Bölünmeler Üzerine

Turgay Ulu

Bölünme dediğimizde, Türkiye devrimci hareketinin en belirgin özelliklerinden birini dile getirmiş oluyoruz. Kuşkusuz dünyanın birçok bölgesindeki devrimci hareketler de bölünme sorunlarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Devrimci hareketler açısından bölünmeler bir bakıma kaçınılmazdır diyebiliriz. Sonuçta hareketler insanlardan oluşmuş yapılardır. İnsanlar ise birbirine benzemeyen özelliklere sahip olan varlıklardır.

En uyumlu yapılarda bile çeşitli çelişkiler varlıklarını sürdürürler. Bu çelişkilerden ortaya çıkan eğilimler sürekli birbirleriyle çatışma ve mücadele halinde olurlar. Her çelişki mutlak bölünme getirir diye bir kural yoktur. Bazı durumlarda çelişkiler ve çatışmalar hareketin yetkinleşmesinde rol oynayabilirler. Gelişmenin dinamosu çelişkidir. Hareket varsa çelişki de vardır. Çelişki varsa gelişme olasılığı da vardır, gerileme olasılığı da vardır. Çelişkinin gelişmeye veya gerilemeye yol açması; içinde bulunulan koşullara ve bu koşullar altında varlık sürdüren insan öznesinin niteliğine bağlıdır.

Bu nedenledir ki, her coğrafyada gerçekleşen bölünmeler o coğrafyanın genel yapısına uygun biçimlerde olmuştur. Kimi yerlerde yaşanan bölünmeler teorik, politik nedenlere dayanırken, kimisinde de daha çok örgütsel sorunlara ve kişisel çekişmelere dayanmaktadır.

Sınıf mücadelelerinin devamı olarak kurulan Mustafa Suphi döneminin TKP’si irili ufaklı birçok grubun birleşmesiyle oluşmuştur.

Mücadelenin yükseldiği dönemlerde devrimci gruplar birleşme ve birlikte hareket etme işine daha fazla önem vermiştir. Mücadelenin tıkandığı ve zayıf seyrettiği dönemlerde sorunlar, çelişkiler artmış ve bölünmeler gerçekleşmiştir.

Marksizm, fikir mücadelelerinin ateşininin içinden, zahmetli bir çözümlemenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Marksizm’in yaratıcıları olan Marx-Engels döneminde, hareket içinden bir bölünme olmamıştır. Fakat Terzi Vaytling gibi önce Marksların arkadaşı iken sonradan Marksları, “kendi çıkarları için işçi sınıfı üzerinde diktatörlük kurmak istemek” ile itham edenler olmuştur. Marksların kurmuş oldukları Birinci Enternasyonal’de yaşanan en büyük bölünme Bakunin ile yaşanan bölünmedir. Ancak bu bölünme Marksizm’in içinden yaşanan bir bölünme sayılmaz. Çünkü anarşizm Marksizm öncesinde de olan bir fikir akımıdır. Zira Marksizm bu akımla da hesaplaşarak gelişimini sağlamıştır. Dolayısıyla Bakunin’in Birinci Enternasyonal’i ele geçirmeye çalışmasıdır burada olan. Marksizm içi bir bölünme burada söz konusu değildir.

Türkiye devrimci hareketinde, mücadelenin dönüm noktalarında kaçınılmaz bölünmeler olmuştur. Bu bölünmeler bir anlamda zorunlu bölünmelerdir. Meselâ devletin 1970’lerde DİSK’i kapatıp, kendisi için yararlı gördüğü Türk-İş’in önünü açmak istemesi, işçileri DİSK’ten istifa edip Türk-İş’e kaydolmaya zorlamak istemesi sırasında yaşanan bölünme 15/16 Haziran Direnişi’nin yaşanmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu bölünme olumlu sonuçlara yol açmıştır.

Gene 1971 devrimci çıkışını gerçekleştiren hareket o dönemin TİP’in gençlik örgütünün içinden bölünerek çıkmıştır. 1971 devrimci çıkışı harekete bir dinamizm kazandırmıştır. Parlamentarizmle tıkanan mücadelenin önünü açan bir özellik taşımıştır. Fakat aynı ‘71 hareketi, maceracı ve taklitçi özelliklerinden dolayı kendisini gerileten bölünmeleri de yaşamıştır. TİP’ten kopan Dev-Genç, reformculuk ile devrimcilik arasında yaşanan bölünmenin devrimci tarafını temsil ediyordu. Fakat burada TİP’in yarattığı siyasal iklimin Dev-Genç için bir altyapı oluşturduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Ayrıca Dev-Genç’in sekter yanlarını ve sol içi mücadelede başvurduğu şiddet yöntemlerini de mahkûm etmek gerekir.

‘71 çıkışından sonra ortaya çıkan devrimci gruplar daha çok başka ülkelerde gerçekleşen devrim denemelerinin taklitleri üzerinden bir saflaşma yaşamışlardır. Rusya, Çin, Latin Amerika, Arnavutluk vb. yerlerde yaşanan devrim denemeleri şablonlaştırılarak taklit edilmeye çalışıldı. Bu ülkelerdeki partilerin birbirleriyle yaşadıkları tartışma ve ayrışmalar, bu partileri taklit eden Türkiye’deki gruplar arasında da tartışma ve saflaşmalara yol açtı. Başka coğrafyalarda, başka nedenlere bağlı olarak, başka partilerin yaşamış oldukları bölünmelerin yansımaları taklitçileri üzerinde etkili oldu. Dolayısıyla Türkiye devrimci hareketinin daha çok bu nedenlere bağlı olarak yaşamış olduğu o dönemin bölünmeleri yapay bir bölünme olarak tanımlanabilir. Başka koşullara göre kendisini konumlandıran gruplar böylelikle üzerinde yaşadığı koşulların tahlilini doğru olarak yapabilmenin önüne kendi elleriyle birer engel koymuş oldular. Bazı görüşlerinin eleştirilmesi gereken Dr. Hikmet Kıvılcımlı, bu coğrafyanın kendi koşullarını tahlil etme ve bu koşullara uygun bir teori geliştirme işine ciddî olarak girişmiştir. Ne var ki Kıvılcımlı, diğer devrimciler tarafından pek anlaşılamamıştır. Kıvılcımlı ömrü boyunca hep anlaşılamamaktan yakınmıştır.

Devrimci gruplar arasında çokça tartışılan ve ayrılık gerekçesi yapılan konulardan biride; demokratik devrim ve sosyalist devrim stratejisidir. Bu tartışma da, bölünme gerekçesi olan diğer tartışmalar gibi daima soyut bir tartışma olmuştur. Esasında pratik bir sorun olan bu konu teorik bir meseleymiş gibi ele alınarak tartışılmıştır. Gerçekleşecek devrimin karakterinin demokratik mi yoksa sosyalist mi olacağı, devrimin gerçekleşmekte olduğu tarihsel koşullara bağlıdır. Devrimin hangi tarihte gerçekleşeceğini tespit etmek ise pek olanaklı değildir. 1970’lerde tartışılan bu mesele aradan kırk yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı şekilde ele alınarak bölünme gerekçesi yapılmaktadır. Oysa bugün ne dünya ekonomisi aynı ekonomidir, ne de Türkiye ekonomisi aynı ekonomidir. Demek ki bu meselede belirlenimci bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Oysa Marksizm’de mutlak belirlenimcilik yoktur. Elbette ki herkes sosyalist devrim gerçekleştirmek ister. Ancak devrim anının kapıya dayandığı tarih ve koşullar sosyalist devrime el vermiyorsa pratik olarak çeşitli önlemler alınır, uygulanır. Farklı ittifaklara ve ekonomik önlemlere başvurulabilir. Dünya çapında devrim mücadelelerinin geri konumda olduğu bir dönemde, hangi tarihte olacağı belli olmayan olası bir devrimin karakterinin tanımlanması üzerinden bir bölünme sanal bir bölünmedir. Bu gerekçeyle bölünmenin pratik bir nedeni bulunmuyor.

Bölünmelerde rol oynayan diğer etkenler de; şehir, kır, silahlı, silahsız gibi çeşitli mücadele biçimleridir. Oysa gerek diyalektik materyalist bakış açısı, gerekse de bugüne kadar birikmiş olan mücadele deneyimleri ışığında bakıldığında; hiçbir mücadele biçiminin reddedilemeyeceği ve hiçbir mücadele biçiminin mutlak, tek bir yol olmadığı anlaşılmaktadır. Hangi biçimin devreye sokulması gerektiğini, içinde bulunulan nesnel ve öznel koşullar tayin eder. Başından itibaren mutlak ve tek bir biçim belirlenemez.

Hangi sınıf veya tabakalar içinde çalışmaların yoğunlaştırılması gerektiği konusunda da gene koşullar ve güçler belirleyici olmaktadır. Teorik olarak işçi sınıfı içinde çalışmaların esas alınması gerektiği gibi bir belirlemenin ortaya konulması, bunun bu şekilde olduğu anlamına gelmiyor. Tersten örnekler daha fazladır. Teorik olarak esas almadığı sınıf ya da tabakalar içinde çalışmalarını yoğunlaştırmış olan grupların sayısı oldukça fazladır. İşçi çalışmasını esas aldığını iddia eden bir grup; semt veya köylüler içinde daha fazla etkin olabiliyor. Ya da köylü çalışmasını esas aldığını söyleyen bir grup; işçi sınıfı içinde daha etkin olabiliyor. Öğrenci çalışmasını kimse esas çalışma alanı olarak görmez. Hatta “küçükburjuvalar” diye buralarda örgütlenmeyi eleştirirler. Fakat neredeyse tüm gruplar öğrenci hareketi içinde daha fazla bulunmaktadır. İşin doğası gereği bu böyledir. Nerede varlık gösterebiliyorsan orada örgütleniyorsun. Orada belli bir güç seviyesine ulaşıyorsun. Belli bir grup, istediği kadar belli bir alanı temel çalışma alanı olarak tespit etsin, eğer söz konusu grup o alanda yoksa bu tespit hiçbir anlam ifade etmez.

Devrimci grupların bazı sınıf, bölge, tabaka vb. içinde daha fazla varlık göstermiş olmalarının çeşitli tarihsel, sosyal ve öznel nedenleri vardır. Meselâ, 1980 öncesinde devrimci hareket öğrenciler içinden gelişerek diğer halk tabakalarına doğru bir yayılım göstermiştir. Şehirlerde ve köylerde belli bölgelerde daha fazla, belli bölgelerde ise daha az varlık gösterebilmesinin sınıfsal, etnik, kültürel vb. nedenleri vardır.

1980 öncesi dönemlerde yaşanan bölünmeler çoğunlukla başka ülkelerdeki partilerin çizgilerine göre kendini konumlandırmaktan kaynaklıydı. Daha sonra ise gruplardaki bölünmeler daha çok örgütsel sorunlardan kaynaklandı. Çok ciddî düzeylerde teorik politik tartışmalar olmadı. Hem dünyadaki sosyalizm denemelerinde yaşanan geri düşüş hem de 1980 askeri faşist cuntanın yarattığı tahribat, devrimci hareketleri bir tıkanmanın içine sokmuştu. Her koşula göre kendisini hazırlamamış olan devrimci gruplar, tıkanmaları aşamadılar. Çelişkiler kendi içlerine doğru yönelmeye başladı. Grubu oluşturan bireylerin kavrama kapasiteleri, etnik kökenleri vb. etkenler bu bölünmelerde belirleyici nedenler olmaya başladı.

Hapishanelerde, uzun süre aynı koğuşta kalan kadroların birbirleriyle yaşadıkları gündelik sorunlar bile bölünme nedenleri arasına girmeye başladı. Kişisel sürtüşmelerden ortaya çıkan sorunlar zaman içinde hizipleşmelere, tasfiyelere yol açtı. Bölünme gerçekleştikten sonra da her taraf kendi konumlanmasına uygun politik gerekçeler üretmeye başladı. Daha önce hiçbir şekilde sorun olarak görülmemiş ve dile getirilmemiş olan konular, bölünme gerçekleştikten sonra birer bölünme gerekçesi olarak sıralanmaya başlanmıştır.

Her bölünme aynı zamanda devrimci harekette genel bir kan kaybına yol açmıştır. Felsefî ve bilimsel tartışma kültürü oluşmadığı için, bireysel sorunlardan kaynaklanan bölünmeler sırasında taraflar birbirine karşı, düşman aşiretlerin çatışmalarındakine benzer bir biçimde saldırıya geçmişlerdir. Şiddet kullanımı ve yıpratıcı suçlamalar sonucunda birçok insan devrimci safları terk etmiştir.

Çizgileri birbirlerine yakın olan gruplarda, bir grup bölünme yaşadığı zaman yakın çizgideki diğer grup bu durumdan faydalanmaya çalışarak, bölünenlerden kadro kazanmaya çalışmıştır. Rekabet kültürü, gruplar arasında verimsiz bir etkilenim ortamı oluşturmuştur. Bir grubun gelişim grafiği izlemesi diğer grubu sevindirmemiştir.

Kültürel ortam gelişkin olmadığı için tartışmalar genellikle içgüdüsel düzlemlerde gerçekleşmiştir. Kadroların şekillenmesi de buna göre olmuştur. Sahada karşılaşan kadrolar birbirlerine çeşitli şiddet araçlarıyla saldırmışlardır. Tartışmalar felsefî ve bilimsel zeminlerde sürdürülmüş olsa, o zaman kadroların şekillenmesi de farklı olacaktır ve belki de zamanla gruplar evrim geçirerek, yeni kadrolar yetiştirerek grupçuluk hastalığını tedavi yöntemlerini keşfedebilecektir.

Her grup teorik olarak sol içi şiddete karşı çıkmıştır. Başka gruplarda yaşanan şiddet kullanımını eleştirmiştir. Ancak, aynı yöntemi kendisi de şu ya da bu gerekçelerle uygulamıştır. Her grup kendisinden kopanlara karşı uyguladığı şiddeti; “ama bizimkinin haklı nedenleri var” diyerek bir gerekçelendirme oluşturmuştur. Artık öyle bir aşamaya gelinmiştir ki, başka grupta uygulanan şiddet yöntemi eleştirilemez olmuştur. Çünkü eleştirecek olan grubun kendisi de aynı yöntemi uygulamış durumdadır. Böylelikle sol içi şiddet normal bir durum olarak algılanmaya başlamıştır. Ancak az sayıda da olsa, varlığı boyunca sol içi şiddete bulaşmamış ve bulaşanlara karşı tutum almış olanlar da vardır.

Rutin faaliyetler sürecinde uygulanmayan tüzüksel işleyiş, bölünme dönemlerinde de devre dışı kalmaktadır. Kişilerin algılama yeteneğine bağlı olarak sürdürülen faaliyetlerde, yaşanan sorunlar da gene kişilerin algılama yeteneğine bağlı olarak ele alınıp çözümlenmeye çalışılmıştır. Kişilerin algılama yeteneği zayıf, yanlış ta olabilir. O zaman yürütülen faaliyet veya sorunların çözümlenmesi de yanlış zeminlerde olmaktadır. Bu durumda ortaya çıkan sonuçlar; hizip, tasfiye, keyfî suçlamalar biçiminde olmaktadır. Grubu oluşturan kadrolar ve grubun genel kitlesi de kişi kültüne göre şekillendiği için bölünmeler sırasında, önceden hangi kişiye bağlı olarak şekillenmişse o kişinin bulunduğu tarafta yer almaktadır. Halbuki, tüzüksel işleyiş tam da bunun için gereklidir. Herkesin tabi olduğu bir normlar bütünüdür tüzük. Keyfî uygulamaların önünü kesmek için tüzüksel işleyiş bir zorunluluktur.

Bu coğrafyada gruplar dönemi henüz aşılamamıştır. Bazı gruplar bunun tersini iddia ederek, Türkiye’de gruplar çağının aşıldığını, öncü partinin var olduğunu iddia etse de gerçek yaşam bu iddiayı doğrulamamaktadır. Gruplar çağının aşılması bir yana, her gün tabloya yeni gruplar eklenerek; bölünme ve gruplar çağı artarak devam etmektedir.

Yenilgiler ve sınıf mücadelesinin gerilediği dönemler, bölünmeler ve gruplar çağının oluşmasını tetikleyen bir diğer etkendir. Sınıf mücadelelerinin yükseldiği dönemlerde fiilen bir aynı saflara dizilme durumu zorunluluk haline gelmektedir. Gruplar bu dönemlerde ister istemez işçi sınıfının yükselttiği mücadele temposuna ayak uydurmak zorunda kalmaktadırlar. Yükseliş dönemlerinde gruplar arasındaki çelişkiler arka planda kalmaktadır. Fakat mücadelenin düşüşe geçtiği dönemlerde, bu çelişkiler yeniden ön plana çıkmakta ve bölünmeler katlanarak devam etmektedir.

 

Bölünmüşlüğü Yenmek İçin Neler Yapılabilir?

Bu coğrafyadaki devrimci hareketin bölünmesinin birinci nedeni, başka ülkelerin partilerinin çizgisine göre kendisini yapılandırmasıdır. Demek ki bu sorunu ortadan kaldırmak için ilk yapılacak işlerden biri bu duruma son vermek olacaktır. Zaten kendi koşulları içinde oluşmuş olan başka coğrafyalardaki söz konusu partiler artık mevcut değildir. Koşullar da artık onları ortaya çıkartan koşullarla aynı değildir, değişmiştir. Devrimci hareketin kendi köklerine geri dönmesi gerekir. Bunun için de kendisinin üzerinde var olduğu tarihsel, kültürel koşulları ayrıntılı bir biçimde tahlil etmesi gerekir. Kendi yapılanmasını bu koşullara göre yeniden düzenlemesi gerekir. Baştan aşağıya hareketin değişimini gerektiren bir yemlenmeye ihtiyaç vardır. “Somut koşulların somut tahlili” yönteminin artık uygulamaya geçmesi gerekir. Şimdiye kadar bu yöntemin tersi uygulanmıştı. Bu formül tersine çevrilerek; “soyut koşulların soyut tahlili” biçiminde uygulanmaya çalışılmıştır. Gruplar bu hatalı yöntem nedeniyle, üzerinde yaşadığı coğrafyada hep yabancı bir varlık olarak algılanmıştır. Bir türlü yaşamla güçlü bağlar kuramamıştır. Bölünmeler de soyut nedenlere dayanmıştır. Bölünmeler, bu coğrafyanın koşullarından kaynaklı değil, başka koşulların ve başka coğrafyaların partilerinin yaşadığı sorunlara bağlı olmuştur.

Marksizm algısının değişmesi gerekir. Bugüne kadar genellikle Marksizm, bir doğa bilimi gibi mutlak ve belirlenimci şekilde algılanmıştır. Dolayısıyla devrimci hareket, strateji belirlemeyi, devrimci güçlerin mevzilendirilmesini; bir bütün olarak programını bu hatalı yönteme göre yapılandırmaya çalışmıştır. Devrimci hareket henüz önüne gelmeyen, henüz karşılaşmadığı sorunlar nedeniyle bölünmeler yaşamıştır. Devrimin demokratik mi, sosyalist mi olacağı, kırdan mı şehirden mi başlayacağı önceden tayin edilmeye çalışılmıştır.

Marksizm, kendi başına bir doğa bilimi değildir. Marksizm toplum bilimleri içinde değerlendirilebilecek, bilimsel bir metoddur. Ayrıca, doğa bilimleriyle de çelişmeyen bir teoridir. Mutlak belirlenimci bakış açısı Marksizm’in kendisiyle çelişen bir bakış açısıdır. Dolayısıyla, devrimin ne zaman ve ne şekilde olacağını önceden tayin edemeyiz. Hatta devrimin olup olmayacağını bile bilemeyiz. Devrimden bir olasılık olarak söz edilebilir ancak. Belki de insan türü bir doğa olayı nedeniyle tamamen yok olacaktır, insan türünün varlığı devam edeceği sürece ve sınıflı toplum var olduğu sürece devrim gerekliliktir. Olabilirliği ise bir olasılıktır. Ancak insana yakışan en iyi yaşamın sınıfsız komünist yaşam olduğunu düşündüğümüz için bu uğurda mücadele veriyoruz. Oraya varabileceğimizin mutlak bir garantisi bulunmuyor, insan türünün en uzun süre içinde yaşadığı toplum uygarlık öncesi sınıfsız toplumdur. Kendi doğallığı içinde yaşanmıştır. Sınıflı toplumlarda da buna ulaşmanın mücadelesi verilmektedir. Sosyalizm denemeleri olmuştur. Fakat bu denemelerden geriye düşülmüştür. İnsan ve sınıflar var oldukça, sınıfsız topluma ulaşma mücadelesi hep sürecektir. Ancak oraya varılıp varılamayacağı konusunda mutlak bir kestirimde bulunamayız. Bu kesinsizlik, bizi, gerekli olan sınıfsız toplum düşünden ve mücadelesinden alıkoymaz, insan ömrünün anlamlı kılınması için bundan daha güzel bir uğraş bulunmuyor.

Marksist tarih anlayışının eksik anlaşılması, bölünmelerdeki diğer etkenlerden biridir. Her grup kendisini özne ilan ederek tarihin yapıcısı olarak tarif etmektedir. Bu bakış açısı Marksist tarih anlayışına aykırı bir bakış açısıdır. “Özne benim, her şey benden sorulur” türünden; gerçeklik dışı bir bakış gruplara sirayet etmiştir. Aynı veya benzer iddiada olan yüzlerce grup vardır. Tarih, bireylerin ya da grupların kafa etkinliği değildir. Tarih sınıfların çalışmasıdır. Mevcut grupları ancak sınıfın içinde çeşitli kümeler olarak tarif edebiliriz. İrili ufaklı gruplar diyebiliriz bunlara. Bir sınıf önderliği, ya da başka bir değişle bir Proletarya Partisi, yaşamın gerçekliğinde şimdilik yoktur. Olmayan bir şeyi varmış gibi tarif etmek, benmerkezci ve yanılsamalı bir bakış açısıdır. Gerçekliğin tarifi gerçeğe uygun yapılmayınca temel bir yığın şeyde de yanılsamalar ortaya çıkmaktadır. Devrimci hareketin kendisini tarif ediş biçiminde gerçekliğe dönüş yapmayı göze alması gerekmektedir. Aksi takdirde yanılsamalı bir hayat, kronik bir biçimde devam edip gidecektir. Var olan yüzlerce gruptan herhangi biri olmasa da tarih yazılmaya ve işlemeye devam edecektir. Gruplardan birinin “bensiz tarih yazılamaz” demesi bir anlam ifade etmez. Bu bakış Marksist tarih anlayışıyla çelişen bir bakış açısıdır. Bir yanılsamadır.

Tarihin düz bir hatta ilerlemesi söz konusu değildir. Tarih inişli çıkışlı bir seyir izlemektedir. Tarihte arızalar, aksamalar ve sıçramalar söz konusudur. Bu nedenle sınıf çatışmalarının hangi yönde akacağı önceden pek belli olmuyor. Bazen yeni gelişmekte olan sınıfın galibiyetiyle, bazen de her iki sınıfın hatta içinde bulunulan uygarlığın toptan yok olmasıyla sonuçlanabiliyor.

Devrimci hareket, dünya çapındaki geriye düşüşlerin de etkisiyle bir tıkanma içindedir. Teorik ve pratik sorunlarına çözüm üretememesi, her geçen gün harekette bölünmelere yol açmaktadır. Bölünmeleri aza indirmek için devrimci hareketin ayağına bağ olan engellerden köklü bir kopuşu gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu kopuşları gerçekleştirdiği zaman baştan ayağa kendi konumlanmasını ve kendisini tarif biçimini değiştirmesi gerekmektedir. Dolayısıyla devrimci hareketin bu türden bir yenilenmeyi başarabilmesi pek kolay gerçekleşebilecek bir şey değil. Ancak tıkanma ve çevresel etkenler de bu yenilenmeye her kesimi zorlamaktadır. Ya yenilenecek ya da bölünüp etkisizleşecek. Bu seçeneklerle baş başa kalan devrimci hareket, bilinçli ve deneyimli kadroların da basıncıyla bir yenilenme sürecinin içine girebilir.

Başka coğrafyalarda gerçekleştirilmiş olan sosyalizm denemelerinin eksisiyle fazlasıyla, her kesimi ikna edebilecek düzeyde tahlil edilmesi gerekir. Böylelikle, oralardaki pratikler, buralardaki hareketin bölünme gerekçesi olmaktan çıkarılmalıdır.

Türkiye’nin sosyoekonomik yapısının yeniden tahlil edilmesi gerekir. 1970’lerde oluşturulan yarım programlarla artık idare edilemez. Hem dünya çapında hem de Türkiye’de sermayenin işleyişi yeniden incelenmelidir. Buna bağlı olarak, emek gücü ve ortaya çıkan yeni emek biçimleri de tahlil edilerek, buna uygun örgütlenme ve örgüt modelleri oluşturulmalıdır. İktisadî ve sosyal koşulların doğru bir biçimde çözümlenmesi aynı zamanda somut koşullara uygun örgütlenme modellerini de ortaya çıkartacaktır. Böylelikle önceden belirlenmiş modellere, somut koşulları uydurmaya zorlamanın oluşturduğu bölünmüşlük, kendiliğinden gereksizleşecektir.

Devrimci hareket çoğunlukla başka yerleri taklit etme yöntemini izlediği için, kullandığı dil, yayın isimleri, halk kültürlerine karşı yaklaşımları da üzerinde yaşadığı koşullarla çelişkili bir seyir izlemiştir. Bu durumu fırsat bilen karşı devrim odakları çok kolayca devrimci hareketi kitlelerden yalıtma işinde başarı sağlamışlardır. Meselâ devrimciler için, “bunlar dış mihrakların taşeronudur. Bunlar dinsiz, kâfirlerdir. Bunlar bayrak, Kuran düşmanıdır” gibi söylemler kolaylıkla kitleler tarafından onay görmüştür. Devrimci hareket, üzerinde yaşadığı halk inançlarını ve kültürlerini çözümleyerek buna uygun bir dil ve yaklaşım geliştirmeliydi. Karşı devrimcilerin yukarıda saydığımız söylemlerini boşa çıkartacak üslup, dil ve yöntemleri bilinçli olarak uygulasaydı, bu söylemlere kitleler itibar etmezlerdi. Devrimci hareketin bu konularda uyguladığı yanlış yöntemler, halkla arasında bir bölünme yaşanmasına neden olmuştur. Oysa yaşanmış sosyalizm denemelerinde bu sorunlarla pratik olarak karşılaşıldığında, bu koşullara uygun çözümler denenmiş ve etkili olmuştur. Meselâ, Bolşevik Partisi, tüzüğünden, ateizm maddesini çıkartmıştır. Bunu yapmamış olsaydı, Kafkasya bölgesinde yaşayan Müslüman halklar arasında bu kadar yaygın örgütlenemez, kabul görmezdi. Bu deneyimlerin ışığıyla hareket eden Mustafa Suphi ve arkadaşları da bu konularda oldukça dikkatli davranmışlardır. Dolayısıyla Müslüman halklar içinde çok rahatlıkla örgütlenebilmişlerdir. Kimse onlara karşı dinsiz, kâfir vb. söylemleri kullanamamıştır. Tam tersine bu halklar, devrimcilerin İslâm esaslarına uygun bir sistem kurmak istediklerine inanmışlardır. Bakû’de gerçekleştirilen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda1, kurultay salonuna Kuran’dan ayetler asılması doğru algılansaydı, devrimci hareketle kitleler arasındaki bölünmeler bu kadar kalıcı olmazdı.

Bölünmenin ortadan kalkması, gruplar arasındaki matematiksel bir birleşmeyle olmayacaktır. Devrimci grupların bugüne kadar oluşmuş olan kültürel yapısının köklü bir değişime uğratılması gerekir. Grupçuluk hastalığı; sınıfsal çıkarların ve Marksizm’in doğru algılanmasının önünde bir engel olarak durmaktadır. Her alanda yaşanan tıkanma, devrimci hareketin yapısında köklü bir biçimde değişim yapmaya zorlamaktadır. Ancak koşullar ne kadar zorlarsa zorlasın, bu değişimin kendiliğinden ve kolaylıkla olmayacağı açıktır. Somut yaşamda, yeni bir tarzın belirgin bir biçimde var olmaya başlaması ve bu kuvvetin sistemli bir zorlaması olmadan devrimci hareket alışılagelmiş yapısında değişime uğramayacaktır. Bu durumun farkına varan kadroların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bilinçli ve ısrarlı bir çabayla, devrimci hareket, zaman içinde köklü değişimlere uğrayacaktır.

2 Nolu F Tipi Cezaevi-Kandıra-Kocaeli

04 Nisan 2010

 

            Dipnot:

1          Ayrıntılı bilgi için bakınız: Gün Doğumunu Görmek - Birinci Doğu Halkları Kurultayı - Bakû 1920, 2006, Sorun Yayınları.

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.