İşçi Sınıfının Sendikal ve Siyasal Birliği Gerçekleşemiyorsa…
1 Mayıs 2010 nihayet “özgürce” Taksim Meydanı’nda kutlandı.
1977 yılında Taksim Meydanı’nda gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamalarının coşkusu ve heyecanı o denli yüksekti ki, bu durum dönemin Belediye Başkanı demokrat ve iyi insan Ahmet İsvan’ı da çok etkilemişti. Yaptığı konuşmada “Böylesine görkemli bir eylemden sonra bu meydanın adı artık 1 Mayıs Meydanı’dır.” demek ihtiyacını hissetmişti. Ahmet İsvan türünden demokrat bir belediye başkanı İstanbul’a bir daha gelmemişti. Günümüzde proletaryanın yoğun olarak bulunduğu kentlerdeki belediye başkanlarının çoğu AKP’lidir. Onlar da diğer burjuva partilerindeki kardeşleri gibi sistemin mantığına göre “malı götürmektedir.”
1977’den bugüne geçen 33 yıl boyunca ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “cenahımız” kimi haklı gerekçelerle her 1 Mayıs tarihi geldiğinde başat hedef olarak 1 Mayıs kutlamalarında Taksim Meydanı’nı işaretlemeye başladı. Tarihsel, sosyal-sınıfsal açılardan bu hedef göstermede elbette bir haklılık vardı. Fakat Taksim Meydanı’nı fethedebilmek için en azından bir yıl öncesinden tutarlı bir işçi-kitle çalışması yapılmalıydı. Bu türden bir çalışmayı yapmaya aday sendikal ve siyasal bir örgütlenme ise memlekette yoktu. Henüz oluşturulamamıştı.
Mevcut Sol gruplar 1 Mayıs’ı çeşitli niyetlerle kutlamaya çalışmaktadır. İşçi sınıfının enternasyonal birlik-dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs bu memlekette daha çok mücadele yönüyle hatırlanmaktadır. T. C.nin kuruluşundan bu yana 1 Mayıs’ların öteki ayağı olan birlik ve dayanışma gölgede kalmıştı.
İlle de “Taksim” nakaratıyla idare-i maslahatçılık yapan, işçi-kitle, köylü-kitle ve gençlik-kitle çalışmalarından uzak kimi “sol” gruplar kendilerine Marksist açıdan yapılan öneri, uyarı ve eleştirileri hiçbir zaman anlamamış ya da anlamak istememiştir. Burjuvazinin işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği konusundaki bunca yıllık uyguladığı baskısı ve terörü de bu yüzden ne geriletilebilmiş ve ne de aşılabilmiştir.
Günümüzün devlet tekelci kapitalizmi işçi sınıfı ve emekçilerin sendika kurma, toplu iş sözleşmesi ve grev yapmasını resmen ve fiilen yasakladığı için bu düzeyde palazlanıp gelişmişti. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin resmen yasaklanmasıyla rahat bir nefes almıştı. Yerli burjuvazi önce tarım ve ticaret burjuvazisi, ardından mali sermaye olarak gelişmişti. Finans oligarşisinin gelişip güçlenmesi geç de olsa güç olmamıştı. Günümüzdeki finans kapital artık uluslarötesi tekelci sermayenin yerli bir ortağı-işbirlikçisi ve taşeronu olmayı becermiştir.
Burjuvazi, yaşanan her krizin akabinde artı-değer sömürüsünü katmerleştirip tahkimat üzerine tahkimat yapmaktadır, yağmalar ve avantalar ülkesinde tabiri caizse gününü gün etmektedir.
Bir kez daha üstüne basa basa söylemek durumundayız: Devlet eliyle beslenip geliştirilen burjuvazinin bu “becerisi” işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği davasına cezaî, hukukî, fiilî ve keyfî ağır darbeler vurmak suretiyle gerçekleşmiştir.
Bu yüzden işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın burjuvaziden daima bir alacağı vardır. Her kütlesel çıkışın haklı bir gerekçesi vardır. Devrimciler, Komünistler bu türden kütlesel çıkışların sınıfsal bileşimine ve taleplerine göre hareket ederler. Ol sebepten ötürü işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talepleriyle ayağa kalkması, hak arayışı, isyan etmesi, grev ve direnişlerde bulunması anasının ak sütü gibi helâldir, meşrudur, yasaldır.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, özellikle de 1 Mayıs’larda kütlesel çıkışlarıyla taleplerini dile getiren insanlarımıza daima baskı ve terör uygulanagelmiştir. Politikacılar, askerler, polisler, vali ve emniyet müdürlerinin, “derin” ilişkileriyle, işçi ve emekçi halk düşmanı kimlikleriyle elleri daima devrimci insan kanına bulaşmıştır.
Sınıflar mücadelesi keskinleştiğinde devlet tekelci kapitalizmi kütlesel çıkışları engellemek, bu mümkün değilse pasivize etmek yolunda daima şiddete başvurmuştur. Devlet terörü devrimci şiddet yöntemlerinin gündeme gelmesini hazırlamıştır.
Bir zamanlar “solcu” olup da devlet terörü karşısında “süngüsü düşen” üniversite okumuş küçükburjuva avantürye takımı burjuvazinin kendilerine sunduğu kimi “olanak ve bulanak”larla sisteme yardımcı olmuş, sistemin ayakta kalabilmesine “sol”dan payanda olmuştur.
Sınıflar mücadelesinin inişli-çıkışlı sürecinde sendikal ve siyasal mücadeleler de buna paralel olarak hem gelişme göstermiş hem de darbe almıştır.
Sendikal ve siyasal hak ve özgürlüklerimizi her koşulda kullanışımızda bu haklarımız daima çeşitli kısıtlamalarla ele alınmış, üstümüzdeki faşist-faşizan yöntemler eksik olmamış, her kütlesel çıkış sistemin baskı ve terörüyle karşılanmıştır.
Günümüzde de sendikal ve siyasal özgürlüklerimiz yerli ve arabesk burjuvazimizce baskı ve tehdit altındadır. Bu durumun işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarına göre değişip dönüşebilmesini sınıflar mücadelesi belirleyecektir.
İşçi sendikalarımız çok parçalıdır. İşlevsizdir. Sendika konfederasyonları birer devlet sendikasına dönüşmüştür. Burjuvaziye hizmet yarışındaki “uzman” kadrolar sendikacı kâhyalarla birlikte devlet sendikacılığını pekiştirmenin yolunu tutmuştur. Sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisi işçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik ve demokratik haklarının önünde, sokağın ağzıyla ifade edilecekse; birer kâhya derekesine dönüşmüş ise bundan “Sol Cenahımız” da sorumludur. Bu durum dolayısıyla devlet tekelci kapitalizminin daha fazla artı-değer sömürüsüne imkân tanımaktadır.
İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “cenahımız” da tıpkı sendikalarımız gibi çok parçalı ve işlevsizdir. “Sol Cenah”taki anlamsız bölünmeler, gerekli ayrışma ve bütünleşmelerin gerçekleşemeyişi sisteme alternatif Kurum ve Araç’larımızın üretilmesine engel olmaktadır.
AKP iktidarının karşısında iktidar perspektifli politika üretecek birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir İSP ya da KP yoksa, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği bir türlü gerçekleşemiyorsa, sistemin üzerimizde “rahatlıkla” uygulayageldiği baskı ve terör devam edecek demektir.
Devrimcilerin, Komünistlerin görevi; geçici bir durum olmasını dilediğimiz bu sürecin iradi müdahalelerle aşılacağı bilincini yetkinleştirmektir.
1 Mayıs 2010 Tarihine Nasıl Gelindi?
1 Mayıs 2010 tarihinde gezegenimizde küresel bir kriz yaşanmaktaydı. Uluslarötesi tekelci sermayenin dayattığı projeye kölece angaje “ılımlı İslâm” (Sahte Müslüman) AKP iktidardaydı. Kitleler “Laikçi-Şeriatçı” türünden sahte bir gündem ile oyalanmak isteniyordu. Genel anlamıyla halkımız emperyalist-kapitalizmin NATO’cu politikalarının sonucu işsizlik, pahalılık cehenneminde yanıyordu. Kütleler haklı talepleriyle sokağı denemekteydi. İşçi-Kitle, Köylü-Kitle ve Gençlik-Kitle çalışmaları giderek yaygınlaşıyordu. Kriz nedeniyle işten atılmalar milyonlarla ifade edilmeye başlandı. Özelleştirmelerle, sendikasız, sigortasız, güvencesiz çalıştırmalarla, “yeni” ve sömürüyü artıran üretim yöntemleriyle kimileri ha bire zenginleşiyor, işçi sınıfı ve emekçiler de giderek yoksullaşıyordu. Kirli ve haksız savaş devam ediyordu. Devrimci hareketin birimlerinden 14 bin insanımız F Tipi hapishanelerinde tutsaktı. Sosyal muhalefet dinamiklerinden İşçi Sınıfı Hareketi, Sosyalist Hareket, Emekçi Kadın Hareketi, İlerici-Devrimci Gençlik Hareketi, Kızılbaş-Alevi Hareketi, Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi, Fukara Müslümanlar, yoksul köylülük hem hoşnutsuzdu hem de yeni arayış ve yönelişlerle, haklı talepleriyle giderek politikleşiyordu. Sağlı “sol”lu burjuva partileri uzlaşır çelişki ve çatışkılarıyla “demokrasi, cumhuriyet, anayasa, hukuk vb.” gündem maddeleriyle âdeta “meydan muharebesi” veriyordu. Bu türden “meydan muharebesi” bir türlü nihai sonuca erdirilmiyor, tarafların kavgası karakolda bitmiyordu. Kriz karşısında bunalan kitlelerin öfkesi sahte gündemlerle bir türlü oyalanamıyordu. “Kürt ve Kürdistan Sorunu” bir türlü çözüme kavuşturulamıyordu. “Açılım-maçılım” saçmalıkları kitlelerin öfkesini gidermeye yetmiyordu. PKK ve BDP’nin son derece esnek (Kürt ve Türk burjuvazisini rahatlatan) ve geri adım atan “barış-demokrasi-halkların kardeşliği” türünden politikalarına rağmen, “İç Savaş” koşulları sürdürülmek isteniyordu. Çete-Mafya-Kontrgerilla üçlüsüne “yeni” düzenlemeler getirilerek “Derin Devlet” daha da tahkim ediliyordu. Burjuva diktatörlüklerinin sebep olduğu tüm haksız ve kirli savaşların, iç savaşların iki türlü sonucu vardır: Güçler dengesine göre, savaşın sonucunda sermayenin diktatörlüğü daha kurumsal biçimlerde iktidarını perçinler ya da siyasal-sosyal devrim süreci işbaşı yapar. T. C.de olanlar ise, arabesk bir durumdur. “Demokrasi, anayasa, hukukun üstünlüğü” palavralarıyla ne açık faşizm, ne de devrim!.. Hiçbir burjuva partisi, bu türden arabesk bir durumla iktidarını sürdüremez.
İktidar partisi AKP ABD-AB’nin desteği ile tekelci sermayenin “yüksek” çıkarlarını koruyor. AKP karşısındaki CHP ve MHP gibi ırkçı-gerici-milliyetçi partilerin iktidara gelme şansları da yoktur. ABD-AB-TUSİAD günümüz güçler dengesi içinde bu partilere yakın durmamaktadır. AKP çeşitli burjuva eğilimlerinin bir koalisyonu olarak henüz dağılmamıştır. Sağlı “sol”lu burjuva partileri karşısında tarihsel haklılıklarıyla iktidara alternatif bir İSP dışında gerici AKP ile boy ölçüşüp hesaplaşacak başka bir kurum ve güvence yoktur.
Bir yandan işçi sınıfı-emekçiler ve öteki sosyal muhalefet dinamiklerinin haklı talepleri, tüm kütlesel çıkışlar ve özellikle de TEKEL Direnişi, diğer yandan kangrene dönüşmüş Kürt halkının talepleri ve eylemleri burjuvaziyi sıkıştırırken daha fazla devlet terörü uygulayamayacağını AKP iktidarına hatırlatmıştır. AKP “gerici reform” dahi yapamaz bir duruma gelmişken kitlelerin talepleri karşısında çeşitli demagojilerle sürekli gündemi değiştirmeyi denemektedir. Artık “konsept” değişmiş ve kütlesel çıkışlarda tekelci-militarist-polis devleti kimliğini maskelemenin yolunu seçmiştir.
Haklı gerekçelerimizle soruyoruz: Acaba “Sol Cenahımız” ne zaman “konseptini” değiştirecektir?
T. C. devleti 35 yıllık “İç Savaş” koşullarında 50 bin, keyfî ve fiilî infazlarda 17 bin insanımızın kaybının hesabını veremez bir duruma gelmiştir. Hak-hukuk ihlalleri, işkence, göç-göçe zorlama, avantalar-yağmalar düzeninde yolsuzluk, rüşvet, iltimas, emniyeti kötüye kullanma vb. adi suçlarıyla sistem çözüldükçe çözülmektedir. Anayasalar, yasalar deline deline kevgire dönmüştür. Düzenin tüm kurumlarının A’dan Z’ye kadar çürümüş olduğu net biçimde görülmüştür.
İşçi sendikaları (Türk-İş-DİSK-HAK-İş) ile Kamu sendikaları (KESK-KAMUSEN-MEMURSEN) bir yandan alttan gelen basınçlara daha fazla direnemeyeceğini, diğer yandan devletle olan uzlaşmacı kimliğinin daha fazla üstünü örtemeyeceklerini anlayarak “1 Mayıs’ta Taksim Meydanındayız” şiarını atmak durumunda kalmışlardır.
“Sol Cenahımız” da ise; örgütsel güvencelerinden uzak konumuyla ve de öznel yaklaşımlarıyla da olsa sisteme karşı kendi meşrebince bir mücadele içinde olmuştur. Her şeye rağmen AKP bu koşullarda ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “cenah” üzerinde artık uzun boylu baskı ve terör uygulayamayacağını görmüştür. Şu andaki konjonktürün gereklerini burjuvazi gayet iyi anlamıştır.
Cumhurbaşkanı, başbakan, vali, emniyet müdürü ve medya 1 Mayıs’ı kendi ideolojik-sınıfsal konumlarına göre yorumlayarak yanlarına çekmeye çalışıyor. Sağlı “sol”lu burjuva partileri ve TUSİAD büyük bir ikiyüzlülükle 1 Mayıs’a destek sunuyor!
Demek ki, her kütlesel çıkışta ve 1 Mayıs’larda kan dökmeye alışkın burjuvazi işçi sınıfının haklı taleplerini artık bastıramayacaktır.
Burjuvazinin sınıf ve tarih bilinci konusundaki bilinci, umuyoruz “Sol Cenahamızı”da etkileyecektir.
AKP’nin 1 Mayıs kutlamalarının Taksim Meydanı’nda yapılmasına “izin verişi” bir lütuf ya da bağış değildir. Asla. Bu konular üzerine başbakanın, vali ve emniyet müdürünün, medyanın beyanları nesnel gerçekliği yansıtmamaktadır.
Gerek 1 Mayıs eylemleri için, gerekse sendikal ve siyasal özgürlüklerimizi kullanırken ağır bedeller ödenmiştir. Devlet “geri adım” atmaya zorlanmıştır. AKP iktidarı; kütlesel çıkışların 1970 - 15/16 Haziran Direnişi’ndeki gibi yaygınlık göstermesinden, kitlelerin iktidar talepleriyle öne çıkmasından ve de sahte gündemlerle daha fazla oyalanamayacak oluşundan korkmuştur. Korksunlar!..
AKP iktidarı kapitalist anarşinin, devletin devamını sağlamak için “sol”dan devşirme liberal “sol” aydınların aktif desteğine ihtiyaç duymuştur. Çünkü AKP’de liberal “sol” aydınlar gibi “yetenekli” teorisyenler yoktur. “Demokrasi” ve “Hukukun üstünlüğü” zokasını allayıp pullayarak kitlelere yutturacak kadrolardan yoksundur. Başbakanın bu konular üzerindeki demagojileri ise iktidarda kalmaya yetmemektedir.
Özetlersek; 1 Mayıs 2010 sürecine böylece gelindi.
1 Mayıs 2010 Eylemini Sendikalar ve
Sol Örgütler Nasıl Örgütledi?
Eylemlerdeki Görüntüler Neyi İşaretliyordu?
Sendikacılığı kötü bir meslek olarak seçenlerin elindeki sendikalar “devlet sendikası” görünümlerinin çirkinliğini gidermek istiyordu. İşçi ve Memur sendikalarının tümünün tabanında iyi niyetli, samimi, inançlı, özverili, militan ve birlik için dövüşmeye aday büyük bir kütle her zaman bulunmaktadır. Bu kütlenin basıncı hiçbir zaman sendika merkez kongrelerine yansıtılmıyordu. Çünkü işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin en büyük düşmanı çeşitli “sol” siyasî akımlar çeşitli kombinezonlarla, ilkesiz ittifaklarla tabandan gelen ilerici basıncı “rahatlıkla” kuşatabiliyordu. Tabanın haklı taleplerini sendika şube kongrelerine taşıyanların ise sendika kurullarında temsil edilmesi böylelikle fiilen engelleniyordu. Devlet de bunun böyle olması için trenin makasını birilerine rahatlıkla açmakta bir sakınca görmüyordu. Sesi ve soluğu daha sendika şube kongrelerinde kesilen tabandan gelen basınç hiçbir zaman sendika genel kongresine taşınamıyordu. Sendika bürokratları işçi aristokratlarından devşirdikleri kadroları aralarına alıyordu. Onlar da çok geçmeden hemen sınıf değiştiriyor, bond çantaları, laptopları, kılık kıyafetleri, özel yaşamları ve lafazanlıklarıyla içinden geldikleri sınıfın başına belâ kesiliyordu. “Uzman” denilen üniversite okumuş yarım aydınlar da sendikacıların cehaletini bilgi kırıntılarıyla örtmeye çalışıyordu. Devlet sendikacılığı böylece “malı götürüyordu.” Meslek örgütlerindeki işleyişler de bundan farklı biçimlerde değildi.
• Sendikacıların işçi kütlesini bilinçli tercihleriyle 1 Mayıs Alanı’na getirmedikleri görüldü.
• Sınıf bilinçli ve bir siyasî eğilime sempati duyan ya da örgütlü olan işçiler kendi sol gruplarıyla katılmıştı 1 Mayıs’a.
• AKP siyasal-ekonomik krizin boyutlanmasından, “Laikçi-Şeriatçı” sahte gündeminin Proletarya-Burjuvazi temelinde ayrışıp bütünleşmesinden, ayrıca kütlesel çıkışların yaygınlaşma istidadı göstermesinden korkuyordu.
• AKP’nin sınıfsal korkusu nasıl giderilecekti? “Çantada keklik” misali sendikacıları (devlet sendikalarını) öne çıkarıp, onların denetim ve sorumluluğunda bir 1 Mayıs’ın kutlanmasına izin vermekle!..
• Sendikacılar nitekim polisin arama-denetim yerlerinde de görev aldı. Hiçbir “sol” eğilim de kalkıp: “Üstünüzü aratmayın!” deme cüretini gösteremedi. Kitleler polis-sendikacı denetiminden geçip Taksim Alanı’na girmeyi yeğledi!..
• 1 Mayıs etkinlikleri işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği gibi temel bir sorunun gerekleri yerine getirilmeden gerçekleştiriliyordu.
• TEKEL ve İtfaiye işçilerinin de aralarında bulunduğu ve direnişteki işçilerin bağımsız platformunun sendikacıların denetimindeki kürsüye fiilî olarak bir süreliğine de olsa el koyulması, Türk-İş başkanının konuşmasını engellemesi ve oluşturduğu yuhalanması mitingin havasını değiştirdi. Bir sendikacı kürsüden düştü ve kolu kırıldı. Türk-İş başkanı kürsüden ve saldırıdan canını zor kurtardı ve can havliyle sığındığı AKM’nin arka kapısından zorlukla kaçırıldı.
• Devlet sendikacılığı fiilî müdahale ve zora başvurarak değiştirilemiyordu. Bu mesele tabanda tutarlı bir İşçi-Kitle çalışması gerçekleştirilerek aşılacaktı. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini devletle uzlaşıp engellemeye çalışanların kürsüden indirilmesi, kollarının kırılmasına neden olunması konusu tartışmaya açık bir konuydu.
• “Gün Gelecek Devran Dönecek” ve tutarlı İşçi-Kitle çalışmaları sonucunda görünen odur ki: İşçi sınıfı yarın kendiliğinden örgüt kurup işçi sınıfı ve sosyalizm adına (!) ahkâm kesip hareket eden örgüt / partilere de aynı muameleyi yapacaktır. Bir türlü tedavi görmeyen “örgütler anarşisi” hastalıklarımıza bakınca “Ne de iyi olur” demekten kendimizi alamıyoruz!
• İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist “Cenahımız” bağımsız sınıf temelinde ayrışıp, buluşup bütünleşmelidir. Bu bütünleşmenin adı ve adresi de bellidir: Komünistlerin Birliği Çatısı.
• Bireyci, benmerkezci ve “benim, benden sorulur, bana biat edin” zortlamaları dışında hiçbir özelliği olmayan kimi “sol” gruplar sistemin kendilerine sunduğu -uygun bulduğu- bir düzenlemeye baştankara biçimde “eyvallah” diyerek fit olmuştu. Bu anlayışta olanların -yani kendiliğinden örgüt kurup parti çağrışımı yapanların- devlet destekli sendikaların emrine girmesi, onların yaptığı parti çağrışımını çürütmeye yetiyordu.
• 1 Mayıs’ta örgütler vardı. Eylemi nihai amacına taşıyacak, kolektif aklı-bilinci ve eylemi örgütleyecek, kurmaylık görevini yerine getirecek olan birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir PARTİ yoktu.
• Kolektifimizin sıkça gündeme getirdiği ve bıkıp usanmadan tekrarladığı bu durum 1 Mayıs eyleminde daha da somutlaştı. “Legal” ve “İllegal” örgütlerimiz hakkında verdiğimiz rakamların asla abartılı olmadığı, nesnel gerçekliği yansıttığı açıkça görüldü. Pankartını alan alanlara akmıştı. Zor günlerin devrimci militanlığının yerinin kolay günlerin rehavetiyle yer değiştirdiği görülüyordu!..
• Sistemden zarar görenlerin tümü “yasal” etkinliklere katılmaya daha yatkın olduğu anlaşılıyordu. “Örgütlü” katılımların iki katı “örgütsüz” katılımlar da kimilerini hayli düşündürmüştür. Bu nesnel gerçeklik öznelliğe fena halde bulaşmış kimi örgüt / partileri derinden düşündürürken, “Kitleler mevcutlara güvenmiyor, partisini arıyor, bu parti de biziz!” diyerek kendi hanelerine “olumlu” bir puan düşürenler de çıkıyordu.
• Sendikal ve siyasal alanlardaki liberal ve laçka ilişkilerden, bölünüp parçalanmalardan hiç kimsenin rahatsız olmadığı anlaşılıyordu.
• Her siyasî eğilim “Kendine Müslüman’dı ve kendi amentüsünü okuyordu!..”
• Kolektif 1 Mayıs talepleri yerine her grubun kortejinde kendi duruşunu, ajitasyon ve propagandasını ifade eden pankartı ve sloganları dile getiriliyordu.
• Kolektif amaç ve niyetleri yansıtmayan pankartların yürüyüş kollarında birbirine asla karıştırılmamasına özen gösteriliyor, fakat bu flamalarla bayraklar Taksim Anıtı’na asılırken ister istemez birbirine karışıyordu.
• 1 Mayıs İşçi Sınıfının “Birlik” günü konusunda mevcut “sol” grupların daha çok fırın ekmek yemesi gerektiği anlaşılıyordu.
• Taksim Anıtı’nın hangi anlama geldiğinin farkında dahi olmayanların, bu davranışlarıyla büyük bir “örgütsel doyuma” kavuştuğu anlaşılıyordu.
• Oysa burjuvazi bu anıtın çevresindeki çakıl taşlarını toplayarak “taş atan çocuklara” bir yenisini katmak istemiyordu.
• 30 binlik güvenlik güçleri, panzerler vb. “hini hacette” görevlerini yerine getirmek üzere ara sokaklarda konuşlandırılmıştı.
• Burjuvazi Taksim Meydanı’na çok büyük bir T. C. bayrağı çekmeyi ve bayrak direğine de gres yağı sürmeyi ihmal etmemişti!..
• Sistem “Sol Cenahımıza” T. C. bayrağı altında ve istiklâl marşı ile başlaması düşünülen bir 1 Mayıs kutlaması yaptırıyordu.
• Sistem aynı zamanda 1 Mayıs marşı, çeşitli devrimci marşlar ve Enternasyonal marşının çalınıp söylenmesine de arabesk bir zihniyetle karşı çıkamıyordu. Anılan marşların işçiler tarafından değil de, her türlü gericiliğe teşne kimlikleriyle Timur Selçuk vb.leri yönetimindeki bir şöhretler korosu tarafından “nostalji konseri” havasında söylenmesine de özen gösterilmişti. Buna da tepki gösteren yoktu, bilakis bu tür “liberal” gösteriler devrimci gruplar da dahil olmak üzere istisnasız her cenahta büyük beğeni topluyordu.
• Yürüyüş kollarında ve daha çok gençlik temeline dayalı gruplarda büyük bir coşku ve heyecan gösterisi vardı.
• Alanda ise sendikacıların konumunu yansıtan biçimde ne coşku ne heyecan ne de devrimci direngen bir ruh vardı. 1 Mayısa anlamını katan en anlamlı hareket bağımsız sınıf tavrını mücadelenin her alanında gösteren tüm küçükburjuva ve burjuva sosyalistleri peşinden sürükleyen direngen TEKEL ve İtfaiye işçilerinin sendika kitlesinin sembolik bir bölümünü 1 Mayıs’a taşımayı uygun gören sendikacıların bürokrasisinin 1 Mayıs kürsüsünü dar etmesidir.
• Sendikacıların Alan’a girdikten sonra, “harç bitti yapı paydos” zihniyetiyle Alan’ı hızlıca terk ettiği görüldü. Belli ki sendikalar işçilerin bu ortamdan oksijen almasını engellemek istiyordu.
• Üç yürüyüş kolundaki gruplar sendikalardan 5-6 saat sonra, bazıları da eylem soğuyup dağıldıktan sonra Alan’a girebilmişti.
• 1 Mayıs’ta “renklerin dili”ni de herkes kendi sınıfsal duruşuna göre anlayıp yorumlayacaktı. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1 Mayıs’a damgasını vuran esas renk kızıldı. Ancak alan yine de geçen yıllarda olduğu gibi kimi liberal yazarları pek sevindiren “çok renkli” bir görünüm arzediyordu. Özellikle kızıl olmayan renklerin sergilenmesi burjuvazinin “akıllı” temsilcilerinin gönlüne su serpmekteydi.
• Kimileri “marksist, leninist, komünist, bolşevik” iddialarıyla ters orantılı masmavi bayraklarıyla ve “amacımız insan”, “kapı açtık özgürlüğe” vb. ödpvari sloganlarla süslü pankart ve dövizleriyle yeni legal parti “girişim”lerini ön plana çıkarmaya çalışırken, kimileri de sivil toplumculuktan esinlenen teori ve pratikleriyle uyumlu “turuncu devrimleri” çağrıştıran bayrak ve flamalarıyla 1 Mayıs’ta yerini alıyordu.
• Öte yandan “her kızıl bayrak da devrimin bayrağı değil”di. Özellikle ödp’den ayrışan ve büyük çoğunluğu Dev-Yol ve Kurtuluş nostaljisini harlamaya çalışan “parti”, dergi, kültür merkezi ve dernekler liberal gündemlerini kızıl rengi ön plana çıkarmayı ihmal etmeden sunmaya çalışıyordu. Ödp’den geri kalanlar da Ufuk Uras’ın yolunu ayırmasından sonraki “bundan sonra daha anti-kapitalist, daha anti-emperyalist olacağız” şeklindeki açıklamalarına uygun görüntü vermeye çalışarak “daha az sulu” bir tarzda 1 Mayıs’a gelmeyi tercih etmişti. Bu tabloya bakınca insan düşünmeden edemiyordu: Bu kadar “devrimci ve sosyalist” grubu tek başına bay Ufuk Uras ve küçük ekibi mi kapitalizme, emperyalizme ve teslimiyetçiliğine “daha az karşı” bayrak ve sloganların altında bunca yıl bir arada tutmayı başarmıştı? Bay Uras’a ve “parti olmayan partide” geçirilen onca yıldan sonra en “devrimci, sosyalist ve kızıl” iddialarla yeniden ortaya çıkanlara “aşk olsun”(!) demekten öte elimizden bir şey gelmiyordu. Sözlüklerinde “özeleştiri”, işçi sınıfına ve devrimci kamuoyuna hesap verme vb. kavramlar yazmayanların yeni keskin devrimci pozlarını, kızıllaşan renklerini de ciddiye almak ve samimi bulmak mümkün değildi.
• Sip-”tkp”si, hkp ve benzeri kimi gruplar da “ulusalcı”, sosyalşoven demagojiye angaje kimlik ve gündemlerini kızıl renkleriyle işçi sınıfına benimsetmeye çabalayan alışıldık tarzlarıyla dikkat çekmeye çalıştılar. Özellikle sip-”tkp”si geçen yıllarda olduğu gibi tüm Türkiye çapındaki tabanını bir merkezde toplayarak kitleselliğiyle ön plana çıkmaya önem veriyordu ve “sendikal rekabetin iyice zayıf düşürdüğü, renksiz ve mesajsız kürsüye işçi sınıfının direnen temsilcileri tarafından “yeter” denerek el konmasının ardından ortaya çıkan “sahipsizlik” ve “boşluk” “1 Mayıs’a yakışmadığı” gibi ne anlama geldiğini bir tek kendilerinin bildiği bir gerekçeyle mitingin ortasında alanı terketmeyi ve Dolmabahçe’de her zamanki anlayışıyla “kendi mitingini” gerçekleştirme yolunu seçecekti. Gerçekte sip-”tkp”’si, ödp, halkevleri vb.lerle birlikte TEKEL eylemlerindeki devlet sendikacılığının kuyruğuna takılan utanç verici konumlarının hesabını sendikal bürokrasinin ihanetini teşhir etmek üzere kürsüye çıkan işçilere verecek durumda olmadığının bilinciyle alandan kaçıyordu. Nitekim birkaç gün sonra halkevleri siyaseti bu konumlarıyla “işçi” etiketli “film festivali” etkinliklerinde bizzat 1 Mayıs’ta kürsüye damgasını vuran aynı işçiler tarafından teşhir edilmekten kurtulamayacaktı. Gerektiğinde kızıl kalpak takıp “resmî TKP” kurmaktan çekinmeyen kemalistlerin “kazanımlarına sahip çıkanların” işçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği mücadelesinin karşısındaki konumları, varoluş gerekçeleri işçi sınıfını burjuva ideolojilerine göre bölmek olan devlet sendikalarından farklı olmasını beklemek boşunaydı. Alan kaçkınlığıyla da bu gerçeği gözden kaçırmak mümkün değildi.
• Kürtlerinde en az devrimci gruplar kadar kalabalık bir kitlesellikle 1 Mayıs’a kendi özgürlük ve özgünlükleri ile katıldığı görüldü. Gezi parkının ağaçları altına çekilen kitlenin 1 Mayıs fotoğraflarının yanında yer almaması belki de sosyalşoven anlayışların ulusallık-sınıfsallık dinamiğinin makasını açmaya çalışanların gönüllerine su serpmiştir. BDP’nin kütlesel biçimde 1 Mayıs’a katılması, işçi sınıfı ve sosyalist hareketin yanındaki yerini alması da üzerinde durulacak bir gelişmeydi.
• 1 Mayıs’ın örgütlenme çalışmalarına katılan kimi gruplar ise ideolojik-sınıfsal konumlarına uygun biçimde, kütlesel sayılarını on misli abartarak bazı ölçüsüz taleplerde bulunmuştu. Örneğin 100 kişilik bir kütleyi ancak Alan’a getirecek bir grup 1000 kişilik bir kontenjan ve telsiz talebinde bulunabiliyordu!..
• Yine sayılarıyla ters orantılı kütlesel bir bildiri ve gazete dağıtımına girişen kimi gruplar da kendi dar grup gündemlerinin doğrultusundaki mesajları vermekle meşguldü. Kimi “Taksim’i ilk bizim gündeme getirdiğimizi, yıllardır bizim gündemde tuttuğumuzu niye kabul etmiyorsunuz” diye sitem ederken, kimisi de binlerce dağıttığı gazeteyle “birleşik, devrimci, kitlesel 1 Mayıs’ı BDP örgütlesin” şeklinde bir “çağrıyı” yapıyordu. Sayfalarca yazıda bu çağrının kim tarafından kime yapıldığı (BDP yönetimine mi, BDP tabanına mı, devrimci cenaha mı, hepsine mi yapıldığı yoksa “yapmış olmak” için mi yapıldığı) net olarak belirtilmekten kaçınılmıştı, kaldı ki çoğu gruptan daha kitlesel de olsa kendi kitlesine göre sembolik bir katılımla yıllardan sonra ilk defa 1 Mayıs’a katılan BDP’nin böyle bir iddiadan çok uzakta olduğu ortadaydı. Böyle bir “çağrı”yı yapanlar da işçi sınıfının 1 Mayıs’ı devlet sendikalarının gündeminden koparabilecek potansiyele fazlasıyla sahip olduğunu kavramaktan ne kadar uzak olduklarını belgeliyor ve BDP’nin kitleselliğine faydacı bir şekilde yaklaşmayı deneyenler kervanında yerlerini alıyordu. BDP tabanı işçilerden ve emekçilerden oluşuyordu ancak bütün gündemlere kendi dar grup çıkarlarını geliştirme açısından yaklaşanlar ulusallık ve sınıfsallık dinamiklerini buluşturan uzun soluklu, ilkeli ve tutarlı bir çabaya aday olmaktansa günü kurtaracak sihirli formül peşindeydi.
• Bizzat tanık olan birilerinin DİSK ve KESK’de eylem hazırlık toplantılarında yaşananları yazmasını bekliyoruz. Bunların bilinmesini önemsiyoruz. Çünkü “torbadaki yüzler” buralarda söylenenler ile meydanlara yansıyanları birlikte değerlendirince ortaya çıkıyor!...
• Kolektifimiz Çalışanları hangi sendika veya meslekî kuruluşa üye ise orada 1 Mayıs’a katılmayı uygun bulmuştu. “Örgütler Anarşisi” parselasyonuna prim verip, pankart yarışına katılıp onlara eklemlenmek, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği uğruna dövüşen Proletarya Devrimcilerine yakışmazdı. Bu türden bir duruş bizlerin işi değildi. Fakat devrimci tarih ve geleneklerimizin uzantısında, yeri ve zamanı geldiğinde pankart ve sloganlarımızla alanlara akacağımız da açıktı.
• İstanbul ve Taksim Meydanı başta olmak üzere 1 Mayıs etkinlikleri tüm illerde ve bazı ilçelerde de yaygın biçimde kutlanmıştı.
• Burjuva basını 1 Mayıs’a katılanların sayısını üçte bir oranında sınırlayarak verirken, kimi grupların ise abartılı rakamlarla böbürlendiği görüldü.
• Basın-yayın faaliyetlerinde, TV.lerde 1 Mayıs görüntülerine büyük yerler verildi.
• AKP lideri R. T. Erdoğan, 1 Mayıs’ın adını dahi değiştirerek tatil günü yaptıklarını, alanlarda kutlanılmasına izin verdiklerini böbürlenerek ifade etmiş olsa da, kazın ayağı asla öyle değildi. Sistem geri adım atmak zorundaydı. Çünkü T.C.nin kuruluşundan bu yana bu memleketin toprakları devrimci insan kanıyla sulanmıştı.
• 1 Mayıslar tarihsel-sosyal-sınıfsal özüne uygun, yani işçi sınıfının enternasyonal birlik-dayanışma ve mücadele günü olarak anılacak ve “an”ın gereklerine göre değerlendirilecektir. Burjuvazinin “1 Mayıs emek ve dayanışma” bayramı gibi “millî” bir söylem olarak değil.
Nasıl Yapılmalıydı?
• 1.5 milyonluk Diyarbakır ilindeki örgütlülük kütlesel çıkışlarda, özellikle de NEWROZ kutlamalarında 1 milyon insanımızı seferber edebiliyor ve alanlara taşıyabiliyordu. Modern Proletaryanın kümelendiği 17 milyonluk İstanbul gibi illerde faaliyet gösteren işçi ve memur sendikaları, sol siyasî örgütler, kitle örgütleri, meslek kuruluşlarının da en az Diyarbakır örneğindeki gibi bir kütleyi alanlara taşıma başarısını gösterebilmeliydi.
• Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerinin diyalektik birlikteliği gibi son derece hayatî bir konuya proletaryanın yoğun olduğu illerden anlamlı bir cevap verilemeyişi çok büyük bir eksiklikti.
• İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın haklı taleplerine çok açık ve çarpıcı cevaplar verilebilinirdi.
• Kütlesel çıkışların kolektif bir mantığı, örgütlenmesi, amacı ve eylemdeki disiplinli hareket edilmesi düşünülebilinir ve gerçekleştirilebilinirdi.
• Genel Grev, Genel Direniş, Hak Grevi, Siyasî Grev gibi temel haklarımızın önündeki yasal ve fiilî engellerin kaldırılmasına ilişkin kitlelere bilinç taşınabilinir, eylemlerde bunun altyapısı oluşturulabilinirdi.
• Devlet sendikacılığı, “partiler üstü sendikacılık”, sendika bürokrasisi ile işçi aristokrasisinin işçi sınıfının haklı talepleriyle kütlesel çıkışlar karşısında en büyük engel olduğu ve mutlaka aşılması gerektiğinin mesajı verilebilmeliydi.
• Kendi meşreplerince “sol siyaset” yaptığını iddia eden, bağımsız sınıf tavrı göstermeyen, kendiliğinden ve “dar grup kültü” ile örgütlenmiş programsız partiler, partisiz programlarıyla kolektif hareketlerin işlevsel olmasını gölgeleyen örgüt / partilere de anlamlı bir mesaj verilebilinmeliydi.
• Sendikalarda, kitle örgütlerinde ve meslek örgütlerinde particilik, partilerinde ise dernekçilik yapan ve böylelikle kütlesel çıkışlardaki kolektif adımların atılmasına onulmaz darbeler vuran tüm anlayışlar da açığa vurulabilmeliydi.
• ABD-AB emperyalizminin sınıfsal ve ideolojik konumu kitlelere anlatılabilmeliydi.
• Küresel krizlerin siyasal-ekonomik nedenleri, yarattığı tahribatlar, işçi-kitle çalışmalarını provoke eden NATO’cu, PENTAGON’cu, CIA’cı, IMF’ci, BD’cı, DTC’ci, Kontrgerillacı, yani işçi ve emekçi halklarımızın baş düşmanı tüm politikalar açığa vurulabilinirdi,
• Uluslarötesi tekelci sermayenin kucağındaki sağlı “sol”lu partilerle AKP’nin siyasal-ekonomisi teşhir edilebilinmeliydi.
• Sahte “Laikçi-Şeriatçı” gündem yerine emek-sermaye çelişkisini, yani hakikî gündemi dayatan konuşmalar öne çıkarılabilinirdi.
• Kütlesel çıkışların omurgasını kırıp zayıflatan, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği gibi önemli bir konuya asla değinmeyen sendikalara, “sol” örgütlere anladıkları dilde bir uyarı yapılmalıydı.
• Din ve etnisiteye dayalı sahte gündemlerin nasıl aşıldığı TEKEL Direnişi ile görülmüştü. 1 Mayıs etkinliklerinde de bunun somut örnekleri verilebilinmeliydi.
• İşçi sınıfı ve emekçi halklarımıza aşılanmak istenen yanılsamalı burjuva propagandaları, özellikle “devlet, demokrasi, cumhuriyet, açılım, hukukun üstünlüğü, anayasa, yasalar, barış ve halkların kardeşliği” gibi konuların hakikî anlamları kitlelere açıklanabilmeliydi.
• Geçmişle hesaplaşma, sorgulama, somut talepler ve gelecekte izlenecek sınıfsal projeler, özellikle 26 Mayıs 2010 Genel Grev kararı gibi görevler hatırlatılabilinirdi. Bu görevin yerine getirilemeyişi 26 Mayıs Genel Grevine katılımın nasıl olacağının işaretini de veriyordu.
• Uluslararası işçi sınıfı hareketleriyle buluşma ve dayanışma konusu işlenebilmeliydi.
• Giderek olgunlaşan sınıfsal saflaşmaları sınıflar mücadelesi temelinde biçimlendirmenin yolları döşenebilinirdi.
• Yalnızca işçi sınıfı ve emekçi halklarımızı değil, tüm halk tabakalarının desteğini kütlesel çıkışların yanına çekecek çalışmalar öne çıkarılabilinirdi.
• Kütlesel çıkışların devlet terörü ile provoke edilmesiyle yaratılan korku ve duyarsızlıkları tedavi edici çalışmalar yapılabilinirdi.
• Bu 1 Mayıs’ta da görüldü: İşçi sınıfı, emekçi halklarımız, gençlik, aydınlar özveri, militanlık, coşku ve devrimci heyecanıyla alanlara akmıştı.
• İşçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğinin gerçekleşebilmesi için işçi sınıfı mecrasını aramaktadır.
• 1 Mayıs 2010 eylemlerinden çıkardığımız çok yönlü ders ve sonuçlarla bundan sonraki kütlesel çıkışlarda nelerin ve nasıl yapılacağının ipuçlarını görmüş bulunuyoruz. Bu 1 Mayıs’tan sonra işçi sınıfının tüm gücüyle İşçi Sınıfının Sendikal ve Siyasal Birliği mücadelesine tüm gücüyle yükleneceğini ve bu yolda anlamlı ve ileri adımların atılacağının bazı işaretlerini görüyoruz. İşçi sınıfının akacağı mecrayı hazırlamak Devrimcilerin, Komünistlerin birinci görevidir.
• Eksikli, hatalı, çok problemli de olsa meşreplerince alanlara akan, tabandaki tüm insanlarımızı direngenliklerinden ötürü selamlıyor ve kutluyoruz. Devrimci kütlesel çıkışların anlamlı, uyumlu ve ileri bir sese dönüşmesinin mücadelesini veriyoruz. Burjuvazinin baskı, terör ve artı-değer sömürüsüne, inkâr-imha-asimilasyon politikalarına karşı uyanık ve hazırlıklı olmanın önemini vurguluyoruz. Bu gerekçelerimizle ulusal-sosyal-sınıfsal ve enternasyonal kurtuluşumuza ilişkin tezlerimizi ve tahlillerimizi eleştirel katkıya muhtaç hâliyle tartışmaya sunuyoruz.
SORUN Polemik
4 Mayıs 2010
