THKO-TDKP süreci 40 yılını geride bıraktı. Bu süreç’in özetini yapmak oldukça güçtür. Sayfa sınırlamasını göz önüne alarak THKO-TDKP sürecini, Denizlerin idamından, Kızıldere faşist katliamdan sonra geriye kalanların hangi koşullarda ve nasıl bir yol izlediklerini anlatmakla söze başlayayım.
Silahlı mücadelenin hangi düşünce ve ortamda şekillendiğinin açıklamasını bir yana bırakarak, “yeni THKO”-TDKP’in oluşum sürecine bir göz attığımızda; önümüze çıkan ilk sorun, silahlı mücadelenin esas mücadele biçimi olduğu düşüncesinin savunulmasına ve bu düşünce doğrultusunda örgütlenmeye ve eylemlere devam edilip, edilemeyeceği tartışmalarını sonuçlandırmaktı.
Silahlı örgütler içinde, silahlı mücadelenin esas mücadele biçimi olduğuna dair ilk itirazların, Mahir’in, Cihan’ın ve diğer arkadaşların hapisten çıktıktan sonra THKP-C’nin o güne kadar yakalanmayan önderlerinden geldiği açığa çıktı. Bunlar, yakalandıktan sonra görüşlerini hapishanelere taşıdılar. Mücadelenin önderlerinin öldürülmesi ve faşist terörün şiddetlendirilmesi, bunlara yılgınlığı yaymalarına fırsat vermişti. Bir dönem “oportünizm”, “modern revizyonizm” diye niteledikleri görüşleri tekrar savunuyorlar ve onların mücadele anlayışlarına sahip çıkıyorlardı. Bununla da kalınmıyor, Türkiye’nin egemen sınıflarına, devletine ve emperyalist-kapitalist sistemine övgüler düzüyorlardı. Sıkıyönetimin faşist mahkemelerinde nedamet getirdiklerini açıklamak için, birbirleriyle yarışa girmişlerdi.
Bu nedamet kampanyasından THKP-C saflarında çok az insanın etkilenmediğini ileri sürmenin abartılı bir tespit olmadığını belirtmekden geçmeyeyim.
Tabii ki bu kampanyadan, başlangıçta bir kişiyle sınırlı şekildeymiş gibi görünse de, THKO saflarındakiler de etkileniyor ve örgütü terk etme yolunu seçiyorlardı.
Hapishanelerde böylesine karamsar ve karanlık ortamın doğduğu anlarda, 12 Mart döneminden, göstermelik demokrasiye geçiş sürecinin başlaması, hapishanelerin tam tersine, kapitalist sistemin sömürü ve zulmüne karşı başkaldıranlara, ölümü göze alarak silahlı mücadeleye girişenlere karşı, halkın büyük bir sempati duyduğu ortaya çıkıyordu. Ecevit, bu sempatiyi parlamenter mücadeleye kanalize etmek için harekete geçmekte gecikmemişti. Faşistler, sağcılar, dinciler, “bunlar anarşisttir” derken Ecevit ise “Bunlar halktan yana olan çocuklardır, ama yanlış yoldalar, Türkiye’de Küba’daki gibi bir devrime ihtiyaç yok, (var olan “demokrasi” sayesinde!) parlamenter yoldan sömürüye son vereceğiz” söylevleriyle CHP’yi, ilk kez seçimlerde en fazla oy alan parti haline getirdi ve hükümete gelerek af çıkarıp, silahlı mücadele yürüten örgütlerin hapiste olan taraftarlarının çoğunluğunu serbest bırakıyor ve düzenle kaynaşmalarının yollarını açıyordu.
Hapishanenin dışındaki bu atmosfer, nedamet getirenlerin tecrit olmalarına, “hainler” olarak ilan edilmelerine yol açsa da, silahlı mücadelenin esas alınmasının yanlış olduğunu ileri süren düşüncelerin giderek, 1971 hareketi diye anılan örgütleri etkisi altına almasının önüne geçilemiyordu.
“Silahlı mücadele esas mücadele biçimi değilse, peki hangi mücadele esas alınmalıdır” sorusunun cevabı olarak, sözde reddettikleri ama içinde çıkıp, geldikleri görüşlerine, çalışma ve örgüt anlayışlarına geri dönülmesi istenmekteydi.
Hapishanelerde yayılan bu türden düşünceler, örgütlerin dışarıdaki bölümlerinde de kendilerine yandaş bulmaktaydı. Bir çok arkadaşta hapishanelere baş vurarak “ne yapacağız” sorusuna cevap arıyorlardı. Bu arada Filistin’de olan arkadaşlarımız geriye dönerek silahlı eylemleri yeniden başlatırken, diğer bir bölümü “silahlı eylemleri bırakalım, halkımızın bağrına dönelim” görüşleriyle, modern revizyonizm’in Türkiye’deki şubesi olmaya aday olmak için harekete geçmişti.
Tekrar silahlı eylemlere giren arkadaşlarımız hemen yakalanıp, tutuklandılar. Bu arada bizim gibi silahlı mücadeleyi esas alan başka ülkelerdeki, özellikle Güney Amerika’daki örgütler, faşist devletler tarafından tasfiye ediliyordu. Tüm bu ve buna benzer olaylar, silahlı mücadele biçiminin, günümüzün emperyalist-kapitalizm koşullarının her döneminde esas olup, olamayacağı sorusunu cevaplandırmak zorunlu hale geliyordu.
Ama “silahlı mücadele her koşulda esas mücadele biçimi değil” görüşünü savunmak, başlangıçta, ölen yoldaşlarımıza “ihanet ediyormuş” gibi psikolojik bir baskı altında kalmamıza neden olduğu da inkâr edilemez bir gerçekti.
İlk önceleri, “silahlı mücadele her dönemde esas olamaz” denilen görüşlere karşı çıkanların içinde yer alıyordum. Silahlı mücadelenin her dönemde esas olamadığını ileri sürenlerse, görüşlerinin Marksist-Leninist düşüncelerden kaynaklandığını ileri sürmekteydiler. Ve yine “Esastır” diyen bizlerde aynı iddiadaydık. Tartışmalar sırasında yoğun bir tarzda Marx’ın, Lenin’in, Engels’in vs. eserlerini inceliyorduk.
THKO önderleri, Mahir ve İbrahim Kaypakkaya gibi, silahlı mücadelenin her dönemde esas mücadele biçimi olduğunu kanıtlamak adına teorik görüşler öne sürmemişlerdir. Tam tersine “devrimin yolu “ broşüründe bu görüşleri reddedecek düşüncelere yer vermişlerdi ve “İşçi ve emekçi kitleler kendi mücadele deneyleriyle bilinçlenerek devrimci mücadeleye katılırlar” denilmekteydi. Bu görüşler, Lenin’in mücadele ve biçimleri konusundaki düşüncelerinden kaynaklanıyordu. “Devrimin yolu” broşüründe yer alan bu ve buna benzer görüşlerin Lenin’in görüşleriyle örtüşmesi bu konunun ciddî şekilde araştırıp sonuçlandırılmasına neden oldu.
Kısacası Lenin, Marksistler hiçbir mücadele biçimini reddetmezler, şiddeti (yani devrimin zorunluluğunu) yaratan sömürücü sınıflarla, sömürülen sınıflar arası uzlaşmaz çelişkilerdir ve bu çelişki ancak şiddetle çözülür görüşlerini öne sürer. Ve yine Lenin’e göre, mücadelenin hangi biçim alacağını ise sömüren egemen sınıflarla, sömürülen işçi ve emekçiler arasındaki mücadelenin kendisi, kendiliğinden belirler. Yani mücadelenin hangi biçimde olacağını, mücadeleye önderlik eden siyasî hareket değil, mücadele bizzat kendisi yaratır. Barışçıl bir mücadele biçimiyle hareket eden sömürülen kitleler, (ve tabii ki öncü örgütünün çabasıyla da) mücadele içinde bilinçlenerek, barışçıl mücadeleyi, şiddet biçimindeki mücadeleyi (silahlı mücadeleyi) dönüştürebilir. Ve de barışçıl mücadelenin ne zaman şiddet biçimindeki mücadeleye dönüşeceğini, mücadelenin gelişmesinin boyutları kendiliğinden belirler.
“Parti Bayrağı” isimli dergimizde, Lenin’in görüşlerinin ışığında uzunca açıklamaya çalıştığımız bu düşünceler bize, silahlı mücadelenin ne zaman ve nasıl esas olacağı konusunda yol gösterdi ve tüm “silahlı mücadele her zaman esastır” görüşlerini savunan arkadaşlar bu düşünceler etrafında birleşti.
Şiddeti (yani devrimi) reddedip, reformları amaç edinen görüşleri savundukları için “her dönem silahlı mücadele esas olamaz” diyenler ise; “bunlar nasıl olsa silahlı eylemler için hemen faaliyetin içine girmeyeceklerine göre sorun yok” anlayışıyla hareket etmeye başladılar. Ama diğer taraftan da, sinsice devrimi amaç edinmekten vazgeçmeyenleri etkisiz hâle getirmeye devam ettiler.
Dışarıda ise, THKO sempatizanlığı çığ gibi büyüyordu. Gerek üniversitelerde, gerekse Türkiye’nin dört bir tarafında ve de işçiler içinde1 kendilerine THKO’luyum diyenler örgütleniyor, gruplar kuruyor ve çevresini etkilemek için siyasî ve örgütsel faaliyet yürütüyorlardı. Böylece birbirleriyle bağları olmayan THKO’lu gruplar oluşmuştu.
Anayasa Mahkemesi, 1974 yılında, TCK’nın 146/3 maddesine göre 15 yıl hapis cezası alanlar için çıkarılan af yasasının eşitsiz uygulandığını öne sürerek, bunlarında hapisten çıkması gerektiğine karar verdi ve 146/3 den 15 sene ceza alanlarda serbest bırakıldı.
Bu arkadaşlardan önce “Ecevit affıyla” 1973’de hapisten çıkan arkadaşlarımız, oluşan THKO gruplarını birleştiremiyorlardı. Ama “Niğde hapishanesi” merkez görüldüğü için oradan çıkanlar ve Denizlerle birlikte yargılananlar, THKO gruplarını birleştirme avantajını yakaladılar.
Türkiye’nin “sosyalist mücadele tarihinde” ilk kez işçi sınıfı içinde ve kendi inisiyatifleriyle işçiler, THKO adıyla örgütlenerek gruplar kuruyorlardı. Ve yine bu gelişmeler sonucu özellikle DİSK’e bağlı sendikalar, THKO’lulara “gelin bizimle birlikte çalışın” diye çağrılar çıkarıyor ve THKO’luların faaliyet yürütmeleri için kapılarını ardına kadar açıyorlardı.
THKO’nun kurulmasından itibaren savunduğu, “komünist partisinin mücadele içinde ve Marksizm’le işçi sınıfı hareketinin birleşmesi temelinde inşa edilir” görüşleri, işçiler içinde oluşan THKO gruplarının varlığıyla sınıfın pratik mücadelesinde gerçekleşiyordu.
Tüm bu gelişmelere rağmen “THKO ismi, silahlı örgütü çağrıştırıyor, örgütün ismini değiştirelim” görüşleri ortaya atılmaya başlanmıştı. Oysa THKO ismi, işçi sınıfına itici gelmesi bir yana, işçiler THKO’yu kendi siyasî örgütleri olarak görüyorlardı.
THKO’nun, başlangıçtan itibaren savunduğu; “parti mücadele içinde kurulur” görüşleri doğruydu ve fabrikalarda komünist işçilerin hücreleri inşa edilmeden “biz partiyiz” diye ortaya çıkılmasına gerek yoktu. Kendilerine kendiliğinden “komünist” diyen aydınların bir araya gelmesiyle komünist partisinin kurulamayacağını ileri süren THKO’nun görüşlerinin savunulmasında ısrar ettik.
THKO’nun işçi, emekçi ve gençlik içinde yarattığı prestij, şiddeti tamamen reddetmek için onun ismini hemen değiştirilmesini isteyenlere fırsat verilmedi, ama kısa bir dönem sonra reformist bir siyasî ve ideolojik çizgi izlenmesinin de önüne geçilemedi.
Dünya işçi sınıfı hareketini etkisi altına alan, komünist partilerin büyük çoğunluğu, revizyonist yola girerek, proletarya devriminin gereksizliğini savunmaları ve şiddeti reddetmeleri karşısında, silahlı mücadelenin esas alınmasının koşulları olgunlaşmadan, silahlı mücadeleye başlanmasının nedeni, “modern revizyonizm”in ana merkezi Sovyetlerin yaydığı görüşlerdi. Sovyetlerin böylesine bir revizyonist yola girmesinin tek nedeni; onun kapitalist bir ülke haline gelmesinden dolayıydı.
Lenin’in ısrarla vurguladığı gibi; revizyonizm burjuva ideolojisidir. Burjuva ideolojisinin maddî temeli ise kapitalizmdir. Bu konudaki tüm araştırmalarımız, Sovyetlerin kapitalist bir ülke olduğunu kanıtlıyordu. Sovyetler, kapitalizme geriye dönmüştü ve Sovyetlerdeki egemen sınıf ise bürokrat-burjuvalardı. Sovyetlerin, ekonomik,siyasî ve askeri gücü, onun emperyalist bir politika izleyebileceğini gösteriyordu. Bunun için Sovyetleri emperyalist bir ülke olarak tanımlamak doğruydu. Ama tüm bunlara rağmen “iyi niyetli” binlerce devrimci, Sovyetleri “sosyalist” ülke olarak görmeye devam ediyordu. Bunun için bu konuda oldukça dikkatli davranmak yine zorunluydu. Ama ne var ki dışarı çıkanlar, hapishanedeki bizlerle hemen bağlarını kesip, “koşarak” Doğu Perinçek’in yanına gidiyorlardı.
1971 öncesi ve “Dev-Genç” döneminde Sovyetleri, “revizyonist” bir ülke ve “revizyonizm’in ana merkezi” olarak görmemize rağmen, bazı komünist partileri, Çin Halk Cumhuriyeti ve “Mao Zedung düşüncesini” savunanlar gibi emperyalist bir ülke olarak ele almıyorduk. Ve yine Mao Zedung ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin yönetimini, Çin komünist partisini, Kruşçevci revizyonizmin, devrime ve şiddet yöntemlerine karşı çıkan görüşlerini reddeden ve devrimin zorunluluğunu savunan Marksistler olarak görüyorduk. Tabii ki, tüm devrimciler gibi bizlerde, Mao Zedung’a karşı büyük bir sempati besliyorduk. Ama Mao’nun Marksizm-Leninizm’e katkıda bulunduğu ve bunun içinde “Mao Zedung düşüncesinin” çağımızın gerçek Marksizm’i olduğu görüşlerine katılmıyorduk. Ve Hiçbir zaman, ben ve bu görüşleri savunan yoldaşlar; Mao Zedung düşüncesinin “çağımızın Marksizmi” olduğu iddialarına katılmadılar ve “M-L ve Mao Zedung Düşüncesinin” formülleştirilmesini Marksist olarak nitelendirmediler.
Ama ne var ki, “Sovyetler, emperyalist-kapitalist ülkedir” tespitini açıkladığımız dönemde, hemen, Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi’nin devrimin zorunluluğunu reddederek, emperyalist-kapitalist dünya ile bütünleşmek için köklü bir siyasî ve ideolojik dönüşüm içinde olduklarını fark edemedik. Bunun yanı sıra, bir dönem Çin Komünist partisi ile Kruşçevci revizyonizmine karşı birlikte hareket eden Komünist partileri, Mao Zedung ve Çin Komünist Partisi’nin, uluslararası burjuvaziyle kaynaşmak için Marksizm’in en temel görüşlerini reddederek, “yeni siyasî ve ideolojik” görüşlerle harekete geçmelerine karşı çıktıklarından, Mao Zedung’u ÇKP’yi eleştirdiklerinden haberimiz yoktu. Çünkü Mao Zedung’un yeni stratejisine karşı eleştiriler açıktan yapılmıyordu ve Komünist partiler arası iç tartışmalarla sınırlanmıştı. Bunun içinde adlarını andığımız komünist partilerin hiç birisi, Mao Zedung’un yeni görüşlerinden etkilenmemişler ve onun ortaya attığı “3 dünya” tezlerini hiçbir zaman kabul etmemişler ve de onların izledikleri uluslararası siyasetin takipçisi olmamışlardı.
Özellikle 1960-70 arası Kruşçevci revizyonizme karşı, Avrupa’da ve dünyanın başka ülkelerinde “devrimi savunan alternatif” olarak görülen, ÇKP ve Mao Zedung’un siyasî ve ideolojik etkinliklerini geliştirdikleri bilinmekteydi.
Oysa,1969 da “Kültür devriminin” bittiğini ilan eden Mao Zedung ve ÇKP, emperyalist-kapitalist dünyayla kaynaşmak için “yeni siyasî ve ideolojik” çizgisini belirleyerek köklü dönüşüm içinde girmişlerdi.
Ne yazık ki, Mao’nun, 1970’lerde, izledikleri “yeni yolundan” dolayı, Avrupa’da ve dünyanın bir çok ülkesinde prestij kaybettiği ve Kruşçevci revizyonizme karşı M.L. savunan komünist partilerin, ÇKP ile bağlarını koparmaya başladıkları dönemdeyse, Türkiye’de görece güçlenen “Maoculuğun” rüzgârı estirilebiliniyordu.
Her şey bir yana, bizzat Mao Zedung’un kendisi, “kültür devriminin” tam tersi yeni bir siyasî ve ideolojik yol izleyerek, “Kültür devrimiyle” öne çıkan ve devletin, ÇKP’nin yönetim kademelerinde yer alan kadroların tasfiye edilmelerine önayak oluyordu.
(Devam edecek)
