Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye devrimci hareketinin yetiştirdiği ender ve kendine özgü öncü kadrolarından biridir. Gerek Tarihî TKP, gerekse de daha sonra yetişmiş olan kuşaklar içinde, gerçek anlamda bilimsel çalışmalar yapmış, kapsamlı eserler üretmiş az sayıdaki insanlardan biridir.
Henüz direkt kendisinin kaleme aldığı birkaç eserini ve onun hakkında yazılmış olan yazıları incelemiş olduk. Hapishane koşullarından kaynaklı olarak şimdilik tüm eserlerini inceleme imkânını yakalayamadık. Kıvılcımlının bu coğrafyada yetişmiş sosyalistler içinde en mühim özelliği; taklitçilikten uzak durması ve bu coğrafyanın kendine özgü koşullarını bilimsel metotla inceleyip gerçek durumu anlaşılır kılmaya çalışmasıdır. Her eserinde bu yöne vurgu yapmıştır.
Kıvılcımlı, öncelikle Marksizm’i etüt etmiştir. Kapitalleri çevirme uğraşı içine girmiştir. Marksist eserleri orijinal dilinden incelemiştir. Bu türden bir temeli edindikten sonra Kıvılcımlı, Anadolu ve genel olarak Doğu coğrafyasını anlamak üzerine çalışmalar yapmıştır. Elbette ki Kıvılcımlı salt Doğu sorunlarıyla uğraşmamıştır. Felsefenin yoğun olarak tartışıldığı Avrupa düşün hayatını da ayrıntılı olarak incelemiştir. O dönem epey ilgi çeken, bir Fransız düşünür olan Bergson’u incelemiş ve bu düşünürü eleştiren bir kitap kaleme almıştır. Hapishanede yazmış olduğu bu kitabın adı; “Bergsonizm”dir. Sonuç olarak bu eserinde Kıvılcımlı, Bergson’un idealist bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, özellikle son kuşak devrimci kadrolar tarafından hemen hemen hiç bilinmiyor diyebiliriz. Bilenler de çoğunlukla kulaktan dolma bir Kıvılcımlı tanımı yapıyorlar. Kıvılcımlı’nın “orducu olduğu, Marksizm’i revize ettiği” vb. gibi ezberlenmiş söylemlerle Kıvılcımlı genellikle küçümsenmektedir. Kıvılcımlı’nın görüşlerini öğrenmek için direkt kendi eserlerinden okuyup belli bir sonuca ulaşan kadroların sayısı fazla değildir. Tarihsel, sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal, estetiksel vb. olay, olgu, süreç ve verileri nesnel gerçekliği içinde değerlendirmeyenlerin Marksist metodoloji ile nasıl biri ilişkisi olabilir?
Ömrünün büyük bir bölümü hapishanelerde geçen Kıvılcımlı, yoğun bir teorik çalışma içinde olmuştur. Kıvılcımlı’yı emsallerinden ayıran önemli bir fark da, onun salt teori alanıyla sınırlı kalmamasıdır. Daima teori ve pratik bütünlüğü içinde hareket etmeye gayret etmiştir Kıvılcımlı. Kıvılcımlı’nın pratik mücadeleden uzak durduğunu iddia etmek büyük haksızlık olur. Vatan Partisi, İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD), Sosyalist Gazetesi vb. gibi birçok pratik araçları dolaysız olarak kurup yönetmiş bir kişiyi pratikten uzak durmakla eleştirmek keyfî bir suçlama olur.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bir yandan tüm devrimci grupları birleştirme gayreti içinde olurken, bir yandan da kendi mücadele araçlarını yaratma uğraşı içinde bulunmuştur. Bu süreçte oldukça bütünlüklü bir bakış açısı vardır. Salt kendi grubunu ayakta tutmak gibi bir darlık içinde değildir.
Şimdilik inceleyebildiğimiz; “Bergsonizm”, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Eleştirisi”, “Dev-Genç Seminerleri”, “Durum Yargılaması ve 5 Mart Toplantısı”, “Din Nedir”, “Metafizik Sosyolojiler” vb. kitaplarında, iddia edildiği gibi bir “ordu savunuculuğu” ya da “devrimci faaliyet yürüten gençlerin küçümsenmesi” gibi bir tutumu olduğu görünmüyor. Sınıfsal bir bakış açısıyla ele aldığı olguların doğru ve yanlış yönlerini vurguluyor yalnızca.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kendisine orduyla ilgili görüşleri hakkında sorular sorulmuş ve çeşitli söyleşilerde Kıvılcımlı bu soruları yanıtlamıştır. Ordunun değerlendirilmesi ile ilgili olarak Kıvılcımlı; teorik olarak “ordunun sermayenin koruyucusu olduğu” tanımının doğru olduğunu kabul ediyor. Fakat her ülkedeki ordu yapılanmasının birebir aynı olmadığını söylüyor. Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ordunun hep “vurucu güç” rolünü oynadığını savunuyor Kıvılcımlı. Ordunun sosyal devrimler değil ama siyasal devrimlerde bir “vurucu güç” olduğu yorumunu yapmaktadır. Fakat Kıvılcımlı bu tespitini her koşulda ve her coğrafyada geçerli bir formül olarak ilan etmiyor. Yalnızca içinde bulunduğu tarihsel kesit için yapıyor bu tespiti.
Öte yandan Kıvılcımlı, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Eleştirisi” adlı kitapta, Yön dergisinin sosyalizmle ilgisi olmayan fikirleri savunduğunu söylüyor. Yön’ün devletçilik, batıcılık ve ilerlemecilik gibi ilkeler etrafında döndüğünü söylüyor. Sınıf, devrim, sosyalizm gibi meselelerde Yön’ün bir yönsüzlük içinde olduğunu söylüyor Kıvılcımlı.
Osmanlı’da ve sonrasında ordunun bir “vurucu güç” özelliği taşıdığını söylüyor Kıvılcımlı. Fakat orduya öyle söylendiği gibi devrimci bir sınıf misyonu yüklemiyor Kıvılcımlı. Kıvılcımlı’nın işçi sınıfı önderliği konusunda kafası oldukça nettir.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya çeşitli seminer ve toplantılarda aslında orduyla ilgili görüşleri hakkında sorular sorulmuş. Meselâ “Dev-Genç Seminerleri” adlı kitabında bu soruları yanıtlamış. Seminer izleyicileri, “ordunun kapitalist sistemin bir koruyucusu ve baskı gücü olduğunu dolayısıyla kendisinin neden orduyu vurucu güç olarak tanımladığı” sorusunu yöneltiyorlar Kıvılcımlı’ya. Kıvılcımlı da klasik ordu ve devlet tanımlamasını kendisinin yeterince etüt ettiğini fakat hem Osmanlı’da hem de T.C. dönemindeki ordu yapılanmasının genel klasik ordulardan farklı bir şekilde biçimlendiğini söylüyor. Pratik örnekler olarak, 1908 ve 1961 dönemindeki süreçlerde ordunun oynadığı rolleri veriyor Kıvılcımlı. Kıvılcımlı sosyal devrimlerde değil ama siyasal devrimlerde buradaki ordu yapılanmasının farklı bir misyon yüklendiğini düşünüyor. Ama Kıvılcımlı bu görüşü genel bir formül olarak ifade etmiyor. Yalnızca yaşanan somut şartlar içindeki fiiliyattan yola çıkarak yapıyor bu tespitlerini.
Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön hareketini eleştirirken onların halktan ve işçi sınıfından kopuk olduğunu, işçi sınıfı olmadan devrimlerin olamayacağını vurguluyor.
Zaten 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirenlerden olan ve idam edilen Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın hayat hikâyeleri incelendiğinde, bunların hangi ideolojik gıdadan beslendikleri anlaşılıyor. Kemalist ideolojiyle yetişmiştir bu insanlar. Bundan başka, o dönemin güçlü rüzgârı olan Marksizm’den de kısmen etkilendikleri söylenmelidir. Fakat hepsi bu kadardır. Yalnızca kısmi bir etkilenme. 27 Mayıs darbesini gerçekleştirenlerden özellikle baş aktör olan Talat Aydemir, asılacağı güne kadar bu devletin kendisini asmayacağını düşünüyor. Ona göre daha genç ve tecrübeli olan Fethi Gürcan kendilerinin asılabileceklerini söylüyor Talat Aydemir’e, fakat buna rağmen Talat Aydemir bu ihtimale inanmıyor. Çocukluklarından beri içinde yetiştikleri Kemalist eğitim ve ideolojik şekillendirme bazı basit gerçekleri görmelerini engelliyor bunların. Dolayısıyla, dönemin kurt politika adamları olan İsmet İnönü vb. tarafından rahatlıkla kullanılıyor Talat Aydemir ve Fethi Gürcangiller. 27 Mayıs darbesini planlayanlar da kendi içlerinde kliklere ayrılıyorlar. Türkeş bile vardır bu darbeciler içinde. Hatta Amerika ayağını yürüten Türkeş’tir. Daha sonra bu klikler kendi aralarında ayrı saflar oluşturuyorlar. Uzun hikâye.
Hikmet Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs darbecileriyle fiilî bir bağı bulunmuyor. Fakat bu darbeyi planlayan subaylar içinde, Kıvılcımlı’nın görüşlerinden etkilenenler ve hatta Kıvılcımlı’yı önder olarak gıyabında kabul edenler vardır. Zaten Kıvılcımlı’nın hapse atılmasındaki gerekçelerden biri, yazdığı kitapların subaylar üzerinde etki yaratmasıdır. Kıvılcımlı, “ordu içinde isyana yol açmakla” suçlanıyor.
Esas olarak Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih konusunda söylediklerinin üzerinde düşünmek gerekir. Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı kitabında tarih teorisine kısmen değinmiştir. Kıvılcımlı “tüm tarihsel devrimlerin barbarların aksiyon gücüyle gerçekleştiğini” söylüyor. Aynı zamanda “barbarların hile bilmezlikleri nedeniyle isyanlarının bir noktadan sonra yenilgiyle sonuçlanmasının kaçınılmaz olduğunu” söylüyor Kıvılcımlı. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasını, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçekleşen Şeyh Bedreddin isyanını bu türden örnekler olarak gösteriyor.
Kıvılcımlı’nın eserlerinden, İbni Haldun’u etraflıca incelediğini anlıyoruz. Tunuslu bir Bedevi olan İbni Haldun, Doğu coğrafyasından, yaşadığı dönem içinde materyalist görüşlere yaklaşmış bir düşünürdür. İbni Haldun’un hareket ve değişim yasalarını, yaşadığı dönemin çok ilerisinde bir bakışla kavradığını görüyoruz. Maddenin dönüşümünü gayet rasyonel bir yöntemle açıklıyor İ. Haldun. Ayrıca değeri yaratanın emek olduğunu da İ.Haldun açık bir şekilde tespit etmiştir.
Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı eserinde Osmanlı İmparatorluğu’na karakterini veren etkenlerin neler olduğunu incelerken, olası bütün etkenleri inceleme sahasına alma yöntemini izlemiştir.
En başta, Osmanlı’yı kuranların kafasında İslâmiyet’in çok belirleyici bir yer tuttuğunu tespit ediyor Kıvılcımlı. Osmanlı’yı kuranların lakap veya isimlerine yaptıkları eklerden bunu anlamak mümkündür. “Osman Gazi” gibi ‘Gazi’ takısının kullanılması; “İslâm savaşçıları”, “İslâm’ı yayanlar” anlamına taşımaktadır.
Osmanlı’nın ilk dönemlerinde, Osmanlı hayatına damga vuran başlıca iki etken vardır. Biri ilksel komünal toplum özellikleri, diğeri de İslâmiyet’in ilk biçimi. Zaten İslâmiyet’in ilk biçimi ilksel komünal toplum özellikleri taşımaktadır.
Osmanlı’yı kuranlar çadırda yaşıyorlardı. Yaşam alışkanlıkları ve yaşam anlayışları tamamen komüne dayalı bir yaşamdı. Dolayısıyla, uzun bir süre kent yaşamını inşa edememişlerdir. Bizans’tan kalan saraylara ve yüksek yapılara girmek Osmanlılar için bir bozulmayı ifade ediyordu. Ayrıcalıklı yaşam anlayışı ve kültürü onlarda henüz gelişmemişti. Osmanlılarda herkes aynı çadır hayatını yaşar, aynı yer sofrasında yemek yerdi. Aynı mekânlarda ibadet edilirdi. Mülk edinmek istemezlerdi. Onların anlayışına göre mülk Allaha mahsustu. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde ele geçirilen topraklar özel mülk hâline getirilmezdi. Arazinin işletilmesi için herkese bir çift öküz verilirdi. Kıvılcımlı’nın dediğine göre “çiftçi” sözcüğü de bu, bir çift öküz uygulamasından oluşmuştur.
Kıvılcımlı Osmanlı’yı iki döneme ayırıyor. Birinci dönem için Osmanlının tam devlet olamadığını söylüyor Kıvılcımlı. Ancak ikinci dönem olarak tanımladığı Kanuni ve Fatih döneminde gerçek devlet olabilmiştir diyor. Devlet olmaya başladığı ikinci Osmanlı döneminde zaten İslâm’ın ilk biçimi olan komünal yaşam ve inanç biçimi başka bir şeye dönüşüyor. Artık görkemli saraylar ve mülkiyetin tanrıdan kula geçiş dönemidir. Daha doğrusu artık padişah tanrı yerine kendisini geçirmiş oluyordu.
Osmanlı’da çadırdan devlete geçilen bir süreç işliyor. Medeniyet denilen, şehirleşme süreci yaşanmıyor. Kentleşme gerçek anlamda devlet olmaya başladığı ikinci Osmanlı döneminde oluşmaya başlıyor. Sıralamalı bir evrim süreci yaşamayan Osmanlı, ters doğumla meydana geliyor. Aynı şekilde Osmanlı kapitalizme geçemediği için de yıkılıyor.
Osman Gazi döneminde, Osmanlı’nın toplumsal ilişkilerinde Alevi Bektaşi düşüncesi hâkimdi. Devlet işlerinde Şeyh Edebali fikir danışılan biriydi. Ayrıca Şeyh Edebali, kızını Osman Gazi’yle evlendirmişti. Gaziyani Rum, Ahiyani Rum, Bacıyanı Rum, Abdalanı Rum vb. türden örgütlenmeleri vardı. Yeniçeri teşkilâtı tören merasiminde Bektaşiliğe uygun bir ant içerdi.
Yeniçeri teşkilâtı da devşirilerek oluşturuluyor. Çünkü Türkmenlerden kurulmak istendiğinde, Türkmenler bu tip bir disipline gelmiyor, emir dinlemiyorlar gerekçesiyle devşirme yöntemi devreye sokuluyor. Yeniçeri teşkilâtı kontrolden çıktığı zaman ve kendi bildiği gibi yaşamaya başladığı zaman da imha ediliyor. 1826 yılında Yeniçeriler, Osmanlı devletinin kırımına uğruyor. Top atışları ve idam edilerek Yeniçeriler acımasızca öldürülüyorlar. Bazı tarihçiler Yeniçerilerin, Bektaşilik felsefesine göre bir yaşamda ısrar ettikleri için öldürüldüklerini söylüyorlar.
Osmanlı dirlik (ürün rantı) düzeninden, kesim (para rantı) düzenine geçtiği zaman tüm yaşam ve inanç biçimleri değişime uğruyor. İslâm’ın ilk biçiminde var olan komünalizm artık geçerliliğini yitiriyor. Tanrıya kulluk, yerini kapıkulluğuna bırakıyor. Barbarlığa özgü olan temiz ve saf nitelikler başkalaşıma uğruyor. Fetret dönemi denilen kardeş savaşları alıp başını yürüyor. Bu dönemlerde eski komünal sistemi terk etmek istemeyen, yoksul ve vergi yükü altında ezilen halk Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa önderliğinde çok ciddî ayaklanmalar gerçekleştiriyorlar.
Genellikle Şeyh Bedreddin’in ilk defa Nazım Hikmet’in şiirinden tanındığı varsayılıyor. Oysa Hikmet Kıvılcımlı eserlerinde defalarca Şeyh Bedreddin mevzusuna değinmiştir. Demek ki Kıvılcımlı’nın eserleri yeterli ciddiyetle incelenmiyor. Buradan böyle bir sonuç çıkar.
Miri toprak düzeninde toprak herkesin ortak malı idi. Malikâne döneminde ise artık mülkiyet ilişkileri başlamıştır. “Mülkiyet Allah’ındır” düsturu yerini, “mülkiyet kişinindir” ya da “padişahındır” düsturuna bırakmıştır.
Kıvılcımlı, padişah sözcüğünü de incelemiş ve “şah” sözcüğünün önüne “ayak” anlamına gelen padi sözcüğünün konulmasıyla padişah sözcüğü “şahın ayağı” anlamına gelir diyor.
Osmanlıyı kuranlar ilk evrelerde İslâm’ın ilk biçimi olan komünalist anlayışın taşıyıcısı durumundadırlar. İlerleyen evrelerde ise işin doğası gereği, İslâm’ın egemen sınıflar çıkarına göre şekillenen içeriği buralarda da hâkim olmaya başlamıştır.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı kendisinin o dönem anlaşılmadığından yakınır hep. Gerçekten de öyledir. O dönemin genel gidişatına önderlik eden konumunda olan kadrolar bile Kıvılcımlıyı yeterince incelememişlerdir. Dev-Genç örgütlenmesinde o dönem temsilci düzeyinde olan Ertuğrul Kürkçü, kendisiyle yapılan mülakatlarda Kıvılcımlıyı o dönem yeterince okumadığını, bilmediğini beyan etmiştir. Fakat buna rağmen dönemin yapılanması içinde çıkan Mahir Çayan ile Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli arasındaki anlaşmazlıkta, Küpeli-Aktolga ikilisinin “Doktorcu” olduğunu, Kıvılcımlı’nın da “orducu” olduğunu söyleyerek Küpeli-Aktolga grubunun ihraç edilmesi kararının altına imzasını atıyor. Küpeli ve Aktolga pasifist ilan ediliyor. Bu koşullar altında kadroların oturup Doktor’un ne dediğini anlamak gibi bir çaba içine girmesine fırsat olmamıştır. Doktor’un önerisiyle düzenlenmek istenen bir toplantı, “savaş başlamıştır artık toplantı yapmanın zamanı değil” denilerek iptal edilmiştir.
Doktor’un orduya bakışı eksik anlaşılmıştır. Doktor, Marksist devlet tanımı ve ordunun konumu konusunda bir kavrayışsızlık içinde değildir. Yani egemen sınıfın koruyucusu olan ordunun bir halk ordusu olarak tanımlanması söz konusu değildir. Doktor somut bir durum olarak bu coğrafyada askeri kuvvetlerin çeşitli tarihsel evrelerde “vurucu güç” olarak belirleyici bir rol oynadığını söylüyor. Buna örnek olarak hem Osmanlı dönemindeki Yeniçeri örgütlenmelerinden hem de Cumhuriyet dönemindeki 1960 darbesinden örnekler veriyor. Dönemin kadrolarında bir Kemalizm etkisi olduğu çok açıktır. Mahir Çayan’ın yazıları, konuşmaları ve sloganlarında bunu açıkça görebiliyoruz. Fakat her kadro Kemalizm konusuna aynı bakış açısıyla yaklaşmıyor. Meselâ Yusuf Küpeli, konuşmalarında Kürt halkından ve Kürtlerin haklarından söz ediyor. Mahir’den daha farklı düşünceler taşıdığı tüm o dönem sarf edilen sözlerden yazılardan anlaşılmaktadır. Mahir Çayan ve arkadaşlarının oluşturduğu grubun çoğunluğu subay veya teğmenlerden oluşuyor. Onlara belli bir hareket alanı sağlayanlar da gene subay kesiminden oluşmaktadır. Ancak bu konudaki hayati sorun, güç ilişkileri meselesidir. Güçlü bir ideolojiyle donanmış bir sınıf partisi olmadığı zaman tüm kurumlardaki örgütlenmeler tersine dönüp kendisini vuran bir silaha dönüşebiliyor. Kurumsal olarak sermayenin koruyucusu olan ordudan devrim beklemek başka şeydir. Onun alanını etkileyip örgütlemeye çalışmak başka şeydir.
Mahirlerle birlikte mücadele eden, fakat daha sonra Mahir’in çizgisini eleştiren kadrolardan olan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga, daha çok işçi sınıfının örgütlenmesinin gerekliliğinden söz ediyorlar. Rehin alma, suikast gibi eylem türlerini eleştiriyorlar. Ayrıca ordu ve Kemalizm’e yaklaşımlarında da Mahir’den daha farklı düşünmektedirler. Mahir, Kemalizm’in bir kesiminin ittifak edilebilecek güç olduğunu savunuyor. Aktolga ve Küpeli bunu doğru bulmuyorlar.
Şimdilerin liberal solcuları ya da Marksizm kalpazanları, 1971 devrimci hareketini Doğan Avcıoğulları ve Yön dergisi ile Devrim dergisinin çizgisiyle bir ve aynı görüyorlar. Sanki ‘71 devrimci hareketi külliyen Kemalizm’i savunan bir hareketmiş gibi yansıtıyorlar. Bu bir çarpıtmanın ürünüdür. Hareket içinde bulunan ve subay kökenli kadroların en Kemalist kanadı bile bir bütün olarak ordudan devrim beklentisi içinde değildir. Fakat bu hareket o dönemin ordusunun girişeceği hamlelerden faydalanmanın hesaplarını yapmışlardır. Ordunun bir iç kapışması ihtimaline karşı Dev-Gençliler silahlanıp Ankara’daki evlere yerleşiyorlar. Bir kaos durumunda radyo istasyonları ve bazı yönetim kurumlarını ele geçirmeyi planlamışlardır.
Dönemin atmosferi ve o dönemki subayların birer aydın tabakasını oluşturması dolayısıyla, öte yandan ‘60 darbesinden sonra oluşan ortamda üniversitelerin görece özerk olması, sendikaların ve diğer örgütlenmelerin nispeten rahat yapılması dolayısıyla insanların kafasında ordu veya Kemalizm meselesi biraz daha farklı algılanmıştır. Devrimci harekete sınıfsal bir nitelik kazandırmak isteyen ve de işçi-kitle çalışması yapan proletarya devrimcilerinin etkinliklerinden ise söz eden yoktur. İşçi sınıfına ve Marksizm’e ilgi daha zayıf düzeylerde kalmıştır. Ancak bu durum, ‘71 hareketini bir bütün olarak Kemalist veya ordudan devrim bekleyen bir eleştiriyle mahkûm etmek haksızlık olur. Bu dönem içinde daha olgun bir yaşta olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın da düşüncelerini dönemin koşullarından kopuk ve tüm zamanlara uyarlanan bir tespit olarak ele alıp değerlendirmek doğru olmaz. Meselâ Kıvılcımlı bugün yaşasaydı, bugünkü ordu değerlendirmeleri, o dönem yaptığı ordu değerlendirmelerinden çok farklı olurdu.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı kendi kuşağı ve dönemi içinde Kürt sorunu konusunda da oldukça ileri şeyler söylemiştir. Kürt sorunuyla en fazla tanıştığı yer Elazığ hapishanesi olmuştur. Kürt sorununun gerçekliğini burada anlamıştır Kıvılcımlı. Seminerlerde Kürt sorunuyla ilgili fazla söz söylemenin kolay olmadığını vurgulamıştır. “Kürt sorununda söylenecek çok şey var ama sıkmıyor” demiştir. Kıvılcımlı Kürt meselesi ile ilgili olarak ‘84 çıkışı gibi bir şeyin gerekli olduğunu ta ‘70’li yıllarda söylemiştir.
Vedat Türkali, son romanı olan “Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşlerini önermiştir. Soldaki başarısızlığın ve halktan, gerçekliklerden kopukluğunun çözümüne yönelik olarak, Doktor’un görüşlerini savunarak ve Doktor’un önermelerini alternatif olarak savunmuştur. Vedat Türkali’nin romanının eleştirisi ayrı bir yazı konusudur. Fakat burada insanların uzun yıllar sonra Doktor’u doğru bir biçimde yeni yeni anlamaya başladığını görüyoruz. Ancak, Vedat Türkali’nin anlattığı Muhsin karakteri hiçte ‘71 devrimci hareketinin taşıdığı militan ve fedakârca özellikler taşımıyor. Muhsin karakteri hep kararsızlık içindedir. Ömrü meyhane, otel ve köyle şehir arasındaki sıkışmışlık içinde geçiyor. Ne kendisini mücadeleye tam katabiliyor, ne de mücadeleden tam olarak kopabiliyor. Kuşkusuz bu tür karakterler de vardı o kuşak içinde. Ancak ‘70’li yılların baskın devrimci karakteri Mahir, Deniz, Kaypakkaya gibi karakterlerdi ve döneme damgasını vuran karakter bunlardı.
Vedat Türkali bu romanında örnek karakter olarak Nedim diye bir kitapçıyı veriyor. Bu olgun tip esas olarak Kıvılcımlı’nın görüşlerini savunuyor. Fakat kitabın başkarakteri Nedim değildir. Başkarakter Muhsin’dir. Muhsin ise hep bunalımlar içindedir. Ağa çocuğu olan Muhsin önce aileden kopmuştur. Ancak gene dönüp dolaşıp köyüne geri dönmekte bulmuştur çareyi. Halkın geleneklerini yeni baştan ve onlara saygılı olarak yaşamaya başlamıştır. Burada Muhsin karakteri aslında Kıvılcımlı’nın önerdiği çalışma biçimi ve yaşam biçimine dönmüştür. Daha doğrusu yaşadığı deneyimler ve tanıştığı bazı örnek karakterler sayesinde Kıvılcımlı’nın gösterdiği doğru yolu bulmuştur. Roman tam bu noktada bitmiştir.
Sonuç olarak söylemek gerekir ki, şimdiye kadar devrimci hareketin yeterince ilgi göstermediği Kıvılcımlıyı ciddî olarak incelemek gerekir. Hataları ve yanılgıları açığa çıkarılmalı. Ama bu topraklara özgü bilimsel tespitleri ve önermeleri üzerinde ciddiyetle durulup kavranılmalıdır.
2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra-Kocaeli
30 Eylül 2009
