Yıl: 1970, yıl: 2010. Aradan 40 yıl geçti. Sosyal değişim ve dönüşümler açısından bakıldığında 40 yıl bir yanıyla çok az, diğer yanıyla çok uzun bir zaman dilimidir.
Sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimizi sulandırmaya aday sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist eğilimlere meydanı boş bırakmamak için 15/16 Haziran’ın her yıldönümünde çeşitli etkinlikler düzenlemeyi gelenek haline getirdik.1 Sınıflar mücadelesinin keskinleştiği kütlesel çıkışların yaygınlık gösterdiği 2010 yılında ne yapmalıyız? Tarihselden-Güncele nasıl devrimci bir mesaj vermeliyiz diye düşünüyoruz.
1970 - 15/16 Haziran Direnişi’mizin2 yaşamakta olan bir sanığı ve tanığı olarak henüz aşılamayan tarihsel direnişimizin 40. yıl dönümünde “Sol Cenahımıza” neleri hatırlatmalıyız? Gündeme neyi getirmeliyiz? Bu süreçten çıkardığımız çok yönlü ders ve sonuçları kimlere ve nasıl anlatmalı ya da paylaşmalıyız? Sosyal pratikte eksikliği duyulan İSP’nin (İşçi Sınıfı Partisi’nin) oluşturulması dersimizi günümüz kadrolarına nasıl bir basınç uygulayarak hatırlatmalıyız? diye düşünmek durumunda kaldık.
Günümüz 1970’lerin dünyası değil. Bu 40 yılda tarihsel-sosyal önemli olay ve olgular gerçekleşti. En başta insanın ve insanlığın sosyal-evrensel kurtuluş mücadelesinde büyük önemi olan Ekim Devrimi’nin gerçekleştirildiği topraklardaki SSCB deneyimi ile Sosyalist Sistem -sosyalist uygulamalar- geçici olarak çözüldü. Kapitalist-emperyalist sistem bu tarihsel trajedinin getirdiği fırsatları değerlendirmekte gecikmedi. Bilimde, teknik ve teknolojideki yenilikleri de yanına alarak vitrinini onarma becerisini gösterdi. Kapitalizmin “YDD” ve küreselleşme projesi krizle birlikte yeniden gelip duvara dayandı. Kapitalist sistemin ideologları insanın ve insanlığın tekrar ayağa kalkacağını biliyor. Tarihsel-sınıfsal açıdan yeni Ekim’lerin gerçekleşeceğinin bizlerden bile daha net olarak bilincindedirler. Bu yüzden de siyasal-sosyal devrime gebe bölge ve toplumlarda tahkimatlarını güçlendiriyorlar.
Bu süreçte Marksist metodolojiyi doğru okuyup yorumlamaya aday tüm kadrolar Ekim Devrimi’nden daha görkemlisini gerçekleştirmenin gündemde olduğu bilincinden asla geri adım atmadı. Kapitalizm devrimci yol ve yöntemlerle mutlaka aşılacaktı!..
Kapitalist-emperyalist sisteme kölece angaje T. C. devleti uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı-işbirlikçisi-taşeronu kimliği ile işçi sınıfı hareketini, sosyalist hareketi içinden ve dışından girişilen kuşatmalarla işlevsiz bir duruma getirerek finans-kapitali iyice palazlandırdı.
İçinden ve dışından kuşatılan işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasına büyük darbeler vuruldu. Sendikalar grev ve toplu iş sözleşmesi yapamayan birer devlet sendikasına dönüştürülürken, “sol” örgüt / partiler ise sınıf dışında ve düzeniçi “demokratik” kurumlar haline getirildi.
Devrimci harekete kurmaylık etmesi beklenen Devrimci ve Marksist Sol Kadroların yaşadığı “Öndersizlik Krizi” hâlâ aşılamadı. Dolayısıyla yığınağın nereye yapılması gerektiği3 yeterince bilince çıkarılamadı ve önemli bir birikim çarçur edildi. “Sol Cenahta” genel bir devrimci hesaplaşma-sorgulama geleneği yaratılamadığından, devrimci kuruluşlarda kimi rol ve sorumluluk alan kadroların teşhisi, mümkünse tedavisi, değilse gözünün yaşına bakılmadan tecrit ve teşhiri mücadelesi de yeterince etkili olamadı.4 Bilimsel Sosyalizm-Komünizmin5 teori pratiği hazmedilemedi ve bu coğrafyada yeniden üretilemedi. Zaman ve mekân gözetilmeden yapılan disiplinsiz yayın furyasıyla pragmatik, eklektik bilgi kırıntılarıyla yetinen örgütler yaşadığımız coğrafyanın insanını vareden tarihini, kültür ve geleneklerini, din, dil, inanç sistemlerini öğrenemedi. Öğrenemediği için de öğretemedi. Bu nedenle de dünya devrimci pratiğinden basit taklit yöntemiyle uyarlanan ve söze “dedi ki” diye başlayan dinsel ayinler misali politika yapmayı denedi. Marksist-Leninist Öğretinin6 devrimci özü ve ruhu kavranamayınca sosyalist-komünist lafza önem veren devrimci grupların teori pratikte bozgunlardan bozgunlara uğratılması, dediklerinin tam tersini yapar hale getirilmesi güç olmadı.
İlerici-devrimci gençliğin dinamizmi yabancılaştırılarak politika dışında, bireyci, benmerkezci, umutsuz ve ufuksuz bir duruma getirildi. Oysa bundan 40 yıl öncelerinin, 15/16 Haziran’ın kadroları sürekli olarak “Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur.” özdeyişlerimizle ilkeli, samimi, dürüst, militan ve özverili gençliği işçi sınıfının koruyuculuğuna çekmenin kavgasını veriyordu!
15/16 Haziran Direnişi o dönem “bizde işçi sınıfı var mı”, “kır mı - kent mi”, “öncü parti” türünden soyut, hiçbir şeye yaramayan özsüz tartışmaları tamamen bitirerek Proletarya-Burjuvazi uzlaşmaz çelişkisini somut biçimde ortaya çıkarmıştır. Günümüzde ise sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halk gerçekliği yerine resmî ideolojinin bir versiyonu olan “Şeriatçı-Laikçi” türünden sahte gündemlerle insanlarımız bölünmeye çalışılarak işçi sınıfı ve emekçi halkların haklı talepleri inkâr edilmek istenmektedir.
15/16 Haziran Direnişi’nin kadroları Proletaryayı kadın-erkek, Alevi-Sünni, Kürt-Türk-Arap-Ermeni-Rum-Çerkez-Laz kimlik ve kişilikleriyle değil, burjuvazinin baskı ve terörüne karşı sınıfsal aidiyetleriyle harmanlayarak, taleplerini öne çıkararak sevk ve idare etmeyi başarmıştı. Günümüzde ise inanç ve etnisite temelindeki örgütler öne çıkarılmaktadır. Alevilerle Kürtler hızla kendi örgütlerini kurup politikleşerek haklı talepleriyle sisteme karşı tavırlarını almaktadır. Ancak sistem güçleri tarafından yapılan tüm “çözüm” edebiyatına rağmen bu haklı taleplerin enternasyonal proletaryanın kurmaylığıyla buluşmadan ve kapitalist-emperyalist sistem ortadan kaldırılmadan gerçek bir çözüme kavuşturulamayacağı unutulmakta / unutturulmaktadır. Tarihsel pratik ise bu gerçeği er ya da geç tekrar tekrar hatırlatmakta üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor.
Politika sahnesinde sahte Müslüman, sahte milliyetçi, sahte sosyaldemokrat ve bir de sahte sosyalist-komünistler peydahlanmıştır! Oysa 15/16 Haziran Direnişi’ni tabanda ören, eylemde öncülük yaparak hareketi nihai amacına taşımaya çalışan nüveler, poliste, işkencede ve cezaevlerinde devrimci direngenliğin gereğini yerine getirmişti. Mahkemelerde 15/16 Haziran Direnişi’nin tarihsel-sosyal haklılığı ile sosyalizmin onurlu sesini haykıran kadrolar, bu eylemlerden sonra politikada tutulacak Ana Halka’yı bizzat sosyal pratikleriyle göstermişti. “Bizimkiler” bu direnişten Parti, Partileşme Sorunu, Komünistlerin Birliği’nin gerçekleştirilmesi dersini çıkarmıştı.7 15/16 Haziran’dan çıkardığımız derslerin uzantısında konuyu incelediğimizde günümüzde hâlâ politika sahnesinde İşçi Sınıfı Partisi (İSP)’nin kurmaylığının eksikliği hissedilmektedir.
15/16 Haziran Direnişi’nin sendikal-ideolojik-politik-örgütsel konumunu, toplumda yarattığı sorunları ve izlerini dost-düşman herkes ideolojik-sınıfsal aidiyetlerine göre bilmektedir. Bilinenleri tekrarlamak niyetinde değiliz.
Kendi payımıza ifade edeceksek: 15/16 Haziran Direnişi’nin “sanığı ve tanığı” olmakla asla yetinmedik. Bu süreci hayat ve mücadelenin bizlere öğrettiğini sandığımız tüm yönleriyle belgeleyip kitaplaştırdık. Kadroların eleştirel katkısına sunduk. Yaptığımız tahlil ve değerlendirmeleri, eleştiri-özeleştirilerimizi, önerilerimizi tüm devrimci ve komünist kadrolarla nasıl paylaşacağımızı düşündük. Paylaşabilmeyi umduk.
Fakat “Sol Cenahımız” henüz daha ne ayrışabilmiş, ne de Komünistlerin Birliği temelinde buluşup bütünleşebilmiştir. Bu eksikliğimizden ötürü Kolektifimiz’in ısrar ve süreklilik içinde gündeme getirdiği konu ve sorunlar olması gereken yerlerde -Devrimci Oturum disiplinleriyle- tartışılamadı. Devrimci grupların Marksist açıdan değerlendirmesini gerçekleştirmek yerine katledilen kadrolarının birer “idol” haline getirilmesiyle yetinildi. Devrimci hareketimizin “çıkış hattı”nın ideolojik-teorik-politik temelleri bir türlü atılamadı. Anılan niyetlerle sunulan bu yoldaki çalışmalarımıza hiçbir Marksist eleştirel katkı yapılmadı. 15/16 Haziran’a nağmeler dizildi. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği konusu gizlenmeye çalışıldı. Sendikalizm ile parlamentarizme prim verildi. Dahası burjuva ve küçükburjuva “sol” kulvarlarda kümelenen örgüt / partilerin tamamının Proletaryanın davasını her türden kuşatmaya karşı savunan Kolektifimiz Çalışanlarına karşı “düşmanca” bir tavır içine girdiği görüldü. Bu durumdan asla yakınmadık. “Bizimkiler” sınıfsal kimliklerine yakışan sosyal / enternasyonal ideolojimize hizmet ediyordu(k). Gündemimizde bu türden kuşatmalara karşı da hazırlıklı olmalıydık. Hazırlığımız da vardır.
Proletarya Devrimcilerinin siyasal-sosyal devrimden neyi ve nasıl algıladığı ile avantüryeye soyunanların teori pratiği nesnel gerçeklikle ve de her sosyal altüst oluş döneminde yeterince denenip sınandı.8
“Sol Cenahımız”ın bu tarihsel-sınıfsal değeri büyük olan direniş deneyimini nasıl değerlendirdiğini yakından biliyoruz.
Bu 40 yıllık zaman diliminde “Sol Cenahımız” nasıl bir konumdaydı? 15/16 Haziran’ı nasıl ve hangi amaçlarla anmaya kalkışmıştı?
Marksist bakış açısıyla bu konuyu her zaman gündemde tutmaya çalıştık. Tarihselden-güncele işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin buluşup bütünleşmesini, Komünist bir hareketin ancak böylelikle yaratılabileceğini bıkmadan-usanmadan tekrarladık. Bilince çıkarmaya ve sosyal pratiğimizle göstermeye çalıştık. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin son derece hayatî bir mesele olduğunu da tüm süreçlerde gündeme taşıdık. Bunun kavgasını verdik. Hâlâ da vermeye devam ediyoruz.
Anılan-anılmayan ideolojik-politik çalışmalarla işçi-kitle çalışmaları yaptık. İşçi sınıfının malı olan Kolektifimizi sağlı “sol”lu tüm kuşatmalara rağmen ayakta tutmayı başardık. Konuyu tüm yönleriyle irdeleyen-yansıtan ve de kolektif biçimde üretilen telif kitap, dergi, gazete, broşür vb. araçlarımızla devrimci geleneklerimizi kurda-kuşa yem etmemenin kavgasını verdik. Tartışmaya değer önemli malzemeler sunduk. Deneyimimizi aktardık. Sınıfsız sendika, sınıfsız parti, sınıfsız sanat-estetik ve politika yapanların karşısında kurumsal merkezi disiplinli araçlarımızın yetkinleşmesine çalıştık. Aradan 40 yıl da geçse, Komünistlerin Birliği sorunsalından bir milim olsun gerilemedik. “Meşrebimizce” iddiamızın arkasında durduk. Dışımızdaki kadrolara bu temeldeki çabalarımızla bir basınç uygulayamadık. Irağında olmadığımız bir eksikliğimizdir. Fakat bu durum mutlaka aşılacaktır.9
Bu süreçte 15/16 Haziran Direnişi’nin Proleter Devrimci duruş ve onurunu, saygınlığını ve prestijini kabaca sömürenler de çıktı. Bunlar arasında hakketmeden “Haziran edebiyatı” yapanlarla “sponsorlu 15/16 Haziran anmalarını” mizahla karışık duygularla izledik. Özellikle de hayatın ve mücadelenin asla doğrulamadığı ideolojik-politik-örgütsel perişanlıklarını “15/16 Haziran” adıyla örtmeye girişen ve başta Mihri Belli, Rasih Nuri ve Sarp Kuray olmak üzere birileriyle yeterince hesaplaşamadık. Bu türden faydacı yaklaşımlarla örgüt kurma “atak”larını yeterince açığa vuramadık.10
Kimilerinin: 15/16 Haziran’ın her yıldönümünde yasaksavar biçimde bu süreci hamasetle andığını; İşçi sınıfının kendisi için sınıf olma kavgasında Proletarya Devrimcilerinin aklını, bilincini, eylemini ve yüreğini ortaya koyuşunun hangi manaya geldiğini bir türlü kavrayamadığını; İşçi sınıfının bağımsız sınıf tavrı karşısında ideolojik-politik yanılgılarını düzeltme cihetine gitmediğini gördük.
“Devrimci Sendika” diye söze başlayanların bu süreçte birer devlet sendikasına dönüştüğünü; “devrim” diye titreşen küçükburjuva avantüryelerin burjuvazinin kendilerine açtığı kanallarda “yorgun demokrat”, “liberal-solcu”, “nasyonal-solcu” kulvarlara girdiğini ya da “dava”dan döndüklerini gördük.
Günümüzde işçi-kitle, köylü-kitle ve gençlik-kitle çalışmaları giderek yaygınlaşıyor. Devrimci, Sosyalist, Komünist, Bolşevik iddialı grup, çevre ve örgütlerin sosyal pratiği yeniden sınanıyor. Kütlesel çıkışlarda ilkeli, dürüst, samimi, militan ve özverili nüvelerin ataklarını ileri ve anlamlı bir sese dönüştürme görevi öne çıkıyor. Bu memlekette her şeye rağmen büyük bir devrimci potansiyel güç olduğu her olay ve olguda görülmektedir. Bu birikimleri geliştirip güçlendirmek, enerjiye çevirmek ve de yığınağı mümkün olan bir ve tek yere yapmak da bizim elimizdedir, kötürümleştirmek de… Bir yandan burjuvazinin diğer yandan içimizdeki “eloğulları”nın kuşatmalarını ‘politik açığa vurma’ yöntemlerimizle aşmak ve yenmek gündeme gelmiştir. Kütlesel çıkışlardaki nüvelerin kullandığı inisiyatifler şimdi ideolojik-teorik-politik ve örgütsel alanları da kapsayacaktır. Kapsamalıdır. Bahar aylarının anlamlı yıldönümlerini, 8 Mart, 21 Mart, 1 Mayısların coşku ve heyecanını, tüm kütlesel çıkışları, grev ve direnişleri 15/16 Haziran’ın devrimci coşku ve ruhuyla buluşturup bütünleştirebildiğimizde, özlenen merkezi kurumsal disiplinli bir hareket de yaratılabilecektir. Komünistlerin biricik güvencesi bu türden Kurum ve Araç’ların üretilmesindedir çünkü.
15/16 Haziran Direnişi’mizin 40. yıldönümünde pratik örgütçü geleneklerimizi yeniden diriltip harmanlamak dışında daha ayrıntılı tahlillere bilmem ihtiyaç var mıdır?
Dipnot Açıklamaları:
1 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., Şimdi Söz Yapanlarda!.. GELENEKTEN GELECEĞE 15/16 HAZİRAN VE GÜNÜMÜZ, Eylül 2008, Sorun Broşür Dizisi: 8 (15/16 Haziran’ın 38. Yıldönümü dolayısıyla SORUN Polemik Dergisi 32. Sayısının eki olarak yayımlandı; kütlesel biçimde grev ve direnişlerde dağıtıldı.).
2 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., İŞÇİ SINIFI-SENDİKALAR VE 15/16 HAZİRAN - Olaylar-Nedenleri-Davalar-Belgeler-Anılar-Yorumlar, 2. Baskı, Ekim 2001, Sorun Yayınları.
3 Ayrıntılı bilgi için bakınız: S. Ö., Marksist Sol Yığınağı Nereye Yapmalı?, Temmuz 2001, Sorun Broşür Dizisi: 13.
4 Ayrıntılı bilgi için bakınız:
1.) S. Ö., İŞÇİ SINIFI-SENDİKALAR VE 15/16 HAZİRAN -Özellikle Anılar Bölümü-, Sorun Yayınları.
2.) S. Ö., 12 Mart 1971’den Portreler, C: I,1. Baskı: 1993, 6. Baskı: 1999, C: II. 4. Baskı: 1994, C: III. 4. Baskı: 1997, Sorun Yayınları.
3.) S. Ö., Oportünizm Yargılanıyor, Şubat 1980, Sorun Yayınları.
4.) S. Ö., İlerici Yayımcılığımızın Sorumluluğu, Ekim 1985, Sorun Yayınları.
5.) S. Ö., Devrimci Siyasî Terbiye-Diplomasi-Ahlak, Ocak 2001, Sorun Broşür Dizisi: 12.
6.) S. Ö., “Terörist”in Günlüğü, Ocak 1995, Sorun Yayınları.
5 Ayrıntılı bilgi için bakınız: Friedrich Engels Enstitüsü, Marksist-Leninist Parti’nin TEMEL EĞİTİM DERSLERİ, I. Baskı: Nisan 1979, II. Baskı. Temmuz 1996, Sorun Yayınları.
6 Ayrıntılı bilgi için bakınız:
1.) Cevdet Alsan, LENİNİST PARTİ ÖĞRETİSİ, Kasım 1979, Sorun Yayınları (Toplatıldı-Yargılandı).
Cevdet Alsan, LENİN VE KOMÜNİST ENTERNASYONAL Kasım 1977, Sorun Yayınları (Toplatıldı-Yargılandı).
7 15/16 Haziran’ın kadroları, geçmişi saymazsak, günümüzle birlikte 40 yıldır 19. yy. başlarında Çarlık Rusyası’nda V. İ. Lenin’in önderliğinde oluşturulan RSDİP gibi 10 Eylül 1920’de Bakû’de oluşturulan Tarihî TKP’nin I. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi’ni örnek alarak bu Leninist yöntemi günümüz koşullarında nasıl yeniden üretebiliriz gibi devrimci bir çabanın -ütopyanın- içinde olduk. Bizler hiçbir dönem “dar grup kültü” ile yola çıkarak, disiplinsizce örgüt kurup “vahiy” geleneği ile kurulan örgütlerini parti ilan edenlerden olmadık. Tüm süreçlerde Marksist-Leninist ilke, kural ve yöntemleri yaşadığımız coğrafyada yeniden üreterek, kurullarda sosyalist demokrasiyi ve devrimci normları sürekli işleterek II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi’nin oluşturulmasını düşündük. Devrimci ve Marksist Sol Kadroları bu amaçla düşündürmeye, kadrolar arası yaratıcı diyalog ve ilişkilerin ilkeli olmasına çalıştık. Sürekli olarak ilişkilerin iklim ve altyapısını oluşturmayı öne çıkardık. Devrimci birimlere asla zarar vermedik. Bu türden ilkeli duruşumuz biliniyorken bizlere “Niçin 15/16 Haziran Direnişi sonrası, bu birikimi arkanıza alarak partiyi kurmadınız?” türünden sözüm ona eleştiriler yöneltildi. Nedeni çok açık. Nasıl mı?
Birincisi: Partinin kolektif çabalarla ve Kongre yöntemiyle oluşturulmasını düşünüyorduk.
İkincisi: “Parti kurma” fiilini çekmiyorduk. Sürekli biçimde oluşturma ve inşa etme diye söze başlıyorduk.
Üçüncüsü: Komünist Manifesto’nun disiplinine uygun hareket ediyorduk. Yani Parti varken parti kurulmazdı. PARTİ’den kastımız sahte ve naylon komünist örgütler değil, Tarihî TKP idi.
Dördüncü olarak günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek PARTİ; devrimci tarih ve geleneklerimizin uzantısında mutlaka birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı olmalıydı. Mevcut “sol” örgütleri değil, mücadelenin tüm biçimlerine göre örgütlenmiş, tutarlı bir iktidar programına sahip İSP’yi kastediyorduk.
15/16 Haziran’ın kadroları olarak devrimci tarih ve geleneklerimizin isim ve sıfatlarını kimileri gibi hak etmeden, hesapsızca kullanma “suçunu” işlemedik. Hiç kimse de bizlere yukarda sıralamaya çalıştığımız gerekçelerle “Neden Haziran isimli parti kurmadınız?” türünden bir soru yöneltemez. Parti oluşturma zor zamanların işidir. Kolay ve ucuz çağrışımlarla parti kurulmaz. Küçükburjuvaca ataklarla kurulan örgütlerin encamını görüyoruz. PARTİ; mücadelenin ateşinden gelen sınanıp denenmiş kadroların kolektif iradesiyle oluşturulur. Kurulmaz.
8 Denenip sınanma konusunda, burada iki ilginç örnek verilmesini uygun buluyoruz:
Birincisi; “1973 Atılımı” diye Harici Büro’nun kendisini “TKP” olarak ilan etmesiyle binlerce insan bu türden idealizasyon ve mistifikasyonlara inanarak kervana katılıp “Bilen Yoldaş Çok Yaşa” çığlıklarıyla koroya uydu. PARTİ; “Yaşasın-kahrolsun” türünden ucuz slogancı yöntemlerle değil, ideolojik-teorik-örgütsel tutarlılıkla oluşturulur. Günümüzde hayat ve mücadele bu türden partileşmelerin bireylere ve topluma neye mal olduğunu acımasızca gösterdi. İşçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareket bundan çok büyük zarar gördü. Geriye ne kaldı? Bu sorunun cevabını verecek hiç kimse yoktur!.. (Yaşanan bu türden gerçekliği çeşitli panel-söyleşilerimizde dile getirdiğimizde ise, kimilerinin ahmakça saldırdığını ve sataştığını görüyoruz. Böylelerine bir türlü PARTİ mikrobu aşılayamıyoruz, çünkü “dar grup kültü”, “örgüt kurma” virüsü öylesine bilinçlerini tahrip etmiş ki…)
İkincisi; Kürdistan İşçi Partisi’nin örgütlenmesini incelemek durumundayız. PKK gerillaları binleri bulunca bu harekete katılanların sayısı da artmıştı. Ne zaman ki PKK ideolojik-politik açılardan çeşitli kırılmalar gösterdi ve Kürt burjuvazisinin programını savunmaya başladı, örgüt zayıfladı. PKK’nin her şeye rağmen halen önemli bir kitlesi vardır. Harici Büro’yu “TKP” olarak ilan eden avantüryelerin ise hiçbir işe yaramayan hizipleri dışında bir varlığı söz konusu dahi değildir.
II. Tüm Türkiye Komünistleri Kongresi’ni örneklemek, tarihimizde bir ilk olan I. T. T. K. K. birlik kongresi yöntemini gündeme taşımak, bu türden denenip sınanmış örgütlenme anlayışlarını aşan, bu örneklerle asla kıyaslanamayacak olan Marksist-Leninist Öğretiye sıkıca bağlı bir projedir.
9 Ayrıntılı bilgi için bakınız: “SORUN Polemik Dergi’mizin 40. Sayısı Üzerine” (S. P. S: 40, s. 3-9) başlıklı yazımızla sürecin ayrıntılı bir değerlendirmesi yapıldı. Bu yazımızla aynı zamanda işçi sınıfına, okurlarımızla ve kadrolara düzgün bir hesap verilmesi düşünüldü.
10 15/16 Haziran Direnişi’ni gerçekleştiren kadrolar 1970’li yıllarda ve bu sürecin uzantısı 12 Mart 1971 askeri faşist darbesinin işbaşı yapmasıyla önceleri İstanbul Kartal Maltepe 2. Zırhlı Tugay askeri cezaevinde, ardından 1. Ordu Selimiye Kışlası’nda tutsak olarak bulunuyordu(k.). Mihri Belli arkadaş (M. B.) pek çok kez olduğu gibi “kaçan kurtuluyor” mantığı ile yine yurtdışındaydı. MDD anlayışına angaje örgütleri de ve diğer devrimci gruplar gibi bu süreçte büyük darbeler almış, kadrolarını kaybetmişti. M. B.nin MDD anlayışına kölece angaje olanlar kendisine “Şimdi ne yapacağız?” türünden bazı sorular yöneltince o da, yurtdışına giderken “Örgütlenin” öğüdünde bulunuyor. “Nasıl örgütleneceğiz?” sorusunu da “Haziran Hareketi” biçiminde cevaplıyor. “Haziran Hareketi” adlı örgüt iddiasıyla cezaevine getirilen kimseler arasında Rasih Nuri İleri, Hasan Kıyafet, vb. isimler, hiçbir zaman ve hiçbir devrimci grup tarafından ciddiye alınmayan kimlikleriyle tanınıyordu. M. B. dâhil bu insanlar hayatları boyunca da burjuva resmî tarih anlayışı ile resmî ideoloji kemalizm’den kopmamıştı. Yine ayrıca, bu türden bir örgüte üye olma iddiasıyla pek çok genç insanın başı “belaya” girmişti.
Günümüzde Rasih Nuri İleri basında çıkan ilanlardan öğrendiğimize göre 90. yaş günü kutlama törenlerine katılıyor, pastasını kesiyor! Kendisine sisteme sunduğu üstün katkılar ve de devrimci tarih ve geleneklerimizi çeşitli idealizasyon ve mistifikasyonlarla çarpıtması nedeniyle daha nice uzun ömürler diliyoruz!
Bu bay 1970’li yıllardaki Demokratik Devrim Derneği (DDD) ve İstanbul İşçi Birliği başkanlığı yaptığını duyuruyor internet sitesinde. Bay Mahir Kaynak MİT görevlisi kimliği ile o dönem hem ilerici gençlik kesiminde, DDD’de hem İPSD’de cirit atıyordu. Komünist geçinenler onu Sosyalist ülkelerin düzenlediği ‘Dünya Gençlik Konferansı’na Türkiye’den yetkili delege olarak göndermeyi de uygun bulmuştu! Mahir Kaynak DİSK’te ve T. Maden-İş Sendikasında “uzman” yani “öğretmen” olarak görev de almıştı! SADA ve KDİKB örgütlerimizin o dönem DİSK’e ve T. Maden-İş Sendikası yöneticilerine ve tüm ilerici-devrimci kuruluşlara Mahir Kaynak’ın MİT görevlisi olduğunu sözlü ve yazılı biçimde bildirmemiz üzerine Kocaeli bölgesindeki sendikal eğitim çalışmalarına “hoca” olarak onu değil, yerine (ve önerimiz üzerine) Fethi Naci’yi göndermişti.
Bu memlekette Rasih Nuri İleri gibi “polisiye işlere meraklı” ve resmî ideolojiye bağlı biri İşçi Birliği gibi 15/16 Haziran Direnişi’ni tabanda ören örgütlerden birinin başına kendiliğinden, vahiy geleneği ile başkan olabiliyorsa, birileri de bu olayı açığa vurmuyorsa vay o memleketteki işçi sınıfı hareketinin başına!.. İstanbul, Kocaeli, Adana ve proletaryanın yoğun olduğu illerde kurulan işçi ve köylü birlikleri 15/16 Haziran Direnişi’ni örgütleyen nitelikleriyle bilinmektedir. Dolayısıyla sınıf bilinçli kadrolar bay R. N. İleri’ye bu türden kuruluşlarda bir sorumluluk vermemiştir.
R. N. İleri “tarihçi” geçinen tahrifatçı kimliği ile Tarihî TKP ve Mustafa Suphi’lerin katledilişi üzerine de diğer meslektaşları gibi kemalist rejimi aklamayı üstlenmiştir! (12 Mart 1971’den Portreler kitaplarımızda kendisinden söz ettiğimiz için burada kimliği hakkında ayrıntıya girmeyi uygun bulmuyoruz. Fakat genç araştırmacıların bu türden tarihçilerin günümüzde tiftiğini attığını sevinerek görüyoruz. Bunlardan birisini zikretmeliyiz: Osman Özarslan, Kemalizm Sovyetler Sosyalizm, 2008, Ceylan Yayınları.)
‘Politik açığa’ vurma görevimizi yerine getirirken anmak gerekiyor; Rasih Nuri İleri, TSİP’lilerin 12 Eylül sonrası çıkardığı Görüş dergisinde entrikacı-polisiye yöntemlerle şahsıma sataşmayı denemiştir. Görüş dergisi ancak basın kanunu yoluyla bizim tekzibimizi yayınlamış, fakat konuya adı karıştırılan (Öncü Kitabevi Yayınları Sahibi) kardeşim Zeki Öztürk ve Temel Demirer’in tekziplerini ise yayınlamamıştır. Böylece Görüş’çüler bay R. N. İleri’yi korumaya yeltenmişti! (Ayrıntılı bilgi için bakınız: SORUN Birlikte Sosyalist Dergi, Sayı: 1989-9, s.71-79, S. Ö., “Görüş Dergisi R. Nuri İleri ile Neyin Peşinde? Ya da ‘Eleştirilirlik Sınırı’ mı Yoksa Ciddiye Alınabilirlik Sınırı mı?” başlıklı yazı. Yine SBSD, Sayı: 1989-10, s. 59-62, Temel Demirer, “R. N. İleri’ye Açık Mektup” başlıklı yazı. Ve yine SBSD, Sayı: 1989-10, s.63-65, Zeki Öztürk. “İşin Özü Bir Nitelik Kavgasıdır: Devrimci Kanat Oportünist Kanada Karşı Zafer Kazanacaktır!..” başlıklı yazı (Burada bir not daha düşelim: Günümüzde TUSİAD Görüş isimli bir dergi çıkarmaya başladı. Himaye ettiği kadrosunda kimler var? sorusunu varın siz inceleyip-araştırın!..).
R. Nuri İleri’nin kemalist ideolojiyi “sol”dan tahkim etmeyi, kemalizmin komünistlere, ilericilere, işçilere ve emekçi halka karşı estirdiği terörü gizlemeyi amaçlayan kitabı, nihayet tam yerini bulmuş ve “türk solu” adını kullanarak “Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!” şeklinde yayınları yapan ultra-faşist, açık kafatasçı bir ekibin yayınevinden yayınlanmıştır.
“Haziran Hareketi” sanıklarından Hasan Kıyafet de tıpkı R. N. İleri yoldaşı gibi hayatları boyunca sosyalist, komünist geçinen (TİP, TEP, “TKP”, TBKP, ÖDP, SİP-“TKP”) tüm örgüt / partilere girmiş ve de 15/16 Haziran Direnişi ile asla uzak yakın bir ilişkileri olmamıştı. Bu memlekette Hasan Kıyafet’in kapısını çalmadığı yayın kuruluşu neredeyse kalmamıştır. Şimdilerde ise, ayağının tozuyla Kürtlerin gazetelerinde, tv.lerinde icra-i zenaat etmektedir.
15/16 Haziran Direnişi’nin saygınlığını ve adını (16 Haziran Örgütü) kullanma hakkını kendinde görenlerden biri de Sarp Kuray’dır. 12 Mart 1971 sonrası, askerî faşist darbenin şalı kitlelerin üzerinden aralanırken, örgüt kurma furyasında, 83 sanıklı Deniz Kuvvetleri Davası’ndan hüküm giyip tahliye olan Sarp Kuray da ‘16 Haziran’ isimli bir örgüt kurmuş, 12 Eylül 1980’den sonra yurt dışına gitmiş ve 1993 yılında Türkiye’ye dönmüş, Hava Alanında tutuklanmış ve 2.5 ay tutuklu kalmış, “Tek başına T. C.yi yıkmak” suçundan yargılanmıştır. Sarp Kuray 1987’de ‘16 Haziran Örgütü’ ile ilişkisini kesmiştir. Bu dava sanıklarından hâlen aranan ve yurt dışında bulunan Serdar Kaya’nın dosyası ayrılmış, örgüt ile ilgili yargılanma sürmektedir.
Andığım bu isimlerin hepsiyle çeşitli zamanlarda hapishane arkadaşlığımız oldu. Devrimci gelenek ve isim sömürüsü konusunu bu kimselerle oturup konuşma-tartışma ve sorgulama “şansını” bir türlü yakalayamadık. Sarp Kuray şimdi Sincan F Tipi Cezaevinde. Kurduğu örgüt yüzünden yalnızca kendisi hüküm giymiştir. Hapisteki birine şimdilik bu kadar yazmayı uygun buluyoruz. Sarp Kuray, ideolojik-teorik-politik-örgütsel görüşlerine katılmasak da yukarda isimlerini andığımız şahıslardan farklı bir kimliğe-kişiliğe sahip bir insandır. Hiç olmazsa hapishane arkadaşlarına selam verir, biçimsel de olsa saygı göstermekte kusur etmez. Arayıp hal-hatır sorar. Mektup yazar. Devrimci Gençlik döneminin kimi isimlerinin (ki, onlarla da ayni cezaevlerini ve kötü günleri yaşamış-paylaşmıştık) bunu dahi yapacak yüreklerinin olmadığını görüyoruz. Sarp Kuray’a Dergilerimizi ve kitaplarımızı gönderiyoruz. Dileriz bu hapislik döneminden düşünce-davranışta ileri bir gelişme gösterir. Komünistlerce geçerli bir özeleştiri verir.
Devrimci tarih ve geleneklerimizi kimler sömürmedi ki? Bunlardan birini daha anarak şimdilik bu bahsi kapatalım: TSİP isimli bir örgütü 16 Haziran 1975 tarihinde kurup “Haziran” ve parti çağrışımı yapan Ahmet Kaçmaz, Yalçın Yusufoğlu, Oya Baydar, Tektaş Ağaoğlu vs. gibilerinin “vukuatını” öne çıkarmak insana sıkıntı veriyor.
Haziran geleneğimizi kimler destursuz kullanmadı ki? Dünyanın hiçbir ülkesinde sınıflar mücadelesinin bu görkemli direnişini burjuva ve küçükburjuva yöntemlerle belleklerden bu düzeyde silmeye yeltenen çıkmadı.
Haziran Direnişi’mize güzellemeler dizenler, “Haziran” isimli yayınevi kurup bağımsız sınıf tavrı üzerine hiçbir eser üretmeyenler, “Haziran” diye söze başlayarak “edebiyat” yarışmaları düzenleyip yapanlardan söz etmeyenler, sendikacı bürokratlarla işçi aristokratlarına mikrofon uzatıp bu geleneğin kazanımlarının üstünü küllemeye çalışanlar… Bilmem ki hangi birinin kaydını düşmeli?
Özetlemeye çalıştığımız bu örnekler politikada kendiliğindenliğin, küçükburjuva avantüryeye soyunanların konumunu anlatmaya yetiyor. Birileri de özünde siyasî bir hareket olan 15/16 Haziran Direnişi’ne “kendiliğindenlik” yaftasını vurarak kendiliğinden örgüt / parti kurma suçunun üstünü örtmeye yeltendi.
15/16 Haziran ve “örgüt kurma” bahsinde şahsımıza yöneltilen soruları bilmem ki cevaplayabildik mi?
