1 Mayıs’ın Sınıfsal Anlamını Kavramak

Babür Pınar

Emperyalist-kapitalist blok, küresel politikalarıyla, topyekûn işçilere ve ezilen halklara saldırıyor. Bu saldırı, sınırlı ve bölgesel değil; küresel, boyutları esnek ve siyasî iktisadî, ideolojik cepheden yapılan bir saldırıdır. Dün Afganistan, bugün Filistin, Emperyalist-kapitalist bloğun silahlı işgaline uğradı. On yıllardır “kanayan yara” olarak tutulan bu bölgeler, adeta soykırımın deney alanı oldu.

Emperyalist-kapitalist blok, bugün, küresel terörüne bahane buldu; İslâmcı terörizm. Emperyalist terörizm; İslâmcı teröre karşı “kendi ülkesinin çıkarlarını” savunma bahanesiyle hükmünü sürdürüyor. Sömürge halkların katli, çeşitli nedenler ileri sürülerek gerçekleştiriliyor. Sömürge ülkelerde, emperyalist bloğun çıkarlarına doğrudan bağlı kukla yönetimler oluşturularak, bölgesel egemenlikler pekiştiriliyor. Venezüella gibi ülkelerde, darbeler açıktan organize edilerek ve gerçekleştirilerek küresel düzeyde gericilik egemen kılınmak isteniyor.

Ülkemizde yaşanan ekonomik ve siyasî krizin gerçek sorumluları olan emperyalist tekeller, politikacılar, uluslararası iktidar odakları ve onların önerdikleri çizgiden sapmayan ve iktisadî kazanımları birlikte paylaşan Türk işadamları, siyasetçiler, bankacılar; bugün “sütten çıkmış ak kaşık” örneği şatafatlı savunularla ortaya çıkıp, krizden çıkma formülleri sunuyorlar. Krizden çıkma formüllerinin hepsinin özünde faturanın işçilere-emekçilere ödetilmesi var. İşçiler, emekçiler gerçek anlamda alternatif iktidar olarak organize olamamaları nedeniyle, boyun eğerek bu faturayı ödüyorlar.

Emperyalist-kapitalist bloğun küresel saldırısı, ekonomik, siyasî, askerî cepheden sürdürülürken, ideolojik alanda da burjuva medyası küresel ve bütünsel bir söylemle bu saldırıları meşrulaştırıyor. Egemenlerin saldırıları; ezilenlerin yanılsamalı bilincinde “haklılık” onayı alıyor; ezilenlerin çoğunluğu emperyalist saldırılara rıza gösteriyor. Emperyalist-kapitalist bloğun toplumsal alanlardaki saldırısı; dinsel ve ulusal eksenli “savunma” ve karşı saldırı ile önlenemiyor. Emperyalizmin saldırısına karşı burjuva ulusal ve dinsel “direniş” nihai olarak başarısızlıkla sonuçlanıyor. Hatta bu direniş ve saldırı, emperyalist saldırıyı ve saldırının ideolojik dayanağını güçlendiriyor.

Dün olduğu gibi bugün de; Emperyalist-kapitalist bloğun, küresel ve topyekûn saldırıya karşı direniş savaşımının, emeğin kurtuluşu ekseninde ve enternasyonal özle gerçekleştirilmesi zorunluluğu daha da açığa çıktı.

19.Yüzyılın sonunda, emeğin kurtuluşu savaşımlarıyla başlayan süreç, 20. yüzyılda emek eksenli devrimlerle taçlandı. 2.Emperyalist Paylaşım Savaşı yılları; dünyadaki emek-sermaye güçleri arasındaki çatışmanın vardığı durumun zorlamasına, boyun eğen ülkelerde, “ulusal” yönü öne çıkan sosyalist kurumlaşma ve aynı dönemde sömürge ülkelerde gerçekleşen ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı boyut; sosyalist hareketlerin, kurumların enternasyonal savaşımını ve uluslararası emekçiler dayanışmasını gölgeledi. Dolayısıyla sosyalist hareket, enternasyonal değerlerden uzaklaştıkça, sosyalizmin kuruluşu, tüm uluslardan işçilerin ve emekçilerin sorunu olmaktan çıktı. Ve yüzyılın sonunda Dünya işçileri; ulusal “işçi iktidarlarının” çözülmeleri ve kapitalist bloğa teslim olmaları karşısında sessiz kaldılar. Ulusal sosyalizm kurgusu, diğer siyasî ve iktisadî nedenlerle birleşince yenilgi kaçınılmaz oldu. Bu süreç boyunca emperyalist-kapitalist blok, öncelikle emeğin kurtuluşu eksenli enternasyonal dayanışma bağlarına ve değerlerine ideolojik ve siyasî cepheden saldırdı. Dünya işçilerinin, sosyalist iktidarları “kendi savaşımının dışında bir olgu” olarak görmesi ve bağlarını gevşetmesi oranında, emperyalist bloğun bu saldırısı başarılı oldu.

Emperyalist-kapitalist bloğun; emekçilerin, işçilerin enternasyonal dayanışmasını ve savaşımını köreltme ve iğdiş etme tavrı bugün daha açıktan ve net biçimde sürüyor. Tekelci burjuvazi işçi sınıfının örgütlü bir “güç” olarak alanlara çıkmasının emekçi kitlelerde yaratacağı devrimci ruhu boğmak istiyor. Dünyanın önemli bir kesiminde işçiler ve emekçiler gitgide yoksullaşarak ve yoksullaştıkça da aşağılanarak; örgütsüz kaldıkça ve sınıfsal birlik ruhunu yitirdikçe, kanları ve terleriyle milyonlarına milyonlar kattıkları bir avuç bankacının, fabrika patronunun hizmetine girmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Burjuva “ulusal” çıkarlar uğruna, tüm dünya ülkelerinin işçileri, emekçi halkları birbirlerine düşman ediliyor. Ulusal çıkarlar için mücadele dünya işçilerini birbirinden uzaklaştırıyor; oysa bütün ülkelerin işçilerin çıkarları, düşmanları ve mücadele yönleri aynıdır. İşçiler, ortak düşmana karşı, kendi çıkarları için mücadelede zafere ulaşmak için, sınıfsal karakterleri nedeniyle burjuva ulusal önyargılardan kurtulmalıdırlar. İşçiler kendisi için sınıf bilinci ve eylemi nedeniyle asıl olarak milliyetçilik karşıtı olmak zorundadırlar.

Üretimin toplumsal niteliği, işçilerin sınıf birliğinin yolunu açıyor. Gezegenimizin her ülkesinde, işçilerin toplumsal durumu, işçilerin enternasyonal kardeşliğinin kurulmasının zeminini oluşturuyor. Finans kapital, Dünya işçilerinin aralarını bozmak ve birbirlerine düşman kılmak için ve dolayısıyla küresel kapitalist kölelik düzenini sürdürmek için, iktisadî, siyasî, ideolojik alanlarda büyük çaba gösteriyor. Sermaye sahipleri, küresel ölçekte ideolojik ve politik saldırı ve örgütlü girişimlerle; İşçi sınıfının enternasyonal değerlerinin, tarihsel kazanımlarının ayaklar altına alınması ve işçilerin, emekçilerin burjuva değerlerini kutsaması, küresel sömürü sistemine boyun eğmesi için elinden gelen her eyleme başvuruyorlar ve kapitalizmin yıkılmasını gerçekleştiremeyecek olan her “radikal” eyleme ve örgütlenmeye “hoşgörü” gösteriyorlar.

Kuşkusuz, ezilen ulusların kurtuluşu sorunu, toprak sorunu, azınlıklar ve laiklik sorunu, kadın ve gençlik sorunu, kentleşme ve çevre sorunu, vb. kapitalizmin getirip çıkmaz sokağa bıraktığı ve çözümü devrimci sosyalist hareketin önünde, demokratik bir sorun olarak durduğu için, işçilerin bu sorunlara ilgisinin olması ve bu sorunların çözümünü önemli görülmesi normaldir. Devrimci sosyalistler kapitalist sisteme karşı demokratik hakları için mücadele edenler karşısında olmadılar ve her dönemde bu hareketlerin destekçisi oldular. Ancak bu demokratik sorunların, emekçilerin sınıfsal kurtuluşunu gölgeleyecek biçimde ele alınması ve her çevrenin bu sorunlardan birini baş ve özel önem atfedilen sorun ilan etmesi ve özellikle emeğin kurtuluşu sorunundan bağları kopartmak için çaba göstermesi görmezlikten gelinemez. Bu toplumsal gruplar, sorunlarını dile getirirken; burjuvazinin para kasaları ile dini inançları arasına sıkışan vicdanına seslenmeyi stratejik hedefe koyuyorlar ve dolayısıyla sorunlarının çözümünü; vicdanı sızlatılan burjuvazinin insafa gelmesine bağlamak istiyorlar. Kapitalist sistemin bekası için canla başla mücadele veren burjuva siyasîlerini, ideologlarını ve sermaye sahiplerini, kızdıracağı, gözlerinin dönmesine, ağızlarının köpürmesine ve azgınlaşmasına neden olacağı gerekçesiyle; bu toplumsal gruplar, işçi sınıfının burjuva hegemonyasını parçalayacak devrim istemini bastırmak için “utangaç” bir çaba gösteriyorlar. Bu nedenle, burjuva unsurları kızdırmayacak ölçekte devrimci sosyalist hareketten uzak durmak için gösterdikleri çaba karşısında yüksek sesle; devrimden uzak duran her muhalif hareketin burjuva düzeni güçlendireceğini açıklamak gerekiyor.

Sınıf mücadelesi tarihinin gösterdiği; işçi sınıfı ile burjuvazi arasında gerçekleşen her savaşta küçükburjuvazinin, kimi zaman “devrimci” ve kimi zaman “uzlaştırıcı” rol kapmak için canını dişine takarak uğraştığıdır. İki güçlü rakibin kavgaya tutuştuğu her dönemde zayıflar, tarihin yazgısını değiştirebilecek güç edasıyla her iki tarafa akıl vermek ve kavganın gidiş yönünü belirlemek için araya girerek rol kapmak istediler. Ancak bu gerçekleşemez bir istekti ve bu unsurlar, kavganın asıl taraflarının çatışmanın seyrini belirleyen rollerini ellerinden alamadılar. Süreç, kavgayı yürüten asli unsurların çizdiği yola girerek, bu yol üzerinde kendilerine düşen, uzlaştırıcı ya da devrimci vasıftaki küçük rolü; kavgayı lehine çeviren sınıfın değirmenine su taşıyarak gerçekleştirdiler. Küçükburjuvazi 100 metre koşucusu olarak; yakıcı barutunu kısa bir an için kullanır ve tüketir. Küçükburjuvazinin eylemi genel anlamda, maraton koşusuna katılan koşucuların dikkatini dağıtır, ama büyük koşunun seyrini değiştiremez ve uzun erimli koşuyu durduramaz. Kuşkusuz hiç kimse 100 metre koşusunun yapılmasını engelleyemez. Toplumsal maddî kökleri olan bir hareketi teorik mülahazalarla ortadan kaldırabileceğini iddia eden bir teorisyenin beklentisinin tam tersine, maddî, toplumsal koşulları var oldukça, toplumsal fikirler ve bu fikirlerin pratik ifadesi olan eylemlerde var olmayı sürdürür. Proleter devrimin bir maraton koşusu olduğu bilinciyle; maratonu koşmanın gerektirdiği sabır, azim, kararlılık ve cesaret ile kavgaya girerek, bu uzun koşunun diğer tüm kısa mesafe koşucularını etkileyen niteliğe ulaşması sağlanabilir. Bu mümkündür.

İşçilerin enternasyonal dayanışmasının zorunluluğunu asla göz ardı etmeksizin toplumsal pratiğe ilişkin denilebilir ki; 1 Mayıs gününün vasfını belirleyen; işçi sınıfının dayanışmasını ve kendisi için sınıf bilincine sahip olmasını sağlayan eylemlilik olmasıdır. 1 Mayısın bu içeriği, eylemin devrimci vasfını belirler. 1 Mayısı organize edenlerin düzen dışı ya da düzen içi sosyalist, devrimci partiler, sendikalar olması, her toplumsal grubun, kendi demokratik talepleriyle katılımı; 1 Mayısın özüne uygun gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediğinin kıstası olamaz. Bu önemlidir ama daha önemli olan; işçi sınıfının devrimci yürüyüşüne güç veren, mevzii kazandıran politikanın bu örgütler tarafından sürdürülüp sürdürülmediğidir. Bu duruma bakarak gerçekçi bir sonuca varmak mümkün olabilir. DİSK’in, Türk-İş’in ya da Hak-İş’in ya da başka demokratik örgütlerin 1 Mayıs'ı kutlaması; onların işçi sınıfının gerçek devrimci çıkarlarının savunusunu yapan örgüt olduklarını göstermez. Bu sendikalar işçilerin gerçekleştirdiği her eylemi, kendi değirmenlerine su taşımak amacıyla kullandılar. Kuşkusuz sorunun farklı şekilde tartışılıyor olmasının önemli bir nedeni devrimci sosyalist çizgide ve işçi sınıfının fiilen siyasî örgütü olan bir Komünist Parti’nin olmayışıdır. İşçilerin devrimci sosyalist partisi olsaydı; her çeşit ve her renk sınıf örgütünün gerçek niteliği ve onların soruna hangi kaygılar taşıyarak yaklaştıkları konusunda, emekçiler ikircikli davranmaktan uzak durabilirdi.

1 Mayıs da dahil emekçilerin tüm eylemliliklerinde, küçükburjuva devrimcilerinin cesaretle savaş alanına girerek umutsuz bir kavgaya katılmasını, provokasyon diye nitelendirmek ve eylemi gerçekleştiren unsurlara küfretmek; her dönemde burjuva hükümetlerle aynı dili kullanmak noktasında duruşu ifade etti. Bir sınıfın var oluşuna ilişkin fikri ve eylemi, ideolojik teorik çözümlemelerle ortadan kaldırabileceğini sanan sosyalist ideologların; küçükburjuvazinin, alt katman oluşunun kaçınılmaz sonucu gerçekleştirdiği devrimci eylemin vasfını anlamaları mümkün olmadı. Küçükburjuva devrimciliğini lanetlemek; devrimci sosyalist işçilerin işi değildir, olmamalıdır. Ancak küçükburjuva devrimciliğinin, küçükburjuva sosyalist hareketin diğer kanadı olan reformculuğun ekmeğine yağ sürdüğü unutulmamalıdır. Küçükburjuvazinin devrimciliği, teorik kuşatmayla ya da karşı eylemlerle söndürülemez, var olmasının önüne geçilemez. Ayrıca, devrimci sosyalist işçiler, küçükburjuva devrimciliğini ortadan kaldırmayı politik görev edinemez. Ancak işçi sınıfının burjuvaziyle çatışmasında, toplumsal bir güç olarak devrimci sosyalist işçi hareketi, burjuvaziye karşı üstünlük kurarak, egemen sınıf gücünü felç ederek; küçükburjuva devrimcilerinin siyasî bir güç olarak, proletarya devrimi lehine hareket etmesini sağlayabilir. Bu güne kadar sınıflar çatışması tarihinde bu durum çokça gerçekleşti ve bundan sonra da gerçekleşecektir. Diğer yanıyla küçükburjuva devrimciler, gerçekleştirdiği eylemleriyle; işçi sınıfına, tutulmaması gereken yolun ne olduğuna ilişkin somut örnek sundu. Bu yönüyle de küçükburjuvazinin devrimci pratiği, işçi sınıfına yarar sağladı. Ama o kadar. Küçükburjuva devrimciliğini kavramak ve bu eylemin kaçınılmaz gerçekleşeceğini söylemek ayrı bir şey; onun eylemini sahiplenmek ayrı şeydir. Devrimci sosyalist işçilerin sahiplenmesi gereken sınıf eylemleri var. Ülkemizde de, ayaklanma konusunda işçilerin yeterli deneyimi gerçekleşti. Küçükburjuva devrimcilerinin ve reformistlerin pek de hatırlamak istemedikleri ve burjuvazinin de, işçilerin kendilerine güvenini kırmak için kolektif bilincinden silmek istedikleri ve hatta bunu gerçekleştirmek pahasına, küçükburjuva devrimciliğini öne çıkararak, perdelemek istedikleri 15-16 Haziran ayaklanması, işçi sınıfı devrimciliğinin ve savaş gücünün niteliğine ilişkin açık bir perspektif sunmaktadır.

Devrimcilerin ve sosyalistlerin bölündüğü ve burjuva partilerinin ve ideologlarının da sınıf mücadelesinin niteliğini bozmak için, 1 Mayısı sahiplenerek emekçilerin kafasını karıştırdıkları aşılamaz bir gerçeklikken; ve kuşkusuz bu noktada işçi sınıfı saflarında çözülmenin, sosyalistleri serseme çevirdiği, devrimci pratiğini bozduğu açık bir olgu iken yapılacak şey; siyasî birey ve grupların, alanlarda işçilerin sınıfsal bilincini yükseltici olgunlukta hareket etmesidir. 1 Mayısı kapitalist sistem içerisinde, burjuvazinin sınırlarını ve olgunluğunun sınırlarını zorlayarak kutlamak "demokrasi" mücadelesinin bir parçasıdır. Demokrasi mücadelesi de düzen içi bir mücadeledir. Bu noktada 1 Mayısı kutlamak işçi sınıfına devrimci bir ayrıcalık sağlamadı; ama işçi sınıfının ”kendisi için sınıf olma bilincini” yükseltmek doğrultusunda gerçekleştirildiği ölçüde, 1 Mayıs; işçi hareketinin devrimci niteliğe ulaşması açısından anlam kazandı. 2009 yılı 1 Mayıs günü; DİSK yöneticilerinin söylediklerinin arkasında durmayıp çark etmesinin teslimiyetçilik olduğu görülmelidir. (DİSK başkanının; “Biz polisin bu kadar saldırgan olacağını düşünmüyorduk” sözleri burjuva devletin, kendine saldırmayacak nitelikte olduğunu sanan bir reformistin trajik komik ve acı verici itirafıdır). Bu ikircikli tavır, kendi gücüne inancını bozduğu ölçüde, işçilerin kendisi için sınıf olma bilincini köreltti. Ancak bu tavır, işçilere; kapitalist sistem içerisinde sendikaların ve sendikacıların durduğu yeri somut bir biçimde kavrattı. Sendikaların yapısal vasfını, işçilerin somut verilerle kavramaları çok önemlidir. 1 Mayıs’ı çatışarak kutlayacağız sözleri bireyi devrimci kılmaz. Ama savaş gücünü aşan sözler ettikten sonra; karşı saldırı esnasında, hedefinden çark etmek “zor” kullanan karşısında boyun eğmeği ifade eder. Bu tavrın yarattığı moral çöküntüsü ağır bir travmadır. Sözler afaki ve keskin olduğu için değil; pratik karşılığını bulduğu ölçüde büyür ve önem kazanır. Eyleme önem kazandıran şey; somut koşulların sunduğu olanağı azami ölçüde değerlendirerek ve gerçekleştirme gücünü hesaba katarak alınan karar doğrultusunda, nasıl bir duruş gösterildiğidir.

1 Mayıs’ı mücadele günü olarak kutlama hakkının kazanılması; demokratik savaşıma ilişkin bir adımdır. Demokrasi mücadelesi verdiklerini iddia eden sendikaların ısrarlı (!) ve tutarlı (!) duruşu ile emekçilerin bu hakkı kazandığı görüntüsü aldanma yarattı. Düzen içi bir adımda olsa her demokratik kazanım, işçilerin doğrudan mücadelenin yürütücüsü olmasına bağlıdır. İşçiler, düzen içi sosyalist partilerin ve sendikaların varlığının ifadesi olan sınırlayıcı tavırlarına bağlı kalmadan, “çizmeyi aşarak” harekete geçtikleri ve burjuva hükümete de bunu hissettirdikleri ölçüde demokratik haklarını elde edebildiler. Dünya’nın tüm ülkelerinde, İşçi sınıfı, savaş mevziisini kendi kazdığı ve bulunduğu mevziide ödünsüz bir savaşım verdiği zaman, kendisi için sınıf bilincine sahip oldu ve tarihin yönünü çizdi ve kapitalizmin emekçilere çizdiği yazgıyı değiştirdi.

Kutlamaların 1 Mayıs Meydanı’nda yapılması hakkı, burjuva hükümetin bağışı olmadı. 1 Mayıs öncesi günlerde gerçekleştirilen TEKEL Direnişi, işçilerin kendilerine güvenini ve kendisi için sınıf olma bilincini artırdı. TEKEL işçilerinin direnişi, işçilerin ve emekçilerin burjuva devletin içyüzünü kavramasını sağladı. Sağ ve “sol” bütün burjuva siyasî partilerin, birbirine karşı ağız dalaşı; işçilerden yana gözükme rolünü oynayarak, “hareketi düzen içi hale nasıl sokabilirim” fikrinin açığa çıkmasını sağladı. İşçilerin eylemini bozarak, çözerek, bu durumdan nasıl yararlanabilirim fikri, çatışma halindeki burjuva fraksiyonların ortak amacı idi. TEKEL eylemi, sınıf çatışmasında işçilerin kendi ayakları üzerinde durabileceği bilincini olgunlaştıran büyük bir deneyim oldu.

Diğer yandan TEKEL işçilerinin direnişi, ekonomik krizin, genel anlamda işçilerin, burjuva sistemden, bir ayaklanmaya girişecek ölçüde umut kesmediklerinin ve bu durumun gerçekleşmesinde, sözde devrimci, sosyalist partilerin ve sendikaların düzen içi umutları besleyen tavır ve fikirlerinin önemli rolünü açığa çıkardı. Daha önemlisi, TEKEL direnişi, işçilerin sınıf gücünün neye kadir olduğunu burjuva hükümete öğretti ve dolayısıyla işçilerin istekleri karşısında daha temkinli ve ılımlı davranması gerektiğini belletti. Uluslararası arenada işçi sınıfı ile mücadele halinde olan küresel sermayenin, “emekçileri kucaklayarak burjuva parlamenter sistemin içerisinde tutmasının”, kapitalist sistem açısından çok daha güvenli bir yol olduğuna ilişkin öngörüsü, deneyimi ve diğer ülkelerin burjuva hükümetlerinin uyguladığı mücadele taktikleri, ideolojik saldırı yöntemleri; T.C. hükümetinin 1 Mayıs’a ilişkin yaklaşım tarzını etkiledi. Kuşkusuz dünya işçilerinin sermaye karşısında kazandığı zaferler de; her kapitalist ülke hükümetinin politik programını etkileyen unsur olduğu gibi, T.C. hükümetinin de “uzlaşma yoluna girmesinde” önemli rol oynadı.

Bu durum işçi sınıfının sorunlara enternasyonal tavırla yaklaşmasının gerekirliliğini bir kez daha ortaya serdi. Ancak, İşçilerin uluslararası siyasî dayanışması ve birlikteliği burjuva devletleri hiç de hoşnut kılmıyor. Bu nedenle işçi sınıfına enternasyonal dayanışma bilinci kazandıran değerler; küresel ideolojik saldırı ile köreltiliyor. Burjuvazi, Dünya emekçi kadınlar gününü, Dünya kadınlar gününe dönüştürerek iğdiş ediyor. 1 Mayıs’ın, enternasyonal özünü körelterek; “ulusal” biçimde kutlanan güne dönüştürmek için çok özel bir propaganda yürütüyor. 1 Mayıs enternasyonal dayanışma ve mücadele günü nedeniyle bir kez daha hatırlatmakta yarar var; Bugün sosyalizmin enternasyonal değerleri, tek tek “ulusal kimlikler” öne çıkartılarak deforme edilmektedir. Burjuva ideologları, “Nazım Hikmet”i Komünist ve Enternasyonal kimliğinden arındırarak “ulusal” bir kimlikle adlandırmak için “özel” bir çaba gösteriyorlar. Bu oyunu bozmak gereklidir. “Nazım Hikmet”ler enternasyonal ve komünist kimlikleriyle, dünya emekçilerinin değeridirler. Onları bu vasıflarından arındırarak “ulusallaştırmak” Dünya sosyalist hareketinin enternasyonal değerlerini bozma ve yok etme girişimin bir parçasıdır. Elbette ki kapitalist hükümet ve burjuva siyasî partiler; demokrasi aşığı küçükburjuva sosyalist, demokrat partilerin, burjuva demokrasisinin işçiler için vazgeçilmez değerde olduğu iddiasını güçlendirmek istiyorlar ve burjuva demokratik devletin “yüce vasfına” binaen, işçilerin kurtuluş umutlarını “demokratikleşme” ile sınırlı tutulmasını sağlamak için canla başla çalışıyorlar.

Sosyalist işçiler, emekçiler, aydınlar sermayenin, iktisadî, siyasî ve ideolojik saldırısını boşa çıkartmakla yükümlüdürler; 1 Mayıs’ın işçilerin ve emekçilerin enternasyonal dayanışma ve savaşım günü olduğu vurgusu daha da önem kazandı. İşçiler ve emekçiler enternasyonal dayanışmayı ve savaşımı arka plana attıkları sürece, savaşımlarının gücü azalacak ve burjuvazi karşısında yalnızlaşmaları ve yenilgiye uğramaları kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.

Ezilen halkların emperyalist saldırıya karşı savaşımlarının başarı ile sonuçlanması, savaşımın emek eksenli enternasyonal özde sürdürülmesine bağlıdır. Devrimci sosyalist işçiler, ezilen ve sömürülen halklardan yana bir tavır geliştirmenin yolunun enternasyonal söylem ve savaşımla olanaklı olduğunu unutmamak zorundadırlar. Bu tarz duruş bugün her zamankinden daha çok gereklidir. Emek eksenli, enternasyonal karşı duruşun, ulusal ve dinsel savunuyla sulandırmasına, revize edilmesine izin vermek yenilgiyi işin başından kabul etmek demektir.

Türk, Yunan, Filistin, Kürt, Ermeni, İsrail, İngiliz, İrlanda, Fransa, Cezayir vb. ulusların işçilerinin enternasyonal kardeşlik türküleri, emperyalist kapitalist sisteme karşı savaşta hep bir ağızdan söylendikçe, uluslar arasındaki çatışmayı körükleyen savaş naraları bastırılabilir.

Emperyalist saldırılara karşı, siyasî, iktisadî, ideolojik, felsefî ve sanatsal alanda birleşik, enternasyonal devrimci karşı duruşu gerçekleştirmek, 1 Mayıs gününü gerçek içeriğiyle kavramanın ve yaşamanın gereğidir.

 

29 Nisan 2010- Ankara

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.