Kürt halkının ulusal sorunu, ya sömüren ve sömürülen sınıflar arasında veya kapitalist-emperyalist sistem içinde ulusal çelişkilere göre çözülebilir. Bu iki çözüm arasında esasa ilişkin farklılıkları gözardı eden reformist “sosyalist”ler, kapitalist-emperyalist sisteme tabi burjuva çözümün dışında başka çözüm yolunun bulunmadığını öne sürmeye devam ediyorlar.
Uluslaşma ve ezen-ezilen uluslar arasındaki çelişkinin kapitalizmin şafağıyla birlikte doğduğu biliniyor.
Burjuvazi, kapitalist sistemi egemen kılmak için, feodalizme karşı, “ulusal” pazar etrafında uluslaşmayı sağlamaya çalışırken, diğer yandan uluslaşmayı ortadan kaldıracak olguların ortaya çıkmasına da neden olur. Burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf farklılığının belirginleşmesi, üretim araçlarından arınan küçükburjuvaların sayısal artışı, burjuvazinin “ulus birliği” sağlama amacının temellerini zayıflatır.
Eğer bir “ülkede” kapitalist gelişme bir yandan ulusal birliği sağlarken, diğer yandan ulusal birliği zayıflatan sınıf farklıklarını geliştirip, sınıflar arası çelişki ve dolayısıyla çatışmayı ortaya çıkararak, ulusal birliğinin parçalanmasının koşullarını oluşturuyorsa, ezen ve ezilen ulus sorununu, içinde bulunulan toplum koşullarına uygun tarzda ele almak kaçınılmazdır.
Türkiye’de komünistlerle Kürt milliyetçileri arasında, Kürt ulusal sorununu toplumun maddî gerçeklere göre ele alma konusunda temel farklığın olduğu bilinmekte.
Kürt burjuvazisinin temsilcileri, yıllardan beri Kürt halkının ezilen ulus sorununu burjuvazinin egemenliğinde ve kapitalizm koşullarında çözülmesinden yana ısrarlı bir ideolojik ve siyasî çizgi izliyor.
Oysa Marksizm-Leninizm, ezilen ulus sorununun çözümünü ulusun ortadan kalkmasının zeminini güçlendirecek olan proletaryanın sınıf çıkarına göre ele aldı ve ele alır.
Revizyonistlerin dışında hiç bir komünist, tarihsel koşullara göre ilerici olan uluslaşmayı sadece savunmakla kalamaz, aynı zamanda onun ulusu ortadan kaldıran koşulları olgunlaştırıp olgunlaştırmadığına göre tavrını belirler1 ve de çeşitli uluslara mensup proletaryalar arasındaki ulusal çitleri güçlendiren gerici ezilen ulusal hareketlerinden yana tavır alamayacağı gibi, proletaryalar arasında ulusal çitleri ören, ulusların ortadan kalkmasını önleyen ezen ulusa karşı olmaktan bir adım dahi geri durmaz.
Bunun için ezilen ulusun mücadelesi her koşulda “demokrasi içeriklidir” görüşleri gerçeğe tekabül etmediği gibi, ezilen ulus burjuvazisinin gerici hareketlerini aklamaya yarayan burjuvazinin milliyetçi düşüncesini dile getirilmesinden öte bir anlam ifade etmez.2
Kapitalizme karşı mücadeleyi dışlayan ve sosyalizmi (dolayısıyla işçi ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu) amaçlamayan ezilen ulusun burjuvazinin önderliğindeki mücadele proletaryanın sınıf hareketi tarafından hiç bir şekilde ve de özellikle kayıtsız, şartsız desteklenemez.
Türkiye’deki kapitalist gelişmenin boyutları göz ardı edilerek, Kürt halkının ezilen ulus statüsünden çıkma mücadelesini, ezilen ulusun egemen sınıflarının çıkarı doğrultusunda ve sınıf farklılıklarını inkâr eden “ulusal birliğe” tabi olarak ele almak bir sosyalistin görevi olamaz.
Kürt ulusal hareketinin (bazen) bu çıkmazın farkına vararak, “ilkel milliyetçiliğe” karşı olduğunu öne sürmesinin, onun maddî gerçekleri kabul ettiği anlamına gelmediğini özellikle vurgulamak gerekmekte.
“İlkel milliyetçilik” tanımı milliyetçiliği kategoriye ayırmanın bir izahıdır. Oysa milliyetçilik; burjuvazinin siyasî ve ekonomik egemenliğini kurmanın ve sürdürmenin önemli bir ideolojik silahıdır. Milliyetçiliğin (ulusalcılığın) amacı, çeşitli uluslara mensup işçi ve emekçileri birbirine düşürerek burjuvazinin sömürüsüne karşı mücadeleyi zayıflatmaktır.
Kapitalist üretim ilişkilerinin ilerici, burjuvazinin devrimci olduğu ve işçi sınıfıyla, burjuvazi arasında çelişkinin belirginleşmediği dönemde, milliyetçilik doğal olarak ilerici, hatta devrimci bir vasıftaydı.
Feodal parçalanmaya, kapalı tarım ekonomisine karşı, uluslaşmayı ve merkezleşmeyi, kırlara karşı şehirleşmeyi savunan milliyetçilik, doğal olarak toplumun ilerlemesine katkıda bulunuyordu.
Ama emperyalist-kapitalist ve dünya proletarya devrimleri çağında, üretici güçlerin gelişmesine engel olan kapitalist üretim ilişkilerinin gerici niteliğinden ve proletarya devriminin gündeme gelmesinden dolayı, burjuvazinin milliyetçi ideolojisi her türü gerici, karşı-devrimci saldırgan karakterdedir.
Bunun için artık, ister ezen isterse ezilen ulusa ait olsun milliyetçilik (ulusalcılık) tümüyle gericiliktir. Milliyetçilik, tümüyle sınıf farklılıkların ortaya çıktığı, ulusun yok olmaya yüz tuttuğu, ulusal devletlerin işlevsiz hale geldiği günümüz koşullarında gericiliğin simgesidir.
Bunun için ister “ilkel”, isterse “modern” olsun, milliyetçilik işçi sınıfına ve emekçi kitlelere karşı olan karşı-devrimci saldırgan burjuva ideolojisidir.
Ezilen ulus sorununu sınıf çelişkileri temelinde ele alma; ezen ve ezilen ulus farklılıklarını inkâr eden ve (sınıfın sömürüsünü öne sürerek) ezilen ulus gerçeğini görmemezlikten gelen bir düşünceye sahip çıkmayla hiç bir ilişkisinin olmadığı açıktır.
Tam tersine, ezen ulusun baskısını en fazla hisseden ve ulusal baskıdan ötürü de sömürülmeleri katmerleşen ezilen ulusa mensup işçiler ve yoksul emekçilerdir. Dolayısıyla ezilen ulusa mensup işçilerin ve yoksul emekçilerin üzerinde çifte baskı vardır. Ezen ulus baskısı, ezilen ulusa mensup işçi ve emekçilerin daha fazla sömürülmelerinin zeminini oluşturur. Bunun için ezen ulus baskısının tasfiye edilmesinden en fazla sınıfsal çıkarı olanlar, işçiler ve emekçilerdir ve dolayısıyla ezen ulusun zora dayanan asimilasyon politikasından en fazla zarar gören ezilen ulusun işçileri ve yoksul emekçileri, ulusal baskının ortadan kalkmasını ezilen ulus burjuvazisinden daha çok ister.
Örneğin, anadilin yasaklanmasından ve gelişmesinin önlenmesinden en fazla ezilen ulusa mensup işçi sınıfı ve yoksul emekçiler etkilenir.
Ezen ulusun zora dayanan asimilasyoncu politikasının esas hedefi, ucuz iş-gücü piyasasını yaratmak ve artı-değer sömürü oranını yükseltmektir. Bunun için Kürt ulusuna mensup işçilerin ve yoksul emekçilerin ana dilleri yasaklanarak, Türkiye’nin en geri toplumsal kesimi hâline getirilip, iş-güçlerini en ucuz tarzda satmak zorunda bırakılıyor ve en acımasız tarzda sömürülüyor, yoksulluğun girdabına itiliyor.
En kötü koşullarda ve en düşük ücretle çalıştırılan iş kollarında istihdam edilenlerin çoğunluğunu veya önemli kesimini Kürt ulusal kökenli işçiler ve emekçiler teşkil ediyor. Özellikle tarım iş kolunda istihdam edilenlerin hemen hemen tümü Kürt kökenli ve yoksul emekçilerdir.
Bunun için Türkiye’de “Kürt işçi” sınıfının sömürülmesiyle, üzerindeki ulusal baskı iç içe geçmiştir. Kürt burjuvazisinin inkâr etmeye ve sorunu sadece ulusal baskıyla sınırlamaya çalışmasının nedeni de bu gerçektir. Çünkü “Kürt” işçilerinin”, yoksul emekçilerin acımasızca sömürülmesinden Kürt burjuvazisi de yararlanıyor.
Tüm bunlardan ötürü, bir ulusal toplum için anadilin fonksiyonu sadece insanlar arası iletişimi kurmakla sınırlı değil ve yine anadil toprak bütünlüğü içinde ulusal birliği sağlamadan öte, o toplumun ve o topluma ait insanların gelişmesini sağlayan “üretim aracı” olma görevini yerine getirir.
Bunun için emekçilerin ve işçilerin toplumsal ilişkileri tanımada, kendi yeteneklerini geliştirmede anadil varlığı ve gelişkinliği önemli rol oynar.
Bugün Türk ve Kürt işçileri arasında sosyal farklılıkların ortaya çıkmasını belirleyen esas unsur, Kürt işçi ve emekçisinin ve de çocuklarının ana dil sayesinde kendini geliştirme imkânına sahip olamamalarıdır.
Türk ve Kürt uluslarına mensup emekçiler arasında “geriliği ve ileriliği” belirleyen esas unsurlardan biri de diller arasındaki eşitsizliktir.
Türkiye’nin, dünya kapitalist pazarlarının en ucuz iş-gücüne sahip olan ülke olmasının nedenlerden biri, Kürt ulusuna mensup emekçilerin “ucuz iş-gücü deposu” haline getirilmeleridir
Kürt işçi ve yoksul emekçilerinin çocukları, doğal olarak kendi anadillerini öğreniyorlar, bu dilin kendilerini geliştirmede katkı sağlayacak döneme girildiğinde ise, Kürtçenin bu görevi yerine getirmesi zorla engelleniyor.
Irkçı Türk devleti, Kürt çocuklarına zorla Türkçe öğretmeye çalışıyor. Böylece, anadili Türkçe olan bir çocuğun gelişmesiyle, olayları ve olguları kavramasıyla, anadili Kürtçe olan ve başka bir dil öğrenmeye zorlanan bir çocuğun gelişmesi, olaylar ve olguları kavraması arasında büyük farklılıklar ortaya çıkıyor. Kürt çocuğu doğal olarak geri kalıyor ve Kürt çocuğu, ne anadili Kürtçenin kendisini geliştirmesi gereken araç görevinden yararlanabiliyor, ne de devletin zorla öğretmeye çalıştırdığı Türkçeyi doğru, dürüst öğrenebiliyor.3
Son dönemde Kürtçe kurslar açılarak, Kürtçe TV, radyo yayınlarına başlanarak, “Kürtçenin üzerindeki baskıların” kalktığı intibası yaratılmak isteniyor. Bu gibi girişimler Türk burjuvazisinin atraksiyonlarıdır.
Anadili Kürtçe olan bir çocuğun, Kürtçeyi öğrenme diye bir sorunu yoktur, çünkü doğal olarak Kürtçeyi “anasından” öğreniyor. Onun ihtiyacı, Kürtçenin onun yeteneğini geliştirmedeki görevini yerine getirebilmesinin ortamının yaratmasıdır. 4 Kürtçenin, ilk (hatta ana) okuldan, üniversite eğitimine kadar Türkiye Kürdistan’ında öğretim dili haline getirilmesi zorunludur. Bu zorunluluk Kürdistan’ın özerk bölge olmasını gerekli kılar. Çünkü bu görevi günümüz koşullarında ancak devlet denilen örgütlenme yerine getirebilir.
Bunun için ilk önce Türkiye’nin demokratlaştırılması temelinde Kürt halkı özgür iradesiyle ve yapılacak demokratik referandumla, Türk halkıyla birlikte bir devletin çatısı altında yaşayıp, yaşamayacağına karar vermesinin ortamını oluşturmak gerekiyor.
Eğer Kürt halkı, Türklerle bir devletin çatısı altında birlikte yaşamadan yana karar verirse, Kürdistan’ın özerk bir bölge statüsüne kavuşturulması zorunludur. Ancak bu koşullarda Kürtçe, Kürt halkının, işçi ve emekçilerin ve toplumun gelişmesinde önemli rol oynayabilir. Uluslaşma aşamasında olan bir toplumda ana dilin dışında hiç bir dil bu görevi yerine getiremez.
Özellikle Kürt ulusuna mensup işçiler ve yoksul emekçiler, sınıf bilincine (her ulusa mensup işçiler gibi) anadilleri (yani Kürtçe) sayesinde kolayca Marksizm, Leninizm’i öğrenerek varabilirler.
Bunun için hiç bir koşulda üniter devlet çatısı altında Kürt halkının ulusal sorunu çözümlenemez. Bunu ileri sürenler veya “Kürtler” adına bu durumu kabul edenler sadece ve sadece Kürt ulusuna mensup işçileri ve emekçileri kandırmaktan öteye gidemezler.
Türkiye’nin bugünkü koşullarına göre Kürt halkının ezilen ulus statüsünün ortadan kalkması işçi sınıfının iktidar mücadelesine tabidir.
İşçi ve yoksul emekçilerin iktidarı ve bu iktidar için mücadelenin dışında Kürt halkının ulusal sorununun tam çözümü mümkün değil.
Soruna genelde yaklaştığımızda, Kürt burjuvazisinin Kürt halkı üzerindeki ulusal baskıdan öyle çok etkilendiği ileri sürülemez. Kürtçenin yasaklanması, onun ve çocuklarının gelişmesini önlemede etkisiz bir rol oynadığını ileri sürmek bir gerçeği dile getirilmesidir.
Çünkü Kürt burjuvazisi, büyük toprak sahipleri, sermayeleri ve servetleri sayesinde bu sorunun üstesinden gelebilme gücüne sahiptirler.5
Bugün Türkiye’de Kürt burjuvazisinin, ezilen Kürt ulusuna mensup olmasından dolayı, kapitalist ilişkileri sürdürme faaliyetinde herhangi bir baskıya ve sınırlamaya maruz kalmadığı açıktır. Çünkü çağımızın tekelci kapitalist sermayesi, tüm dünya ülkelerinde kendini yaratmış ve tüm kapitalist ülkeleri bir zincirin halkaları halinde bütünleştirmiştir. Ve böylece burjuvalar arasında ulusal farklılıkların herhangi bir olumsuzluğa yol açmasına imkân tanımıyor.
Bunun için tüm dünya burjuvazisi, “ayrı uluslara” mensup olsalar dahi bir bütünün parçalarıdırlar.
Tüm bu gerçeklere rağmen Kürt burjuvazisi, Kürt halkının ezilen ulus olmaktan kurtulma mücadelesini kendi sınıf çıkarlarına göre yürütülmesini istiyor ve mücadeleye öncülük ediyor. Burjuvazinin iktidar ve kâr hırsı önlenemez. Kürt burjuvazisi, uluslararası kapitalizmin bir uzantısı olarak, Kürdistana egemen olmak ve böylece Kürt ulusuna mensup işçilerin ve yoksul emekçilerin sömürülmelerinden elde edilen “aslan payına” kendisi el koymak istiyor.
Kürt burjuvazisinin egemenliğindeki devletin, Kürt ulusuna mensup işçi ve emekçinin kendini geliştirmesi için anadilin yasaklanmasına son vermesi, işçilerin, emekçilerin ve çocuklarının gelişmesinde kısmen olumlu bir rol oynayabilir. Çünkü burada ortadan kaldırılan sadece siyasî bir olgudur. Oysa işçilerin ve emekçilerin kendilerini geliştirmelerindeki en büyük engel kapitalist sömürünün yarattığı doğal toplumsal eşitsizliklerdir. Kapitalizmde eğitim, tamamen paranın ve sermayenin gücüne tabidir.
Amansız sömürü çarkı içine hapsedilen işçiler ve emekçiler, anadilin yasaklanmasının ortadan kaldırılmasıyla, kendilerini ve çocuklarını geliştirme, yaşamlarını düzeltme imkânına esas olarak sahip olamıyorlar. Bu durum tüm kapitalist ülkeler için de geçerlidir.
Bunun için sadece iş-gücünün ucuz fiyatla satılmasının ortadan kaldırılması işçi ve emekçilerin sömürülmesini ortadan kaldıramaz.
İş-gücü meta olmaktan çıkarılmadıkça (yani kapitalizm ortadan kaldırılmadıkça) işçi sınıfının sömürülmesi devam eder.
Tüm bunların sonucu olarak, işçi ve emekçi sınıflar için ulusal baskıya karşı mücadele, sosyal kurtuluşa tabi olmak zorundadır. Kapitalizm varlığını sürdürdükçe siyasî (ulusal) eşitsizliğin ortadan kaldırılması esas olarak hiçbir işe yaramaz.
Sınıf çelişkisinin ortaya çıkmasını “önleyen” ezen ve ezilen ulus arasındaki çelişki mi?
Kürt milliyetçisi çevrelerin ortaya attıkları “Kürt ulusal sorunu çözülmeden, anti-kapitalist mücadele gündeme gelmez” görüşlerine bazı “Türk sosyalistleri” de katılmaktan kendilerini alıkoyamıyorlar.
Bu görüşlerin iki ana noktada yanlış olduğunu vurgulamak gerekir.
Birincisi: Türkiye’nin gündeminde olan burjuva demokrasisinin elde edilmesi değil. Çünkü burjuva demokrasi tarihsel olarak miadını doldurmuş ve yine burjuvazi, proletaryanın iktidar mücadelesi karşısında demokrasi taleplerinden vazgeçmiş ve gericileşmiştir. Bunun için burjuvazinin yerine getirmediği ve getiremediği bir takım burjuva demokratik hakların gerçekleştirilmesi de proletaryanın tali görevleri içinde yer almaktadır.
Türkiye, demokratik devrim aşamasını geride bırakmış kapitalist bir ülkedir ve dolayısıyla objektif olarak gündemde olması gereken sosyalizm ve sosyalist demokrasidir.
Sosyalist demokrasi için mücadele, kapitalizm koşullarında halledilmesi gerektiği halde, halledilmeyen burjuva demokratik taleplerin gerçekleştirilmesinin zorunluluğunu inkâr etmez.
Tam tersine burjuva demokratik talepler için mücadele, proletarya demokrasisinin (sosyalist demokrasinin) kurulmasında kaldıraç görevlerini yerine getirirler.
İkincisi: Eğer Türkiye demokratik devrim aşamasında olsaydı, anti-feodal demokrasi talepleri yerine getirilmeden, sosyalist devrim aşamasına “geçmenin” imkânsızlığıyla karşı karşıya kalınsaydı; bu zaman gündemde olması gereken aşamalı ve kesintisiz devrim olmalıydı. Bu durumda devrimci mücadelede proletaryanın mutlak öncülüğü zorunlu olur.
Ama “sosyalistler” Lenin’in bu konudaki görüşlerini inkâr edilerek, Menşeviklerin aşamalı devrim anlayışına göre hareket ettikleri için, Kürt ulusal sorununu bahane ederek, sömürülen sınıflarla, sömüren sınıflar arasındaki çelişkinin gündeme gelemeyeceğini ileri sürebilmekteler.
Oysa toplumlarda çelişkilerin varlığını ve çözümünü irade belirlemez. Devrimin niteliğini objektif koşullar belirler. Bazı dönemlerde, devrim aşamasıyla uyum içinde olmayan ve onunla uzlaşmayan sübjektif koşullar siyasî gündeme egemen olabilir. Ama bu durum geçicidir ve de ne kadar şaşalı dönemini yaşarsa yaşasın; objektif koşulların tayin edici olmasından dolayı bu durumun eninde sonunda geçici olduğu kaçınılmaz bir tarzda ortaya çıkar ve objektif koşullara uygun düşen sübjektif koşulların egemenliği sağlanır.
Tabii ki o dönemdeki devrimin niteliği ile çelişki içinde olan sübjektif koşulları da yine objektif (maddî) olgular belirlemektedir. Kapitalizmin ömrünü tüketen toplumsal sistem olması emek, sermaye çelişkisinin dışında, başka çelişkilerin olmadığını göstermez. Özellikle, burjuvalar arası çelişki varlıklarını sürdürürler.
Bu çelişkiler dönem, dönem, egemen objektif duruma ters düşen sübjektif olguların geçici egemenliklerini belirlerler. Ama Proleter devrimler çağında bulunma ve kapitalizmin yok olmaya yüz tutan bir sistem olması, burjuvazinin egemenliğinin ve aralarındaki çelişkilerin ortadan kaldırılmasının zeminini hazırlar. Ve de bu dönemde, burjuvalar arası çelişki ve çatışma kapitalizmin sonunun gelmesini olgunlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Sovyetlerin dağılmasında sonra, dünyanın birçok bölgesinde, sosyalizm karşısında birlikte harekete eden ve aralarındaki çelişkileri geri plana itten burjuvazi, aralarında hâlledilmeyen çelişkileri yeniden su yüzüne çıkardı ve egemenlik çatışmalarını başlattı ve böylece, çeşitli uluslara mensup yoksul emekçileri ve işçileri bu çatışmaların içine sürükledi.
Sovyetlerin dağılmasından sonra Türkiye’de de patlak veren silahlı veya silahsız, uluslar ve mezhepler arası çatışmaları belirleyen, burjuvalar arası çelişkidir.
Bunun için kapitalizmin egemenliği koşullarında, burjuvalar arası çelişki çözülmeden, emek-sermaye çelişkisi gündeme gelmez görüşleriyle harekete etmek, istesen de, istemesen de siyasî mücadeleyi burjuvalar arası çelişkiye tabi kılmaktan öteye gidemez.
Burjuvalar arası çelişkiye tabi şekilde hareket eden “sosyalistler”, (kapitalist-emperyalist sistem içinde) Kürt ulusal sorununun çözümünü kayıtsız, şartsız destekliyorlar ve de yürütülen siyasî, ideolojik, örgütsel faaliyetlerini burjuvalar arası çelişkiye göre tanzim ediliyor ve siyasî taktiklerini buna göre belirliyorlar.
Böylece, kimisi Türk, kimisi de Kürt burjuvazisinin değirmenine su taşıyor.
Bu ve buna benzer görüşlerin ışığında, sosyalizm için mücadelenin gündemde olmadığı ve sosyalizmin geleceğin bir sorunu olduğuna dair propagandalara ağırlık verilerek, reformizmin devrimci harekete egemen olması sağlandı ve sağlanıyor.
Demokrasi mücadelesinde işçi ve yoksul emekçiler mücadele içinde örgütlenip, siyasî iktidarlarını (her alanda) inşa etmelerine öncülük etmek gerekirken,6 tam tersine, bu konuda en küçük bir adım dahi atılmadan, 12 Eylül 1980 öncesine göre faşist generaller tarafından daha da pekiştirilen ve güçlendirilen faşist diktatörlükten, anayasa değişikliğiyle “kendini demokratlaştırması” isteniyor. Faşist diktatörlüğün “kendini demokratlaştırması da” Kürt sorununun, Alevi sorununun, Ermeni sorununun çözümüne bağlı!
Bunun için de iktidardaki hükümetler hedef seçiliyor ve “demokrasileşmenin önündeki en büyük engel” olarak onlar gösteriliyor.
En ilginci de, “Kürtler”, “Aleviler”, “Ermeniler” diğer azınlıkların, sınıfsal farklılıkları içlerinde barındırmayan “sınıflar üstü” topluluklar olarak lanse edilmeleridir.
Vahim olan ise, sosyalistlik adına sınıf farklılıkları, sömürülen ve sömüren sınıflar arası çelişkilerin inkâr edilmesidir.
Lenin’in “reformizm’e, revizyonizm’e karşı mücadele edilmeden, burjuvaziye karşı mücadele edilemez” görüşlerinin ne kadar doğru olduğu, Türkiye’de günümüzdeki “sosyalistlerin” izledikleri ideolojik, siyasî çizgile bir kez daha kanıtlanmıyor mu?
“Eski TKP’lilerin” Kürt ulusal sorununun çözümüne yönelik uğraşları
“Eski TKP”liler, Kürt ulusal sorununun burjuva çözümünün yol göstericiliğine “soyunmuşlardır.”
Kimisi “silahları bırakın, Gandi’nin yolunu izleyin” diye nutuk çekiyor, bir diğer Kürt ulusal hareketiyle, “Türk işçi sınıfının” mücadelesinin birleşmesi sayesinde faşist devlet baskı altına alınıp, Kürt ulusal sorununun çözülebileceğinden dem vuruyor. Ve bir an önce “çatı partisinin” kurulması isteniyor.
“Sivilisazyon” taraftarları revizyonistlere göre, Hindistan’da Gandi gibi silahlı mücadeleye başvurmadan, barışçıl yolla kitleler hareket geçirilirse, (Hindistan’ın İngiliz sömürgeciliğinden kurtulduğu gibi) Kürt ulusal sorunu da çözüme kavuşur.
Peki, revizyonistlerin bu iddiaları doğru mu? Gandi’nin pasifist mücadele anlayışı sayesinde Hindistan bağımsız devlet statüsüne mi kavuştu?
Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadelenin, Gandi’nin izlediği yol sayesinde “zafere” erişmediği bilinen bir gerçektir. Çünkü Hindistan’da da İngiliz sömürgeciliğine karşı, iki sınıfın önderliğinde mücadele yürütülüyordu; Mahatma Gandi’nin önderliğindeki (ister İslâm dinine, isterse Hindu dinine ait olsun) burjuvazinin kapitalizmden kopmayı amaçlamayan bağımsızlık mücadelesinin yanı sıra, Komünist Partisi’nin, siyasî bağımsızlığı, kapitalizm’den kurtuluşla birleştiren, sosyalizm için mücadele vardı.
II. Emperyalist Savaşın sonlarına doğru, Mao’nun önderliğinde Japon işgaline ve Çan Kay Şek’e karşı verilen mücadelenin zafere doğru ilerlemesiyle birleşen Hindistan Komünist Partisi’nin mücadelesinin büyük bir hızla gelişmesi, İngiliz emperyalistlerini, yıllardan beri direndikleri ve silahlı saldırılarla ezmeye çalıştıkları, Hindistan’ın sömürgecilikten kurtulma talebini, Mohandas Karamçand Gandi öndeliğindeki burjuva egemenliğine bırakmayı tercih etmeye zorladı ve Hindistan’ın sömürge statüsünü devlet bağımsızlığıyla sınırladı. Böylece, kapitalizmin ve İngiliz emperyalizminin ekonomik egemenliğinin (dolayısıyla siyasî etkinliğinin) tasfiyesini önlendi ve Hindistan, Çin’in tam tersine emperyalist-kapitalist dünyanın bir parçası olarak kaldı.
Revizyonist “Eski TKP”nin örgütsel varlığına dahi son vermekten çekinmeyen ve siyasî mücadelesi boyunca devrimci mücadeleyi pasifleştirmeyi kendisi için vazgeçilmez bir görev addeden Nabi Yağcı (namı diğer Haydar Kutlu) yine işbaşında. Türk faşist devletine hizmette kusur etmemek için, Kürt ulusal hareketini silahtan arındırma görevini gönüllü olarak üslenerek, Gandi örneğini gündeme taşıyor ve Kürt halkını uyutmaya çalışıyor. Nitekim son günlerde “Gandi gibi hareket edeceğiz” görüşlerini dillerine dolayan “Kürt çevreleri” ortaya çıkmaya başladı.
Kürt ulusal hareketi “1960-80” arası Türkiye devrimci mücadelesinin devamı mı?
Artık sosyal olaylara ve sınıf mücadelesine; sömürülen ve sömüren sınıf çelişkilerinin temelinde değil, etnik köken esasına göre yaklaşılma moda oldu. Bunun için kendini “sosyalist” hatta “Marksist” diye adlandıranlar dahi Kürt milliyetçiliğinin sosyal olaylara yaklaşım tarzlarını benimsiyorlar.
Burjuvazinin milliyetçi düşüncesi, kapitalist sistemin esasını belirleyen sınıf farklılıklarını ve sömürülen ve sömüren sınıflar arası çatışmaları göz ardı etmeye özen gösterir.
Marksizm’i yozlaştırmak görevini üstlenen “TKP”li revizyonistler, Kürt burjuvazisinin temsilcilerinin, sosyal olayları milliyetçi görüşlere göre yorumlamalarını “Marksist düşünceler” diye lanse etmekten çekinmiyorlar.
“Eski TKP” yöneticilerinden Veysi Sarısözen’e göre, 1980 öncesi 20 senelik devrimci mücadele “Fırat’ın batısındaki Türk etnik kökenlilerin” mücadelesiymiş, 1984’den günümüze kadar devam eden mücadele de, “Fırat’ın batısındaki mücadelenin uzantısı olan Fırat’ın doğusu” diye adlandırdığı, “Kürt etnik kökenlilerin mücadelesinden” başka birşey değilmiş! Ve de gündemde olması gereken de aynı içerikli, ama ayrı etnik kökenli mücadeleyi birleştirmekmiş!
1980’den önceki devrimci mücadele (hiçbir şekilde) aynı ideolojik, siyasî içerikli bir bütünlük arz etmedi. Ve bu mücadeleye damgasının vuran etnik kökenlilik değildi.
Kısaca 1960’tan 1971’e kadarki mücadele, burjuva devletini tasfiye etmeyi hedef almayan, çeşitli siyasî yollarla, kapitalizmin restorasyonunun ve burjuva devletinin demokratlaştırılmasını amaçlayan reformist siyasî hareketlerdi.
1971’lerden 1980’lere kadar devam eden mücadele döneminde, burjuva devletini ve kapitalizmi tasfiye etmeyi amaçlayan devrimci siyasî hareketler etkinlik kurmuştu. Bunların yanı sıra, devletin güçlü desteğini arkasına alan ve devrimci mücadeleyi pasifize etmekle görevlendirilen revizyonist ve reformist siyasî örgütlerde şu veya bu ölçüde varlıklarını sürdürüyorlardı.
Veysi Sarısözen, bulunduğu revizyonist konumuna göre mücadeleyi yorumladığı için, bugünkü Kürt ulusal hareketiyle, 1980 öncesi mücadelenin aynı ideolojik ve siyasî içerikte olduğunu öne sürebiliyor.
Veysi’nin, reformist ve revizyonist hareketlerin izledikleri politikalara göre, “Fırat doğusuyla, batısı bir bütünün parçalarıdır” iddiası aslında bir gerçeğin ikrarıdır.
Kürt ulusal hareketinin, (burjuvazinin sınıfsal çıkarlarını savunan “Türk reformistlerinin” de desteğini yanına alan) siyasî mücadelesinin kapitalizmle bir sorunu olmadığı doğrudur.
Çünkü sosyalizm varlığı karşısında, kapitalizmin restorasyonunu isteyen sosyal-demokrasi, artık reform talepleriyle kapitalizmi yaşatma politikalarından da vazgeçmişlerdir.
Bunun için Türkiyeli reformistler de kapitalizmin restorasyonunun ifadesi olan “sosyal-adalet” taleplerini bir yana bırakarak, sadece “devletin demokratlaştırılmasını” savunmakla yetinmekteler.
“Devletin demokratlaştırılmasının” esasını belirleyen taleplerde, Kürt ulusal sorununun çözümü, Alevi inancına mensup olanlara daha fazla inanç özgürlüğünün tanıması, Ermenilerin 1. Emperyalist Savaş sırasında ellerinden alınan haklarının geri verilmesi ve 12 Eylül faşizminin sendika ve grev haklarını kısıtlayan yasaların değiştirilmesi vs.dir.
Bunların yanı sıra, burjuva devletinin, “gizli örgütlerden” temizlenerek, ”demokratik hukuk devletine” yakışır bir biçime kavuşturulması, demokrasinin gerçekleştirilmesi adına savunulan taleplerin içinde yer alıyor.
Tüm bu “demokratik” taleplerin gerçekleştirilmesi de, anayasanın ve bazı yasaların değiştirilmesine bağlanıyor. Sabahtan, akşama kadar her gün “sosyalistlik” adına yazılı ve sözlü basın aracılığıyla anayasacı anlayışın propagandası yapılıyor.
“Demokrasiye geçiş” ancak anayasanın ve yasaların değişmesiyle elde edilebilirliğinden dolayı da, parlamenter mücadele esas alınıyor! Bunun içinde, seçim kanununun değiştirilmesi, seçim barajının aşağı çekilmesi vs. demokrasinin vazgeçilmez talepleri! olarak karşımıza çıkıyor.7
“Fırat’ın doğusuyla, batısının siyasî hareketlerinin” bir partinin çatısı altında birleştirilmesi, yeni bir politik ittifakın oluşturulmasıyla hiç bir ilgisi yoktur; çünkü bu ittifak, 2002 Ekim Genel Milletvekili seçimleri vesilesiyle, Kürt ulusal hareketiyle, “Türk sosyalistleri” arasında zaten kurulmuştu. Bu ittifakın, “seçim ittifakı” olmaktan çıkarak, sürekli politik ittifaka hâline geldiği de bilinmektedir.
Ama ne var ki, bu politik ittifak amacına ulaşamamıştır. Çünkü “Türk sosyalistleri” diye adlandırılan partilerin, işçi ve emekçi kitlelerin nezdinde siyasî, ideolojik ve örgütsel bir etkinlikleri söz konusu değildir.
Bu partilerin hemen, hemen hepsi, 12 Eylül 1980 öncesi örgütlerin sözde devamı olduklarını ileri sürmelerine rağmen, 1980 öncesi siyasî ve örgütsel güçlerinin 1/100’ine dahi ve de aradan geçen 30 seneye rağmen erişememişlerdir. İzledikleri reformist, ekonomist siyasî çizgileriyle ve Marksizmi inkâr eden ideolojik görüşleriyle de, erişmelerine de imkân yoktur.
Şimdi, tüm gerçekler herkesin gözü önündeyken, Kürt ulusal hareketiyle, “Türk sosyalist” partileri ve “partiler dışı” burjuva aydınları birleşerek, “Türkiye’nin demokratik cephesini” oluşturmalarına ve bunlara dayanarak Türkiye’nin parlamenter yolla “demokratlaştırılmasına” imkân var mı?
En önemlisi ise bu ittifak, kendine sosyalist diyen örgütleri daha da etkisiz hâle getirmekten başka bir işe yaramamış olmasıdır.
Çünkü 2002 yılındaki seçimler vesilesiyle kurulan bu ittifak öncesi, Kürt burjuva hareketiyle ittifak yapan partiler, işçi ve emekçilerin ekonomik ve kapitalizm koşullarında elde edilmesi mümkün siyasî talepleri için mücadeleyi esas alan bir politika izliyor ve buna göre örgütleniyorlardı.
Bu politik çizgi reformist nitelikte de olsa, dolaylı olarak kapitalist sömürüye ve bu sömürünün yoğunlaştırılmasına karşı çıkmayı zorunlu kılıyordu. Bunun için de, şu veya bu şekilde işçi ve emekçiler içinde güçlerini geliştirme imkânına sahip olabilmenin avantajını yakalayabileceklerini ümit ediyorlardı.
2002 seçimleri vesilesiyle, kapitalizm’i her hangi tarzda hedef almayan, aksine kapitalizmin neo-liberal ekonomik-politikalarını dahi açıktan savunan ve Kürt ulusal sorununa, emperyalist-kapitalist sistem içinde ve sadece siyasî taleplerle sınırlı bir “çözüm” arayan, buna göre Türkiye’de ezen ve ezilen uluslar arasındaki çelişkiyi keskinleştiren ve de bu politik taktiklerin sonucu olarak da, Kürt halkını etrafında toplayarak, kitlesel bir hareket güç haline gelen Kürt ulusal hareketi, kendi platformunu (kendi tabiriyle) “Türk soluna” kabul ettirdi.
“Türk solunun” yasal partiler kurarak, parlamenterist mücadeleyi esas almaları, önlerine çıkarılan “kitlesel oy gücüne” teslim olmaktan başka yol bırakmıyordu. Kısacası izlenen, reformist, ekonomist, parlamenterist politik çizgi, kapitalizmi savunan Kürt burjuva hareketine teslim olmanın zeminini hazırlamıştır.
2002 seçimleri öncesi, işçi ve emekçilerin ekonomik ve sosyal haklarının elde edilmesini esas alan bir politik hat izlendiği sırada, Kürt burjuva hareketinin, ulusal soruna emperyalist-kapitalist sistem içinde çözüm aramasına, şu veya bu şekilde karşı çıkılıyordu. Bu eleştiriler dahi 2002 seçimlerinde sonra bir yana bırakılarak, Kürt ulusal sorununun bu şekildeki çözümü, siyasî mücadelenin esası haline getirildi ve Türkiye halkının tüm sorunlarının, ulusal sorunun çözümüne bağlı olduğu ilan edildi.
“Seçim ittifakının” yaptığı tek şey, Kürt burjuva hareketinin izlediği politikalara karşı çıkanları zayıflatmak oldu.
Kürt ulusal sorununun emperyalist-kapitalist sistem içindeki çözümünün çelişkileri
Bugün Kürt ulusal sorununun emperyalist-kapitalist sistem içinde çözümü konusunda anlayış birliğine varıldığı bir vakadır. Ulusal çelişki temelinde çatışan taraflar ve bu çatışmayı sona erdirmek isteyen ABD ve AB, emperyalist-kapitalist sistem içinde bir çözümden yanalar. Ama “uzlaşmazlık”, bu çatışmanın nasıl bir şekilde sona erdirileceğiyle ilgilidir.
Türk burjuvazisi ve faşist devleti, Kürt halkının ayrı bir ulusa mensup olduğunu kabul eder görünümü altında, Kürtleri zorla asimile etmeyi amaçlayan Türkleştirme politikalarından zere kadar vazgeçmek istemiyor.
Zora dayanan asimilasyoncu politikaya zarar vermemek şartıyla, sözde Kürt halkının ayrı bir ulusa mensup olduğu kabul ediliyor! Ve bu “kabul” atraksiyoncu bazı girişimlerle göz boyamak için sahneleniyor.
Amaçları, Kürt ulusal hareketini ideolojik-örgütsel silahtan arındırıp, cumhuriyetin kuruluşundan beri süregelen asimilasyoncu politikayı sürdürmektir.
Kürt ulusal hareketinin uzlaşmadan yana olduğunu, silahlı çatışmaların yerine “barışı” tercih ettiğini ilan etmesi, ABD ve AB, Türk devletini barışa gitmesi için baskı yapmasının zeminini doğurduğu bir vakadır.
Türk devletinin, AKP’nin “açılım politikası” gündeme gelinceye kadar bu baskılara karşı direndiği bilinmekte. AKP, (Kürt açılımının gerçek yüzü) başlıklı yazımda belirttiğim nedenlerden dolayı, “Kürt sorununu çözme” adı altında Kürt ulusal hareketiyle bilindiği gibi görüşme sürecini başlattı ve ne istediklerini sordu. Kürt ulusal hareketi Türkiye Kürdistan’ını özerk bir statüye kavuşturmasını isteyen haklı talebini gündeme getirdi. Ama Türk devletinin ve AKP hükümetinin, Türkiye Kürdistan’ını özerk bir statüye kavuşturma diye bir niyetlerinin olmadığı bilinmekteydi. Bu görüşmelerle bunlar bir daha kanıtlandı.
Ve böylece, “silahlı mücadelemiz sayesinde, Türk devleti bizimle anlaşmaya oturdu” görüşlerinin gerçeklerle hiç bir ilişkisinin olmadığı tüm çıplaklığıyla açığa çıkmış oldu.
Bu vesileyle, “barış talebi için mücadelenin” AKP hükümetinin uzlaşmaya zorladığı görüşlerinin de bir palavradan ibaret olduğu anlaşılmış oldu.
“Dışı dinamiklerin yanı sıra iç dinamiklerde” AKP’yi Kürt ulusal sorununun savaşın dışında barışçıl yolu seçmeye zorladığını ileri süren görüşlerin, DTP’nin kapatılmasıyla, Kürt ulusalcıların yığınsal olarak tutuklanmalarıyla, boş laflardan öte bir anlam ifade etmediği kısa bir dönemde açığa çıktı.8
Çünkü ABD’nin ve AB’nin Türkiye Kürdistan’ının özerk bir statüye kavuşturulmasına yönelik herhangi bir talebinin olmadığı bilinmektedir. AKP’nin “Kürt sorunununa çözüm” diye gündeme getirdiği girişimler, ABD’nin ve AB’nin kabul ettiği “ulusal sorun” çözümüdür. Hatta bu şekildeki çözümü “Kürtlerin liderleri” diye lanse edilen Barzani ve Talabani’ de destekliyor.
Türkiye, ne Saddam’ın Irak’ıdır ne de emperyalistler, Irak’taki Kürt ulusal sorununun çözümünün bir benzerini Türkiye’ye dayatıyor.
Türkiye Kürdistan’ının özerk bir statüye kavuşması ancak Türkiye devrimiyle gerçekleşebilir.
Bunun için proletaryanın devriminin ve devrimci mücadelesinin dışında Kürt ulusal kökenli işçi ve emekçilerin zorla asimile edilme politikasına son verilemez. Bu gerçeğin dile ge
