TEKEL Eyleminin Ardından …

Mahir Kankal

Burjuvazinin iç dalaşmaları ortalığı toz duman ederken ve birileri öyle ya da böyle buna taraf olmaya, laf yetiştirmeye çalışırken TEKEL Direnişi bir kez daha turnusol kâğıdı gibi safları belirledi.

Yüz yıllık sınıflar mücadelesi tarih ve devrimci geleneklerimizi saymazsak 1970 - 15/16 Haziran Direnişi’nden 40, 1989 Bahar Eylemleri’nden 21, Zonguldak Maden İşçilerinin direnişinden tam 20 yıl sonra TEKEL işçileri tekrar sınıfın gerçekliğini ülkenin gündemine taşıdılar.

Ve bu taşınma hâli bizlerin geleceğe dair umutlarına ışık tuttu.

Bundan ziyade kapitalizmin uzun süredir devam eden, son dönem havası ve cakası sönen morali gittikçe çöktü. Sovyetlerin tarih sahnesinden -geçici olarak- çekilmesiyle kapitalist kamp, her şey bir yana büyük bir moral üstünlüğü elde etmişti. Kapitalizmin yaşadığı son küresel kriz ise bu moral üstünlüğünü sarsmış, kitleler gözünde olmayan meşruluğu bir kez daha tartışılır hale gelmiştir. Onun ve yılmaz savunucularının aldıkları moral üstünlük avantajı krizle sarsıntılar yaşarken TEKEL Direnişi bir yumruk daha attı. Pek de güzel oldu. Moralimiz yerine geldi.

Kapitalizmin tek seçenek olmadığını bir kez daha hatırlatan TEKEL Direnişi uzun süre beklenen moral kaynağı oldu.

Söz yerindeyse bir “naniktir” kapitalizme TEKEL Direnişi. Şamar daha sonra gelecek.

Biz; kimi “sol” grupların yaptığı gibi değil de kıssadan hisse çıkararak davranacağız. “Biz şu kadar şey yaptık, pankartlarımızla katıldık, şu kadar afiş astık” gibi gerçeğin sadece öznel kısmını ön plana çıkararak dizdiği nağmelerle söze başlamayacağız.

Yukarıda bahsettiğimiz “moral bulma” hâli, sınıfsal kütlesel çıkışlara susamışlık hâli, bizi eylemi değerlendirmede yanlışlara sevk edebilir, bunun bilincindeyiz ki, bu satırların yazarı 78 gününü TEKEL Direniş sürecinde geçirmiştir. İşçilerle yedik, içtik, sohbet ettik, kitap okuduk. Dergi (SORUN Polemik), Gazete (İŞÇİ BİRLİĞİ) ve Broşür’lerimizi (Gelenekten-Geleceğe 15/16 Haziran) susuzlukla okuduk. Sorunlarımızı tartıştık. Ekmeğimizi bölüştük, aynı mekânlarda yattık, “yarin yanağından gayrı her şeyimizi” bölüşüp paylaştık. Bu eylemlerden çok yönlü derslerle sonuçlar çıkardık. Bu yüzden yaptıklarımızın yeterli olduğu bilinciyle yapılanları söylemenin bir anlamı yok. Yalnızca bu satırları kaleme almamız bizlerin hem ödevi ve hem de görevidir düşüncesiyle okurlarımızla paylaşmayı düşündük.

Birkaç maddede sıralayarak TEKEL Direnişi’ni değerlendirebiliriz:

1. TEKEL Direnişi hakkında kelamımız ilk etapta bu direnişin kendiliğinden oluşu yanının daha belirleyici olduğudur.

Bu türden bir kendiliğindenlik, bu eylemlilik sürecinin hiçbir iradi müdahaleye maruz kalmadığı, hiçbir örgütlenme çabası olmadığı anlamında değildir. Hiçbir şey boşlukta oluşmaz, zaten bizce bu sorunu kavrama konusunda hangi anlam yüklendiği ile ilgilidir.

Burada kastedilen ciddî bir gelecek planının bulunmadığı ve herhangi bir siyasî öznenin müdahil olmamasıdır. Eylem devam ettiği süreç boyunca bu olgu -hareketin kurmayının olmayışı- yakıcı bir şekilde kendini hissettirmiştir.

Hatta diyebiliriz ki, 78 günlük direniş boyunca sendika liderlerinin lafazanlıklarından ve de yüz ifadelerinden de anlaşılacağı gibi bu eyleme sendikanın müdahalesinin bile olmadığıdır… Çünkü sendika liderleri işçilerin karşısına “yarın acaba ne olacak?” kaygısıyla çıkmaktadırlar. Sendikacıların eylem süresince takındıkları tavır ve kendileriyle yaptığımız konuşmalarımız, sohbetlerimiz bu belirlemeyi haklı çıkaracak niteliktedir.

İşçilerin bu kadar uzun soluklu bir direniş geliştireceklerini tahmin etmeyen sendikal önderlik direnişle birlikte bu sürece daha sonra katılmıştır. Eylemin ön hazırlık sürecinde mutlak ki sendikanın büyük önemi olmuş fakat direnişin niteliği ve süreci (78 gün) onlarında beklentilerinin üstüne çıkmıştır. Hoş biz sendikacıların böyle bir niyetinin olduğu konusunda oldukça şüpheliyiz ama bu başka bir yazının konusu olabilecek nitelikte bir konudur.

TEKEL işçileri Ankara’nın göbeğine gelirken bırakın bir siyasî öznenin ön hazırlığını, kendileri bile bu kadar uzun soluklu bir direnişin olacağını öngörmüyorlardı. Çoğu işçinin Ankara’dan dönme planları dahilinde yakınlarına aldıkları Ankara dönerleri işin komik tarafı olsa gerek.

İşçilerde uzun soluklu bir direnişin hazırlığından ziyade önceki eylemler gibi bir takım görüşme ve gösterilerden sonra dönüleceği fikri vardı. Geldikleri gün işçilerde uzun soluklu bir direnişin belirtileri yok denecek kadar azdı.

Bundan önce de Ankara’ya gelmişler, Özelleştirme Dairesi Başkanlığı önünde polisin copuna, tazyikli suyuna maruz kalmışlar fakat akşam olunca geri dönmüşlerdi (Yeri gelmişken belirtelim ki işçilerden öğrendiğimiz kadarıyla, bu eylemde sendikal yönetim eylem alanına gelen son parti işçileri “provokatör” ilan etmiş, polise de “Bunlar TEKEL işçisi değildir.” diye ihbarda bulunmuş, işçilerin üzerine polisi salmıştır.).

İşçilerdeki beklenti yine sürecin de aşağı yukarı bunun gibi olacağı yönündeydi.

TEKEL eyleminin geniş soluklu olmasının bir ayağı işçi sınıfının mücadele azmi ise de bir ayağı da TEKEL krizini yönetmede oldukça amatörce davranan sermaye iktidarıdır. Sınıflar mücadelesinde tarihsel-sosyal-sınıfsal birikim ve işçi sınıfına olan kinleriyle kim bilir belki bu son 20 yıl onlarda bir rehavete yol açtı ve böylece gafil avlandılar. İşçi sınıfının bilinçlendirip sınıfsal sol duyusuyla harekete geçişi bir yanıyla bu rehavet sonunda burjuvazinin sınıfsal şiddet yöntemiyle işçi sınıfına saldırmasıdır.

Şaka bir yana sermaye iktidarının temel hatası, AKP’nin önüne toplanmış bölgelerden gelen işçileri daha sonra Abdi İpekçi Parkı’na götürmesidir biliriz…Tabi arada 1 günlük “emniyet spor sarayında misafir olma” durumu da işçilerin zaten var olan sınıfsal sol duyusunu tetiklemiştir.

İktidar vahim hatasını burada da devam ettirdi… İşçilerin direncini dağıtır umuduyla lağımlardan çektiği sularla işçileri ıslatmış, havuzun sularına atmış ve meydan dayağından geçirircesine coplamıştır. Ve istemeden işçileri Sakarya Meydanı’na yani Türk- İş Genel Merkezi’nin önüne yönlendirmiştir.

İşte tam bu sırada eylemin ikinci destek ayağı olan belki de hükûmetin hatası kadar önemli olan faktör devreye girmiştir.

Bu faktör olayın sıcaklığı soğumadan “meşreplerince” müdahale eden devrimcilerin, sosyalistlerin yetişmesidir.

Burada eyleme sonradan katılanlara yöneltilecek eleştirilerimiz saklıdır. Bu görevimizi daha sonra yapılmak kaydıyla erteleyip bu olumlu ve yerinde müdahalenin tek bir siyasî irade tarafından yapılmasıyla eylemin sonu daha farklı biterdi demekten de kendimizi alıkoyamıyoruz.

Yukarıda sözünü ettiğimiz “eylem kendiliğinden oluşmuştur” değerlendirilmesi kesinlikle eylemi küçültmediği gibi aksine işçi sınıfının potansiyel olarak taşıdığı muazzam öze işaret etmektedir. Kimi “sol” gruplar kendiliğindenlik konusunu ya hiç anlamamakta ya da kendi öznel konumlarıyla çarpıtmaktadırlar. Aynı zamanda teorik olarak “kendiliğindenliğin” asla kötü bir şey olmadığı konusunu da kavrayamamaktadırlar. Aslolan ister kendiliğinden ister işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliğini gerçekleştirmiş Proletarya Partisi’nin önderliğinde -organize- biçimlerde olsun, mesele işçi sınıfına kurmaylık edecek Kurum ve Araç’ların işbaşında olmamasıdır. Kütlesel çıkışları sevk ve idare edebilecek yetenekte olmamasıdır.

“Kendiliğinden” belirlememiz işçi sınıfının kendiliğinden hâlinin bile muazzam devrimci bir potansiyeli bağrında taşıdığı gerçeğinin başka ifadesi de diyebiliriz… Yıkıcı özelliği eylemin belli bir süresinden sonra atılan slogana yansımıştır. “Salla Türk-İş hükümet düşecek” Bu sloganı doğru bulmadınız mı? Oysa dedik ya “kendiliğinden” bir eylem. Zaten “kendiliğinden” yanı yıkıcı olma durumudur. Bu devrimci yanı. Hükümetle sınırlı kalan kısmı ise “kendiliğinden” yanıdır. Yani bir sorun yok.

İşçi sınıfı içinde tutarlı işçi-kitle çalışması yapan nüveler tüm süreçlerde işbaşındadır. Bunu da unutmamalıyız. Biraz düşününce, ortada ne eylemi organize edecek bir parti ne de onlara yol gösterecek bir sendikal önderlik var; ama buna rağmen işçiler 78 gün egemenlere kök söktürüyorlar. Kapitalist efendilerin moralini bozuyorlar, burjuvazinin her türlü saldırılarına cevap verip eylemin devrimci yasallığına ve meşruluğuna zerre kadar gölge düşürmüyorlar, burjuvazinin tüm karalamalarına ve yalanlarına rağmen.

İşte bu nokta işçi sınıfın niteliksel yanının ne kadar devrimci bir potansiyel taşıdığının göstergesidir.

2. TEKEL Direnişi, toplumu emek-sermaye ekseninde bölmüştür. Hem de çok doğru bir zeminde.

Burjuva dil üreticilerinin ürettiği yapay bölünmelerini bir çırpıda rafa kaldırıp, onların “ezberi”ni allak bullak etmiştir TEKEL Direnişi. Özellikle ortamın yumuşaklığından faydalanan, burjuvazinin gündemi için kalem oynatan, çok kültürlü eskimiş solcu liberallerimiz sus pus olmuşlardır. Çünkü onlar için ezberledikleri ve ezberlettikleri tüm paradigmaları boşa çıkmıştır. Onların paradigmaları arasında işçi sınıfı ve sınıf savaşımı çoktan tarih olmuştu! Bu durumda ortalıkta dolanıp burjuvazinin yedeğinde “zeka” şaklabanlıkları yaparken bir anda ağızlarının payını almışlardır…

Ota boka gazete sayfalarında yazı yazan liboş köşe yazarlarımız, 78 gün boyunca sosyal-sınıfsal olay ve olgular üzerine hiçbir şey yazmamışlardır. Niçin yazsınlar ki? Bizzat takip ettim. Liberal tayfa suskunluk içinde işi geçiştirirken, sermaye yalakası medya ise karşıdan saldırarak efendilerinden onay beklemiştir. Bunun ibret verici örneği hiç şüphesiz iktidarın kâğıt parasını verdiği Zaman gazetesi olmuştur. İşçiler ise bu yalakalık hâline toplu bir şekilde Zaman gazetesini yakarak cevap vermiştir.

Sermayenin düdüğünü çalan liboşlar birden suskunlaşmışlardır.

Her fırsatta kaptıkları köşelerde her şeye laf yetiştiren burjuva fikir adamları bir anda dut yemiş bülbül kesilmişlerdir. Keşke hep böyle sussalar; ama bilincindeyiz ki onların ağzını ancak işçi sınıfı kapatabilir; TEKEL Direnişi’nde olduğu gibi.

Uzun süre sonra işçi sınıfımız toplumu ‘Proletarya-Burjuvazi’ ekseninde ve doğru bir şekilde bölerek az da olsa ezilenleri burjuvazinin gündeminden koparabilmiştir. Kendi gündemini dayatmış, toplumu bu doğrultuda taraf yapmayı başarmıştır.

Burjuvazinin iç egemenlik dalaşına laf yetiştirmekte yarışa giren kimi solcuların da az da olsa rotasını doğrultmuştur.

Burjuva gündeminin peşine takılan kimi “sol” gruplar ise olaya bakakalmış, şaşırmış, daha sonra aklı başına gelip eylem alanına gelmiştir. Bunu da “biz toplu bir şekilde geleceğiz” diyerek meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Halkımız böylelerine “somun pehlivanı” demektedir…

Ülkemiz “sol”u burjuvazinin gündemiyle o kadar meşgul ki, işçi sınıfının gündemine hep yabancı kalabilmiştir.

Az da olsa ilk müdahale yapacak bilgi ve becerisinin olması, bunun da çok isabetli olması, bu gerçeği değiştirmez.

Hükûmete sözde muhalif partiler ise AKP karşıtlığı üzerinden eyleme destek sunar gibi yapmışlar, iş ciddiye binince kendi sınıfsal bilinçleriyle davranmışlardır. Yani onlar da sınıfsal güdüleriyle kıvırmışlardır. Bu direniş bir kez daha göstermiştir ki, işçi sınıfının çıkarları söz konu olunca aralarından su sızmıyor. Örneğin AKP’yi TEKEL Direnişi ile sıkıştıran CHP’lilere karşı büyük bir koz olması gerekirken AKP’liler tarafından İzmir KENT AŞ işçileri hiçbir şekilde dillendirilmemiştir. Oysa kendi çıkarları söz konusu olunca birbirlerinin kafataslarını ölçtürmeyi teklif etmişlerdir.

Burjuva siyaset kampı, bir kez daha topluca asıl onay aradıkları kesimin işçi sınıfı, emekçiler değil, sermaye sınıfı olduğunu, icra makamına hangisi gelse, benzeri uygulamalara imza atabileceğini göstermiştir.

3. Direniş devam ettikçe halk desteği artmış, halk TEKEL işçileri nezdinde kendilerine temsiliyet cephesi örmüştür. Uzun süredir kendilerini muhalif bir şekilde temsil edecek gücü görmeyen halk, TEKEL işçileri nezdinde bunu yakalamış, bu yüzden TEKEL işçileri için elinden geleni ardına koymamıştır.

TEKEL işçileri ise tarihsel olarak oynayabilecekleri potansiyel öncü rol konusunda Devrimcilerin, Komünistlerin tahlillerini, tezlerini ve beklentilerini boşa çıkartmamıştır. Buna uygun bir tavrı geliştirmiştir.

Tabi ki bunun sınırı da eylemin meşruiyet zemininin çizdiği kadardır.

4. TEKEL işçisinin eylemi ülkemizde bulunan sendikalarının -devlet sendikacılığının- içler acısı durumunu ortaya koymuştur. Sermayenin her saldırısına etkili ve hak alıcı bir tarzda, (abartmayalım hak koruyucu bir tarza) cevap veremeyen sendikalar ve bu sendikal anlayış bitme noktasına gelmiştir.

Sendikaların genel grev yerine genel eylem çağrısı ve genel eylem tamamen bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

4-C statüsünde çalışmak için son başvuru tarihi yaklaşırken, tam bir belirsizlik ortaya çıkmıştır. Sendikal yönetim topu işçilere atmıştır.

Eylemin başından beri işçilerin komiteler kurma önerisini engelleyen sendikalar, en zor karar olan başvuru sürecinde işçilere sonsuz inisiyatif vermiştir.

İşçileri Danıştay’ın vereceği süreci uzatma kararına bağlayan sendikal anlayış, kararın çıkmasıyla sözde zafer kutlamalarıyla ki buna havai fişeklerle destek olan kimi “sol” örgüt / partiler, işçilere danışmadan Ankara eylemlerini sonlandırmışlardır. Dahası burjuvazinin son dönem saldırılarını göğüsleyebilecek tipte, sınıfın potansiyel enerjisini açığa çıkarıp arkasına alan, yeni ve etkili bir sendikal mücadele tarzı geliştirilemezse bu bitiş kaçınılmaz gözükmektedir.

Eylemin kazanımları: TEKEL Direnişi, uzun süre, işçi sınıfının toplumsal öncülük potansiyelinin ortadan kalktığı yönündeki yaklaşım ve tartışmalara, durumun hiç de öyle olmadığını gösteren bir cevap oluşturmuştur.

Eylem, toplumu doğru yerden -emek sermaye ekseninde- bölerek, bir yanda ülkedeki “taraf”ların asıl kimliklerini ve burjuva kamptaki iç tartışmaların ezilen kesimlerin kaygılarını kapsamaktan tamamen uzak olduğunu açığa çıkarırken, öte yandan -bizim açımızdan da daha önemli olan- suni ayrılıkları dışlayan sınıfsal bir yaklaşımın toplumda bulabileceği karşılığı göstermiştir.

Eylemlilik toplumu sosyal-sınıfsal doğru bir yerden bölerek, sözde “taraf”ların asıl kimliğini ortaya çıkartmakla kalmamış, burjuva gündeminin iç dalaşmalarının ezilenler açısından tiye alınmayacağını da kanıtlamış oldu. Demek ki burjuva saldırılara karşı cevap alabildiğince kitlesel ve meşru bir zeminde örgütlenen tutarlı kitle direnişi olabilir. Diğer tüm savunma ve saldırılar bu gerçekliğin etrafında örülürse anlamlı olabilir.

TEKEL eyleminin içine giren her kimse kafasında sadece tek bir şeyle çıkmıştır “emek-sermaye kavgası.”

Toplumun her kesiminden destek alan TEKEL Direnişi göstermiştir ki, önemli olan yapay ayrılıkları dışlayan sınıfsal bir yaklaşımın toplumda karşılık bulabileceğidir.

Burjuvazinin işçi sınıfını bölme planlarının tüm argümanları tuzla buz olmuştur TEKEL çadırlarında; Türk’ün sofrasında Kürtçe türküler söylendi, Lazca horona duruldu, Alevice semahlar dinlendi..

Bir de uzun zamandır kapitalist sınıfın moral üstünlüğü yırtılıp atıldı. Ülkede uzun zamandır sırf bu moral üstünlüğünün üzerinden giden özelleştirme saldırısı ciddî anlamda sorgulandı.

İşçilerle devrimcilerin buluşmasının aslında ne büyük bir güç oluşturabileceğini hepimize bir kez daha hatırlatan eylem; işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin, bir de devrimci bir politikayla aynı kanalda buluşması durumunda neler olabileceğine dair ipuçları sundu. Ve bu buluşmayı sağlayacak bir mücadele tarzının, yani işçi sınıfı devrimciliğinin gelecek için ve onu kazanmak konusunda ışık olduğu görüldü!

 

1 Nisan 2010-Ankara

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.