Osmanlı’dan T. C. devletine uzanan 200 yıllık “Batılılaşma” serüveninde girişilen tüm “reform” hamleleri daima hüsranla sonuçlandı. Topluma zorla giydirilmeye çalışılan elbise hiçbir şeye yaramadı.
Günümüzdeki “anayasa” tartışmaları da hüsranla sonuçlanacaktır. Çünkü sağlı “sol”lu burjuva partileri arasındaki bu tartışmalarla sistemin ne krizi aşılabilecektir, ne “iç savaş” sona erecektir, ne de sermaye sınıfı sömürücü imtiyazlarını terk edecektir…
İşçi sınıfı ile emekçi halklarımızın haklı taleplerine hiçbir yararı olmayan “anayasa” tartışmaları yıkılmaya yüz tutmuş yapının çatlaklarını alçı ile doldurup badanalamaya bile yetmemektedir…
Ayrıca, hâkim gerici sınıflar arasındaki çatışkılara kama sokup suni gündem yerine hakikî gündemi dayatacak ve böylece ayrışmayı sağlayacak iktidar perspektifli bir İSP de sosyal pratikte yoktur.
Komünistler tarihselden-güncele kendilerini vareden ne bir anayasaya ne de burjuvaziyle hesaplaşacak örgütlülüğe sahiptir. Bu olgu bir yana komünist iddialı grup, çevre ve örgütler kendi aralarında geçerli bir “iç hukuku” bile oluşturamamışlardır. Komünistler kendi özörgütlerini yaratmadan da bu türden “anayasa” tartışmalarına inandırıcı olmayan kuru ajitasyonun ötesinde giremezler.
Komünistler kısaca özetlenen bu türden gerekçelerimizle yapılan “anayasa” tartışmalarını doğru bir zemine çekmek durumundadır.
* * *
Küresel krizin boyutlandığı gezegenimizde emperyalist-kapitalizmin geldiği durak giderek şiddetli tarzda sorgulanıyor. Bu sistemin yerli ortağı-işbirlikçisi ve taşeronu olmayı becermiş T. C. devleti günümüzde “hukuk” ve “anayasa” tartışmalarıyla çalkalanıyor.
“Şeriatçı-laikçi” sahte gündemiyle kitleler yeniden kandırılmak isteniyor. Kapitalist anarşiden büyük zarar gören kesimler haklı talepleriyle ayağa kalkıp sistemi sorgulamaya başlıyor. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın giderek haklı talepleriyle politikleşmesi AKP’yi kızdırıyor. Krizin her alanda derinleşip hissedilmesiyle kitleler daha çok alanlara çıkmaya başlıyor. AKP “hukuk” ve “anayasa” tartışmalarıyla sistemin artık ayyuka çıkmış “vukuatını” gizlemeye yöneliyor.
Sistemin işçi sınıfı ile emekçi halklarımıza “rahatlıkla” uygulayageldiği baskı, terör ve sömürü bu türden “anayasa” tartışmalarıyla asla giderilemeyecektir.
Hâkim gerici sınıflar arasındaki uzlaşır çelişki ve çatışkılar artı-değer sömürüsünün paylaşımıyla ilgilidir ve dolayısıyla kapitalist devlet mekanizmasının devamına yöneliktir. İlişkindir.
Kapitalist devletin özüne ve devamına, artı-değer sömürüsüne asla değinmeden yapılan “anayasa” tartışmaları karşısında “Sol Cenah”ın tavrı nasıl olmalıdır? Gerçi haklarını da yemeyelim. Başbakanımız 8 yıla yaklaşan bir iktidar döneminin ardından işsizliği izah edebilmek adına Türkiye’de patronların “yoğun sömürü” yaptığını nihayet farkedebilmiştir. Oysa Erdoğan’ın ve hükümetinin “sömürüyle mücadeleden” ne anladığı binlerce TEKEL işçisinin kazanılmış haklarını ve maaşlarını yarı yarıya tırpanlamaktaki ısrarıyla, “tek hatamız fazla merhamet etmekti” söylemleriyle bir kez daha ortaya çıkmıştı. Nitekim patronlar da kendisine böylesine adaletsiz bir sistem, böylesine aşırı bir sömürü olmasa “adalet ve kalkınma partisi” diye bir partinin var olamayacağını uygun bir dille hatırlattılar.
Mevcut “sol” örgüt / partiler işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini gerçekleştiren yapılar olmadığı için burjuvazinin açtığı bu türden tartışmalar karşısında ciddiye alınacak bir tavır sergileyememektedir. Böyle bir “sol”un hiçbir işe yaramayan sözüm ona “itirazları” da sisteme sivrisinek vızıltısı yerine geçmektedir.
Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar dışında bu türden sorulara ilkeli ve doğru cevap verenler de yoktur.
Hâkim gerici sınıfların kitlelere birer “yalancı meme” misali sunduğu “anayasa” değişikliği tasarısı karşısında temel olarak ikisinin de NATO’cu, Pentagon’cu, CIA’cı, IMF’ci, DB’ci, DTÖ’cü emperyalist sömürü ağına bağlı olan iki ana eğilimi ortaya çıkardığını görüyoruz. Birincisi: ABD, AB emperyalizmine kölece angaje olan iktidardaki AKP ve liberal “sol” akımların temsil ettiği koalisyon. İkincisi: ABD ve AB emperyalizmi ile temel bir çelişkisi olmayan TSK, Bürokrasi, CHP, MHP ve ulusal “sol” akımlar ittifakıdır.
AKP’nin uluslarötesi tekelci sermayeye olan kölece bağımlılığı doğaldır. Yoksa iktidarda kalamaz. AKP-TSK “çelişkisi” karakolda bitmediğine göre sistemin bekası yüzünden uzlaşır bir çelişkidir.
Öğrenci gençlik dönemlerinde sistemin varlıklarından asla rahatsız olmadığı ve de 12’li darbelerde “rahatlıkla” bertaraf ettiği sınıf dışı örgütlerin lider ve taraftarlarının, o dönemin devrim simyacısı, devrimci romantizm, silahlı ve ihtilâlcı örgütlerinde oldukça nal eskitip günümüzde hidayete erip birer “demokrasi” şampiyonu olduğunu da görüyoruz.
Böyleleri sistemin açtığı tartışma tuzağına balıklama atlamıştır.
Küçükburjuva “sol” akımların önceleri “devrim” diye titreşip sonradan sisteme entegre olmaları doğal bir süreçtir. Küçükburjuva “sol” kadroların öğrencilik yılları artık gerilerde kalmıştır. Dönemin öne çıkardığı gençlik kadrolarının o zamanki görüşleri zamanla evrim geçirerek değişmiş, kimi kadroları kapitalist anarşinin nimetlerinden yararlanmaya başlamıştır. Bu türden gençlerin ideolojik-sınıfsal kimlik, kişilik ve aidiyetleri hayatta-üretimde-sistemde yerlerini almaya başladıkça biçimlenmektedir. Böyleleri arasından burjuva sınıfına maharetle dâhil olanlar çıktığı gibi kısmetlerini hâlâ “sol”da arayanlar da vardır. Bu cenahtan sosyaldemokrat, liberal, özgürlükçü, postmodern ve yeni-sol gibi örgüt / partiler kuranlar da çıkmıştır. Anılan örgüt sözcülerinin AKP’nin “anayasa” değişikliği taslağına, çeşitli gerekçelerle “olumlu” baktıkları da anlaşılmaktadır. Bunlar arasında AKP’nin çıkmazını “ikilem” olarak değerlendirenler de vardır. “Sosyalist sol” geçinen, binbir parçaya bölünmüş, aralarında programatik-reformist uzlaşmaz bir çelişki olmayan örgüt / partilerin, kapitalist devlete, üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkileri ağı gibi sömürü mekanizmasına asla dokunmadan “toplumun demokratikleşeceği” burjuva yalanına destek olduğunu görüyoruz.
Küçükburjuva katmanlardan gelip de Proleter Devrimci potada eski elbiselerini çıkarıp atarak eriyen ve yeni bir kalıba dökülerek yeni bir halita oluşturan kadrolara ebedî saygı duyuyoruz. Bu konu; devrimci mücadelede küçükburjuvazinin çifte karakterli, güvenilmez, kaypak sınıfsal kimliği konusuyla asla bir arada değerlendirilmemektedir.
“İç Savaşa harcanan askeri harcamalar eğitime, sağlığa ve ekonominin canlanmasına harcansaydı…”, “Seçim barajı yüzde 5’e indirilseydi…”, “Kürt, Alevi kimliği kabul edilseydi..”, “Zorunlu din dersleri kaldırılsaydı…”, “Parti kapatma yetkisi meclise verilseydi…” , “Demokrasinin tüm kurum ve kuralları işletilebilseydi…”, “Sivil toplum kuruluşlarına yetki verilseydi…” türünden fıstık gibi laflarla burjuvaziye akıl veren, önerilerde bulunan garip bir ‘solculuk’ türedi son yıllarda.
Bu durumda: “Halamın t…kları olsaydı amcam olurdu!...” demekten kendimizi bir türlü alamıyoruz.
Anlaşılan odur ki, bu türden ‘solcu’ takımı ne sınıflar mücadelesinden, ne tutarlı bir tarih ve sınıf bilincinden ve ne de uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı-işbirlikçisi-taşeronu olan günümüzdeki devlet tekelci kapitalizminin iktidarından ve onun ideolojik-sınıfsal konumuyla örtüşen gündeminden hiçbir şey anlamamış. Ya da anlamış anlamasına ancak bugün inancını ve bilincini yitirdiğini itiraf edip, saf değiştirdiğini söylemek yerine zırvalamaktadır.
Anılan cenahtan kimilerinin de AKP’nin sömürücü sınıfların çıkarlarını pekiştiren “anayasa” değişimi tasarısına korkak bezirgan kafasıyla “ehveni şer” ya da “ne koparırsak kâr” mantığı ile katkı sunduğu da görülmektedir!..
12’li askeri faşist darbe dönemlerinin ana ve baba yasaları, avantalar ve yağmalar düzeninin çerçevesini belirleyen -güvenceye alan- metinlerden oluşmuştur. Bu metinler zamanla sistemin “bekası” için yer yer bazı değişikliklere uğratılmıştır. Şimdi sunulan taslak ile hem AKP’nin kendi hukuksal güvencesini sağlam bir kaziyeye bağlama, hem de tabandan gelen sınıfsal talepleri yumuşatmayı amaçlayan değişikliklerle kitleler avutulmak istenmektedir.
AKP’nin “anayasa” değişikliği manevrasına “evet” desen ne olacak demesen ne değişecek?
İçişleri bakanlığına dilekçe vererek kurulan 61 adet siyasî partiden 30’u “sol” iddialıdır. Sistem mevcut “sol”u ciddiye dahi almamaktadır. Mevcut “sol” örgütler ise, AKP’nin “açılım” ve “demokrasi” oyununu ne açığa vurmak ne de geri adım atmaya zorlamak için ortak amaçlarla bir araya dahi gelememektedir.
AKP’nin kara gerici, ırkçı, şoven ideolojik-sınıfsal kimliğini açığa vurarak, geri adım attıracak ve de sistemi devrimci yol ve yöntemlerle aşabilecek birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP sosyal pratikte henüz işbaşı yapamamıştır.
Sosyal muhalefet dinamiklerinin en ileri unsurlarının kütlesel çıkışlarını sevk ve idare edecek kurmayı (İSP) yoksa, son tahlilde burjuva demokrat dahi olamayan hâkim gerici sınıflar koalisyonunun dediği olacaktır. Öyle de olmaktadır.
Sistem o denli çürümüş ve çözülmüştür ki, “gerici reform” dahi yapamaz hale gelmiştir. Bu durumda AKP’ye “gerici reform” dahi yaptırılmamalıdır. Burjuvazinin sağlı “sol”lu partilerini kitlelerin sosyal taleplerini kapsayan reformları yapmaya zorlayan, bu yolda devrimci taktiksel esneklikleriyle ittifaklar politikasını gözeten donanımlı bir İSP yoksa, işçi sınıfı ve emekçileri nispeten rahatlatabilecek burjuva yasal iyileştirmelere gidilmesi de hayal olacaktır. İSP burjuva yasal iyileştirmelerle devrimci hareketi bir basamak öne sıçratabilmek amacıyla ve böylece yeni bir mevziiye yerleşecektir; sistemden koparılan “taviz” demek olan yasal iyileştirmelerle asla yetinmeyecektir.
“Anayasa” tartışmalarında bu türden bağımsız sınıf tavrı gözeten ve de AKP’nin açmazını kitlelere anlatıp yol gösteren hiçbir güvencemiz yoktur.
Nihai amacı elbette siyasal-sosyal devrim olan donanımlı bir İSP, taktiksel açıdan bazı sosyal iyileştirmelere “evet” diyebilir. Sistemi buna zorlar. İSP’nin kurmaylığındaki bir sosyal muhalefet dinamiği ilke ve amaç birliğindeki güçleri seferber ederken, daima devrimci hareketin sınıfsal çıkarlarını gözetir. Devrimci-zengin taktiksel esnekliklerle gerektiğinde burjuva partileriyle dahi geçici, şarta bağlı ittifaklara girebilir. Fakat nihai amacını göz ardı etmez ve asla burjuvazinin oyunlarına gelmez. Kendisine açılan tuzak kanallara girmez. Kendi kanalını kendi özgücüyle açar… Bunları yapabilen kurumsal merkezi disiplinli aracın adı: PARTİ’dir.
T.C. devletinin kuruluşundan beri, burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojisi kemalizmi tutarlı biçimde karşıya alacak, onunla tarih önünde hesaplaşacak ve de aşacak devrimci bir hareket bir türlü yaratılamadı. Kemalist rejim devlet eliyle burjuva yetiştirirken karşısındaki en büyük tehlike olan Tarihî TKP’nin kadrosunu katletti. Devrimci programını bilinçle karşıya aldı. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği yolundaki en ufak bir örgütlenme tavrı karşısında düşmanca saldırdı. “Hizaya gelmeyenleri” ya ortadan kaldırdı ya da kendine benzetmeyi becerdi.
İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasının henüz yeterince bilince çıkarılamadığı -gerçekleşemediği- bir konjonktürde mevcut burjuva ve küçükburjuva “sol” akımların evlere şenlik “muhalefeti” AKP’nin işçi ve emekçi halklar düşmanı politik çizgisini geriletmeye yetmemektedir. Yetmez.
Hâkim gerici sınıfların baskıcı, sömürücü politikalarını geriletmek stratejik amacı gölgelemeyen taktiksel bir konudur. Aslolan burjuva politikalarını tarihsel-sosyal haklılıklarımızla aşmaktır. Özetlersek: Siyasal-sosyal devrimdir.
Kolektifimiz Çalışanları lafzen “devrim” tekerlemeleriyle idare-i maslahatçılık yapanlardan değildir. Tarihsel-sosyal iyimserliğimizle siyasal-sosyal devrimlerin hem yasallıklarından hem de zorunluluklarından haberlidir. Bilince taşımaya çalıştığımız ilkesel tavrımızın arkasında durduğumuzu, şu aşamada kadrolar arasında yaratıcı diyalogların gelişmesinin iklim ve altyapısını oluşturmaya çalıştığımızı dost-düşman herkes bilmektedir.
T.C. devletinde sömürücü sınıfların diktatörlüğü açık faaliyet alanlarını devrimcilere, komünistlere hiçbir dönem kullandırmadı. Bu “düzeneği” bozmak için düşünce ve örgütlenme özgürlüklerimizi her koşulda büyük bedeller ödeyerek kullandık. Kullanıyoruz. Kadrolar bu yolda terini akıttı, canını feda etti.
T.C. burjuvazisinin sendikasız, grevsiz, İSP’siz bir ortamda gelişip güçlenerek uluslarötesi tekelci sermayenin yerli bir ortağı-işbirlikçisi-taşeronu olması geç, fakat güç olmamıştır.
Hâkim gerici sınıfların faşist-faşizan diktatörlüğü yalnızca devrimcileri, komünistleri değil, ulusal özgürlük talepleriyle sistemi zorlayan ve haklı talepleriyle öne çıkan Kürt, Arap, Laz, Çerkes vb. tüm emekçi halkları karşısına almıştır. Uygulanagelen inkâr-imha-asimilasyon politikalarıyla Ermeni, Rum, Yahudi halklarını tehcir ve göçe zorlamıştır. Komünal, komünizan inanç-kültür ve gelenekleriyle Kızılbaş-Alevi canlarımızı katletmiştir. Bir yandan fukara Müslüman’ı sahte din ve milliyet duygularıyla kabaca sömürürken, diğer yandan Alevi-Sünni kışkırtması -bölücülüğü- yaptığını unutmamalıyız. T. C. devleti bilinçli bir tercihle halkımızı zengin-fakir olarak bölerken, tekelci, militarist, polis devletini güçlendirmeyi ihmal etmemiştir. Haksız ve kirli savaş koşullarında 50 bin insanımız hayatını kaybetmiş, 17 bin insanımız keyfî ve fiilî infazlarla katledilmiş, Kürt-Türk karşıtlığı ile düşmanlığı tahrik edilmiştir.
Kara gerici, ırkçı, şoven ve sömürücü temellere dayalı rejim gerici reform yaparak mı krizden çıkabilecektir? Ana ve Baba yasalarında yapılmak istenen sözde değişikliklerle sistemin sömürücü kimliği gizlenebilecek midir? Kimilerince dillendirilen “Barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü, halkların kardeşliği” gerçekleşebilecek midir? İşçi sınıfının gaspedilen hakları geri alınabilecek midir? Hakikî komünistler açık alan faaliyetlerinde bulunabilecek midir? Sayıları 14 bine ulaşan siyasî tutsaklarımız F Tipi cangıllarından kurtulabilecek midir?
Sistem hiç çekinmeden kendisini vareden hukuksal-yasal meşruiyetini dahi hini hacette çiğneme cüretini tüm süreçlerde açıkça göstermiştir. T. C. devletinde bu yöntem bir gelenek hâline gelmiştir. Asker, polis, yargı ve bürokrasi rahatlıkla birer siyasî parti gibi hareket etmektedir.
Sistemin nasıl çürük temellere oturtulduğu her olay ve olguda açıkça görülmektedir. Fukara TEKEL işçisinin doğrudan demokrasi ve direniş haklarını kullanması karşısında politikacıların sinirleri bozulmuştur. Polis devleti, haklı talepleriyle alanlara çıkanlara vahşice saldırmakta bir sakınca görmemiştir. Oysa TEKEL işçisinin hak arama eylemi AKP’nin “açılım”, “demokrasi” ve “anayasa” değişikliği balonuna batırılmış bir iğnedir yalnızca.
AKP, İSP’nin kurmaylığında gerçekleştirilen tutarlı bir iktidar mücadelesi ile organik ilişkili işçi-kitle, köylü-kitle, gençlik-kitle çalışmaları karşısında kaçacak delik arayacaktır.
İşçi sınıfı ve emekçilere hiçbir yararı olmayan “anayasa” tartışmaları sınıflar mücadelesine ve burjuvaziye zarar vermeyecek bir zeminde yapılmaktadır. AKP’ye hizmet etmek dışında bir marifeti olmayan liberal “sol” akım temsilcileri Marx-Engels-Lenin’den yaptığı, özsüz, ruhsuz eklektik, pragmatik alıntılarla AB’ye, AKP’ye bağımlılıklarını kanıtlama yarışına girmiştir. Çeşitli “Sol Cenah” örgütlerinden kopan liberal “sol” aydınlar topluluğu henüz bir siyasî parti oluşturma becerisini dahi gösterememiştir. Fakat Taraf vb. gazete ve dergi çevrelerinde, sanal internet sitelerinde kümelenerek “namus belası” türünden “ilkesiz birlik cephesi” kurmuşlardır. Örgütlü, örgütsüz kadrolarıyla basbayağı politika yapmaktadırlar.
Ulusal “sol”cular da (nasyonal-“sol” ya da faşist), ulus-devletçi, kamucu, kemalist, Ergenekoncu, ABD, AB ve İsrail’e bilimsel antiemperyalist argümanlar yerine aslında yine onlardan esinlenilen demagojik şoven ve sosyalşoven temelde karşı çıkmaya çalışan siyasî argümanlarıyla politika yapmaktadır.
“Sol Cenah”: İşçi sınıfı hareketini, sosyalist hareketi, emekçi kadın hareketini, ilerici-devrimci gençlik hareketini, Kızılbaş-Alevi hareketini, Kürt ulusal hareketini, fukara Müslüman ve yoksul köylülüğün politik arayış ve yönelişlerini uyumlandıramadığı için kitlelerin muhalefeti anılan bu iki kutup arasında yalpalamaktadır.
“Şeriatçı-Laikçi” yörüngesine oturtulmak istenen sahte gündemi bozacak devrimci bir hareket yoksa, henüz yaratılamamışsa, burjuvazinin çıkarlarına hizmet edecek bir “anayasa” tartışmasına haklı gerekçelerimizle ve de baştankara bir mantık ve anlayışla girmeyeceğiz. Geçmişte de girmedik.1
Çünkü proletaryanın bağımsız sınıf siyaseti henüz Parti biçiminde ete kemiğe kavuşmamışken, proleter devrimci güçlerin egemen sınıf içi çelişkilerden yararlanabilecek tarzda taktik manevra yapmasının (yani proleter olmayan geniş emekçi yığınları seferber etmesinin) mümkün olmadığını, bütün ülkelerin tarihsel deneyimine ve deneyimden damıtılan bilime rağmen bunun mümkün olduğunu savunanların Partisiz “Üçüncü Cephe” çağrılarının nasıl birer aldatmacaya ve kuyrukçuluk çağrısına dönüşmek zorunda olduğunu çok iyi bilincindeyiz.
Devrimciler, komünistler her şeyden önce ideolojik-teorik-politik ve örgütsel kendi kozalarını örecekler ve örgütsel güvencelerini yaratacaklardır. Yaratmalıdırlar. “Sol Cenah”ın ayrışıp bütünleşmesi, Komünistlerin Birliği sorunsalının ete kemiğe bürünmesi davasını bir kenara itip AKP’nin “anayasa” oyuncağı ile oyalanmamalıyız. Gerici reform dahi yapamaz bir duruma gelen sistemi devrimci yol ve yöntemlerle aşma görevini daha görkemli biçimlerde bilince çıkarmalıyız.
Dipnot Açıklamaları:
1 TSK 27 Mayıs 1960’ta askeri darbe yaparak iktidara el koymuş, parlamentoyu ve anayasayı feshetmiş, DP ileri gelenlerini “Vatana ihanet” suçlamalarıyla Yassıada Mahkemelerine sevk etmişti. DP’nin işçi ve emekçi halk düşmanı politikalarına karşı giderek yaygınlaşma istidadı gösteren geniş halk kitlelerinin hoşnutsuzluğu ve kütlesel çıkışlar politik önderlikten yoksundu. Yeraltı faaliyeti gösteren TKP’nin kitlesel desteği de zayıftı. Açık faaliyet alanlarında ilerici sendika, dernek, kitle örgütü kurmak resmen yasaktı. Askeri darbe yetkililerinin “demokrasi” ve yeni bir anayasa vaatleri kitleler nezdinde görece olumlu karşılanmaya başlanmıştı. 27 Mayıs 1961 Anayasası’nı “işçi sınıfına ve emekçilere yukardan verilmiş hak ve özgürlükler manzumesi” olarak niteleyen küçükburjuva “sol” unsurlar bu anayasayı yüceltme yarışına girmişti. O dönemin komünist kadroları ise devrimcilerin, komünistlerin temel hak ve özgürlüklerini yasaklayan, işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenme haklarını, grev hakkını sınırlayıp darbeleyen, emekçi halkların taleplerine yer vermeyen 27 Mayıs Anayasası’nı burjuvaziyi rahatlatan bir anayasa olarak niteledi. Arabesk kimliği ile kendi iktidarını pekiştirecek olan bu anayasa bile yerli burjuvazimize “bol” gelmişti. Moskova’dan yayın yapan Bizim Radyo da bu doğrultuda yayın yaparak “Anayasaya Hayır!” kampanyasını başlatmıştı. Bizler de o günkü sınırlı bilgilerimizle disipline uymuş ve TKP’nin çağrısı doğrultusunda hareket etmiştik. O dönem çeşitli gerekçelerle “Hayırda hayır vardır” propagandasıyla “Anayasaya Hayır!” diyenler genellikle DP, CKMP gibi siyasî parti taraftarları ve kara gerici, ırkçı ve şoven kesimlerdi. Komünistlerin gerekçesi elbette bu kesimin gerekçeleriyle örtüşmüyordu. T. C. devletinin komünistler üzerinde uygulayageldiği baskı ve terör politikası ile İslâmi kesim üzerindeki aynı değildi. Bizlerin haklı gerekçelerle öne sürdüğümüz “Anayasaya Hayır!” eylemleri bizi yol arkadaşım Halit Karça ile birlikte önceleri Harbiye Kışlası hücrelerine daha sonra Balmumcu Sıkıyönetim Askeri Cezaevine götürmeye yetmişti… Yakınlarımız bizlerin nerede olduğunu dahi öğrenememişti… 27 Mayısçılar bizi bu türden “vukuatımız” nedeniyle DP taraftarlarına yöneltilen “düşük” sıfatlılarla aynı kefeye koyarak “İnkılâp Düşmanı” nitelemesiyle yargılamıştı. Kemalistler cumhuriyetin kuruluşundan, Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının katledilişinden beri komünistlerden korkuyordu. Yapılan duruşmalarda 27 Mayısçı kemalist hâkimlere yönelttiğimiz; “Burada neden yargılanıyoruz?” sorumuza “Baş kesmemek için burun kanatıyoruz!..” diye cevaplar veriliyordu. Askerî hâkimler toplu mahkeme duruşmalarında sıraya dizdikleri “İnkılâp Düşmanı” sanıkları, cübbelerini çıkarıp sille tokat dayaktan geçirdikten sonra cübbelerini giyerek tekrar yerlerine dönüyorlardı!..
Gün geçti ve devran döndü, fakat devrimciler, komünistler yine topun ağzındayız. Kriz şartlarında da “günah keçisiyiz”. Her sosyal altüst oluşta adımız “vatan haini, anarşist, bölücü ve teröriste” çıkıyor. Yine yargılanıyoruz. Daha sonraki yargılanmalarımızda TCK’nın “Bir sosyal sınıfı diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakküm kurmak…” , “Anayasal düzeni tağyir ve …” ve TMK’nın özel yorumları yapılarak çeşitli iddialarla mahkûmiyetimiz sağlanmıştı. Artık o dönemdeki gibi komünistleri yargılamaya niyetlenen hâkimler cüppelerini çıkarıp sille tokat üzerimize yürümüyorlar. Bu sefer daha inceltilmiş “şık” yöntemlerle, mevcut hukukun özel yorumlarıyla yargılanıyoruz. O dönemlerin savcıları Marx-Engels ve Lenin’den sayfalar dolusu ilgisiz alıntılar yaparak “Bizimkileri” ketenpereye getirmenin yolunu araştırıyordu. Şimdiki ilgili savcılar ise, kes, kopyala, yapıştır türünden hazır iddianamelerle Devrimcileri, Komünistleri yargılamaya yelteniyor! Yeri geliyor “Bizimkiler” F Tipi cezaevlerini dolduruyor. Yeri geliyor kütlesel çıkışlarda gaz bombası yemekten kurtulamıyoruz. Yeri geliyor kütlesel çıkışlarımızda polisin kütlesel dayak seanslarından geçiriliyoruz. Yeri geliyor siyasî cinayetlere kurban ediliyoruz… Yeri geliyor elimizdeki Kurum ve Araçlar’mız idarî, kanuni, hukukî, cezaî, icraî, keyfî ve fiilî yöntemlerle kuşatılıp tehdit ediliyor.
Allahın şu işine bakın ki AKP’nin dümen suyuna yerleşen liberal “solcu” takımı da ayağının tozuyla devrimci ve Marksist Sol Kadroları V. İ. Lenin’den yaptıkları eklektik, pragmatik alıntılarla “Niye AKP’nin Anayasa değişikliği taslağına ‘evet’ demiyorsunuz?” diye sorgulamaya yelteniyorlar!?..
