Geçtiğimiz günlerde TMMOB’ye bağlı Odalarda bir kez daha Genel Kurullar yapıldı. (Mayıs sonunda da TMMOB Genel Kurulu yapılacak.) Delegeler otobüslerle Ankara’ya taşındı, otellerde kalındı, akşam yemekleri yenildi, içildi, söylevler verildi, kulisler yapıldı, sandıklar kuruldu, seçimler yapıldı. Bizler de oralardaydık, olanaklar ölçüsünde sözümüzü söyledik, konuşulan malumu bir kere daha dinledik. Genel olarak düşüncelerimizi değiştirecek bir durum yaşanmadı. Dostlar alışverişte görsün misali verilen sahte pozlar dışında bir şey yoktu aslında.
Poz deyince, 1 Mayıs günü kortejlerimiz yürürken pankart asılı şube binalarının önünde yöneticilerin durup çektirdikleri fotoğraflarının altına ne yazacaklarını çok merak ediyoruz. Pankart ve flamalarını “asıl” üyelerine taşıtamadığı için öğrencilere ve Oda çalışanlarına taşıtan zihniyetin bundan önceki 1 Mayıslarda ve etkinliklerde sergilediği ‘cengaver’likler sanılmasın ki bilinmiyor. Üstelik bu konuları Dergimizin sayfalarında yazmış, anlatmıştık...
Bugün meslek odalarında olan biteni anlamamızı kolaylaştıracak ipuçlarının izini yakın geçmişimizde sürmek ve sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz öncelikle.
Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ‘70`li yıllarla birlikte devrimci muhalefetin önemli mevzileri arasında yerlerini almışlardır. Toplumsal muhalefetin sınıf mücadelesi eksenli olarak yükselişi, diğer meslek örgütleri gibi bileşiminde emekçi unsurları barındıran TMMOB`yi de etkilemiş ve politikalarına yön vermiştir. 12 Eylül darbesi sonrası vurulan ilk devrimci mevziler arasında bu yüzden onlar da vardı.
‘80`li yıllar boyunca egemenler; işçi sınıfı ile kaçınılmaz yeni vuruşmalar öncesinde tahkimatlarını arttırırken, yönetim aygıtları olan devletin tüm ana ve tali unsurlarını da baştan aşağı, incelikle yeniden tanımlama ve örgütleme yoluna gittiler. Dünya tarihinin, çok sonraları da hatırlanacak önemli “toplum mühendisliği“ projelerinden biri böylece ustalıkla gerçekleştirildi, halen gerçekleştirilmekte.
Bu yeniden yapılanma projesinin en öne çıkan yanı; emekçilerin o güne kadarki mücadeleleriyle, nice ağır bedeller ödeyerek biriktirdiği örgütlenme ve özyönetim tecrübelerinin, kazanımlarıyla birlikte geri dönülmez biçimde belleklerden silinmesi, tekrarının da olanaksız kılınmasına yönelik uygulamalardı. Egemenlerin, gerek duydukça orasını burasını çekiştirerek yeni biçimler verdiği 12 Eylül anayasası ve bağlı yasal düzenlemelerle, “sözde demokratikleşme” yönünde görünüşte bazı adımlar atmış olmalarına karşın, işçi sınıfının meslekî ve sendikal örgütlenmesi önündeki engelleri günümüze ağırlaştırarak taşımış olmaları sınıf sezgisine sahip hiç kimsenin gözünden kaçmamaktadır. Evet sendikalar, meslek odaları ve dernekler bugün varlıklarını sürdürüyor. Ama hangi tüzük ve yönetmeliklerle ve hangi yasal düzenlemelerin cenderesinde?
Yasakla, içini boşalt, yeniden tanımla, nihayet tekrar serbest bırak. O artık başka bir şeye dönüşmüştür. Zehirli meyveler ve baştan çıkarıcı tuzaklarla dolu yasal düzenlemelerin labirentinde devrimci emek soğurulur. Kirlenenler ödüllendirilir. Artık onlardan beklenen, içinde yüzdükleri pisliği kutsamalarıdır. Ve onlar da aynı pislik içinde kutsanmışlardır zaten.
Kirlenmek, sınıfsal çıkarlarına ihanet etmek olarak tanımlandığında sendikalar ve diğer emek örgütleri için net ayraçlar ortaya koyabilmemize karşın ‘Diploma Temelli Meslek Örgütleri’ ve TMMOB için durum o kadar açık değildir. Sorunun bir kısmı örgütlerin sınıfsal bileşiminde yani heterojen yapısında yatmaktadır.
12 Eylülle birlikte yürürlüğe giren yalnızca yasaklar, kıyım ve katliamlar değildi. Sermayenin bekası için, 24 Ocak kararları olarak anılan bir dizi “ekonomik reform” paketi hızla hayata geçirildi. Elleri kolları bağlanmış olan işçi sınıfı karşısında dikensiz gül bahçesindeymişçesine rahatlayıp hoyratlaşan sermaye örgütleri kapitalist piyasanın kurallarını, özüne dokunmadan, işlerine geldiği gibi yeniden düzenlediler. Uluslararası sermaye ile farklı düzlemde yeni ilişkiler kurdular. Bu ilişkilerdir ki, onları emperyalist-kapitalist hiyerarşi piramidinde bugün geldikleri noktaya taşıdı: İşbirlikçilikten taşeronluğa, altemperyalist bir güç olmaya...
Tüm bunlar olurken Türkiye sınıfsal panoramasında da ilintili değişiklikler göze çarpmaktadır: “Serbest girişimcilik” göklere çıkarılır. Zamanında, tefeci / bezirgan güruhundan “modern burjuvazi ” yaratmak için oluşturulmuş olan KİT’ler, yeterince palazlanıp rüştünü ispat etmiş olan yerli finans kapitalin iştahını kabartmaya başlamıştır. Ticaret hızla “serbestleşir” ve “çeşitlenir”. Tabii ki çeşitlenen sadece ticaret değildir. Kitabına uydurulmuş hırsızlığın da en zengin örnekleri bu topraklarda boy atıyor, “bir dönemin prensleri” söz yerindeyse ortalığı kırıp geçiriyorlardı.
Bu dizginsiz sermaye birikimi döneminin meyvesi olan yeni küçükburjuvazi de (yeni orta sınıf) dikkate değer bir kütleselliğe ulaşıyordu. Hızla büyüyen sömürü pastasının kırıntılarından nemalanan bu sınıfsal katman içinde öne çıkan bir grup vardı ki; bir yandan gelişen sanayinin gerek duyduğu yan imalat ve hizmet alanlarında “girişimciliğiyle” etkin oluyor, bir yandan da burjuva iktidarının açık / gizli kurumlarında artan nitelikli kadro gereksinimini karşılıyordu. Burjuvazi, kendi öz örgütlerinde (TÜSİAD, TOBB, MÜSİAD vb.), elitleri vasıtasıyla üst düzey politika yaparken, yeni orta sınıf üyesi kalabalık bir koro da, işçi sınıfının geçmiş dönemlerde elde ettiği tüm somut kazanımlara ve değerlere saldıran, kirli, çürük ve adi bir kampanyayı yürütüyordu.
Tüm bu uzun saldırı yılları boyunca kendi özörgütü olan İşçi Sınıfı Partisi’nden (İSP), sınıf sendikacılığından yoksun bırakılmış olan işçi sınıfı, kendisi için sınıf olma özelliğini kazanmasını sağlayacak toplumsal bilinçlenme süreçlerinin çok uzağına düşürülmüş, içlerinden bir çoğu idealizmin karanlık dehlizlerinde yolunu yitirmiş, her şeye karşın sınıfsal sezgisiyle, kültürüyle, inancıyla karanlığa direnenler ise sınıf adına mangalda kül bırakmayan sahte kurtarıcıların, resmî ideolojiyle zehirlenmiş sahte sosyalistlerin kucağına bilinçle ve kararlılıkla itilmişlerdir.
Bunun yansımaları tüm örgütlerde olduğu gibi mühendis mimar örgütlenmelerinde de çok belirgin bir biçimde hissediliyordu. ‘Meslek’ kavramının mümkün olduğu kadar az, ancak ‘meslekçiliğin’ ve ‘popülizmin’ bolca gündeme geldiği bir mecraya giriliyordu. Kapitalist pazarın istem ve ihtiyaçları toplumdaki her örgütlenmeyi şekillendirdiği gibi meslek odalarını da kendine uyumlu bir kalıba girmeye zorluyordu.
Bir yandan zorlarken yeri ve zamanı geldikçe de ödüllendiriyordu. Özal döneminin “Yeminli Mühendislik Büroları” oluşumu sözde kentlerdeki plansız yapılaşmanın, gecekonduların tasfiyesine, bu bölgelerin planlanmasına yönelik idi ama, aslında bir yandan gecekondu sahibine kentsel rant kapısını aralarken diğer yandan da ilgili meslek erbabına bir kazanç kapısı açmış oluyordu. Peki bunun sonucu ne oldu? Kondular birer apartman, kondu sahibi rantiye, meslek erbabı ise “iki oda+bir salon” mimarlığı ve mühendisliği yaparak “iş adamı” oldular.
Daha yakınlarda ise 1999 depremlerinin ardından dağıtılan “uzman mühendis-mimar” belgeleri uygulamasını hatırlamalıyız. Devlet meslek örgütlerini devre dışı bırakarak, sadece beyana ve mezuniyet kıdemine göre uzman belgesi dağıttı. Dağıttı da ne oldu? Uzmanlar ne yaptılar? Uzun uzadıya yazmaya gerek yok. Aslında zaten bu uzmanların tarif edilen ve yapılması gereken işi yapamayacakları biliniyordu. Bir şey yapılması da beklenmiyordu; ne meslek erbabından ne de vatandaştan. Olay acıyı-korkuları unutturmak, tepkileri zamana yayarak yatıştırmak, halkta bir afet bilincinin yerleşmesini önlemek, taleplerin önüne geçmek idi. Uzmanların da burada bir rolleri olacak ve elbette ki biraz da para kazanacaklardı. Aynen de böyle oldu. Dönüp bir bakalım, 11 yıl geçti, nerede gerekli önlemler? Okullar mı güçlendirildi, yoksa hastaneler mi? Çürük güvensiz olanlar yıkıldı mı? Yerlerine yenileri yapıldı mı? Yoksa kentsel dönüşüm adı altında rant projeleri mi tezgahlanıyor!..
Aslında süregiden yağmalar ve avantalar düzeninde sistemin iyileştirme, denetim, güvenilirlik adına yaptığı her düzenleme birer rant kapısıdır. TUS uygulamaları, şantiye şefliği, maden sahası sorumlulukları, yapı denetim sistemi, trafo sorumluluğu, basınçlı kaplar denetimi, asansör denetimi vb. bunlara örnektir. Her birinde istersen, vicdanın el verirse, hiç yapmadan, yerine dahi gitmeden, adresini bilmeden işi yapmış olabilirsin. Para da kazanırsın. Senden istenen ve beklenen de aslında bundan ibarettir.
İşte bu ortamda sol cenahın geniş yelpazesi içindeki bir grup da meslek odalarında kümeleniyordu. 80 öncesine ait görece kısa bir dönemin birikintilerinden kalanların üstüne bir takım yapılanmalar kurulmak isteniyordu. Ancak kurulmak istenen yapılanmalar hep ‘bizden olsun, çamurdan olsun’ anlayışının tezahürü şeklinde gelişiyordu. Zaman bu grupçu anlayışın aleyhine değil nedense hep lehine çalışmıştır. Ancak bu grubun büyüklüğü henüz ‘tek’ başına yetmediğinden hep bir ittifaklar ve pazarlıklar içinde Genel Kurullar vücut buluyordu. Peşi sıra ÖDP yapılanmasının yaşandığı bu süreçte müttefikler kimi zaman Kürtler, kimi zaman nispeten daha az sayısal güce sahip olan EMEP, “TKP” ve benzerleri ya da gönüllü, muteber ve mutemet ÇBS’ler olmuştur. Buraya dikkat, bizde ittifakların kitlendiği anda kurtarıcılar hep bu gönüllü, muteber ve mutemet’lerden çıkar!.. İttifaklarda ilke mi dediniz, o da ne demek?
Bu pazarlıkların temel amacının, meslek odalarında genel bir emek cephesinin savunusu olduğunu sanan bazı iyi niyetli unsurlar ise hep yanılgıya düşüyordu. Daha önce de gündeme getirdiğimiz gibi Oda merkezlerinde 4 duvar arasında devrimciyi oynayan birimler yörelerinde esnaf ve eşraf ilişkileri içindeydiler. Hatta meslek alanını düzenleme (!) konumunda bile olabiliyorlardı. Bunun bal gibi farkında olan merkezler ise bulaşık bir ideolojinin sarmalında TMMOB’yi emek cephesinin en önemli bileşenlerinden biri olarak görüyor / gösteriyor, kendi bezine bakmadan üst perdeden sınıf hareketinin yöneticiliğine soyunabiliyordu.
PARTİ geleneğinin olmadığı coğrafyamızda o kadar çok yanlış vardı ki hangi birini sıralayalım: Kendiliğinden kurulmuş partilerinde dernekçilikle iştigal edenler, sıra meslek odaları, dernekler veya sendikalara geldiğinde ise particilik oynuyorlar. Kendi varlığını bir takım referanslara dayandırıp emek hırsızlığı yapıyor, doğası gereği o ortamlarda bulunan siyaset dışı gönüllülerle veya mutemetlerle hemhal olup oda yöneticiliklerini sürdürüyordu. CHP, SHP gibi malum partiler bu ortamlardan besleniyor il ve ilçe meclislerini buralardaki kadrolarından seçiyordu. Hatta parti tüzüğüne “meslek odalarında seçilmiş veya atanmış yönetici olanların doğal delege olacağı” dahi yazılmıştı. Diploma Temelli Meslek Örgütleri’nde yöneticilik yapmış olmak bir dönem siyasete atılmanın ön koşulu sayılmaktaydı...
Buna karşın sözde, meslek odasının siyasetten ‘bağımsızlığı’ savunuluyordu. Yöneticileri meydana getiren insan topluluğunun bileşeni görüntüde daha solda pozlar verirken özde her türden ‘bağımlılığın’ muhteviyatı artıyordu.
Başta da dediğimiz gibi bu sene yapılan Genel Kurullarda da değişen bir şey olmadı.
Başkanlar üst perdeden siyasî eleştirilerini başta iktidar partisine yönlendirdiler, akabinde Odalarımızın ne kadar mühim yapılar olduğunu söyleyegeldiler. Delege pazarlıkları sonunda yarısından fazlası neden orada olduğunu bilmeyen delegelerin tıkıştırıldığı küçük salonlarda, nedense delege sayısından az koltuğu bulunan bir yerde (Ankara, İMO Teoman Öztürk salonu) büyük Odaların Genel Kurulları yapıldı.
Burada yeri gelmişken Genel Kurul Delegesi olmanın öneminden de biraz bahsetmek gerekiyor. Delege; tartışmalara bizzat katılması gereken, politikaların oluşturulmasında söz ve kararların alınmasında oy sahibi olan kişidir. Ama günümüzde delege olmak artık bir liyakat, paye, lütuf, yandaşları taltif derekesine düşürülmüştür. Artık delegelerden beklenen sadece öngörülen şekilde oy kullanmalarıdır.
Aslında Genel Kurulların mizanseni de belliydi: Yöneticilerin ardından sınırlı Genel Kurul süresinin önemli bir bölümünde “konuk konuşmaları” faslı ile her gelene kürsü ve mikrofon sunuldu. Önüne bu olanak sunulanlar kendi örgütlerinde belki de hiç bu kadar kalabalık topluluğa hitap etmemişlerdir. Fırsat bu fırsat içlerini dökerler. İşte bu uğurda bir tam gün harcanmış olur. Sonra ikinci gün sadede gelinir, ilk konuşmalarla el enseler çekilir, varsa muhaliflerin konuşmalarına nedense en liberal ve meslekçi şubelerdeki ‘askerler’ cevap vererek zevahir kurtarılır. Son sözü hep yöneticiler söyler ve bir güzel herkesin ağzının payını verirler. Bunun adı yönetmelik gereği “Yapılan eleştirilere cevap hakkını” kullanmaktır. Ancak ağzının payını alanın da bir cevabı olabilir, ama bunu verecek bir olanak, mekanizma yoktur!... Bir sonraki seçimlere kadar kimler koltuk değneği olur onlar bir bir yoklanır. Asker delegelere talimat verilir; bak bu bizim adam o ne diyorsa onu yap o elini kaldırıyorsa kaldır. Söylenen, konuşulan, kimlik, kişilik hiç mühim değildir, önemli olan statükonun devamıdır. TMMOB Başkanımız sayın Mehmet Soğancı ne demiştir: “Biz sizin yerinize bunları oturduk tartıştık, karar aldık, size ne oluyor? Demokrasi mi? Bakın biz Demokrasi Kurultayında karar aldık, Mühendislik-Mimarlık Kurultayında karar aldık. Ey muhalifler bizi ve kürsülerimizi işgal etmeyin!” Kimse, hiç bir Allahın kulu da kalkıp bir zahmet bakmaz ki, hakikaten o Kurultaylarda kimler, ne konuşmuş, neler tartışılmış? Hangi kararlar alınmış? Peki bu gün yapılanlar nedir?..
Muhaliflerin hâli mi? Diğerlerinden farklı değildi ki; kimi meslek örgütünü siyasî partiyle karıştırıyor, kimi hiç emek vermediği bir ortamda en devrimciyi oynama derdine düşüyor, kimi ise ertesi günü TMMOB’nin ağababalarından yiyeceği kazığa aldırmadan belki bir şey tırtıklarım diye koltuk değnekliğine balıklama atlıyordu.
Delegeden beklenen son şey; Pazar günü seçim yerinin önünde eline tutuşturulan “bizimkilerin” listesine oy ver, örgütsel demokrasiyi işlet...
Meslek odaları ne demokratik ne meslekî ne de kitlesel bir gelişim gösteriyor. Örnek mi; Tüm örgütlerde artan mülk, etkinlik ve eleman sayısına karşın yeni üye oranlarındaki azalma. Örnek mi; ülkenin her yanında gelişen yağma ve avantalar karşısında sonuçsuz, kısa mesafeli, nefessiz, ne dediğini kendisi de bilmeyen kampanyalar. Örnek mi; üyesinin katılımının önünde duran kasıntılar. Bugün TMMOB birimlerinde 7, 8 hatta 10 dönemdir (bir dönem iki yıldır) yöneticilik yapanların bulunması nasıl açıklanabilir? Ya bu kişiler çok yetenekli, becerikli ve vazgeçilmez kişilerdir, onlar olmazsa tümden yokuz’dur, ya da bu camia kendini yenileme yeteneğinden yoksundur. O zaman da yok olmak mukadder değil midir?..
Örgütsel demokrasiye, temsiliyete dair güzel bir örnek İnşaat Mühendisleri Odası’nda yapılan yönetmelik değişikliğidir. Merkez Genel Kuruluna katılacak olan delegelerin oranı üye sayısının % 1’inden % 0.7’sine düşürülmüştür. Genel Merkezin önerisi ise % 0.5’e düşürülmesi idi. Gece geç vakit tartışmaları ve pazarlıklar ile % 0.7’ye bağlandı. Gerekçe mi istediniz; Genel Kurul maliyetlerinin yüksekliğinden, üye sayısının ve dolayısı ile delege sayısının sürekli artmasından, teknik olanaklara kadar say sayabilirsen... Çocuk mu kandırıyorsunuz, sayıyı düşürerek yöneticilerin seçme-eleme şansını artırdığınız ortada...
Hiç münafıklığa ve oyun bozanlığa gerek yok. Gerekli olan bu yapıların mevcudiyetinin korunması (statükonun devamı)dır. Gerekli düzenleme (kulis, ittifak, spekülasyon, karalama vb) bunun için yapılmaktadır. Bu kişiler de işte bu gereklilik için bir dönem daha fedakârlıkta bulunmaktadırlar!.. Efendim delege nasıl olunur ya da seçilir derseniz elbette ki talip de olunur, pazarlıklar, görüşmeler de yapılır (ama açık görüşme değil tabii ki). Fakat sonunda delegeleri yöneticiler seçer; layık olunur, layık görülür, taltif edilir... Genellikle...
Bunların değişmesi için umutsuz olmaya gerek yok. Ancak umutlu olmak için; popülizmden uzak, meslek odalarını yerli yerine koymuş, emekçi karakterde, her ortamda mevcut üyeleriyle güçlü bağları olan, üstyapı ilişkileriyle dünyanın değişeceğine inanmayan, diplomasının kazandırdıklarını halk ile paylaşabilecek, elitist varlığını inkâra hazır ve emek cephesinin mütevazi bir bileşeni olabileceklerle birlikte yapılabilecek çok proje bulunmaktadır. Tüm bu yazılanlar bunun bilinciyle kaleme alınmıştır. Tarihi bakalım kimler yazacak?
11 Mayıs 2010
