"Marx'tan, bu büyük kuramcıdan, proleterlerin bu eşsiz yol göstericisinden, devrime inançla bağlanmayı, işçi sınıfını yakın devrimci çıkarlarını sonuna dek savunmaya çağırma sanatını ve devrim geçici yenilgilere uğradıkça pısırıkça yakınmalara yer vermeyen karakter sağlamlığını öğrenmelidir." (V. İ. Lenin, KariMarx ve Doktrini, Bilim ve Sosyalizm Yay., Çev.: Şiar Yalçın, 1995, s. 66.)
Türkiye'de solun Marx ve Marksizm'le ilişkisi her zaman talî bir biçim arz etmiştir. Sol özneler her zaman ve her yerde sınıfsal karakter olarak proleter oluşun dışında hareket etmiş, bu da solun kendi dar alanındaki hareketliliği uyarınca belirginleşen çıkar ilişkilerinin sürece hâkim olmasına sebep olmuştur. Sol proletarya ile tanışmadığı için Marx'ın nesnel-tarihsel önemini, yani bu sınıfın 'eşsiz yol göstericisi' oluşunu anlamamış, devrimle ilişkisi hep kesintili olmuş, inanç noktasında kendi yürek kıpırtılarına güvenmiş, devrim inancını ucuz gündelik çıkar hesaplarına satmış, işçi sınıfı ile bu sınıfın devrimci çıkarları arasında bağ kuramamış ve giderek burjuva siyaseti karşısında karakter erozyonuna uğramıştır.
Bu anlamda Lenin'den yapılan alıntı bugün için hâlâ güncelliğini koruyor. Sol, içinde bir biçimde var olmaya çalıştığı erozyon dâhilinde bir tür karakter sağlamlığı edinebilmek için bilginin hülyalı dünyasına koşuyor. Hiç sınıfla ilişkisi olmamış, başlarken sınıfı tarihe gömerek yola çıkmış teorisyenlerle yol bulmaya çalışıyor. Kendi bireysel karakter oluşumu adına ortak olan her şeyi dışlıyor. Karakterin- deki dalgalanmaları dış unsurlara da yansıtıyor. Her dalgalanmayı değişim edebiyatı ile kutsuyor. Sınıf ile Marksizm arasında düz bir çizgi çizerek, sınıftaki değişimleri yenilenme ihtiyacı uyarınca Marksizm'e; Marksizm'deki değişimleri de sınıfa dayatıyor. Marksizm dışı anti-kapitalist mücadele birikimlerini kucaklayabilmek için sınıfla ve Marksizm'le hesaplaşıyor ama devrimci anlamda bir çaba içine giremiyor. Ya 'Marksizm eskidi' diyor ya da yeni bir 'Marksizm' için çırpınıyor. Her bilgi kırıntısı ile maddî gerçeklikten uzaklaşıyor, maddiyatta çizilen devrim yolunun yeniden kumların altında kaybolmasını ise sadece seyrediyor. Dünyayı daha geniş ve bütünlüklü görebilmek için gözlerini iyice aralıyor ama bu genişlik ve bütünlük arayışı bir süre sonra maddiyattaki her türlü sınırı, farklılaşmayı, cepheleşmeyi ve kutbu siliyor. Doğal olarak bu tip durumların oluşması için verilmesi gereken mücadeleyi de askıya almak zorunda kalıyor. Savaş alanından kaçıyor, kaçışı edebîleştiriyor. Kendisini sağlama alabilecek bir duvar ördükten sonra maddî hayata teslim olup gidişattan nemalanmaya bakıyor.
Sınırlar silinince Marx da, Marx'ın 'proletarya'sı da, proletaryanın devrimi de, devrimci mücadele de anlamını yitiriyor. Kimi aydınlar altmışlardan beri ellerinde tuttuğu dizginleri sınıfın eline vermemek için çeşitli taklalar atıyor ve süreci kendilerince rasyonalize etmenin yollarını buluyor. Genel olarak batıdan devşirilen düşünceler sabit değer olarak alındıktan sonra ülkede yaşanan olaylar bu düşüncelere doğru bükülüyor. Yaşanan olaylar söz konusu düşünceleri desteklemek amacıyla kullanılıyor. Olayların kendi içinde taşıdığı potansiyel devrimcilik gizleniyor ve batının (ya da kimi doğucu çevrelerde doğunun) talep ettiği doğrultuda ülke siyasetinin dümeni ile oynanmaya çalışılıyor. Dümenin başında olanların sınıfsal nitelikleri görmezden geliniyor. Bu anlamda yaşanan hiçbir olay ve açığa çıkan hiçbir olgu sınıfsal politik bir mücadelenin ve müdahalenin konusu olamıyor.
Tarih de bu anlayışa uygun olarak yazılıyor. Çeşitli özeleştirel tarih yazımlarında sadece kimi şahısların tiyatral diyaloglarına rastlanılıyor. Kitlesel bir hareketliliğin somutladığı tarih analiz edilemiyor. Her örgüt kendi tarihinde öne çıkan isimleri fetişleştiriyor ve onun etrafında dönen bir tarih kaleme alıyor. Bu döngüsel anlayış ileri sıçrama yapamıyor, kendisini kendi merkezinde kilitliyor. Bu kilitlenme Marx, Engels, Lenin ve diğer isimlere de benzer biçimde yaklaşıyor. Kendi ihtiyaçlarına göre elindeki cımbızla tarihten isimler seçiyor, bu isimlerin takipçiliği teori ve pratiği vuruyor, proleter birer militan olmaktansa bu isimlerin acenteliği yapılıyor ve sonuçta, Kıvılcımlı'nın dediği gibi, 'her eteğini savuran kendisini Rosa, her bıyık buran kendisini Stalin zannediyor.'
İlk bakışta göze çarpan çarpıklık ise bu işleyişten proletaryanın hiç mi hiç haberinin olmamasıdır. Tarihin dizginlerini eline alarak topluma hâkimiyet kurmak isteyenlerle, toplumun zihinsel manâda dizginlerini eline alarak tarihe hükmetmek isteyenler Marksizm'le işçi sınıfının ilişkisini belli kanallara çekerek boğuyor. Sonuçta bakıldığında geçmişten cımbızlanarak alınan isimler birer kılıftan ibaret ve bu kılıf, söz konusu isimlerin tarihsel/toplumsal meşruiyetlerini istismar etmek için kullanılıyor.
Kılıf olarak kullanılan isim 'Marx' bile olsa Marksist devrimcilerin bu istismara karşı durmaları gerekiyor. Lenin'in ifadesi bu konuda önemli bir ayraca işaret ediyor: işçi sınıfı ve devrim.
Türkiye toprağı verimlidir, bu topraklar tarihteki önemli isimleri, olayları ve dönemleri istismar edenlerin kendilerini güvence altına almak için ördükleri kılıfları parçalamayı bilen Marksist devrimcileri yine üretecektir. Bunun ön koşulu, işçi sınıfının tarihsel-toplumsal yürüyüşü ile maddî, canlı ve somut ilişki kurmaktır.
Bu ilişkinin en önemli tarihsel ayağı Tarihî TKP'nin oluşum süreci, toplumsal ayağı ise 15-16 Haziran işçi ayaklanmasıdır. Türkiye komünist hareketinin yerelde, bölgede ve dünyada politik bir güç olabilmesi toprağa bu iki ayağı ile birlikte basabilmesiyle mümkündür.
Son kırk yıldır, sol küçükburjuva aydın tabakasının dizginlerini elinde tuttuğu dönemde, Marksizm, parti, siyaset, ideoloji, sınıf hareketi gibi konularla ilgili yapılan tartışmaların bu iki merkez etrafında döndüğünü tespit etmek gerekmektedir. Sınıf dışı duran, sınıfsal intiharını gerçekleştirmeyen ya da tam aksine kendi sınıfsal güdüleri ile hareket eden sol küçükburjuvazi, bu iki merkeze doğru yakınlaşmanın güncel hale geldiği her durum ve dönemde yoğun bir direniş sergilemiş, toplam hareketin ilgili merkezlere doğru daralmasını önlemek için elinden geleni yapmıştır.
Bütün eksikliği ve fazlalığı ile yaşanan bu iki olay, Marksist devrimciliğin tüm maddî gerçekliği ile bu topraklarda vücut bulmasını sağlayacakken, sol, içi boş, kuru bir Marksizm ile çeşitli devrimcilik formları arasında paramparça olmuştur.
Bu soyutlama dâhilinde yapılacak tespitler hâlâ çok önemlidir. Burada artık öne çıkartılması gereken husus, Türkiye'de solu ilgilendiren hiçbir hareketliliğin bu iki olay teorik ve pratik düzlemde ilişki- lendirilmeden anlaşılamayacağı gerçeğidir.
Örneğin 1970'de TKP'nin yaşanan olaydan tarihsel planda doğru dersler çıkartmaması önemli bir eksikliktir. Tersten Haziran hareketliliğinin de parti oluşumunu kavramsal ve siyasî bir gerçeklik olarak zorlamaması önemli bir zaaftır.
Elbette yaşanan güncel olaylar karşısında tozlu raflardan çıkartılan tespitlerin hiçbir yararı olmayacağı da düşünülebilir. Yani, 'maziye değil, şimdiye bakalım' denilebilir. Ama hâlâ mazinin temel sorunları güncelliğini muhafaza ediyorsa, geçmişe ait marazlar varlığını sürdürüyorsa, o mazi adına söz hakkına sahip olunduğu yanılsamasına kapılmadan, geçmişin geleceğe doğru devrimcileştirilmesi zorunludur.
Mustafa Suphi kadar Haziran ayaklanmasının işçi önderleri de tüm ülke Marksizm'ine aittir. Doğal olarak buradan üretilecek teorik ve pratik her türlü kazanım da başta Türkiye işçi sınıfı olmak üzere tüm devrimcilerin olacaktır.
İlgili aidiyet üzerinden düşünüldüğünde tüm devrimci, sosyalist ve komünist ekipler için temel Marksist devrimci ayracın 1920 ve 1970 tarihleri olduğu görülecektir. Her ekip hangi ayağa ağırlık bindirdiğini, bu yüklem sonucunda ne tür sonuçlara ulaştığını, attığı adımlarda burjuvaziyi ve devleti ne ölçüde köşeye sıkıştırdığını görecektir. 1920 Eylül'ünü devrimci bir edinime tâbi tutmadan particilik oynayanlarla, 1970 Haziran'ını kavramadan işçicilik sevdasına düşenler ya oyuncaklarını kırıp atacak ya da düşmanın silâhları karşısında susmayı tercih edecektir.
"Emperyalizmin silâhları önemli değil, önemli olan halkın sahip olduğu silâhların farkına varması- dır." diyen Castro'nun uyarısı bu bağlamda ele alındığında, sahip olduğumuz bu tarihsel silâhların farkına varmak ve bu silâhları bilerek ya da bilmeyerek oyuncağa çevirenleri saf dışı etmek suretiyle onları gerçek sahiplerinin, işçi sınıfının eline teslim etmek Türkiyeli komünistlerin birincil görevidir.
Türkiye'de, bölgede ve dünyada taşlar yerinden oynuyor, bir yandan da farklı noktalarda farklı binalar inşa ediliyor. "Tüm toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir" demek ya da bunu bilmek yetmiyor. Sınıf mücadelelerini izleyip onun hangi taşı nereden söktüğünü, hangi taşı nereye yerleştirdiğini anlamak gerekiyor. Bu noktada komünistlerin hem kendi içinde hem de işçi sınıfında yaşanan gelişmeleri gözlemci edasıyla değil, müdahil olarak kavraması bir ihtiyaç olarak gündeme geliyor. Aksi takdirde, küçük bir sarsıntıda balkondan atlayıp ölmek de, büyük bir depremde 'bana bir şey olmaz' anlayışı ile yerin dibini boylamak da mümkün hale geliyor.
Her depremde herkesin deprem uzmanı, her ekonomik krizde iktisat profesörü kesildiği ülkemizde benzer bir durum sol içinde de gözlemleniyor. Sol içinde sınıf uzmanları türüyor, parti profesörleri ise köşe başlarını kapmak için birbiriyle yarışıyor. Ancak kimse yapılması gerekenlere yönelik tek laf etmiyor. Bu uzmanların ve profesör takımının kendi dar dünyası içinde yaptıkları ise basit bir vicdan muhasebesinin sonucunda biçimleniyor. Ya günü kurtarma ya da 'dostlar pazarda görsün' anlayışı ile hareket ediliyor. Sınıf ve parti gibi aslî konularda herkes yan çiziyor. Etraftan topladıkları küçük taşlardan kendilerine güvenli gecekondu evler inşa ediyorlar.
Bilgi ile maddî gerçek karşı karşıya getirildikten sonra hayat kolaydır. Bilim insanı, aracı rolüyle kendisine güvenli bir yer edinir. Hem bilginin hem de maddenin iç gerilimlerinden azade bir yerdedir. Kandilli Rasathanesi ölçümleri verir, huzur bulur, iktisatçılar makro hareketleri analiz eder, rahatlar. Aradaki çelişki ve gerilimlerin kimleri vurduğu ile ilgilenilmez.
Sınıf mücadelelerini bilenler için de benzer bir durum söz konusudur. Mücadelenin taraflarını bilir, ona göre konum alır, bir süre sonra hayat öyle bir hal alır ki, öbür tarafta olmak tek çözümdür ve bu noktada 'yaşamak için yaptım' der, bu tavrı eleştirenlere karşı yaşama hakkının kutsallığına inanan tüm hümanistler ayaklanır ve eleştiriyi bir kaşık suda boğarlar.
Bazen durumsal, geçici gerilimler su üstüne çıkar, birileri yaygara kopartır ve söz konusu durum dâhilindeki gerilimde taraf olmaktan nemalandığı için bu durumun sürekliliğini talep eder ve gerilimin sürgit devam etmesi için uğraşır. Örneğin parti ile sınıf arasında belli bir coğrafyada ve tarihte kısmî bir çelişki gündeme gelmişse bunu kaşıyanlar ne hareket ne de sınıf adına bir şey söylemeksizin, sadece çelişkinin sürekliliği için uğraşarak hayatlarını idame ettirmeye gayret ederler.
Türkiye'de sol özneler bu anlayıştan kurtulamamış, kendisini hep fiilî, durumsal kimi gerilim ve çelişkilerin somut varlığına bağlamış, varlığını hep arada derede bir yerde konumlandırmış, hep mutedil hareket etmiş ve gerçek bir güç olmanın imkânlarını görememiştir.
Marx'ın sınıf mücadelelerine yönelik vurgusunu gerçek anlamda somutta kavramamış, kendisini bu sınıf mücadeleleri ve tezahürlerinin gölgesinde tanımlamıştır. Belli bir fiilî durumda açığa çıkan gerilim ve çelişkide sınıfsal politik mücadele verdiği takdirde geleceğe yönelik önemli kazanımlar elde edebileceğini kestirememiş, hep en yakınındakine sarılmıştır. Örneğin kendi politik varlığını sınıf mücadelesi bağlamında görmediğinden, ordu içinde yaşanan bir çatışmayı hep dışsal kabul edip bu çatışmanın bir tarafına kendi varlığını bağlama yolunu seçmiştir. Ya da genel bir ifadeyle, faşizme vurayım derken liberalizmin; liberalizme vurayım derken faşizmin değirmenine su taşımıştır. Liberalizm- faşizm arasında fiilî ayrımı mutlak kabul etmekle mücadeleye baştan yenik başlamış, saflaşmanın geçiciliğini görmeyerek sınıf mücadelesini bir tarafa bağlamak suretiyle teslimiyet yolunu seçmiştir. Sınıf mücadelesinin her iki taraf içinde ciddî çatırdamalara yol açabileceği ihtimâlini hiç gündemine almamıştır.
Solun politik haritadaki konumlanış mantığı budur: Kendisini sınıf dışı, sınıf ötesi, sınıf mücadelelerinden azade kabul etmesi sebebiyle fiilî politik gerilim ve çatışmalarda çaresiz kalmakta, kendi meşruiyeti adına gerilim ve çatışmanın bir tarafına biat etmeyi yegâne tercih olarak görmektedir.
Söz konusu tercih, solun politik bir özne olarak sınıflar mücadelesi dâhilinde yapacağı etkiyi de sıfırlamaktadır. Örgütlerin kendi içine kapanmaları, çıkış noktalarına geri dönüp kendilerini etkisizleştirmelerinin sebebi budur.
Marksistlerin görevi, en genel sol başlığı altında toplanan hareketleri devrime doğru örgütlemek, kolektivize etmek ve saflaştırıp yeniden bütünlemektir. Bugün için Türkiye Solu'nun 'sınıf' aşısına ihtiyacı vardır. Sınıflar mücadelesinin içinde olmak ve bu oluşu bilince çıkarmak için bu aşı zorunludur. Oluş ve oluşa yönelik bilinç olmadan sınıfsal politik öznelerin devrimcileşmeleri ve devrim yolunu belirginleştirmeleri mümkün değildir.
Herkes yaptığı işte iyi niyetli, samimi ve dürüst olabilir ama yapılan işlerin belli bir hukuku ve ahlâkı olmalıdır. Öz bilinç, dışarının tanımlanması ve oradaki konumlanış açısından teori ve pratiğin yeniden sınıfta tanımlanması gerekmektedir. Ancak bu sayede burjuvazinin tarihsel ve toplumsal düzlemde bizi soktuğu fasit daireyi parçalayıp adsız ve adressiz birer fail olarak sınıf mücadelesine koşulsuz dahil olabiliriz.
Yukarıda tespit edilen genel teorik zemin üzerinden anlaşıldığında, Sorun Yayınları Kolektifi tarafından güncelleştirilen İşçi-Kitle Gazetesi'nin, mütevazı bir adım olmakla birlikte, sınıf ile Marksistlerin ilişkisi noktasında önemli bir sıçramayı temsil ettiği söylenebilir.
Elbette ki, oyuncaklarından vazgeçmeyen, çocuksu sevdalarından kurtulmayan, fildişi kulelerinde sakladıkları huzurlarını bozmak istemeyen ya da tarihle-toplumla kurduğu ilişkiyi herkese dayatmayı tek yol belleyenler bu çıkışı eski bir hikâye olarak görecektir.
Elbette ki, 'bizim çıkardığımız gazete zaten bir işçi kitle gazetesi, yenisine ne gerek var ki?' denilecek; 'ezilen ya da halk varken işçi demek bizi böler, tüm toplumu kucaklamalı, bu bölücü akımlardan uzak durmalıyız.' uyarısında bulunanlar olacaktır.
Bu ve buna benzer tepkiler gazetenin durduğu zemini geçersizleştirmemekte, aksine söz konusu tepkilerin sırtını dayadığı gerekçeler anlamsızlaşmaktadır. Gazetenin varlığı bu maddî koşullar uyarınca biçimlenmektedir.
Kendinden menkul yayınlarını işçi gazetesi olarak gören ekipler 'üç beş işçi örgütlersek kârdır" anlayışı ile hareket ettikleri için yayınları ne örgütsel anlamda ne de teorik düzlemde işlevli olabilmektedir. Sınıf gibi devrimci kolektif yapılar yerine bireysel olana ait çıkar ilişkilerinin hâkim olduğu siyaset alanında bu tip yayınlar liberalizmi beslemekten başka bir işe yaramamaktadır.
Bugün devrimci, sosyalist ve komünist hareketlerin işçi sınıfının tarihsel-toplumsal çıkarları bağlamında asgarî müştereklerde ortaklaşması suretiyle gerçekleştireceği bir yayın faaliyeti, söz konusu liberal ve faşizan saldırı karşısında devrimci bir hattın örülmesini sağlayacaktır.
Sol cenahta yaşanan kafa karışıklığını nihayete erdirecek tek somut adım saf ve basit anlamıyla işçi sınıfı ile düşünmek ve hareket etmektir.
Hürriyet mücadelesinden önce önemli olan mücadelenin hürriyetine kavuşmasıdır; bu amaçla, kafadaki ve pratikteki sınıfın özgürleştirilmesi zorunludur. Basit iktidar hesaplarına, alan kavgalarına ve ideolojik sıkışmalara kurban edilen sınıfın sınıf olarak hareketi ve bu hareketin bilince çıkartılması söz konusu hesaplara, kavgalara ve sıkışmalara son verecektir.
Tüm toplumların tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu bilgisinin ötesine geçip teoride ve pratikte hangi sınıfın safında olunduğu somutta görülmelidir. Bunun için, mecazî anlamda Kuran'a göndermede bulunarak, sınıfa onun şahdamarından daha yakın olmak gerekmektedir.
Tek tek her devrimci, sosyalist ve komünist yapı teorik ve pratik düzlemde sınıfla şu veya bu biçimde kurduğu ilişki biçimini gözden geçirmeli, işçi-kitle gazetesi çalışmasının ortak mücadelesine koşulsuz katkı sunmalıdır. Bu katkı ile birlikte, tarihsel süreç içinde edinildiği var sayılan kişisel kazanım- ların sınıfsal analizi de yapılmış olacak, kazanım olarak görülen şeyler devrimci bir ayraca tâbi tutulma imkânı bulacaktır.
Bu ortak mücadele sayesinde sol sınıfsal politik anlamda mahallelerde, kampuslarda, sendikalarda, DKÖ'lerde ve köylerde elde ettiği mevzilerin niteliğini öğrenme imkânı bulacaktır. Elde edilen mevzilerin işe yarayıp yaramadığını görmeden hareket etmek sadece o mevzilerin eskiliğinden ya da zayıflığından istifade eden güçlerin işine yaramaktadır.
"Devrimci ilerleyiş, kendi doğrudan traji komik kazanımları ile kendine yol açmadı, tersine, güçlü birleşik bir karşı-devrim ortaya çıkartarak, yıkıcı partinin kendisi ile savaşarak gerçekten devrimci bir parti durumuna geldiği bir hasım yaratarak kendine yol açtı." (K. Marx, Fransa'da Sınıf Savaşımları, Sol Yay., Çev.: Sevim Belli, 1996, s. 32.)
İçimizdeki ve dışımızdaki düşmanı netleştirmek, somutlamak ve mücadelenin konusu kılmak zorundayız. Bunun tek yolu sınıf mücadelelerinde güvenli ve huzurlu yuvalar bulup oralara yerleşmek, açığa çıkan her gerilim ve çatışmayı bu bilgiyle örtbas etmek değil, aksine, konumumuzu sınıfsallaştı- rarak düşmanı bu mücadele alanında her durumda karşı tarafa almaktır.
Gazete bu anlamda düşmanın netleşmesi sürecinde önemli bir rol oynayacak, mücadelenin devrimci sonuçlar üretmesini sağlayacaktır.
Gazete devrimci bir çıkış hattı olarak solda sınıfla ilgili kör düğümü çözecek, sosyalizm için olmazsa olmaz nitelikteki devrimci işçi hareketini tetikleyecektir.
Tüm bu özellikleriyle gazete, geçmişten geleceğe, işçi sınıfının komünist partisinin oluşum süreci için önemli bir tarihsel-toplumsal ayraç rolü oynayacaktır.
21 Ekim 2005
