesi olan devlete ilişkin hukuka riayet edilmesinin, sınıf iktidarının ve kuşkusuz kapitalist mülkiyet siteminin selameti için gerekli olduğudur. Bu noktadan hareketle denilebilir ki; Toplumsal ilişkilerde hukukun bağlayıcı olması ve hukukun tüm burjuva gruplara eşit uzaklıkta ya da yakınlıkta durması ve gerçekleşmesi istemi, asıl olarak, burjuva katmanların sorunsalıdır. Bir burjuva grubun, siyasal alanda üstünlük kazanan diğer burjuva grubu, oluşumunda mutabık kalınan ve toplumun hemen hemen tamamı tarafından kabul gören hukuk kuralarına uygun davranmasını istemesinin sınıfsal açıdan pratik anlamı vardır. Hükümet eden burjuva fraksiyonun hukuk sistemini delmesine ya da bazı burjuva güçlerin yasaları hiçe sayarak eylemlerde bulunmasına karşı; bu durumdan zarar gören muhalif burjuva fraksiyonlarının, tüm burjuva katmanlarının ortak çıkarının ve mülkiyet ilişkisinin ifadesi olan rejimin hukukuna uygun davranılmasını istemesi anlaşılır bir durumdur.

Elbette ki toplumsal gruplar, var olan hukuk sistemi içinde kalmak şartıyla, düzenin “iyileştirilmesi” uğruna savaşıma girişebilirler ve bu reformculuktur. Ancak bu savaşım eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir savaş değil, eşitsizliği kabul zemininde oluşan devlet biçiminin, tüm burjuva katmanlarının çıkarları lehine “iyileştirilmesi” savaşımıdır.

Hukuk; mülkiyet ilişkilerine doğrudan bağlı ve mülkiyet ilişkilerinin pratik ifadesi olan sınıf iktidarının, ideolojik, siyasî ve iktisadî aygıtlarının işleyişine ilişkin sözleşmenin kural ve hükümlerini içerir. Dolayısıyla hukuk; kural olarak, sonucu ve ilişkin olduğu aygıtları tanımlamaz, adlandıramaz ve onlarla karşılaştırılarak değerlendirilemez. Denilebilir ki; hukuk ilişkin olduğu kurumun işleyişini tanımlayan başka kurallar ve hükümlerle (örneğin ahlakî kurallarla) karşılaştırılabilir. Bu tür bir karşılaştırma ve değerlendirme anlamlı olabilir. Bir toplumda hukuk kurallarının, kültürel, ahlakî kurallara göre üstünlük durumu saptanabilir. Ya yoksa toplumsal kural ve hükümlerin, ilişkilendiği pratik durumla ve kurumla kıyaslanması abesle iştigaldir.

 

Mülkiyet İlişkisi Hukuka Can Verir

Özelikle kriz dönemlerinde, burjuva kurumlar arasında gerçekleşen çatışmanın, kurumların sınıfsal niteliğini gözler önüne sermesi durumunda, bu durumun ezilen sınıfın bilincinde yaratacağı değişimi önlemek önem kazanır. İşçi sınıfının kendisi için sınıf olma bilincini geliştirecek, egemen sınıfın iç çatışmasını sona erdirmek amacıyla kullanılan, “hukukun üstünlüğü” tanımlaması içi boş bir kavramdır. Egemen sınıfın hizmetine amade olan devletin işleyişine ilişkin olduğu anlamda; üstün olan hukuk değil; egemen sınıf iktidarıdır. Hukuk, sınıf iktidarının düzenlenişinin ifadesidir. Asıl olanın düzenlenişine ilişkin olan hukuk, asıl olan yapıdan üstün olamaz. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu toplumlarda, “hukukun üstünlüğü” sözü; devletin sınıfsal baskı uygulayıcı bir aygıt olduğunun ve dolayısıyla, egemen sınıf iktidarının, ezilen sınıfla ilişkisinin eşitsizliğin ifadesi olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesinin aracı oldu. Dolayısıyla hukuk, topluluk halinde yaşayan ve eşit olmayan bireylerin haklarını ve ödevlerini belirleyen kuralların, bu bireyler arasında adalet sağlayabileceğine ilişkin büyük yalanın üzerini örttü. Toplumsal kurumların ve ilişkilerin düzenlenişine ilişkin kurallar tümlüğü olan hukuk, varoluşunu söz konusu kuralların ve ilişkileri biçimleyen mülkiyet ilişkilerinin varlığına borçludur. Bu nedenle hukukun, varoluşunun esas dayanağını oluşturan mülkiyet ilişkileri ve kurumları karşısında önemi göreceli olarak azalır. Hukuka önem kazandıran toplumsal düzenlenişin bel kemiği olan mülkiyet ilişkileridir. Bu durum toplumsal ilişkilere can veren mülkiyetin ve iktidar organlarının üstünlüğünün de gerekçesidir.

Hukuk, toplumdaki egemen üretim tarzının durumuna bağlı kaldı. Egemenliğin bir sınıftan diğer sınıfa geçişini hazırlayan üretim tarzındaki değişim ve dönüşüm, doğrudan hukukun da değişim ve dönüşüm geçirmesinin olanağını sağladı. Üretim tarzındaki değişim, mülkiyet ilişkilerinde de değişime yol açtı.  Dolayısıyla, bu değişim, toplumsal ilişkilerin biçimleyeni olarak mülkiyet ilişkilerinin düzenlenişine ilişkin olan hukukun da değişmesine yol açtı. Bu anlamda; hukuk ne üstün olabilir ve ne de mutlak.

Eşitsizliğin olduğu her toplumda, eşitsizliğin yaratacağı çatışmayı ve yıkımı önleyecek bir “eşit olmayanı eşit gibi sayma” düzenlenişi ve söylemi var oldu.  Hukuk, eşitsizlik zemininde, insanları, grupları ve sınıfları, “eşit gibi” algılama üzerinden, toplumsal ilişkileri kurallara bağladı. Her hukuk, aslında ne özdeş ne de eşit olan farklı insanları, kağıt üzerinde eşit sayarak, birbirinden toplumsal statü açısından tamamen farklı insanların ilişkilerinde, ortak ve tek bir kuralın uygulanmasına dayandı. Bundan ötürü “eşit hak”, aslında eşitliğe bir saldırı, bir adaletsizlik demekti. Burjuva hukuk kuralları ve yasalar, o toplumda ki mülkiyet ilişkilerinin genel kabulü ve üretim ilişkilerinin egemen sınıf lehine düzenlenmesini içerdi. Mülkiyet ilişkileri, hukuk sisteminin hareket noktası ve kuralların (yasaların) ne olması gerektiğini belirleyici zemini olarak işlev yüklendi. Hukuk, mülkiyet ilişkilerinin amentüsü oldu.

Bir bireyin ya da toplumsal bir grubun, burjuva devletin bir biçiminin hukukuna ya da kapitalist mülkiyet ilişkilerini düzenleyen rejimin genel hukukuna sığınması; işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki eşitsizliğin meşruiyetini ve geçerliliğini kabul etmesi anlamına gelir. Toplumsal eşitsizlik zemininde boyatan hukuktan, egemen sınıf ile ezilen sınıf ilişkisinde “eşit hak sağlayıcı” işlev üstlenmesini beklemek, bir sosyalist için zavallı bir avuntudur.

Hukuka sadık kalarak, “gerçek” adalet dağıtıcısı olduklarını söyleyen burjuva hukukçular, gerçek anlamda eşitsizliğin ve dolayısıyla adaletsizliğin en kararlı savunucusudurlar. Bu hukukçular “adalet dağıtırken”, aslında mülkiyet ilişkisi üzerine oturan eşitsizliğin, “eşitlik”, olarak tanımlanması zemininde, adalet sağlanabileceği kuruntusuna sahip oldukları ölçüde bağnazlaşırlar ve gericileşirler. Denilebilir ki burjuva hukukuna dayanarak, adalet sağlamak konusunda taviz vermeyen bir hukukçu ilerici değil, gericidir. Burjuva hukukunu iğdiş ederek, savunduğu bireyin ve grubun çıkarları doğrultusunda mevcut yasaların “açığından” yararlanan bir hukukçunun “madrabaz” vasfı karşısında; burjuva hukukun işleyişine sadık kalan bir hukukçunun “namuslu” duruşu, işçileri ve emekçileri adalet ve eşitlik konusunda daha fazla aldattı ve emekçi yığınları yanıltarak, bu sınıfın burjuva hukukuna bağlığını artmasını sağladı.

 

Hukuk Sınıf Mücadelesinin Sonucu ve Kuralıdır

Komünistler, burjuvaziye karşı savaşım açarken, onun hukukuna karşı da savaş açarlar. Burjuva hukukuna çomak sokmak, onu irdeleyerek ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarmak ayrı şeydir, ona sığınmak ayrı şey. Eğer burjuvaziyle savaşıyorsa, bir toplumsal grup ve sınıf, burjuva hukukun dışına çıkarak, kendi savaş hukukunu yaratır. Burjuva düzene karşı savaş halindeki bir devrimci iktidar, doğrudan halkın zor kullanımına dayalı hukuka sahip olur. Burjuvaziyi, burjuva hukukuna “saygılı olmaya” davet eden ve burjuvaziyle “burjuva hukuku” sınırları içerisinde savaşan sınıf ya da grup yenilgiyi baştan kabul etmiş demektir. Bu durumu; burjuvazinin, toplumsal pratik içerisinde kendi hukuk kurallarına dahi uymadığını teşhir etmek ve iktisadî, siyasî çıkarları söz konusu olduğunda; egemen sınıfın kendi hukuk kurallarını dahi çiğneyecek kadar “kararlı” davrandığını göstermek tavrıyla karıştırmamak gereklidir. Bu iki farklı duruş, egemen sınıfa karşı konumlanışın farklılığını ifade eder.

Hukuk, asıl olarak, sınıf savaşının seyrine ve güçler dengesine bağlıdır ve savaşan güçler, savaşın hukuku dışında, tarafların birinin egemenliğinin ifadesi demek olan hukuka yaslanarak “adalet arama hakkını” yitirirler. Bir toplumsal grup, egemen grubun egemenliğinin tanımlanması olan hukuka sığınarak “hak” aramayı tek yol olarak kabul ediyorsa, o grup, egemen sınıf iktidarına karşı “savaş açma” konusunda gerçek anlamda içtenliğe ve kendisi için sınıf olma bilincine sahip değil demektir. Ezen ve egemen olan grup ve sınıftan, gerçek anlamda kopuşu yaşamayan grup ve sınıfların, düşmanın egemenliğinin kurum ve kurallarına sığınması kaçınılmazdır ve köleler için, en acı olan da budur.

Eşitsizliğin ortadan kaldırılması için sınıfların ortadan kaldırılması gereklidir. Sınıfların ortadan kaldırmasını sağlamaya, tarihsel olarak en yetenekli sınıf ise işçi sınıfıdır. Sosyalizm, (proleter demokrasi) toplumsal “eşitsizliği” toplumsal çoğunluk lehine “eşitlik olarak tanımlayacak” iktidar biçimdir. Sosyalizm yolunda toplumsal devrimci ilerlemenin önündeki en büyük engel burjuva sistemidir; dolayısıyla emeğin kurtuluşu için, burjuva sistemin tüm kurumları ve hukuku da aşılması ve yıkılması gereken bir barikattır. Devrimci sosyalist hareketin hukuku, burjuva düzenini yıkma, burjuva hukukunu parçalama eylemi üzerine oturur. Haklılığı da, toplumsal yaşamın insani boyutlarda gerçekleşmesinin, devrimin geliştirici gücüne gereksinimi olmasına dayanır. Emekçilerin tarihsel haklılığını, burjuva hukukuna dayamak,  burjuva düzenine adapte olmak demektir ve bu yaklaşımın da Marksizm ile ilgisi yoktur.

Tarih, sınıf çatışmalarının tarihidir. Toplumsal savaşın hukuku ise açıktır; yenilen taraf, bir kölenin maruz kalacağı her türlü aşağılanmaya maruz kalır ya da yaşamsal faaliyeti sona erdirilir. Yenen toplumsal grup ise, egemenliğin tüm getirilerine sahip olur. Yenilen grup ve sınıf, egemen olanın hukukuna sığınarak kurtulursa, alçaklaşır; kendi savaşım hukukuna sonuna kadar bağlı kalarak ise onurunu korur.

Savaşımın gerektirdiği donanıma sahip olma noktasında eşit olmayan iki toplumsal gücün açık çatışmasında, güçlü olan tarafın, güçsüz olanı ezmesi, esaret altında tutması ve  -güçsüz olan güçlü olanın egemenliğini tehdit edici eylemlere girişiyorsa onu bertaraf etmesi- kaçınılmazdır. Güçsüz olduğu için boyun eğen sınıfı, egemen sınıfın boyunduruk altında tutmasının ve yok etmesinin, kurala bağlanması hukuk dizgesinin ana temasıdır. Hukuk, egemenin ezme ve bertaraf etme eylemini kurallara bağlar. Hukuk, egemen sınıfın, köle sınıfı ezme, boyun eğdirme, pasif hale sokma ve giderek yaşamsal eylemine son verme koşullarını ortadan kaldırmaz. Bu noktada, insanın yaşam hakkının ihlal edilmesinin önlenmesi için, egemen sınıf hukukuna başvurmak, egemen sınıfın “eşitlik ve adalet” aldatmacasına dolaylı biçimde katılmak demektir.

Burjuva devletin hukukuna uymak ya da var olan hukukun toplumsal hayatın düzenlenişinde ve toplumsal uzlaşmanın gereği için hayati önemine vurgu yapmak; Egemen sınıf düzeninin varlığını kabul etmek ve ezilen sınıfların devlete rızasını onaylamak anlamına gelir. Ezilen sınıfın başkaldırısı, var olan sınıf egemenliğinden ve dolayısıyla bu egemenliğin ifadesi olan hukuktan kopuştur. Egemen sınıf devletinin ete kemiğe bürünmesi anlamına gelen toplumsal ilişkilerin ve kurumların, düzenleniş kurallarının bileşkesi olan hukuka uygun davranış gösteren halk, “sınıfsal devrime” ilişkin bir siyasete ve hukuka sahip olamaz.

Eşitsizliğin var olduğu bir toplumda, bu toplumsal eşitsizliğin koşullarını yok edecek toplumsal güce sahip olmayan ya da bu güce sahip olduğu halde eşitsizliğin maddî ve entelektüel köklerini yıkmak için savaşmayan sınıflar, egemenin egemenlik haklarını tanırlar ve egemenin hukuku içerisinde “hak arama” olanağına sahip olurlar. Bir savaşa yenilmek için girilmez. Yenileceğini bile bile savaşa girişenler, işin başında, egemenin hukuku içerisinde paylarına esaret ya da “yok edilmenin” düştüğünü bilmelidirler. Savaşta yenilen bir grubun, egemenin hukukuna sığınarak “yaşam hakkını” savunması, köle olarak kalmaya rıza gösterdiğine ilişkin işarettir.

Genel bir doğru olarak köle sınıflar, düşmanı yenecek güce ve yeteneğe ulaşmadıkça, göğüs göğse sürdürülecek bir çatışmanın gerçekleşeceği açık savaş alanına girmeyi benimsemezler. Açık savaş alanına “güçsüz” girenler, eşitsizlik zemininde, eşitliğin yaratılabileceğini sanan hayalperestlerdir. Ve hayalperestler çoğunlukla gerçek karşısında hüsrana uğradılar. Egemeni yenecek güce ulaşmadan doğrudan açık savaş alanına giren grupların yok edilmeleri olasılığı büyüktür. Kuşkusuz, sınıf savaşının düz bir hat üzerinde yürümediği gerçektir ve kimi zaman siyasi gruplar, somut koşulların zorunlu kılması nedeniyle açık savaş alanına “eşit” olmayan güçle girebildiler. Hatta hazırlıklı girilmiş bir savaşta dahi hesap edilemeyen koşullar nedeniyle yenilgi gerçekleşebildi. Bu her zaman mümkündür ve bu durum anlaşılabilir. Ancak; hangi nedenle olursa olsun savaşa giren toplumsal / siyasî güç; bu savaş yenilgiyle sonuçlandığında, egemenin kendisini “yok etmeyeceği” kuruntusuna kapıldıysa, orada, “düşmandan aman dilemenin” kapısını açtı. Devrimci sosyalizm açısından kabul edilemez olan tutum budur. Savaşan iki toplumsal güçten, yenilen taraf, yenen tarafından esaret altına sokulmaya ve yok edilmeye açık hale gelir. Bu noktada “af” edilerek esaret boyunduruğu takma ya da yok edilme, egemenin çıkarlarına aykırı olmadı ve olamaz. Bu durum sınıf savaşımının gerçeğidir. Burjuva hukuku ise bu gerçeğin parlak ve aldatıcı örtüsüdür.

 

8 Mart 2010-Ankara

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.