Neredeyse bütün tarihsel sürecini bir özgürlük mücadelesi olarak yaşayan Çerkes halkı, Çarcı Rus yayılmacılığının Çerkesya’ya uyguladığı soykırım ve sürgün siyasetleri sonucunda dünyanın birçok ülkesine dağılarak büyük bir diaspora oluşturdu. Önce, yüzyıllara yayılan soykırım, ardından, insanlık tarihinin kaydettiği en korkunç toplu katliam olarak nitelenen sürgün halkın iç dinamiklerini ve manevi köklerini parçaladı, Çerkes halkı ulus-devletleşemedi.
Bir ulus-devlet bütününde yaşamak bir yana, gelinen süreçte halk varlığını sürdürmekte bile zorluk çekmektedir. Bunun nedenleri arasında; kültür ve dilin yok olmasına yol açan asimilasyoncu baskılar, tutarlı bir önder kadrodan yoksunluk ve mücadeleyi yürütecek demokratik kitle örgütlerinin halen yaratılamamış olması vb. sayılabilir. Ancak, bunların yanında diğer bir önemli neden de sosyo-kültürel yapının çağdaş yaşamla çelişen ve yeni bir ulusal mücadele biçimi oluşturmak konusunda engeller çıkaran niteliğidir.
Bilindiği gibi, Çerkes kültürünün üzerinde yükseldiği temel felsefe hümanizmdir. Bu, bir atasözünde çok net olarak ifade edilmiştir. Çerkes atası, “Adıgağer Tsıfığe” (Çerkeslik İnsanlıktır) diyerek halka insanlık temelinde bir sosyal yaşam kurulması gerektiğini öğütlemiştir. Halk da, bu atasözünün rehberliğinde bir yaşam sürmüş ve kültürünü insanlık temelinde oluşturmuştur. Batı dünyasında hümanizmin düşünce ve sanata yansıyarak Yeni Çağ’ı başlattığı göz önüne alınırsa, Çerkes kültürünün binlerce yıldan bu yana hümanizme yönelik gerçeği de anlaşılmış olacaktır.
Çerkes halkı, yaklaşık üç yüzyıl boyunca Rus çarizmine karşı bir özgürlük mücadelesi vermiştir. Mücadele destansı bir nitelik taşımaktadır. Karl Marx, “Ey dünya, ey insanlık! Özgürlüğün anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Özgür yaşamak isteyenlerin neler başarabileceğini görün. Uluslar onlardan ders alsın!” diyerek hayranlığını belirtmiş ve Çerkesleri tüm halklara örnek göstermiştir. Kafkas-Rus Savaşları döneminde bölgede bulunan M. Y. Lermontov ise Çerkeslerden, “Tanrıları Özgürlüktür” şeklinde bahsetmiştir. Özgürlüğü tüm değerlerin üstünde gören halkın sosyal yaşamı da özgürlükçü bir anlayışla oluşmuştur. Bu özgürlükçü anlayış halkın kültürel dokularına kadar nüfuz etmiştir. Örneğin, Çerkeslerin tarihin hiçbir döneminde suçluların barınacağı hapishaneleri olmamıştır.
Kültürün bir diğer ayırt edici özelliği de demokratik bir kültür olmasıdır. Komünal toplum yapısının egemen olduğu binlerce yıllık bir tarihi süreç boyunca doğrudan halk demokrasisinin uygulandığı Çerkesya’da, “Xase” adı verilen halk meclisleri ülkenin yönetim mekanizmasının temelini oluşturuyordu. Halk mahkemeleri işlevi de gören bu meclislerde tüm halkın katılımına açık toplantılar düzenlenir, herkes görüşlerini ifade edebilir, ülke ve halkın sorunlarına çözüm aranırdı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Çerkesya’da bulunan A. Fonvill, “Xase” kurumu için, “bir tür doğal parlamentarizm” ifadesini kullanmıştır. Bireyin hak ve özgürlüklerine dayanan sosyo-kültürel yapı, “Xase” kurumu ile demokratik bir yönetim mekanizmasını da bünyesinde barındırıyordu. Bu nedenlerle Jabağhi Baj, “Çerkesya demokrat idarenin en eski vatanıdır” diye yazmıştır.
Çerkes sosyo-kültürel yapısı hümanist temelde oluşmuştu, özgürlükçü ve demokratik bir niteliğe sahipti. Halkın binlerce yıl boyunca geleneklerine, Çerkesya’yı ziyaret eden gezginleri hayran bırakacak denli bağlı kalması kültürün hümanist, özgürlükçü ve demokratik bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyordu. Bireysel ve toplumsal gelişim için tüm olanaklarını seferber eden halk, yüksek bir kültür yaratarak uygar bir yaşam kurmuştu.
Ancak bu yaşam biçimi, kimi zaman iç dinamiklerin kimi zaman da dış dinamiklerin belirleyiciliğiyle üç ayrı değişim süreci yaşadı. Öz aynı kalmış olsa da bu değişimler kültürü halkın ihtiyaçlarına cevap verir olmaktan çıkardı. Gelinen süreçte kültür hem çağın gerekleri karşısında yetersiz kaldı, hem de yok olma aşamasına geldi.
Çerkes sosyo-kültürel yapısını bozan söz konusu üç tarihsel evreden ilki sınıfsal ayrışmaların yaşandığı dönemdir. Çerkesya’da sınıfsal ayrışmaların başlayarak komünal sistemin son bulması oldukça geç bir tarihte gerçekleşmiştir. Feodalizmin ülkede güçlenmesi 1500’lü yıllardan sonra yaşanmış bir süreçtir. Aynı yıllar Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı’nın bölgeyi Müslümanlaştırarak ele geçirmek istediği dönemdir. Bu nedenlerle feodalizm, komünal toplumun değer yargılarını yozlaştırırken aynı zamanda halka İslâmî öğreti ve değer yargıları da empoze edilmiştir.
Feodalizm, sosyal yaşamın kültürün özüne aykırı biçimde yeniden düzenlenmesini getirdi. Örneğin, yaşlının ortada, gencin solda ve yaşça en küçüğün de sağda olması gereken yürüyüş biçimi terk edildi. Artık, prensler ortada, soylular solda, hür köylü veya köleler de sağda yürüyordu. Ev içindeki oturuş biçimi de değişmişti, köleler odada kapı dibinde oturmak zorundaydılar. Bireye sadece insan olduğu için verilen değerin yerini, sahip olduğu ekonomik güç veya sosyal statü için gösterilen saygı almıştı. Bireyin özgürlüğüne verilen önem, şeriat kurallarına uymayan kişilerin derin çukurlara hapsedilmesiyle ortadan kalktı. Kültür, insancıl özüne tezat bir biçim kazanmıştı. Bu nedenle, feodalizm yılları kültürel deformasyon süreci olarak algılanmalıdır.
Bu değişim çok sancılı geçen bir dönemde yaşanmıştır. Kafkas-Rus Savaşları’nın sürdüğü bu dönemin sonunda ülke tamamen işgal edilmiş ve halk vatanından sürülmüştür.
Kültürün yaşadığı ikinci değişim süreci ise bundan sonra başlamaktadır. Büyük Çerkes Sürgünü ile dünyanın farklı ülkelerine dağıtılan halkın asimilasyoncu baskılara maruz kalması kültürel yapıda onarılamaz hasarlara neden olmuştur. Örneğin, Osmanlı ülkesinde dilini unutan Çerkes kızı Janpago için büyük Adıge şairi Şocentsuk Aliy “Türk Bahçesinde” adlı ilk şiirini yazar. Anadilde eğitim veren Çerkes Örnek İlkokulu ve dernekler kapatılır. Kafkaslardan gelen bu Müslüman halk, “Potansiyel Türkler” olarak görülüp asimile edilmek istenir. “Kafkas Türkleri” masalı başlamıştır. Çerkesçe konuşmak, yeni doğan çocuklara Çerkesçe isim vermek yasaklanır. Köylerin Çerkesçe olan adları Türkçe adlarla değiştirilir. 1977’de Kafkas kültür derneklerinin federasyonlaşma toplantısının çıkışında karanlık odaklarca gerçekleştirilen bir saldırıda Tsey Mahmut Özden hayatını kaybeder. Çerkes kültürünün yok olmaması için demokrasi mücadelesi verilmesi gerektiğini dile getirmek bile bir yürek işidir artık.
80 küsur senenin sonunda “Kafkas Türkleri” masalı gerçekleşmiştir. Halkın yarıya yakını anadilini unutmuştur. Tuğçe Baran’ın Vatan gazetesinde yazdığı ve Çerkeslerin “Layt” olarak nitelendiği bir makaleye verilen yanıtların çoğu, “Ben hem Türk’üm hem de Çerkes’im” türünden yanıtlardır, örneğin. Milliyet gazetesinin KONDA araştırma şirketine yaptırdığı ankette ise Çerkes halkı adeta yok sayılır, kimsenin sesi çıkmaz. Türklüğü savunmayı iyi Çerkes olmak zanneden kitlede, demokratikleşmenin öneminden bahsetmek bile bedel ödemeyi gerektiren bir hadisedir. Kültürel asimilasyon süreci halkın önemli kısmının sosyo-psikolojik olarak, etnik aidiyetinden rahatsızlık duyar bir konuma gelmesine neden olmuştur. Çerkes ulusal kimliğini tanımlamak ve haklarını talep etmek birçoğuna ağır gelmektedir.
Kültürün yaşadığı üçüncü değişim ise “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan ““Soğuk Savaş”” sonrası süreçte gerçekleşmiştir.
SSCB’nin dağılmasından sonra tek kutuplu hale gelen dünyada kültürel emperyalizm ivme kazanmış, küreselleşme, emperyalizmin ulaştığı bir üst aşama olarak beraberinde kültür anarşisini getirmiştir. M. Bernard Chantebout sormaktadır, “Toplumları Amerikanizasyondan artık kimler koruyacak?”
Yaratılan insan tipi; bireyci, kendinden başkasını düşünmeyen, kendine ve çevresine karşı güvensiz, uğruna bedel ödeyebileceği hiçbir değere sahip olmayan, daima mutsuz ve tatminsiz insan tipidir. Küreselleşme, geleneksel kültür ve ahlâk adına ne varsa süpürüp atmaktadır. Yerel kültürleri, değer yargılarını yıkmaktadır. Her şeyi belirleyen meta ve pazar ilişkileridir. Paraya tapan insan, tüketim toplumunun çılgın bir esiri durumundadır. İnsan, anlamlı amaçlarını kaybetmiş, tutku ölmüştür. Değersizlik değer haline gelmiştir. Toplumda erimiş birey fikri, insan saygısının iflas ettiği bu noktada başlamaktadır.
Metropollerde ve üniversite amfilerinde yozlaşmış değerlerin tutsağı olarak duyarsız bir yaşama mahkum edilmiş öğrenciler, Kuadce Ruslanid’in “Soyunu küçümseme, kanın-canındır” dizelerini haklı çıkaran kızlar, dili ve kültürüyle dalga geçen gençlik, tüm çabasını ekonomik kurtuluşa adamış bencil insancıklar, bireyci ve ulusal kimliğinden habersiz bir yeni nesil. Kısacası, kararan bir gelecek. Kültürel dejenerasyon, yok oluş ve yok etme felsefesinin süslü bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Özet olarak açıklanan bu tarihsel evreler sonucunda Çerkes kimliği bir bunalım süreci yaşamaktadır. Türkiye’deki diasporik Çerkes kimliğinin kısa vadede ulaşacağı sonucu “Amerikalıya Benzeyen Asalet Budalası Türk” tanımlamasıyla ifade etmek mümkündür ve bu çok da karamsar bir öngörü sayılmamalıdır. Kültürün feodalizm yıllarında dış dinamiklerin yoğun etkisiyle özüne tezat bir biçime girmesi, sürgün sonrasında maruz kalınan inkar ve baskı politikaları ile küreselleşme döneminin neden olduğu yozlaşma kısa vadede halkı bu noktaya getirecektir.
Kültür, ulusal kimliğin belirleyici ögesidir. Çerkes kimliğini diğer ulusal kimliklerden farklı kılan Çerkes halkının kültürüdür. Çerkes kültürünün korunması ve geliştirilmesi, Çerkes ulusal kimliğinin korunması ve geliştirilmesi anlamına gelir.
Kültür, toplumsal kişiliğin doğması ve gelişmesinde en etkili etmenlerden biri olarak toplum içerisindeki kişi ya da gruplar arasındaki davranışların eşgüdümünü sağlar, aralarındaki bağların temeli buna dayanır. Toplumsal dayanışmanın temelini oluşturur. Çerkes halkının dayanışma ve birlikte hareket etme konusunda büyük sıkıntılar yaşamasının nedenlerinden biri de Çerkes kültürünün geçirdiği değişimler sonucunda geldiği durumdur. Anadolu’da yok oluş sürecini yaşayan bu kültürün sahipleri, kültürü koruma ve geliştirme amacıyla etkili bir kolektif mücadele biçimi yaratamamaktadırlar.
Bu noktada, paradoksal bir durum söz konusudur. Kültürü korumak ve geliştirmek amacıyla bir mücadele verilmesi gerektiği, ama aynı zamanda, sosyo-kültürel yapının ulaştığı sonuç itibariyle mücadeleyi engellemesi. Elbette, bu durum kültürün özünden kaynaklanmamaktadır. Kültür, son derece hümanist, özgürlükçü ve demokratik bir öze sahiptir. Ancak, geçirdiği tarihsel değişim evreleri kültürü bu duruma getirmiştir. İşte, bu çalışmada, Çerkes ulusal mücadelesinin önünü kesen sosyo-kültürel kurumlar sorgulanmaktadır. Çerkes sosyo-kültürel yapısı analitik bir yaklaşımla incelenmekte ve yeniden düzenlenmesi amacıyla yöntemler gösterilmektedir.
Sosyo-kültürel yapının özüne uygun biçimde yeniden düzenlenmesi; tutarlı bir önderlik, güçlü ve süreklilik arz eden mücadele örgütleri ile entelektüel birikimi yüksek ve duyarlı bir kitle yaratmak, her alanda akademik bilgi ve kültürel donanıma sahip aydınlar yetiştirmek, ulusal varlığı riske sokan provokatif söylemlerin etkisini azaltmak ve gelenekleri çağdaş yaşamın ihtiyaçlarına cevap verir hale getirmek gibi birçok konuda büyük önem taşımaktadır. Kısaca, ulusal gidişatı tersine çevirmek konusunda sosyo-kültürel yapının yeniden düzenlenmesi kilit öneme sahiptir.
Tarihte yaşadığı değişimler sonucunda özüne aykırı şekilde uygulanmakta olan ve ulusal mücadeleyi de engeller hale gelen sosyo-kültürel kurumların başında; “Xase”, “Xabze”, “Thamate”, “Abrek”, “Ceguakue”, “P’ın” ve “Pselukh” kurumları gelmektedir. Bu 7 temel kurumun sorgulanıp çağdaş bir anlayışla yeniden düzenlenmesi ulusal kurtuluş mücadelesinin önünü açacaktır.
Bilindiği gibi, Çerkeslerde yönetim “Xase” kurumu sayesinde gerçekleşiyordu. Bu meclislerde savaş ve barış kararları alınır, gelenekler gözden geçirilerek işlevini tamamlamış olan kurallar yenileriyle değiştirilir, anlaşmazlıklar çözümlenir, gençlere toplumun sorunlarına ortak olma bilinci ve topluma hitap etme yeteneği kazandırılır, ülkeyi ilgilendiren tüm sorunlar buralarda tartışılırdı. “Xase”ler, halkın aydınlık geleceğine yönelik atılan her adımın planlandığı karar merkezleri durumundaydı.
Doğrudan halk demokrasisinin uygulandığı komünal dönemde halk meclis ve mahkemeleri işlevi gören “Xase”lerin günümüzdeki karşılığı Çerkeslerin oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarıdır. Türkiye diasporası özelinde ise Kafkas kültür dernekleridir. Ancak, bu örgütlerin geleneksel “Xase” kurumu gibi demokratik bir yönetim mekanizması oluşturamadığı son derece açıktır. Halk üzerindeki yönlendiriciliği bir hayli sınırlı olan bu örgütlerin demokrasi ve özgürlüğü savunan bireyler yerine, ekonomik güç ve sosyal statü sahibi veya karanlık ilişkiler içindeki şahısları karar verme süreçlerine dahil etmesi yukarıda açıklanan tarihsel değişim süreçleriyle ilgilidir. Anadolu’da söylenen bir halk türküsü, “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa” demektedir… Etkili bir demokrasi mücadelesi vermenin temel şartı kurtla kuzunun ayrılmasıdır. “Xase” kurumunun günümüzdeki karşılığı olarak Kafkas kültür dernekleri ekonomik güç ve sosyal statüye itibar etmemeli, karanlık ilişkileri olan kişileri bünyesinden çıkarmalıdır. Doğru düşünce ve görüşlere sahip idealist insanlar karar verme süreçlerine dahil edilmeli, söz konusu dernekler birer demokratik kitle örgütü haline getirilmelidir.
“Xabze” Çerkes toplumsal yaşamını düzenleyen gelenekler bütününe verilen addır. Yazın diline sahip olmayan halk, toplumsal yaşamını yazılı kanunlar yerine “Xabze” ile düzenlemekteydi. Hümanist bir temelde oluşan bu gelenekler sınıfsal ayrışmaların başlaması ve feodalizmin güçlenmesiyle birlikte yozlaştı. Bir avuç feodalin çıkarlarına hizmet eden bir baskı aracına dönüştürüldü. İslâmî öğretinin Çerkesya’ya dayatılmasının da etkisiyle kültürün insancıl özüne aykırı bir duruma geldi. Bugün halen, diasporanın bazı yörelerinde asil-köle ayrımı yapılıyor. Gençlerin evlenmesinde bile bu nedenle sorunlar yaşanabiliyor. Çerkes kızlarında türban yaygınlaştı, bazıları kendileriyle tokalaşmak isteyen erkeklere ellerini uzatmıyorlar. Empoze edilen katı dini kurallar, Çerkes kimliğinin uygar yapısıyla çelişiyor.
İyi bir Müslüman olmak, her zaman için iyi bir Çerkes olmak anlamına gelmeyebilir. Müslümanlık ve Çerkeslik farklı olgulardır. Örneğin, ölen kişinin ardından ağıt yakılması Müslümanlıkta hoş karşılanmaz ama Çerkeslerde çok önemli bir gelenektir. Katı dini kuralların Çerkes kültürünü kuşatması, kültürle iç içe geçerek kimi zaman geleneklerden de daha baskın bir şekilde uygulanması kültür adına son derece olumsuz bir durumdur. Üstelik bu sayede kitleye sadık ve itaatkâr yurttaşlar olması telkin edilmekte, demokrasi mücadelesinin önü kesilmek istenmektedir.
Oysa, Çerkes atası son derece uzak görüşlü bir yaklaşımla “Adet uygun olandır” demiş ve halkın “Xabze”yi çağdaş yaşamın gereklerine uyarlaması konusunda temel ipucunu bin yıllar öncesinden vermiştir. 21. yüzyılda insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu demokrasi ve hümanizm temelinde geleneklerin de olumlu yönde bir değişime ihtiyaç duyduğu açıktır. “Adıgağer Tsıfığe” (Çerkeslik İnsanlıktır) sözü yine bir Çerkes atasözü olarak bu konuda rehber edinilmesi gereken çağdaş bir anlayışı yansıtmaktadır.
“Thamate”, geçmişten gelen engin bilgi birikimi ve tecrübesiyle topluma yol gösterecek niteliğe ulaşmış bilge insanlar için kullanılan bir terimdir. Komünal dönemde avın veya toplanan ürünün adil olarak paylaşılmasını “Thamate”ler sağlardı. “Thamate”ler seçilerek göreve getirilirlerdi. Yazın diline sahip olmayan toplumda bilgi ve tecrübe yaşın ilerlemesiyle paralel olarak arttığı için “Thamate”ler genellikle yaşlı insanlardı. “Thamate” kurumunun, sosyal yaşamdaki işlevi halka önderlik etmekti.
Ne yazık ki, bugün Çerkes halkının “Thamate” olarak gördüğü birçok kişi halka önderlik edecek yetkinlikte değildir. Halk, sağlam ve tutarlı önder kadrolardan yoksun olmanın sıkıntısını yaşamaktadır. “Bilgi Çağı” olarak nitelenen günümüzde, iletişim devriminin sağladığı olanaklar sayesinde bilgiye ulaşmak kolaylaşmış ve bilgi sahibi olmak yaşın ilerlemesiyle orantılı olmaktan çıkmıştır. “Akıl yaşta değil baştadır” özdeyişi de bu noktaya dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, çağımızın “Thamate”leri yaşlı veya genç, her alanda akademik bilgi birikimine sahip entelektüel kadrolar olmalıdır.
Kişisel anlaşmazlıklarını siyasî ve ulusal konulara yansıtmayan, bireysel çıkarlarını halkın çıkarlarından üstün görmeyen, halkın sırtından değil halk için siyaset yapan, uzak görüşlü, demokratik ve direnişçi bir ruha sahip, entelektüel birikim ve akademik bilgiyle donanmış yeni önder kadrolara ihtiyaç duyulmaktadır.
Oluşturulacak yeni önder kadro; halkını tanımalı ve ona güvenmeli, otoritesini bilime dayandırmalı, planlı bir ekip çalışmasını esas almalı, düşünceyle davranış birliğinin simgesi olmalı, her koşul altında direnip ilkeli davranabilmeli, beyin tembelliğini yenmeli, daima yeni arayışlar içinde olmalı ve hatalarının esiri olmamalıdır. Ancak bu niteliklere sahip bir önder kadro “Thamate” kurumunun mirasçısı olabilir.
Çerkesya tarih boyunca Hunlar, Moğollar, Bizans, İran, Araplar, Kırım Hanlığı, Osmanlılar ve Çarlık Rusya’sı gibi birçok istilacı güce karşı kurtuluş mücadeleleri vermiştir. Ülkenin jeopolitik ve jeostratejik önemi nedeniyle maruz kalınan işgalci saldırılar halkın neredeyse tüm tarihsel sürecini bir özgürlük mücadelesi olarak yaşamasına neden olmuştu. Özgürlüğü için dağlara çıkan Çerkes gerillalarına ise “Abrek? denirdi.
Özellikle Çarlık Rusya’sına karşı verilen yüzlerce yıllık direniş “Abrek”lerin omuzlarında yükselmişti. Bu direniş Karl Marx’ı hayran bırakmış ve Çerkesleri dünyaya örnek göstermesine neden olmuştu. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin temel unsuru olarak “Abrek”ler özgürlük savaşını bir yaşam biçimi olarak benimsemişlerdi.
Ne var ki, savaşa ve savaşçılığa dayalı bu yaşam biçimi günümüzde geçerliliğini yitirmiştir. Çerkes halkı, yüzyıllara hatta bin yıllara yayılan savaşlardan gerekli dersleri çıkarabilmelidir. Kafkas-Rus Savaşları’nda yenilgiye uğraması ve hemen ardından yaşadığı Büyük Çerkes Sürgünü ile ulusal direncini büyük ölçüde yitirmiş olması, ulusal politikalarını barışçıl bir anlayışla oluşturması gerektiğini duyurmaktadır. Yaklaşık 3 yüzyıl savaşarak dünyanın 40’tan fazla ülkesine dağıtılan bir halkın bireyleri barışı en hararetli şekilde savunması gereken kimselerdir.
Günümüzün “Abrek”leri, provokatif söylemlerle savaş çığırtkanlığı yapanlar değil, yüksek bir sorumluluk duygusuyla barışı savunanlardır. Bir Türk atasözü, “Kalem kılıçtan keskindir” der. 21. yüzyılın yeni “Abrek”leri entelektüel birikim ve kültürel donanımla barıştan yana olacaklardır. “Bilgi Çağı”nda bilgiyle savaşacaklardır. Dolayısıyla, halkın “Abrek” kurumuna bakışı bu temelde yeniden düzenlenmelidir.
Çerkes halkının ilk aydınları olarak kabul edilen “Ceguakue”ler şarkı ve türkülerinde işledikleri konularla iyiyi övüp kötüyü yererek topluma yol gösterici bir misyon taşıyan halk ozanlarıydı. “Ceguakue”lerin bestelediği ve dilden dile dolaşan kahramanlık türkülerinde yer bulabilmek amacıyla toplumda tatlı bir rekabet yaşanır, bu sayede insanların direnişçi, mert, dürüst ve ahlâklı olması sağlanırdı. “Ceguakue”ler tarih boyunca her zaman halktan yana oldular. Feodalizm yıllarında feodal sınıfların emrine girmemekte direndiler, ancak baskının artmasıyla birlikte bağımsızlıklarını kısmen yitirdiler. Fakat, Ortadoğu toplumlarındaki Pir Sultan Abdal, Nesimi ve Hallacı Mansur gibi halk ozanlarının tersine tarihte hiçbir “Ceguakue”nin burnu dahi kanatılmamıştır. Onlar, halkın sevdiği ve saygı duyduğu ayrıcalıklı bir grup oluşturmaktaydılar.
Bugün “Ceguakue”lerin misyonunu aydınlar taşımaktadır. Ancak, özellikle diasporanın kimlerin aydın olduğu konusunda bir zihniyet değişikliğine ihtiyacı vardır. Her şeyden önce bir aydın bağımsız düşünebilmelidir. Olaylara analitik bir yaklaşımla bakabilmeli, ulusal ve toplumsal sorunları çözmeye yönelik güçlü bir sorumluluk hissi taşımalı ama en önemlisi karanlık odaklarla ilişki halinde olmamalıdır. Halkı yok etmek isteyen herhangi bir emperyalist gücün etkisinden kendisini koruyabilmeli, en büyük silahı ise inandığı gerçekler olmalıdır. Kitlelere ümitsizlik aşılamamalı, cesur ve kararlı olmalı, demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazlığına inanmalıdır. 21. yüzyılın “Ceguakue”leri halkın sorunlarını kendi sorunu olarak algılayan, bağımsız düşünebilen, akademik düzeyde bilgi sahibi ve ulusal konularda uzmanlaşmış, tutarlı bir demokrasi savunucusu cesur aydınlar olmalıdır.
Çerkeslerin özgürlüğe olan büyük tutkuları sosyal yaşamı da özgürlükçü bir temelde şekillendirmiş ve bu halkın tarih boyunca hiçbir zaman suçluların barınacağı hapishaneleri olmamıştı. Suçlular için en büyük yaptırım “P’ın” kurumu ile uygulanan sosyal boykottu. Birey, ülke ve toplum aleyhinde bir eylemde bulunmuş veya herhangi bir suç işlemişse ona verilen en büyük ceza toplumdan tecrit edilmekti. Kendisine selam bile verilmeyen birey, suçunun bedelini toplumdan dışlanarak ödüyordu. Suçlulara verilen en ağır ceza toplumsal tecrit koşullarına mahkum edilmekti.
Elbette, bu kurum da halkın geçirdiği tarihsel değişim sürecinden payına düşeni aldı. Önce feodal yozlaşma, ardından asimilasyon ve sonrasında da kültürel değerleri erozyona uğratan küreselleşme süreçleri “P’ın” kurumunun da temellerini sarstı. Günümüzde, insan hak ve özgürlüklerinden, eşitlikten, demokrasiden, ilericilikten yana taraf olanlar önü alınamaz bir dedikodu ortamına çekilip yıpratılıyor ve toplumdan dışlanıyorlar. Statükocular, gerici söylemleri şiar edinenler, işbirlikçiler ve provokatörler ise toplumda rahatlıkla yer bulabiliyor ve takdir ediliyorlar. Yani, “P’ın” kurumu ters işliyor. Mücadeleyi zaafa uğratan bu kurum yeniden düzenlenmelidir. Halk arasında tutarlı bir demokrasi bilinci ve özgürlükçü düşüncelerin yaygınlaşması ile birlikte söz konusu kurumun da olumlu yönde bir değişim yaşayacağı açıktır.
Çerkes gençlerinin kendilerine uygun bir eş aramak amacıyla yaşadıkları flört dönemi ?Pselukh” olarak adlandırılmaktadır. Gençler sabahlara kadar süren “Zexes” adlı eğlencelerde bir araya gelip sohbet ederler, değişik oyunlar oynayıp eğlenirler. Karşı cinse yaklaşma imkanı bulan genç ona kur yapar, iltifat eder ve onu tanımaya çalışır. Genç kızların “Zexes” adı verilen bu eğlencelerde geniş bir hareket özgürlüğüne sahip olması Çerkes halkını Ortadoğu toplumlarından ayırmaktadır.
Fakat, kültüre sonradan empoze edilen katı dini kuralların baskısı “Pselukh” kurumunu da olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle muhafazakâr yörelerdeki Kafkas kültür derneklerinde genç çiftlerin el ele tutuşmasının bile yadırganıyor olması, genci başka ortamlara yöneltmektedir. Çerkes ortamlarında karşı cinsle istediği düzeyde ve tatmin edici bir ilişki kuramayan genç, daha rahat ve serbest ortamlara girmeyi tercih ederek, ait olduğu sosyal çevreden kopmakta ve zaman içinde kültürüne yabancılaşmaktadır.
Elbette, çağdaşlaşma ve yozlaşma farklı olgulardır. Toplumun belli kuralları vardır ve genç bireyden beklenen bu kurallara uymasıdır. Ancak, “Pselukh” yapan gençler ilişkilerinin boyutlarını kendileri belirlemelidirler. Bu konuda onlara baskı yapmak büyük bir hatadır. Gençleri özgür bırakmak, bazı tecrübeleri kendi toplumları içinde bizzat yaşayarak öğrenmelerini sağlamak gerekir. Üniversite öğrencisi pek çok gencin Kafkas kültür derneklerine bir kez bile uğramamış olması, derneklere davet edildiklerinde ise burun kıvırmaları yapılan bu tespit konusunda aydınlatıcı olabilir. Konu sanıldığından çok daha önemlidir. Gençliğin evliliğe hazırlık sürecini düzenleyen “Pselukh” kurumu da çağdaş yaşamın gereklerine uygun biçimde yeniden düzenlenmelidir. En iyi çözüm, gençleri bu konuda düşünmeye teşvik ederek sorunu kendi aralarında tartışmalarını sağlamaktır.
Sonuç olarak, sosyo-kültürel yapıda meydana gelen söz konusu olumsuz değişmelerin ulusal mücadeleyi her geçen gün biraz daha etkisizleştiriyor olması konu üzerinde ciddiyetle durmayı zorunlu kılıyor. Özellikle Çerkes gençliğinin, ulusal mücadelenin merkezi durumunda olması gereken Kafkas kültür derneklerinden uzak durması ve kendine farklı sosyal çevreler yaratarak ait olduğu kültürden kopması, nedenleriyle birlikte detaylı olarak düşünülmesi gereken bir sorundur.
Genç; düşüncelerini ifade etmesine olanak tanınmayan, gelenek adı altında, teokrasiyle yönetilen ülkeleri aratacak düzeyde katı dini kuralların uygulandığı, liderlik kavgaları nedeniyle yapısı bozulmuş, hamaset nutuklarıyla kardeş halklara kin ve nefret kusulan, okuyup araştırmanın, kendini entelektüel anlamda geliştirmenin gereksiz işler olarak algılandığı, gruplaşmalar, kişisel kapris ve kıskançlıklar nedeniyle her an dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ve sevgilisiyle el ele tutuşmasının bile yadırgandığı sosyal ortamlara elbette girmek istemeyecektir. Bu noktada, empati yapmak genç kitlenin içinde olduğu durumu anlayabilmek açısından yararlı olacaktır.
Kafkas kültür derneklerinde gençlere Çerkes kültürünün güzellikleri anlatılmalıdır. Yüksek bir vatan ve birlik inancı aşılanmalıdır. Dayanışma bilinci verilmelidir. Aynı halkın çocukları oldukları ısrarla vurgulanmalıdır. Barıştan yana, insancıl ve çağdaş bireyler olmaları için emek harcanmalıdır. Dernekler, gençliğin hayata hazırlandığı bir okul işlevi görmelidir. Çerkesliği omuzlarında taşıdıkları ağır bir yük olarak değil, zevkle ve gurur duyarak savunmaları gereken bir ulusal kimlik olarak algılamaları sağlanmalıdır.
Çerkes gençlerinin kültürlerinden kopmalarına neden olacak düzeyde kirletilen sosyal yaşam alanları ulusal yok oluşa açıkça davetiye çıkarmaktadır. Toplumun en dinamik kesimi olarak gençlik, mücadeleyi inanç ve kararlılıkla omuzlaması gerekirken Çerkesliği omuzlarında taşıdığı ağır bir yük olarak algılamaya başlamıştır. Gençliğin önemli kısmı halkın sorunlarına ortak olmayı ve bu konuda düşünce üretmeyi itici ve gereksiz bir uğraş olarak görmektedir. Bu çalışmada tarihsel değişim süreçleri doğrultusunda analizi yapılan Çerkes sosyo-kültürel yapısı, güçlü bir iradi müdahaleyle yeniden düzenlenmediği takdirde sosyal yaşam alanlarındaki söz konusu kirlilikten kurtulmak mümkün değildir.
Tarihsel mücadele sürecinde Çerkes halkı büyük darbeler almıştır. Soykırım, sürgün, asimilasyon politikaları, kendine yabancılaştırma metotları ve kültürel yozlaşma gibi ulusal kimliği eritip yok etmeyi hedefleyen uygulama ve süreçler sonucunda, Çerkes sosyo-kültürel dokusunun patolojik bir duruma evrildiği gözlenmektedir. Özellikle gençlik, bir kimlik bunalımı yaşamaktadır ve önemli sayılabilecek kısmı da etnik aidiyetinden rahatsızlık duyar hale gelmiştir.
Bu çalışmada incelenen sosyo-kültürel kurumların ulusal gelişimi engeller bir niteliğe bürünmüş olması genel olarak dış dinamiklerin sebep olduğu tahribatlardır ve aynı zamanda, halkın kendi kimliğine ne denli yabancılaştırıldığını da göstermektedir. Çerkes halkı, bu tahribatları kendi iç dinamikleriyle gidermenin yollarını aramalıdır. Güçlü bir iradi müdahaleye ihtiyaç duyulmaktadır.
Çerkes sosyo-kültürel yapısının çağdaş yaşamın gereklerine uygun yeni bir ulusal mücadele biçimi yaratmak konusunda engeller çıkaran niteliği sorunsallaştırılmalıdır. Halk, ulusal mücadele yürütecek güçlü örgüt ve kadroların, entelektüel birikimi yüksek duyarlı bir kitlenin, dayanışma bilinci ile barışçıl, hümanist, çağdaş, özgürlükçü ve demokratik görüşlerin oluşmamasındaki sorumluluğu biraz da kendi sosyo-kültürel yapısında aramalıdır.
21. yüzyıl dünyasında uluslar ailesinin güçlü bir üyesi olabilmek, uzun soluklu, inanç ve kararlılıkla yürütülen sistematik bir ulusal mücadele biçimini zorunlu kılmaktadır. Bunun ilk koşulu ise, sosyo-kültürel yapının hümanist, özgürlükçü ve demokratik özüne uygun olarak yeniden düzenlenmesidir. Bilinmelidir ki, toplumun demokratizasyonu yönünde atılacak her ileri adım sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. Çerkes halkının emekten-emekçiden yana ilerici-sol dinamikleri tutarlı bir demokrasi mücadelesi kapsamında sosyo-kültürel yapının yeniden düzenlenmesi sorununu da düşünmek durumundadırlar.
