Kapitalist toplumda var olma olanağı bulan, burjuva parlamenter cumhuriyet rejimlerinde, “egemenlik milletindir” sözü temel düsturlardan biridir. Burjuva demokrasilerinde egemenliğin milletin elinde olduğuna ilişkin toplumsallaştırılmış düşünce yaygınlaştırıldı. Burjuva demokrasilerinde, devletin işleyişini kurallara bağlayan anayasa, bu düstur üzerinden biçimlendirildi ve devletin her aygıtında ve burjuva siyasîlerinin ve ideologlarının her söylevinde, “egemenliğin millete ait olduğu” sözü özel önemle vurgulandı. Kuşkusuz burjuva demokrasisi biçimsel de olsa; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin düsturu toplumsallaştırdığı ölçüde olgunlaştı. Bu durum aynı zamanda rejimin, kendisi için öngördüğü pratiğine ilişkin tutarlılık göstermesinin ölçütü sayıldı. Ancak siyasî ve ideolojik alanda egemenlik sorununa ilişkin, genel kabul gören söylem, üretim ilişkilerinin düzenleniş rejimi karşısında iflas etti.
Egemenlik Millete Ait Değildir
Tüm toplumsal alanlarda yoğun kullanılan “egemenlik milletindir” söylemine karşın; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin fikrin, pratik ifadesini mümkün kılmayan koşullar kapitalist toplumda da var oldu. Öncelikle belirtmek gerekirse, toplulukların bir pazar etrafında ortak amaçla organize olmasını sağlayan zemin var oldukça; millet olmak, bir arada yaşayan insanların arasında güçlü bir bağ kurmayı sağladı. Ancak büyük toplulukların bir arada olmasını mümkün kılan faktörlerden biri olan millet homojen bir tümlük olamadı. Millet içerisinde yer alan unsurlar, iktisadî olarak farklı konumlanmaları nedeniyle, aynı ülkede ve tek bir milletin unsurları olmalarına karşın her zaman birbirlerinden ayrı konumlandılar. Aynı milletin mensubu olmalarına rağmen; yaşam sürecinde aldıkları rol nedeniyle sınıflar, toplumsal yaşam biçimleriyle de birbirlerinden ayrıldılar. Dolayısıyla millet çatısı altında bir araya geliyor olmak, (ümmet olmak da) iktisadî konumlanışları ve dolayısıyla toplumsal yaşamları itibarıyla birbirlerinden oldukça farklı olan sınıfların, topluluğun bileşeni oldukları kadar, birbirleriyle çatışma halinde oldukları gerçeğini ortadan kaldırmadı. İktisadî yaşam içerisinde aldıkları konum, toplumsal yaşamın tüm alanlarında insanların yükleneceği rolü belirledi. Toplumun organizasyonunda önemli faktör olan devletin de biçimlenmesi; sınıfların toplumsal konumundan kopuk değildi. Olamazdı da. Aynı millet içerisinde yer alan farklı sınıflar, toplumsal yararın kendi lehlerine döndürülmesi için birbirleriyle çatıştılar. Bu çatışma durumu toplumdaki tüm kurumların yapılanmasını pratik olarak etkiledi. Bu etkileme, her sınıfın iktisadî ve dolayısıyla siyasî, ideolojik gücüyle doğru orantılı gerçekleşti. Sınıfın iktisadî, siyasî, ideolojik gücü, devletin biçimini belirleme rolünü artırdı ya da azalttı. Toplumsal güç, toplum olma durumunun yarattığı değeri, sınıfın kendi yararına kullanma katsayısını belirledi. Bu belirleme tüm toplumsal alanlarda geçerli oldu. Toplumsal değeri kendi yararına kullanma gücüne sahip sınıf, devletin de, kendi sınıfının hizmetine gireceği formda oluşmasını sağlayan güç olarak önemli rol oynadı. Bu durum; devleti kendi yararı doğrultusunda yapılandırılmayı başaran sınıfın, siyasî iktidar aygıtlarını kullanma gücünü de elinde tuttuğunu ifade etti. Devleti kendi yararı doğrultusunda kullanan sınıf, iktisadî hayatın egemeni olan sınıftı. Yapısal var oluşunu doğrudan üretim tarzına borçlu olan devlet; üretim tarzının sürdürülmesi ve korunması yükümlülüğünü de üstlendi. Bu durum aynı zamanda devletin; üretim tarzına bağlı olarak egemen olan sınıfın iktidar aygıtı olmasının nedeniydi. Toplumsal egemenlik; topluluk halinde yaşamanın sağladığı olanakları ve değerleri kendi hizmetine sokma ve kullanma olanaklarına ve gücüne sahip sınıfa aitti. Dolayısıyla egemenlik, milletin değil, toplumsal ilişkileri düzenleme gücüne sahip sınıfın diktatörlüğünü ifade etti. Kapitalist toplumda egemenlik burjuva sınıfın oldu. Bu egemenlik, yalnızca devlet aygıtlarını kullanma ile sınırlanmadı; sınıf egemenliği, toplumsal var oluşun içerdiği, iktisadî, siyasî ve ideolojik tüm alanlara ilişkin bir hegemonyayı ifade etti.
Kendisi için sınıf halinde örgütlenmeyen ezilen ve sömürülen sınıf üyeleri; kendi hayatını idame ettirme gücüne, yani kendi yazgısını belirleme egemenliğine dahi sahip değilken, toplumun siyasal iktidar aygıtlarını kullanması ve dolayısıyla devlet aygıtının sahibi ve egemeni olması mümkün değildi. Ancak ezilen sınıflar, organize bir eylemlilik durumuna bağlı olarak, egemenliğin sahibi sınıfın eylem gücünü etkiledikleri ölçüde; egemenlik aygıtlarının biçimlendirilmesinde rol alabildiler. Bu aygıtları biçimlendirme rolü; aygıtın var olma halini ve egemen sınıfın iktidar aracı olması durumunu etkilemedi. İktisadî anlamda yoksul olan halk, siyasî ve ideolojik egemenlik gücünden de yoksun kaldı. Ancak buna karşın, bir bütün olarak “halk” pratik anlamda asla karşılığı olmayan fetiş değer kazandı. Egemenlik anlamında “hiç” tanımının ifadesi olurken, söylemde halk; her şeye muktedir ve egemenliğin sahibi güç olarak tanımlandı. Bu değerlendirme, “tanrının” toplumsal pratiğe müdahalesi ya da egemenliği söz konusu değilken; söylemde, her toplumsal gelişmenin yolunu çizen, toplumu var eden ve ona yön veren güç olarak sayılmasına benzer bir yaklaşımdı. Söylemde, egemenlik halesini başında taşıyan, tanrı ve halk iken; kral ve burjuvalar toplumsal pratiğin gerçek efendisi oldular. Tanrı, sanaldı ve tanrı adına hareket edenler, tanrıya atfedilen “güçten” etkilendikleri ölçüde eylemlerini biçimlendirdiler. Ama toplumsal pratik kendi yolunu çizdi. Tüm toplumsal ilişkilerde; kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri ilan eden iktidar sahipleri; muktedir, egemen güç olarak tarih sahnesinde yerlerini aldılar. Din şeriatına dayalı devletin var olduğu ülkelerde dahi; siyasî iktidarı, özel mülkiyetinin selameti için araç olarak kullanma olanaklarına sahip sınıflar, egemen güç olarak toplumu çekip çevirdiler. Bu toplumlarda da gerçek egemen güç sermaye sahibi kapitalistler ya da mülk sahibi aristokrasiden başkası değildi. Bu ülkelerde, toplumsal pratiğe yön veren egemenliğin tanrıya ait olduğu büyük bir yalandı. Aynı biçimde, tüm sınıflı toplumlarda halk, kavramsal olarak güç sahibi sayıldı. Ancak toplumsal pratikte halk, sanal egemenliğini; kendilerini halkın temsilcisi olarak gösteren yönetici vekillere devretti. Sanal bir egemenliğin devri de sanal oldu. Dolayısıyla milletvekilleri ve bu vekillerden oluşan parlamento (meclis, kongre) da egemenliğin gerçek sahibi olamadı. Egemenlik sanal olunca, halkın biçimsel anlamda seçtiği vekiller de, gerçek egemenliğin sahibi olan sınıfların yönetim aygıtı olan devletin yasama organında yer alarak; dolaylı bir biçimde, devleti çekip çevirme olanaklarını ve araçlarını kullanma gücünü elinde tutan egemen sınıfın hizmetine girdiler.
Kapitalizm, egemenliğin sınıfsal olduğunu örten bir siyasî düzenlemeyi de yarattı. Burjuva devlet, sınıflar üstü vasfa sahip olduğu izlenim verecek şekilde dizayn edildi. Bunun nedeni, toplumu oluşturan diğer sınıfların da; istemlerini gerçekleştirebilme güçleri ölçeğinde toplumsal ilişkilerin düzenlenişinde rol alıyor olmasıydı. Sınıfların çatışma hali; devletin biçimlendirilmesini etkiledi. Sınıflar arasındaki çatışmanın boyutuna ve o anki denge durumuna devletin formu karşılık geldi. Dolayısıyla devlet, pratik anlamda burjuvazinin egemenlik aygıtı olmasına rağmen toplumsal yasalar, egemenliğin tüm sınıfların olduğuna ilişkin yanılsama yaratacak biçimde yazıldı. Ancak toplumsal yaşam, gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa ve söylemleri pratik olarak geçersiz kıldı. Gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa, ilke ve söylem, yalnızca burjuva sınıf için pratik gerçekliğin ifadesi olurken diğer sınıflar için aldatılmanın aracı oldu; Egemenliğin tüm topluma ait olduğu fikri pratik olarak iflas etti. Sınıf hegemonyasının önemli aygıtı olan devletin fonksiyonel durumu biçimsel gerçekleşti. Devletin tüm toplumun hizmetinde olduğu ilkesi; ezilen ve sömürülen sınıf açısından biçimsel değer taşıdı; emekçiler bu ilkeyi çerçeveletip aldanmanın ve avunmanın belgesi olarak, önlerine kurulan duvarlara astılar.
Burjuva parlamenter rejimlerinde siyasî aygıtlar doğrudan sermaye sahipleri tarafından değil; “seçimler aldatmacasıyla” vekalet alan profesyonel yöneticiler tarafından kullanıldı. Ancak devlet aygıtlarında görev alan; atanmış yargıçlar, polis şefleri, valiler, generaller, bürokratlar ve sözde seçilmiş milletvekilleri, demokratik kitle örgütleri yöneticileri vb. görev aldığı makama ilişkin bir güce sahip oldu. Bu verili iktidar hali geçici bir konumdu. Yönetici birey, görev süresince emir verme ve iş yaptırma gücüne sahip oldu, bulunduğu konumu güç kullanma dayanağı yaptı. Kapitalist sistemde yönetici bireyler, lokal topluluğun itaati ve boyun eğişi nedeni ile yanılsama yaşadılar ve egemenliğin kendilerinde olduğu kanaatine ulaştılar. Kuşkusuz onların bu kanaatini güçlendirecek ölçüde ve göreceli güç sahibi olmaları söz konusuydu. Siyasî iktidar aygıtı yöneticileri, kimi zaman devlet aygıtının kendilerine sağladığı gücün ve imtiyazın büyüsüne kapıldılar. Yöneticiler, ideolojik ve siyasî terbiye (ıslah) olma sürecinden geçerek, rejimin sürdürülmesi için gereken eylemleri organize etme ve araçları kullanma konusunda uzmanlaştılar. Uzmanlık durumu, yöneticinin rejime hizmet bilincini geliştirdi; ama aynı zamanda kendi uzmanlık alanının, tüm toplumsal süreci belirleyen esas alan olduğuna ilişkin bir kanıya erişmesini de sağladı. Bu kanı, siyasî aygıtların farklı organları arasındaki çelişki ve çatışmayı besleyen unsurlarından biri oldu. Öyle ki yöneticiler, iktidar organlarının birbirine ilişkin konumunu değiştirmek ve siyasal iktidarın tek sahibi olmak için, diğer alan yöneticileriyle dalaşma ve çatışma içerisine girdiler. Toplumsal koşulların elverdiği ölçüde bunu başardılar da. Bu çatışma bazen, öylesine büyük gürültü çıkardı ve devlet aygıtlarını yönetme görevi öylesine şatafatla gerçekleştirildi ki; toplumsal düzenin gerçek egemen unsurunun, devlet aygıtlarının yöneticileri olduğu sanal fikri daha da güçlendi. Bu sanal iddia çoğu zaman, devletin gerçek sahibinin, onu hizmetine sokabilmenin maddî olanaklarına sahip kapitalist sınıf olduğu ve hegemonyanın da bu sınıfa ait bir toplumsal ilişki olduğu gerçeğini gölgeledi.
Özellikle belli bir üretim tarzının tam egemen olmadığı ülkelerde; egemen sınıfın iktidar sahipliliği durumu silikleşti. Bu ülkeler de “devlet yöneticilerinin egemenliğin sahibi oldukları” yanılsaması daha fazla gerçekleşti. Ancak bu, geçici bir durumdu. Bir dönem sonra, öge durumunda olan ve üretim tarzının kendilerine sunduğu olanakları kullanan sınıf üyeleri ve devletin yönetim kadrosunda yer alan bazı unsurlar, siyasî iktidar organlarının kendilerine sunduğu araçları da kullanarak mülk sahibi oldular ve egemenliği bu mülk sahipliliğiyle ilişkilendirdiler. Kuşkusuz bu geçici dönem de dahi devlet yöneticileri; mülk sahipleri yararına görev yaptılar ya da siyasî iktidar olmanın amacı olarak ilan edilen mülkiyet ilişkilerinin geliştirilmesi doğrultusunda; sermaye sahiplerinin lehinde önlemler aldılar. Bu istisna bir durumdu. Kaldı ki emperyalizm çağında, küresel sermayenin egemenliği söz konusuydu ve bu tür ülkelerde devlet, küresel sermaye egemenliğini tanıdı ve onun “ulusal pazara” girmesi için tüm kapıları araladı. Devlet, ulusal sermayenin olduğu kadar ve aynı zamanda küresel sermayenin kullanımına uygun bir aygıt olarak yapılandırıldı.
Devletin biçimi ne olursa olsun; devletin bir organının diğer organlar üzerinde otorite kurması halinde dahi; devlet yöneticileri toplumun gerçek anlamda egemeni olamadılar. Çünkü devlet, bir iktisadî üretim tarzının bekasını amaç edindi ve bu nedenle gücünü iktisadî ilişki tarzından alan bir sınıfın kullanımına uygun iktidar aracı olarak biçimlendi. Devlet; onu kullanma gücüne sahip sınıfın egemenlik rengini büründü. Bir üretim tarzına tekabül eden devletin formunu etkileyen bir değişim; üretim ilişkilerine doğrudan bağlı olarak iktidar olan sınıfın egemenlik gücünü ve olanaklarını hiçbir koşulda yok edemedi. Devletin büyümesi, güçlenmesi ya da biçimsel değişimi, onun araç olma ve kullanılma vasfını değiştirmedi. Her durumda toplumsal araç, kendisini kullanacak bir toplumsal gücün var oluşu ile ilişkili kaldı. Aracı kullanma gücü, mülkün sahibinde olduğu sürece, araç o sınıfın hizmetine girdi. Mülk sahibi, siyasî iktidar aracı olan mülkün (devletin) de sahibi oldu. Dolayısıyla toplumun efendisi, devlet yöneticilerin de efendisi olduğunu pratik olarak gösterdi. İktisadî üretim ilişkilerinin güç verdiği sınıf; bu üretim tarzını korumakla yükümlü devleti kullanma gücüne de sahip oldu.
Egemen sınıfın, sömürülen sınıfları baskı altında tutmasını sağlayan iktidar aracı olması itibarıyla devlet, otoriter bir yapıda organize edildi. Devletin otoriter yapısı ve iktidar aracı olması nedeniyle; devlet aygıtlarında görev alan yöneticilerinde, göreceli “güç” sahibi olması gerçekleşti. Egemen sınıfın yararı doğrultusunda toplumsal düzeni sağlayan araç olan devletin yöneticileri; aygıtın vasfı nedeniyle “sınırlı güç” elde ettiler. Kuşkusuz bu güç, yönetici unsurlara iktidar aracının sağladığı bağıştı. Bu otorite, devleti kullanma gücüne ve olanaklarına sahip sınıfın egemenliğinin tümleyicisi olarak yöneticiler tarafından kullanıldı. Egemenlik hali süreklilik vasfına sahipti. Oysa devlet yöneticisi bireyin, görev süresince elinde tutuğu güç; dönemsel ve geçici nitelikte kaldı. Siyasî iktidar yöneticiliği, sınırlı güç edinme durumuydu ve babadan çocuğa miras kalamazdı. Bu olgu, devlet aygıtında görev alan yöneticilerin gerçek egemenler olmadığının göstergesiydi. Devlet aygıtlarının yöneticiliği bireye devlet gücünü kapitalizm lehine tasarruf hakkı verdi. Ancak tasarruf hakkının sahiplilik olmadığı açıktı. Aygıt yöneticileri tasarruf yetkisini, iktisadî rejimin çıkarlarının tanımlandığı sınırlar içerisinde kullandılar. Bu aygıt yöneticilerinin kim olduğu ve görevi yüklenme tarzı, toplumsal egemenliğin vasfını belirlemedi. Devlet de dahil tüm toplumsal iktidar aygıtlarının kimin yararına yapılandığı ve kime iktidar olma olanağı sunduğu, doğrudan üretim tarzına bağlı olarak belirlendi. Egemen üretim tarzı, toplumsal hegemonya sahibi sınıfın yaşam olanaklarını sağlayan, yenileyen ve ona iktidar gücü sunan ortamdı. Dolayısıyla, iktisadî hayatın ve toplumsal yaşam pratiğinin “egemen unsur” olmasına şans tanımadığı halkın onayını alarak seçilen yöneticilerin, hükümetlerin; kapitalist toplumun gerçek efendisi olabileceği iddiası en büyük yalan olarak; burjuvazinin hizmetine girmiş şövalyelerin zırhına yazılı olarak kaldı. Şövalyeler kavgaya kralların izniyle katıldılar ve kendilerine nispi otorite sağlayan kılıçlarını kral adına ve yararına kullanarak kazandıkları zafer, her zaman kralların ve derebeylerin zaferi olarak tarihe geçti. Savaşları, savaş alanına sürülen halk kazandı ve iktisadî savaş alanında meta üretimini halk gerçekleştirdi. Savaşa ve meta üretim sürecine yön veren siyasîler, hükümet üyeleri, generaller, bürokratlar ve üniversite, fabrika, banka yöneticileri, pazarlama müdürleri, sendika şefleri, paylarına düşen; unvan, şöhret ve büyük ölçekte kemik elde ettiler. Savaş ve üretim; aynı zamanda halkın mülksüzleştirilmesini sağladı. Savaş ve üretim ganimetlerinin çoğu, ideologların ve din adamlarının takdis ettiği araçlarla iktisadî sistemin asıl sahibi efendilerin hazine odalarına ve banka kasalarına taşındı. Hazine odalarının ve banka kasalarının kapısına şu cümle yazılıydı; Devlet, mülksüzleştirenlerin mülkünün koruyucusudur.
Devlet Egemen Sınıf Mülkiyetini Korumakla Yükümlüdür
Devlet sınıf egemenliğinin aracı olarak ömrünü sürdürdü. Birlikte yaşamı organize etmenin aracı olarak ortaya çıkan devlet; giderek kendini yaratan topluluğun üzerinde bir güce dönüştü. Toplumsal ilişkinin pratik ifadesi olan devlet; topluluk halinde yaşamın düzenleyicisi, kurallar koyucu ve uygulayıcı aygıt oldu. Topluluk kendi yarattığı devleti, kendisinin topluluk olarak kalmasını düzenleyen fetiş kurum olarak kabul etti. Topluluğu sevk ve idare eden devlet, bireylerin topluluk halinde yaşamak uğruna tahakkümü altına girdiği otoriter güç olarak organize edildi. Devlet, ortaya çıktıktan ve toplum adına toplum üzerinde tahakküm kurma aracı haline geldikten sonra; insanın yaşamını kolaylaştırıcı aygıt olmak amacından uzaklaştı ve topluluğun hemen hemen tamamına yabancılaştı. Devlet; birey yaşamının ve özgürlüğünün, topluluk halinde yaşamak uğruna feda edilmesinin kurumsal ifadesi olarak tezahür etti. Ezilenlerin, sömürülenlerin hiçleştiği oranda, devletin gücü de büyüdü. Devleti, ezilenlerin toplumsal bilinç yanılsaması, köleliği ve sınıf egemenliğine boyun eğişi besledi.
Devlet her ne formda olursa olsun, toplumun sevk ve idaresini sağlayan bir araç olarak yapılandı. Kuşkusuz bu devasa aygıt toplumun sevk ve idaresini, toplumun içerisinde, üretim tarzına bağlı olarak güç kazanan ve bu hegemonya gücü sayesinde devleti kullanma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın hizmetine girdi. Toplumun tümünün iradesini devralan devlet, bu yetkisini, devleti sevk ve idare etmenin iktisadî olanaklarına ve maddî gücüne sahip sınıf adına kullandı. Toplumun iradesini devralan devletin, toplumun üzerinde ama zahiri olarak, toplumun tamamının hizmetinde bir organizasyon görüntüsü sunması gerçekleşti. Devletin formuna bağlı olarak, bazı toplumlarda devletin kurumlarında görev alan birey ve gruplar; devletin araç olma gücünden yararlandılar ve kendi idealleri doğrultusunda devletin biçimini değiştirme gücüne ulaşabildiler ve biçimsel değişimi gerçekleştirdiler. Doğrudan toplumsal koşullara bağlı olarak, devletin organlarından biri dizginleri ele alabildi ve devletin diğer organları üzerinde bir güç odağı olabildi. Bu organ, devlete kendi rengini verdi ve yeniden biçimledi. Bu eylem, devletin sınıflar üstü olduğu kanısını güçlendirdi. Devletin bir kurumunun diğer kurumlarını ikinci plana atarak siyasî iktidarın baş aktörü olması; devletin sınıf egemenliğinin aygıtı olması gerçeğini etkilemedi. Devletin “bağımsız” ve “kendisi için” güç olması zahiri olarak var oldu. Devlet, egemenliğin gerçek ifadesi ve sahibi olamadı. Egemenlik aygıtı olma durumu; devletin, iktisadî olarak gücü elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının aracı olmasını ifade etti. Egemenlik aracı olarak devletin düzenleniş biçimi, toplumun hiyerarşik düzenlenişini değiştiremedi. Yani devlet, toplumsal hegemonyanın sahibi değil; topluluğun tamamı üzerinde diktatörlüğünü kuran sınıfın egemenlik durumunu sürdürmekle yükümlü aygıt olarak yapılandı.
Devlet, egemenlik aracı olması itibariyle, egemen olan güç görüntüsü verdi. Hatta devlet çoğu zaman toplumun kendisi olarak algılandı. Bu büyük bir yanılsama idi. Çünkü devlet, sınıf diktatörlüğünün önemli bir aygıtı olmasına karşın; topluluğun adını tanımlayan olmadığı gibi diktatörlüğün öznesi de olmadı. Topluma egemen olma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının (diktatörlüğünün) önemli bir aracı olan devlet; topluluğun var olmasına ilişkin ve hiyerarşik bir forma sahip topluluğu yönetebilme olanaklarını elinde bulunduran sınıfın kullanımına hazır devasa bir organizasyondu. Topluluğun organize olma durumu; topluluğun var olma durumunun önüne geçemedi. Yani, topluluğun organize olma durumu, siyasası değişebilir, dönüşebilir ve parçalanarak yeniden düzenlenebilirdi, ancak hiyerarşik düzenlenişe sahip toplum var olmadan devletin varlığı gerçekleşemezdi. Toplum yok olursa, onun organize edilme şeklinin de bir anlamı kalmazdı. Demek ki devlet bir araç olarak değişebilir ve parçalanabilir ve hatta devletsiz bir toplum mümkün olabilirdi ama bu durum toplumun yok olmasını sağlayamazdı. Devletin yıkılmasının, toplumun ortadan kalkması, yok olması demek olduğunu iddia etmek, egemen sınıfın hizmetinde çene yarıştıran siyasîlerin ve ideologların uydurduğu bir büyük yalandı. Halkın bilincinde büyük bir yanılsama yaratan bu aldatmaca; kölelerin, egemen sınıf iktidarının aygıtı olan devleti parçalama isteklerini törpüledi. Ayaklanma anı, isyancı kölelerin devleti yıkma konusunda ikircikli kalarak, tereddüt göstermesinde, ideolojik bir argüman olarak bu yalan belirleyici rol oynadı.
Toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak bir altüst oluş gerçekleştiği anda, devletin yapısal değişimi ya da parçalanarak yeniden düzenlenişi gerçekleşebildi. Devletin yapısal dönüşümü ya da lağvedilmesi toplumsal bir devrimle mümkün olabildi. Toplumun düzeni, hiyerarşik bir yapıda ve bir sınıfın, diğer sınıfları sömürme araçlarını elinde tutmasını mümkün kılacak formda ise; devlet, her ne biçimde olursa olsun, er ya da geç ama mutlaka; iktidar araçlarını kullanma gücüne sahip sınıfın hizmetine girdi. İktisadî egemen olan sınıf, siyasî ve ideolojik olarak da egemen olan sınıftı. Kapitalist sistemde, burjuvalar iktisadî alanın mutlak egemeni olma olanaklarına ve araçlarına sahip oldular. Burjuvaziyi muktedir kılan üretim ilişkilerinin var oluş süreci, egemen sınıf olma sürecini de belirledi. Burjuvazi sahibi olduğu olanakların ve araçların mülkiyet hakkını iflas etmediği sürece elinde tuttu. Sermaye sahibi mülkiyetini çocuğuna miras bıraktı. Mülkiyetin sahibi olma vasfının süreklilik hali, burjuvazinin gücünü ve devleti kullanabilme olanaklarına sahip olma halini sürekli kıldı. Kendi mensubu olduğu toplumun egemeni olarak, devlet aygıtlarını kullanabilme olanaklarını burjuvaziye kazandıran iktisadî ilişkiler tümlüğü, ülkenin sınırları dışına da taşabildiği ölçekte, burjuvazinin diğer toplumların devletine de egemen olmasını sağladı. Kralların mülk sahipliliği kendi bayrağının dalgalandığı alanları kapsadı. Emperyalizm çağında sermaye sahipleri ise, küresel ölçekte iktisadî güce sahip olarak; bayrağının dalgalandığı ülkelerin yanı sıra bayrağının dalgalanmadığı ülkelerdeki mali egemenliğini ve ilişkilerini kullanarak, siyasî iktidarları kullanabilme olanağı elde etti ve dolayısıyla bu ülkelerin de yazgısını belirleyen etkin güç olarak egemenlik sınırlarını küresel ölçekte genişletti.
Burjuva Devlet Organları Bir Bütündür
Egemenliğin millete ait olduğu savı, ideolojik safsatadır. Diğer yandan egemenliğin devletin bir kurumuna ilişkin şey olduğu da yanlıştır. Egemenlik, iktisadî siyasî ve ideolojik alanların tümüne ilişkin bir durumun ifadesidir. Ancak çoğu zaman burjuva siyasetçilerin çoğunluğu oportünist tavırla; egemenlik milletindir düsturunun; sadece yasama organı (Millet meclisi) ve yürütmenin bir aygıtına (hükümete) ilişkin ilke olduğunu iddia ettiler. Bunun nedenini ise, devletin bu organlarında yer alan kişilerin (milletvekillerinin) görevlendirilmesinin milletin seçimiyle gerçekleştiğine (!) bağladılar. Bu tutum tamamıyla kendi durumunu meşru kılma girişimi idi. “Egemenlik milletindir” ifadesinin toplumsal pratiği yansıtmadığı açıktı. Halkı aldatmanın aracı olarak kullanılan bu düsturun, ideolojik ve siyasî söylevlerin ana konusu yapılmasına ek olarak; devletin tüm aygıtlarının değil de, bir ya da birkaç aygıtının “millet egemenliğinin kurumsal ifadesi” olduğunu iddia etmek daha büyük bir yanılsama yarattı. Bu yaklaşım, burjuva demokrasisinin bir sınıf devleti olmasına karşın; kendi ilkeleriyle uyumlu işleyiş (iç tutarlılık) göstermesi gerekirliliğini de yadsıdı.
Parlamenter demokratik cumhuriyet rejiminde; yasama organı üyelerinin seçilmesi eylemi (biçimsel olmakla birlikte) aynı zamanda bir bütün olarak sistemin kendisinin onaylanmasını kapsadı. Parlamento, cumhuriyet rejiminin bir organı olarak yükümlülük üstlendi. Parlamentonun meşruluğunu kabul ederek, üyelerini seçmek; dolaylı olarak, bu siyasî organın parçası olduğu rejimin de meşruluğunu kabul etmek anlamı taşıdı. Parlamento üyelerini seçme eylemine katılan ve dolayısıyla parlamentoyu onaylayan bir insan ya da halk, parlamenter cumhuriyet rejimini onaylamama hakkını da yitirdi. Parlamenter cumhuriyet rejimi, ona yaşam veren kurumların tümlüğü idi. Dolayısıyla, yasama, yürütme ve yargı kurumlarının tümlüğü olan ve bunlardan birinin olmaması ile vasfını ve yapısal formunu yitiren devletin bir kurumuna onay vermek, diğer tüm kurumlarına onay vermektir. Yasama organının üyelerini seçmek, yasama organını yapısal olarak onaylamak anlamına geldiği gibi, yürütme ve yargı organlarının yapısal konumunu onaylamayı da içerdi. Biçimsel olarak da olsa; Yasama organı üyelerini seçmek (!) aynı zamanda yürütme görevini üstlenecek hükümetin de onaylanmasını ifade etti. Bu kapsamda, yasama organını ve yürütme organının bir kurumu olan hükümeti onaylayıp; yürütmenin bir başka dairesi olan bürokrasiyi, orduyu, cumhurbaşkanını onaylamıyorum demek abesle iştigaldir. Aynı durum yargı organlarının onayı için de geçerlidir. Yargı ya da yürütme kurumlarının eylemi ve söylemiyle çatışan ve meclis çoğunluğunu elinde bulunduran bir partinin; milletvekili seçimlerini dayanak yaparak, parlamentonun ve hükümetin “millet egemenliğini temsil ettiğini”; devletin diğer kurumlarının “millet egemenliğini” temsil etmediğini söylemesi; kendi bindiği dalı kesmesidir.
Eylem ve söylemde devletin organları arasında çelişki ve çatışmanın yaşanması normaldir. Normal olmayan, bazı iktidar organlarını devlet kapsamında ele alırken; diğer organları milletin egemenlik aracı olarak tanımlamaktır. Burjuva cumhuriyet rejimlerinde; yürütme, yasama ve yargı organlarının tümü devleti oluşturdu ve egemenliğin kulanım aracı olarak dizayn edilen bu organlar tümlüğü; iktisadî egemenlik gücünü elinde tutan ve dolayısıyla siyasî ve ideolojik egemenliğini de kurma olanaklarına erişen kapitalist sınıfın hizmetine hazır halde varlığını sürdürdü. Yasama organı üyelerini seçmek eylemi; tüm organlarıyla birlikte devleti onaylamak ve dahası kapitalist sınıfın devleti baskı aracı olarak kullanmasını da onaylamaktı. Bu onay; devletin yapısal formuna ve sınıfsal vasfına ilişkindi. Devletin yapısal formuna ve sınıfsal vasfına ilişkin onay; devletin aksayan organlarındaki işleyişe ilişkin değişimlerin yapılmasını dışlamadı. Bu ayrı bir şeydi; parlamento üyelerinin seçimine ve dolayısıyla hükümetin kurulmasına kadar uzanan sürece onay verip; bu onayın, devletin tüm aygıtlarının ve sınıflarla devletin ilişkisinin onaylanmasını içermediğini söylemek ayrı bir şeydir. (Kaldı ki; “devlet ve sınıf ilişkilerinin düzenlenişi, her zaman, toplumun rızasına tabidir” şeklinde bir genel kural yoktur. Bazı dönemlerde, özellikle de, iktisadî ve siyasî krizin sınıf iktidarını sarstığı dönemlerde devlet yöneticileri, egemen sınıfın çıkarları gereği, toplumun tamamının göstermelik onayını alma gereksinimi duymaksızın da siyasî düzenleme yaptılar.) Parlamento gücünü kullanarak, devletin diğer organlarını,”millet adına” etkisiz kılma istemini, toplumsal ilişkilerin düzenlenişine ait gerçekliğin ifadesi olarak dile getirmek, halkı aldatmanın ve oy avcılığı yapmanın ideolojik siyasî argümanı oldu.
Burjuva demokratik cumhuriyet rejiminin bekası; çoğunluğun şu ya da bu nedenle kapitalist rejime rıza göstermesine doğrudan bağlı kaldı. Kapitalist rejim dışı eylemlilik içerisinde olmamak güvencesi vererek; çoğunluğun rızasına bağlı olarak devlet aygıtında görev alan toplumsal grup, parti, “devleti yıkıcı” eylem gerçekleştirmek için konuşlanma olanaklarını yitirdi. Sınıf egemenliğine son vermek üzere, “kapitalist devlet karşıtı” örgütlenmek; devletin tüm kurumlarını felç etme ve parçalama amacına ilişkin tutarlılığın ve devletin sınıfsal karakterini kavramanın ifadesi oldu. Ezilen sınıfın sokakta kurduğu iktidar, burjuva devleti onaylamamanın göstergesi olarak, ezilen ve sömürenlerin isyan tarihinde yerini aldı. Dolayısıyla egemen sınıf karşıtı bir duruşa sahip halk, ancak devlet dışında bir güç olarak örgütlendiği durumda, sınıf hegemonyasına da onay vermemek konumuna ulaştı. Böylesi bir durumda, sokakta kurulan halk iktidarının, “taktik” olarak seçimlere katılması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak, taktik anlamda da olsa, burjuva parlamentosuna üye seçmek eylemine katılmak ve parlamentoya üye göndermek; dönemsel ve geçici de olsa burjuva parlamenter rejimin meşruluğunu kabul etmektir. Burjuva devlet aygıtı içerisinde güçlü bir mevzii elde etme eylemini; stratejik olarak, devleti yıkma eylemine kadar genişletme istemi ve iddiası; her zaman, teorik bir kuruntu olarak saçmalıklar müzesindeki yerini aldı. Burjuva devletin bazı kurumlarında güç odağı haline gelip, elde edilen konumu, işçilerin ve emekçilerin sınıfsal iradesi saymak ve bu iradenin; sermaye sahiplerinin iradesine bağlı savaş araçlarına ve asileri yok etmek için “özel” yapılandırılmış kurumsal olanaklara rağmen, devleti parçalayabileceğini iddia etmek; olmayacak duaya amin demektir.
29 Nisan 2010-Ankara
