Çok parçalı Türkiye solu üzerine genellemeler yapmak doğal olarak ona dışardan bakmayı gerektirir. Genel bakış pek çok ayrıntıyı da görmezden gelmeyi zorunlu kılar.
I. yazıda Türkiye solunun tarihine girmedik. Amaç, anın genel bir görünümünü aktarıp Türkiye Sol hareketlerinin devrim ve sosyalizm mücadelesinde önderlik vasfını taşımadığını gözler önüne sermektir.
Fotoğraf formel mantığın ürünüdür. Hayat ise diyalektiktir, fotoğraf karesine sığmaz. Ancak bir durum belirlemesi yapmak için, birikim için anın deyim yerinde ise dondurulması gerekir. Genel görünümün yansıtılabilmesi için fotoğraf çekmediysek de kısa metrajlı bir film denemesi yapmaya çalıştığımız söylenebilir.
Türkiye sol hareketlerinin hem Marksist-Leninist teoriyle hem de hayatla ilişki-çelişkilerini içeren bir genelleme, yukarda belirtilen amaç için bir yeterlilik sağladığı sürece işlevini yerine getirmiş sayılır. I. yazıda Türkiye sol hareketlerini ideolojik-politik ve örgütsel yaklaşımlarını, durumlarını genel hatlarıyla eleştirdik. Elbetteki bazı olumlu-olumsuz ayrıntılar bu genellemelerin dışında kalmış olacaktır.
Türkiye sol hareketlerini belli bir sınıflandırmaya tâbi tutmadan önce Marksist-Leninist bir hareketin Leninist devrimci bir hareketin olmazsa olmazlarına değinmek yararlı olacaktır. Genel teoride bu olmazsa olmazlar çok açık belirtildiği halde Türkiyede sol hareketler bunlardan birini veya bir kaçını temel alarak kendilerini kolayca Marksist-Leninist ilan edivermektedirler. Hemen her türden sapma bu temel ilkelerin tümden olmazsa bile kısmen ihlalinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye sol hareketlerini Marksist-Leninist olarak değerlendirmeyişimizin, nedeni de temel ilke ihlallerinden başka bir şey değildir. 10 Eylül 1920’den beri Türkiye’de yürütülen devrim ve sosyalizm mücadelesinin bir sürü yenilgi ve teslimiyetle karşı karşıya kalması yine bu nedenledir.
Yani Türkiye’de bilimsel anlamda Marksist-Leninist bir örgüt bugüne dek var edilmemiştir. Türkiye’nin özgünlüğü strateji-taktik ve örgütsel duruma yansıtılamamıştır.
Sınıfsal, ulusal sömürü ve ezme-ezilme ilişkisi, kadın cinsinin sömürülmesi ve ezilmesi üretim süreçlerine bağlanarak somut bir temele kavuşturulur. Bu temelde, üretenlerle (emekle) emeğe el koyanlar (sömürenler) arasında var olan çelişkinin ortadan kaldırılmasında üretici güç olan emeğe bir kurtuluş programı, bir yol haritası için zemin oluşturur. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkide üretici güçlerin mevzilenmesi yönünde bir eylem planı için bu üretim sürecine dikkat edilir. Örneğin; Türkiye’de egemen toplum biçimi kapitalizmdir. Özel mülkiyet de piyasa ekonomisi diye özetlediğimiz kapitalist üretim ilişkilerinde üretimi gerçekleştiren emeğe bir bakalım; Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlerin kaba bir tahminle %70’inin ücretli emekle sağlandığı söylenebilir.
Nüfus içindeki oranına bakmaksızın, mal ve hizmetler sektöründeki bu ücretli emek (işçi sınıfı) kapitalist üretim ilişkilerinde en çok sömürülen olmuyor mu? Kapitalizme karşı verilecek mücadelede şu veya bu şekilde bu ücretli emeğin örgütlenmesi bir zorunluluk değil mi? Başka türlü üretenlerin yönettiği bir ülke kurulabilir mi? Yani üreten sınıf ve katmanların sömürücü sınıf ve katmanlara karşı, devrim mücadelesine çekilmesi başarılmadan devrim ve sosyalizm mücadelesinin ayakları havada kalmaz mı? Sömürülen uluslar için, sömürülen cins için durum bundan farklı değildir. Marksizm-Leninizm teori ve pratiği bize şunu gösteriyor. Bu üç sömürüde emek güçlerine dayanmadan, onları örgütleyip sömürenlere karşı mücadeleye çekmeden veya sömürülen güçleri dikkate almadan devrim ve sosyalizm mücadelesi yürütülmez. Kapitalizme karşı yürütülen devrim mücadelesi kolektif eylem gücüne sahip sınıf başta olmak üzere diğer emekçi sınıf ve katmanları örgütlemeyi birincil iş olarak almalıdır. Önceliğini buna vermeyen bir hareketin Türkiye’de Marksist-Leninist olarak nitelenmesi genel teori ve pratiğin inkâr edilmesi anlamına gelir.
Leninist bir devrimci hareketin birincil görevi örgütsüz ve dağınık olan işçi sınıfı ve diğer emekçi katmanları (yoksul köylülük, kent küçük üreticileri, işsizler) savunma ve saldırı örgütlerine kavuşturmaktır. İşçi sınıfı ve diğer emekçi katmanları düzen içinden düzen dışına doğru çekme birincil görevle at başı giden zorunlu bir görevdir. Bu görev yerine getirilmezse kitlelerin eseri olan devrim, ekonomizme ve reformizme kurban edilmiş olur. Bütün mücadele biçimleri (ideolojik, politik, ekonomik) üretici sınıf ve katmanları, işsizleri hoşnutsuzları kapitalizme karşı örgütleyip donatmak amacıyla belli bir program dâhilinde kullanılmazsa yürütülen mücadele Leninist sayılmaz. Kitlelerin devrimi için kitlelerin kendilerini yönetebilme iradesini ortaya kayması gerekir. Leninist devrimci bir hareketin kitleleri bu aşamaya getirmesi gerekir.
Bir çeşit devlet sosyalizmi olan reel sosyalizmin çözülüşü bize üretici kitlelerin ancak kendi iktidarlarına sahip çıkabileceklerini gösterdi. Üretici kitlelerin devriminin hedefi artık devlet sosyalizmi değil, üretenlerin doğrudan iktidarı olan proletarya diktatörlüğüdür. Bir devrimci hareket, Türkiye’de üretici kitleleri sadece devrim için değil, devrimci iktidar için de ekonomik, demokratik, politik örgütlenmelere çekebildiği oranda Leninist sayılır.
Leninist bir devrimci hareketin, bir başka niteliği de enternasyonalist olmasıdır. Ulusların eşit ve özgür birlikteliği için devrimin dünya üzerine yayılması amaçlı örgütlenmeler içinde yer alması gerekir. Bu örgütlenmeler yoksa onların kurmayını üretmesi de öncelikli amaç edinilmelidir.
Marksist-Leninist bir hareketin sahip olması gereken ilke ve amaçlar kuşkusuz yukarıda sıraladıklarımızla sınırlı değildir. Yukarıda belirttiğimiz özellikler Türkiye sol hareketlerinin bir türlü uyamadıkları ilkelerden ayırdedici olanlarıdır. Bu özellikleri savunduklarını söyleseler de pratikte bunun tam tersini göstermişlerdir. Bugüne baktığımızda 30-40 yıllık örgütlerin üretici sınıf ve katmanlarda meşruiyetleri yoktur. Az çok sınıf içinde çalışanların da çoğunluğu kontra olan sendika bürokrasisine payanda olmaktan öte bir işlevleri yoktur. Esamisi bile okunmayan bu kadim örgütlerin değil üretici sınıf ve katmanların devrimine hizmet, o devrime köstek olmamaları bile sevindirici sayılmalıdır. Sol hareketleri daha iyi anlamak onların Türkiye devrimine önderlik etmekten ne kadar uzak olduklarını kavramak için yukarıda belirttiğimiz ayırdedici özellikler ışığında bir sınıflandırma yapalım:
1. Sol Devrimciler: Bunlara radikal sol hareketler demek de mümkün. Devrim ve sosyalizm amacını taşısalar da üretici sınıf ve katmanların sömürücü sınıf ve katmanlara, onların örgütlerine karşı mücadeleye çekilmesinde (savunma ve saldırı taktiklerinde) esamileri okunmaz. Onlar profesyonel kadrolarıyla devrim yapma hayali içindedirler. Hemen hemen bütün sınıf ve katmanlardan kadro devşirip kitleleri bu kadro eylemliliklerinin desteğinde tutarak devrime yürümek isterler. Küçükburjuva karakterli bu örgütlerin programatik yaklaşımları ne olursa olsun üretici sınıf ve katmanların devrimcileşmesine hizmetleri olmaz. Ekonomik, demokratik kitle örgütlenmeleri bu hareketler için tek tük kadro çıkarılabilecek bir alan ve yürütülen ileri politik mücadeleye destek unsurlarıdır. Türkiye özgünlüğünde bu stratejik plana sahip örgütler genel teoriyi söylem düzeyinde tutarlar. Açık alan etkinliklerinde pragmatizm temel ilkeleri olur. Bu yönleriyle revizyonist-reformist yapılarla yarışırlar. Giderek sayıları azalan, güçleri zayıflayan bu yapılanmalar sık sık kadro kıyımlarına maruz kaldıkları için şehitleri üzerinden belli bir politik güç olma iddiasını sürdürmektedirler.
Sol devrimci yapıların teorilerine ve bugüne dek sürdürdükleri mücadelelerine bakarak şu belirlemeleri yapabiliriz:
Belirledikleri strateji planı başka ülkeler için geçerli de olsa Türkiye özgünlüğüyle örtüşmemektedir. Üretici sınıf ve katmanlarla, sömürücü sınıf ve katmanlar arasındaki çelişkiyi olduğu gibi görmeyip şablonlara ülke gerçekliğini uydurmaya çalışırlar. Proletarya başta olmak üzere üretici sınıf ve katmanlardan kopukturlar.
Devrimi kadrolar üzerinden planladıkları için kapitalizmle uzlaşmaz çelişkisi olan işçi sınıfının ve diğer emekçi katmanların, işsizlerin, örgütlenip devrimcileşmesini temel uğraş olarak almazlar.
Devrim anlayışları ancak devlet sosyalizmine uygun olduğu için kitlelerin bugünden kendi kendilerini yönetebilme becerisi kazanmalarına katkıda bulunmazlar.
I. yazıda da belirtildiği gibi Kürt sorunu merkezinde enternasyonalizm ilkelerini çiğneyerek sosyalşoven bir çizgide istikrarlı bir biçimde dururlar.
Küçükburjuva karakteri taşımalarından dolayı saman alevi gibi parlayıp sönen sol devrimci yapılar büyük kadro kayıplarıyla devrimciliğin geniş kitlelerde sempati bulmasına engel olurlar.
Bu özellikleri artırmak olası, ama bunlar bile sol devrimci yapıların Türkiye devrimine öncülük edemeyeceklerini açıkça gösterir. Yine bu özellikler bu hareketlerin Marksizm-Leninizm dışında değerlendirilmesi gerektiğini yeterince gösterir.
2. Klasik revizyonist reformistler: Devrim ve sosyalizm amacını programlarına alsalar da, sınıfların mevzilenişine göre bir program oluştursalar da, kitleleri düzen dışına çekme amaçları yoktur. Açık ya da gizli örgütlenmeleri taktik düzeyde, düzenin sınırlarını aşamaz. Genelde sınıf vurgularıyla tanınırlar. Çalışmaları sendikal faaliyetin dışına çıkmaz. Sendika bürokrasisi ile uzlaşıp kendini var etmeye çalışırlar. Sınıfın devrimcileşmesini tek tek sınıf üyelerinin kendi partisine veya örgütüne katılması olarak algılar. Bu tarz onu reformlarla sınırlı olan bir mücadele hattında tutar. Açık parti olanlar genel politik söylemle oy avcılığı yapıp parlamentoda yer bulmak ister. Orta burjuva karakterli bu yapılanmalar Türkiye sol tarihinde bir kortizon işlevi görmüşlerdir. Sosyalizm düşüncesini yayarken olumlu bir işlev görmüşlerdir, ama devrim gibi bir salaş örgütlenme işlevinde ise kendilerini ve kitlelerini uzak tutmaya çalışmışlardır.
Bir orta burjuva sol hareketi olarak bu yapılar egemen kliklerden birine dayanmadan ayakta duramazlar. Ulusalcı bir çizgide durmaktadırlar. Bütün özellikleri dikkate alındığında devrimden çok karşı devrime daha yakın dururlar.
3. Yeni revizyonist reformist sol: Türkiye solunun ana gövdesini oluşturur. Bu cenaha katılımların günden güne arttığını düşünürsek devrim ve sosyalizm için en tehlikeli kanadın bunlar olduğunu söylemek yanlış olmaz. 1990 yıllarında küçükburjuva devrimciliğinden kopup büyük gruplar halinde bu cenaha yerleşen bu siyasî yapılar yeni orta burjuva sol hareket olarak da tanımlanabilir. Klasik revizyonist-reformistlerin aksine bu cenah Marksizm-Leninizm’in temel ilkelerine saldırır. 1960’ların sonlarında Avrupa solunun ideolojik argümanlarını temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp yenilenme, özneci yaklaşımları örgütsel işleyişte liberalizmle birleşince ortaya devrim ve sosyalizmin tasfiyesi çıktı. Postmodernizm, postmarksizm kabul etmeseler de bu yapıların temel yaklaşımıdır.
I. yazıda temelist diye nitelediğimiz bu akımların üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkileri dikkate alarak bir program, bir eylem planı ortaya çıkarmalarını beklemek, öküzün altında buzağı aramakla eşdeğerdir. Bu yapılar var olan toplumsal hareketlerden yararlanmak, daha doğrusu o hareketlerin üstüne çöreklenmek isterler. Bu anlamda reel politiktirler. Üretici sınıf ve katmanlar bu hareketlere göre öznelerden sadece biridir. Belirledikleri diğer öznelerle işçi sınıfını bir tutmasalar da devrimi üretim sürecindeki ilişki çelişkiden koparırlar. Bu tür yapılar üreten sınıf ve katmanların devrime, iktidarına katkı sunmaktan daha çok bu sürecin önüne takoz olurlar. Her ne kadar Marksizm-Leninizmi reddetmesellerde ki, bu sadece söylemdedir, onları tamamen Marksizm’in, Leninizm’in dışında görmek daha doğru olur. Kürt hareketinin eteklerine tutunmaya çalışmaları onları devrimci görmeye yetmez.
Üç grupta toplamaya çalıştığımız Türkiye sol hareketlerinin nicel ve nitel güçleri ortadadır. On milyonlarca işçinin on milyona yakın işsizin, bir o kadar da yoksul emekçinin olduğu bir ülkede bu devrim dinamiklerini örgütleyip mücadeleye çekebilme gücü bu yapıların hiç birinde yoktur. Dahası böyle bir arayış içinde oldukları söylenemez. Varsa yoksa bugüne dek yürüttükleri mücadele biçiminde ısrar ya da bir araya gelip var olan belli bir güce yaslanmak. Hal böyle olunca bütün devrim dinamikleri (Kürtler hariç) dejenerasyona uğruyor, bunalım derinleşiyor, sosyal kurtuluş umudu dahi sunulmayan kitleler bireysel kurtuluş yollarında metalaştırabildiği ne varsa onu piyasa ekonomisinin çarklarına sunuyor. Dayanışma, kolektif davranma, paylaşan gibi ilkel ve modern komün değerleri çürümeye yüz tutuyor. Gerçek bir devrimci öznenin eksikliği fuhuştan, uyuşturucu kullanımından, intiharlara, cinnetlere kadar uzanan yozlaşma olarak ortaya çıkarıyor. Bu dibe vuruş ya da dibe çakılmadır. Türkiye solunun çare olamadığı bu vuruş ve çakılmaya ancak yeni Leninist bir devrimci hareket çare olabilir.
Yeni Hareketin Ayırdedici Nitelikleri
Devrim dinamiklerinde yaşanan yozlaşma ve çürümenin önüne bu dinamikleri sosyal kurtuluşa inandıracak, bağlayacak bir özne geçebilir. Kendi dar dünyalarına hapsolmuş, kerameti kendinden menkul Türkiye sol hareketleri özne sorununu çözmekten oldukça uzak olduklarını kendi pratikleriyle kanıtlamışlardır. 1970 sonrasını gözden geçiren herkes bu gerçeği kabul eder. Yakıcı bir özne sorunuyla karşı karşıyayız. Bu özne Marksizm-Leninizm’in birikimi ışığında Türkiye özgünlüğünü yakalayan ve aynı zamanda üç grupta topladığımız Türkiye solunu eleştirip aşan bir sürecin ürünü olacaktır. Bu sadece teorik tartışma süreci olmayacaktır. Başta proletarya olmak üzere bütün emekçi sınıf ve katmanları bulundukları konaktan (ricattan) savunma ve saldırı taktiklerine çekebilme süreci olacaktır.
Bir ülkenin özgünlüğü o ülkenin üretici güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin farklılığıdır. Kolektif eylemlilik, tarih, coğrafya teknik üretici güçleri hemen her ülkeyle benzeyen yönler barındırabildiği gibi başka ülkelerde olmayan özellikler de taşıyabilir. Üretici güçlerin, üretim ilişkilerini patlatması anlamına gelen devrime ebelik edecek devrimci hareketin, dayandığı üretici güçlerin özgünlüğünü görmezden gelmesi düşünülemez. Bunu düşünen şabloncuların ne hale düştüklerini yeterince açıkladık. Türkiye’nin özgünlüğü sadece emperyalist-kapitalist sistemin Türkiye sermayesine ve onun devletine biçtiği rolden kaynaklanmaz. Sosyal üretimi gerçekleştiren kolektif eylem gücü (işçi sınıfı) başta olmak üzere, diğer üretici güçlerin farklılığından da kaynaklanır.
Bir devrimci örgüt öncelikli olarak bu farklılıkları dikkate alır ve yaptığı tespitler üzerine stratejik planı oluşturur. Bu işin teorik kısmıdır. Pek çok araştırma ve incelemeye gereksinim duyulan kısmıdır. Burada parti program perspektifleri yazamayacağımıza göre Türkiye’nin özgünlüğünü de bütün yönleriyle açıklamaya da gerek yok. Burada sadece yeni bir hareketin taşıması gereken farklı yönlerle Türkiye’nin özgünlüğü arasında bağlantılar kurmak yeterli olacaktır.
Türkiye’de mal ve hizmet üretimini gerçekleştiren ücretli emek (bütünüyle işçi sınıfı) nüfusun %30’unu oluşturmaktadır. Toplam üretimin çok büyük miktarını üreten ücretli emek bütünüyle mülksüz değildir. Kırda veya kentte, özel mülkiyetle bir bağ taşıyanların sayısı hiç de az değildir. Bu durum Türkiye’de Prusya tipi kapitalizmin kaplumbağa hızıyla gelişmesinden, sınıfın kolektif eylem gücünü zayıflatmak için başvurulan kapitalist yöntemlerden kaynaklanır. Fordist üretimin parçalanması sonucu küçük kümeler halinde orta ve küçük işletmelere dağılan işçi sınıfının küçük özel mülkiyetle de bir bağ taşıması, onun özgüç olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Üretimdeki rolünün yanında hâlâ kolektif eylem gücüne sahip tek sınıftır. 1980’den bugüne kadar geçen sürede mal ve hizmetler sektöründe istihdam edilen ücretli emeğin eylemleri ortadadır; 1989 bahar eylemlilikleri, 1990’lı yılların başındaki Zonguldak Maden İşçilerinin yürüyüşü, kamu emekçilerinin on yıllara yayılan eylemlilikleri…
Bu eylemlilikler bir devrimci öznenin yokluğunda, kontra sendikaların varlığında gerçekleşiyor. Çok parçalı oluşuna rağmen, siyasal örgütlülüğünün olmamasına rağmen gerçekleşen bu eylemler bir bütün olarak işçi sınıfının Türkiye devriminde özgüç olabileceğini gösterir. Yeter ki onu savunma ve saldırı örgütlerine sahip kılacak bir irade ortaya çıksın.
Türkiye’de mal ve hizmetler üretiminin geri kalanını gerçekleştiren yoksul köylülük ve kent küçükburjuvazisidir. Bu katmanların sayısal oranı ücretli emeğe denktir. Küçük meta üretimi giderek tasfiye edilse de belli oranda varlığını sürdürmektedir. Bu küçük mülkiyetli emekçi katmanlar destek güç kapsamındadır.
Bir başka destek güç de açık ve gizli işsizler ordusudur. Her geçen gün sayıları artmakta olan işsizler, bir yandan ücretli emek üzerine baskı kurarak ücretleri düşürmekte diğer yandan içine düştükleri değersizlik ortamında her türlü dejenerasyonun açık hedefi olmaktadırlar. Üniversite kapılarında ve üniversitelerde yığılan gençliği geleceğin işçi ve işsizler potansiyeli olarak görmek gerekiyor.
Devrimci özne sorununu teorik tartışma süreciyle çözmeye çalışmanın yeterli olmayacağını belirtmiştik. Devrimci özne sorununu, parti sorununu, önüne koyan devrimcilerin teorik çalışmaların yanı sıra özgüç ve yedek güçleri savunma ve saldırı taktiklerine örgütlemeyi de önlerine koymaları gerekir. Merkezi bir devrimci – demokratik, işçi – kitle örgütlenmesinin parti sorununun çözümüyle birlikte yürüyeceği açıktır. Yeni Hareketin kurucu adayları pratikte kendilerini sınama olanağını ancak özgüç ve yedek güçlerin ricattan çıkarak böyle bir devrimci demokratik kitle örgütünde yapabilirler. Bu örgütün ilke ve amaçlarını yöntemlerini bir başka yazıya bırakarak özne ve devrim sorunundaki işlevine ağırlık vereceğiz.
Devrimci parti her şeyden önce kadro sorunudur. Kadro, yaşamının merkezine devrim ve sosyalizm mücadelesini almış, özel mülkiyetten ve onun uzantılarından bütünüyle kopmuş modern komün kişiliğine yönelmiş, kolektif davranma alışkanlığı kazanmış, bütün mücadele biçimlerinde yeterlilik göstermiş bir savaşçıdır. Böyle bir kadro gizli odalarda, salonlarda, kültür merkezlerinde yetiştirilmez. O ancak kitlelerin kolektif eylemlilik sürecinde pişerek yukarıda sıraladığımız öncelikleri kazanır. Devrimci–demokratik işçi-kitle örgütü, parti için gereken kadroların içinden çıkabileceği bir ortamdır da.
Türkiye de sınıf ilişki çelişkileri, devrimin işçi sınıfı öncülüğünde kitlelerin eseri olarak gerçekleşeceğini gösteriyor. Özgüç ve yedek güçlerin büyük bir bölümünü örgütlemeyi başarmış merkezi bir devrimci demokratik örgütlenme kitlelerin düzen dışına çekilebilme olanağını da
vareder. İşyeri işkolu bazında örgütlenen sendikaların şu ya da bu nedenle düzen içinde kaldıkları biliniyor. Sendikalar yeni süreçte işçi sınıfının devrimcileşip düzen dışına çıkmasında bir işlev taşımadıkları için sendikaları aşan yeni bir örgütlenmeye gereksinim vardır. Ayrıca işçi sınıfı ve işsizleri kent ve kır yoksullarını tek ve merkezi bir örgütlenme olarak sendikalarda toplamak doğru değildir. Olabildiği kadar bütün köy ve mahallelerde, sektörel ayrım yapmadan bütün işyerlerinde kurulmuş devrimci demokratik işçi ve emekçi birlikleri hem ekonomik demokratik mücadelenin yürütücüsü hem devrimin ve devrim sonrasındaki iktidarın yürütme organı olarak düşünülmelidir. Sendikaları, üretim-tüketim kooperatiflerini kuran ve besleyen böyle bir merkezi örgütlenmenin içinde boylu boyunca uzanmış devrimci çelik çekirdek rahatlıkla kendini var edebilir, gizleyebilir.
Demek ki Yeni Hareket sınıf stratejisini benimseyecek. Üretimdeki konumlarına göre sınıf ve katmanları yerleştirecek. Bugünden atacağı güncel adımla devrim ve devrim sonrası iktidar bağlantısını kurmuş olacak. Buna strateji-taktik bütünlüğü denir.
Kürt sorunu yakıcı bir sorun olarak gündemdeki yerini korumaktadır. Bu sorun uluslararası sermaye ile bütünleşmiş Türkiye egemen sınıflarıyla Kürt hareketi arasında sıkışmış kalmıştır. Kürdistan İşçi Partisi kendi ulusunun özgüç ve destek güçlerini örgütlemeyi başarmış, Türkiye egemen sınıflarının karşısına dikilmiştir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçi katmanları sömürülen ve sömürülmeye aday olan yığınları, öznesiz oldukları için kendilerine düşen tarihsel görevi yerine getirmekten çok uzak kalmışlardır. Yeni Hareket Kürt sorunu özelinde enternasyonal bir anlayış geliştirmek zorundadır. Bu anlayış I. yazıda belirttiğimiz Türkiye sol hareketlerinin Kemalist, sosyalşoven, incelmiş sosyalşoven tutumların dışında bir anlayış olmalıdır.
Söz konusu olan, bir ulusal sömürgedir. Kürdistan’ın bütün parçalarıyla sömürge olmaktan kurtulması bugünün gerçekliğinde ulusal ve sosyal kurtuluş programının birlikte yürütülmesiyle mümkündür. Yeni Hareket Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerini Kürdistan’ın ulusal ve sosyal kurtuluşu için enternasyonalist destek güç olarak da örgütlemeyi önüne koymalıdır. Böylece ulusların eşit ve özgür birlikteliği yönünde önemli bir adım atılmış olur. Kürt önderliğinin enternasyonalizm vurgusu ortadadır. Her iki ulusun devrimci özneleri ayrı ulusal devletlerin üzerinde bir enternasyonalist örgütlenme olan Demokratik Halk Cumhuriyetler Birliği (DHC) projesine yakın durmalıdır. Emperyalist kapitalizmin AB Avrasya gibi birlik çalışmalarına Türk ve Kürt siyasal öznelerinin böyle bir proje ile karşılık vermesi devrimin yayılması açısından önemli olacaktır.
Yeni Hareket, dünyadaki diğer ulusal sorunlar konusunda da 3. Enternasyonal’den şu noktada ayrışmalıdır. Sosyal kurtuluşu da hedeflemeyen hiçbir ulusal hareket desteklenmemelidir. Mustafa Suphi’lerin trajedisi 3. Enternasyonalin kararının ne kadar hatalı olduğunu göstermeye yeter. Sömürülen ulusların ulusal ve sosyal kurtuluşlarını bir bütünlük içinde gören siyasî bir özne yoksa, Yeni Hareket böyle bir iradenin inşası için çaba harcamalıdır.
Türkiye’de yaşayan diğer ulusal azınlıklar (Laz, Arap, Çerkez…) konusunda ‘mutlak eşitlik’ ilkesini esas almalıdır. Türk işçi ve emekçilerinin diğer uluslardan işçi ve emekçilerinin ulusal haklarına sahip çıkması bir gerekliliktir. Yeni Hareket Türk işçi ve emekçilerindeki sosyalşovenizmi bu yöndeki çalışmalarla kırmalıdır. Yeni Hareket bilmelidir ki milliyetçilik, sosyalşovenizm son tahlilde sermayeye yedekler.
Kadın sorununa geçmeden bir yineleme yapalım. Yeni Hareket çok özneciliği reddetmeli, tekçi olmalıdır, yani insanlığın tek kurtuluş ideolojisi bize göre bilim olan Marksizm-Leninizm’i bir eylem kılavuzu olarak almalıdır. Ulusal, sınıfsal, cinsel sömürü sorunlarına bir ideolojik çerçevede bakmalıdır. Dogmatik olmamalı yeni süreçlerde ideolojiyi yeniden üretebilmelidir. I. yazıda Temelist diye nitelediğimiz yeni revizyonist reformistlerin kadın sorununun çözümünde Marksizm’i yetersiz bularak feminizme yönelmelerini eleştirmiştik. Kadın sorununu; emek sürecinden, sosyal üretim sürecinden kopararak ele alan feminizmi; cinsel kimlik vurgusuyla bugün için bir orta burjuva kadın hareketi olduğunu belirtmiştik. Bu ideolojinin tarihsel ve güncel olarak kadın sorununu çarpıtıp sömürülen kadın yığınlarını son tahlilde; hem egemen sınıflara, hem de yozlaşmış babahanlığa hizmet eder duruma getirme çabası içinde olduklarını vurgulamıştık.
Türkiye gerçekliğinde sömürücü sınıf kadınlarının (tekelci burjuva, orta burjuva, sivil- asker bürokrasi tefeci- bezirgan kadınlarının) bu sınıf ve katmanların erkekleriyle olan sorunları sömürüden pay alma mücadelesi olduğu için bizi hiç ilgilendirmemelidir. Çünkü bu sınıf ve katmanlar düşman cephede yer almaktadır. Ayrıca bu sınıf ve katmanlarda kadının ikinci, sömürülen olduğunu düşünmek körlükten değilse alıklıktan başka bir şey değildir. Bize toplumsal emek sürecinde yer alan veya yer almaya aday olan sınıf ve katmanlardan kadınların babahan sömürü ve zorbalıkla olan çelişkileri ilgilendirir. Kadın emeği üzerinde hem sömürü hem egemen sınıf ve katmanlarının sömürüsü hem de yozlaşmış babahan erkeğinin sömürüsü; temel aldığımız sınıf ve katmanlarda farklılıklar taşımaktadır. Türkiye’de bu farklılık kentlerden kırlara, bölgeden bölgeye kendini gösterir. Yani bir bütünsellik arz etmez. Örneğin ikisi de ücretli çalışan olan kadın ve erkek arasındaki sömürü ilişkisi, küçük özel mülkiyetinde üretim yapan yoksul köylü kadın ve erkek arasındaki sömürü ilişkisinden farklıdır. Ayrıca, bugün için İzmir veya İstanbul’da herhangi bir evde yaşanabilen kadın-erkek çelişkisi Sivas veya Kırşehir’den farklıdır. Sorunun kültürel boyutu da vardır.
Ama bütün bunlar kapitalist sistemde ister sosyal üretim, ister ev, isterse kent ve kır özel mülkiyetinde olsun kadın emeğinin erkek sınıfdaşları tarafından sömürülmediği, kadın istismar edilmediği anlamına gelmez. Kapitalizm kadın ve erkeği sosyal üretim sürecinde yan yana getirebilmişti; ama bunu ihtiyaç duydukça kısmen yapabilmiştir. Aynı emek sürecinde bir araya getirdiği bu iki cinsin aralarındaki ‘tarihsel kan davası’ sorununu aile ve ev ekonomisini canlı tutarak yeniden üretmiştir.
Yani kadını özgür işgücü yaparak bir prangadan kurtarmış ama
aile ve ev ekonomisi içinde başka bir prangaya vurmuştur. Kapitalizm ucuz işgücü peşindedir, bunun için yedek işçi ordusu, işsiz ordusu yaratmak zorundadır. Bu işsizler ordusu içindeki kadınların durumu daha vahimdir. Önlerinde ev kadını olmak ya da cinsel meta olarak ‘piyasaya çıkmaktan’ başka bir yol bırakmamıştır. Her iki durumda kaybeden, kadındır; kazanan kapitalizm ve babahan erkektir. Küçük meta üretiminin gerçekleştiği küçük özel mülkiyetlerde de durum üç aşağı beş yukarı aynıdır. Kısaca bugün kapitalizm kadın emeğini sömürmekle kalmayıp, onu sınıfdaşı erkeğin bir bakıma insafına bırakarak çifte sömürüye tâbi tutmaktadır.
Daha fazla ayrıntıya girmeden Yeni Hareket için şu belirlemeleri yapabiliriz; kadın emeği sosyal üretime çekilmeli. Buna işçileşmek diyoruz. Ev ekonomisi sosyalleştirilmeli. İnsan türünün üreyimi de sosyal güvence altına alınmalı. Bütün toplumsal emeğin olduğu gibi kadın emeğinin üzerindeki kapitalist sömürü kaldırılmalı. Bu maddî temeller üzerinde babahan, anahan kültürel kalıntılar tümüyle kazınmalı. Yeni kadın, yeni erkek sentezine varılmalıdır. Anahan veya babahan hukuk yerine bilimsel insani bir anlayış yerleştirilmeli. Kadının nihai kurtuluşunu ifade eden bu süreç, Yeni Hareket için atacağı ilk adımdan başlatılması gereken bir süreçtir.
İşçi ve emekçi kadının, işsiz kadının önünde kurtuluş yolu olarak işçileşmek- devrimcileşmek- iktidarlaşmaktan başka bir yol yoktur. Bu yolun özgücü bu sınıf ve katmanların kadınlarından başkası değildir. Yeni Hareket, Leninist devrimci hareket kadın nüfusunun çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi kadınları örgütlemeyi birincil görevlerden saymalıdır. Örgütün çoğunluğunu ezilen sömürülen kadın dinamiğinden yetiştirilen devrimci kadınlar oluşturmalıdır. Ulusal, sınıfsal, cinsel sömürünün tümden ortadan kaldırıldığı bireylerin eşit ve özgür bir biçimde yaşadığı tek bir dünya sistemi olan komünizme başka türlü varılamaz. Yeni Hareket içinde devrimci kadınlar hem sömürücü sınıf ve katmanlara hem de kendi sınıfdaşı olan erkeklerdeki babahan eğilimlere karşı mücadele yürüteceklerinden kendi içlerinde özerk bir örgütlenme yaratmak zorundadır. Şimdilik devrimci kadınlar birliği diye adlandırabileceğimiz bu özerk yapı, Yeni Hareket içindeki babahan eğilimlerin kaldırılmasında özgüç işlevi görebildiği gibi hem kendi içinde hem de içinde yer aldığı işçi ve emekçi kadınlar içinde anahanlık eğilimlerini de ortadan kaldırmakla görevlidir. Bir bakıma Yeni Hareketin devrimci kadını ve erkeği, anahanlık-babahanlık, tez-antitez’inden yeni insan sentezine ulaşabileceği bir örgütlenme, bir örgütsel işleyiş oluşturmak zorundadır.
Emek sürecinde yeni sınıf temelinde bir araya gelen iki cinsin aralarındaki egemenlik problemi aynı örgütsel yapı içinde ayrı durarak çatışmalı bir süreçle çözülebilir. Bütün sömürü biçimlerinin tasfiyesi için yeterli bir ideoloji olan ML tek çatıdır.
Yeni Hareketin diğer ayırt edici özelliklerine I. yazıyı dikkate alarak devam edelim. O yazıda Türkiye sol hareketlerinin örgütsel yapılanmalarının şeflik kurumunu ürettiği, şeflik kurumunun orta ve küçükburjuva bir yansıma olduğunu belirtmiştik. Yeni Hareket hem örgütlenme modeli olarak hem de örgütsel işleyiş olarak Türkiye sol hareketlerinden kopuşmalıdır. Modern komün kişiliğiyle örtüşen kolektif önderlik kopuşun ilk adımı olmalıdır. Örgütsel bilginin bütün kadrolarca bilinmesi, karar süreçlerinde farklı görüşlerin bütün kadrolarca tartışılabilmesi ve yine bu süreçlerde kimseye ayrıcalık tanınmaması, örgütün eşitlerin birliği olması, seçilenin ancak seçenler tarafından geri alınabilmesi, yatay ve dikey örgütlenmelerde periyodik görev değişkenliği olması gibi pek çok özellik, Yeni Hareketi sol hareketlerin çıkmazından uzak tutar. Ayrıca örgütlenme modelinde yerellerin özerkliği, merkezin ülke genelindeki etkinliklerle sınırlanması, sık sık konferans ve kongrelerin yapılması örgütü daha devrimci ve zinde kılar.
Yeni revizyonist reformistlerin devrimci örgütlenmeden kopuşlarında ilk adımları örgütsel disiplini çiğnemek olmuştur. Demokratik merkeziyetçiliği despotik örneklerini dikkate alarak azınlığın, çoğunluğun kararına uymaması yönünde ilkesel dönüşüm yaşamışlardır. Devrim yapmayı başarmış Leninist örgütlenme modelinin dışına çıkmışlardır. Eylem birliği anlamına gelen disiplin; bu yapılarda ortadan kalkmıştır. Yeni Hareket, azınlık görüşünün çoğunluk olması için bütün örgütsel olanakları seferber eder, herhangi bir engel oluşturmaz. Karar süreçlerinde oybirliği sonuna dek aransa da bunun olmadığı durumlarda çoğunluğun kararı bütün üyeleri bağlar. Yani azınlıkta kalanlar çoğunluğun kararını hayata geçirmekle görevlidir. Yeni Hareket yerellerle ilgili kararlarda; yerel örgüt biriminin kararını genel program ve merkezi bir eylemlilikle çelişmediği sürece engelleyemez. Ayrıca hiçbir örgüt birimi, örgüt programı ile örtüşen bir kadro eylemliliğini de engelleyemez. Yeni Hareket bu yönüyle üye ve kadrolarının sınırsız gelişimine olanak sağlar.
Yeni Hareket, kitle mücadelesini esas almakla birlikte bütün mücadele biçim ve yöntemlerini kullanmayı ve buna göre kendini hazırlamayı önüne koymalıdır. Devrim, kitlelerin eseri olacaktır. Devrim sonrası iktidar kitlelerin iktidarı olacaksa bütün mücadele biçim ve yöntemleri kitlelerin bu amaca yönelmesine hizmet edecek şekilde kullanılmalıdır. Kitlelerin devrimcileşmesine hizmet etmeyen biçim ve yöntemlerden uzak durulmalıdır. Yeni Hareket kitleleri eğitirken bütün mücadele biçim ve yöntemlerini kullanabilecekleri şekilde eğitmelidir. Ama öncelikli olarak kendi kadro ve üyelerini benzer bir süreçten geçirmelidir. Yeni Hareketin kadrosu sağlık durumu dikkate alınarak hemen her çeşit mücadele yöntemlerine hazır olmalıdır.
Yeni Hareketin dinlere, inanç gruplarına yaklaşımı nasıl olmalıdır? I. yazıda Türkiye sol hareketlerinden bir kısmının mezhepçilik yaptığını söylemiştik. Emperyalist kapitalizmin küresel yaklaşımı ulus ve sınıf kimliklerini, özellikle de sınıf kimliğini ortadan kaldırma noktasındadır. Bunu dinle yani kültürel kimliklerle yapmaya çalışmaktadır: Medeniyetler buluşması, medeniyetler ittifakı, ruhban okulları tartışması, Alevilik açılımı… Kapitalizm öncesi ideoloji olan din-mezhep-tarikat hemen hemen bütün dünyada geçer akçe haline getirilmeye çalışılmaktadır. Amaç giderek sayıca artan işçi sınıfını ve hoşnutsuz kitleleri kültürel kimlikleri temelinde ayrıştırarak rekabet içinde tutabilmek, sınıf kimliğini örselemek, beyinlerden silmeye çalışmak, postmodernizmin etkilerinden ya da hoşnutsuz kesimlerden parsa toplama alışkanlığından olsa gerek sol hareketlerde emperyalist kapitalistlerle aynı kervana katılmaktadır.
Oysa tarihselliklerine bakıldığında kültürel kimliklerdeki farklılaşma farklı tarihlerde farklı toplum biçimlerinin soyutlanmış ve yozlaşmış halleriyle bugüne yansımalarından başka bir şey değildir. Örneğin Alevilik göçebe ortabarbar Türk ve diğer kavimlerin inanç sistemiyken, Sünnilik yerleşik medeniyet toplum biçiminin sistemidir. Karşıt iki toplum biçiminin varlığını sürdüremediği ortadadır. Egemen kapitalist toplum biçiminde bu iki kültürel kimlikteki karşıtlığın nesnel zemini oldukça zayıftır. Modern sınıflı toplum bu kimlikleri sınıflara ayrıştırmıştır. Egemenler bütünsel bir Sünnilikten, bütünsel bir Alevilikten söz ederek sınıfsal ayrışmayı gözler önünde silmeye çalışmaktadırlar. Bazı Türkiye sol hareketleri de Sünniliği olmasa da Aleviliği bir bütün olarak görmektedir. Aleviliğin dışlanan, hor görülen, baskılanan bir kültürel kimlik olduğunu öne sürerek Alevi kitleleri kolayca devrim dinamiği yapıvermektedirler. Hal böyle olunca bütün Sünnilik karşı devrimci güç olarak algılanır, gerici ilan edilir.
