Kapitalist ekonomi bir işleyiş yasası olarak sürekli kriz potansiyeli içerir. Ama krizler kapitalist sistemi kendiliğinden tüketmez. Kapitalizm işçi sınıfı erkiyle yıkılmadığı sürece, yeni krizler ve yepyeni dalgalanmalar yaşayarak varlığını sürdürür.
Yaşanmakta olan her kriz döneminin kapitalizmin son dönemi olacağı yolunda her zaman çeşitli iddialarda bulunulmuştur. Her defasında kapitalizm, içinde savrulduğu derin bunalım sürecinden çıkamayacak görünmüş; hatta giderek bunalımlarını atlatabilmekte olağanüstü zayıf duruma düşmüştür. Ama kapitalizmin yıkılışını nihai kriz kehanetine bağlayan yaklaşımlar özünde hep yanlış çıkmıştır.
1920'lerin başında Komünist Enternasyonal'de yürütülen tartışmalarda da kanıtlandığı gibi, kapitalizmin salt ekonomik yapısallığından kaynaklanan iç çelişkilerinin birikimi sonucunda çökeceğini savla- yan görüşler temelsizdir. Kapitalizmi kendiliğinden çökertecek bir nihai kriz yoktur, olamaz. Kapitalist sistem işçi sınıfının mutlak erkiyle yıkılmadığı sürece, egemen güçler toplumu us almaz yıkımlara sürükleyerek sistemlerini yaşatmanın bir yolunu bulurlar.
Kapitalist üretim biçiminin bir dünyasal sistem düzeyine ulaştığı emperyalizm aşamasından başlayarak ve günümüzdeki küresel çizgiye evrildiği noktaya vararak, çıkış dönemine oranla artık apaçık bir çürüme çağı içine girdiği açıktır. Ne ki bu tarihsel olguyu -içerdiği anlamın ötesinde- mutlak bir durum olarak kavramak son derece yanlıştır. Vladimir Ulyanof'un emperyalizm aşaması için kullanmış olduğu "çürüyen kapitalizm" nitelemesi, kapitalizmin artık üretici güçleri geliştiremediği ve böylece sistemin kendiliğinden bir çöküşe sürüklendiği anlamına gelmez. Bu niteleme, emperyalizm çağında kapitalizmin içsel çelişkilerinin alabildiğine olgunlaşıp çürümeye yüz tuttuğunu, tekellerin dünyayı sömürüsünün büsbütün asalak ve çürümüş bir ivme kazandığını anlatır. Dahası, emperyalizmin bu temel özelliklerini, ekonomik büyümenin durması şeklinde yorumlamak isteyenleri eleştirir.
Kapitalizm tarihsel olarak kendinden önce gelen diğer üretim biçimlerine oranla son derece dinamik bir yapıya sahiptir. Ama kapitalist üretim biçiminin gelişme olanakları salt geçmişe değil, çok daha birincil olarak geleceğe oranla değerlendirilmelidir. Bakılması gereken yer, kapitalizm altında üretici güçlerin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel karakteri arasındaki çelişkinin artık olgunlaşmış olup olmamasıdır. Üretici güçlerin ulaşmış olduğu gelişme düzeyi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve kapitalizmin örgütlenme biçimi olan ulus-devletin aşılıp geçilmesini, yani sosyalizmi zorunlu kılmaktadır. Buna karşın kapitalist sistemin varlığını sürdürebilmesi, toplumsal üretimin küresel anlamda son derece çelişkili, olağanüstü israfçı, doğayı ve insanlığı yıkım tehlikesiyle tehdit eder bir biçimde zor yoluyla devam ettirilmesi demektir. Çürüyen kapitalizm nitelemesi asıl olarak bu gerçekliğin ifadesidir. Bu gerçeklik, kapitalist sistemin tarihsel bunalımı olarak tanımlanır.
Kapitalist sistemin durumuna ilişkin gerçeklik, onun tarihsel evrimiyle ilgilidir. Tarih içinde gelip geçmiş çeşitli üretim biçimlerinin yükseliş dönemleri olduğu gibi, artık üretici güçleri eskisi gibi geliştiremedikleri gerileme dönemleri de vardır. Kapitalist üretim biçimi de tarihin bu yasası dışında değildir. Kapitalist üretim biçiminin tarihsel görevi, insan emeğinin üretkenliğini hiçbir sınır tanımadan - geometrik bir dizi içinde- geliştirmektir. Ne ki 1970'lerden bugüne sık sık ve ardı ardına yinelenen ve derinleşen krizlerde açığa çıkan, kapitalizmin mali sermaye (finans kapital) sürecine evrilip yoğunlaşarak üretimdeki gelişimi -dolayısıyla üretici güçlerin gelişimini- engelleyerek işçi sınıfı iktidarının yolunu tıkamaya çalışmakta olduğudur. Ama bu yöntemle mali sermaye, üretici sermayeye de egemenliğini dayatmaktadır ve kapitalizmin kendi iç çelişkileri giderek dünden çok daha derinleşmektedir.
Evet, kapitalizm kendi iç çelişkileri sonucunda kendiliğinden çökmez ama kapitalist üretim biçimi dünya ölçeğinde gelişip yaygınlaştıkça ve küresel bir sistem olarak olgunlaşıp yaşlandıkça, krizlerini atlatabilmesini olası kılan kaldıraçlar hızla aşınır ve etkinliklerini yitirir. Bugün ortada apaçık sırıtan durum budur. Kapitalizm, giderek daha şiddetli aşırı-üretim krizleriyle büyük spazmlar geçirmektedir. Kapitalist üretim biçimi, üretici güçlerin bugün ulaştığı düzeyle artık bağdaşmamaktadır.
Günümüzde kapitalizmin, savaşları, açlığı, kitlesel işsizliği, doğal yıkımı içeren mantıksız gerçekliği karşısında, toplumsal gereksinmeleri insan tabanında karşılayabilecek olan sınıfsız toplum olanağı yer almaktadır. Bugün bu hedef kesinlikle bir ütopya değil, dünya üzerindeki milyonlarca işçi ve emekçinin mücadelesiyle yaşama geçirilebilecek gerçek bir olanaktır. Bunu görüp algılamayanların, kapitalizmin ekonomik krizleriyle işçi sınıfının mücadelesi arasındaki ilişkiyi mekanik bir biçimde değil, somut yaşamda olayların akışını belirleyen pek çok nesnel ve öznel faktörün diyalektik ilişkisi içinde kavramaları gerekir. Ekonomik krizler işçi sınıfının devrimci mücadelesinde kendiliğinden yükselişlere yol açmaz. Ekonomi ile politika arasında karşılıklı fakat karmaşık bir etkileşim vardır. İşçi hareketinin siyasal ve örgütsel düzeyi, genel içsel durumu, mücadele kararlılığı ya da tam tersine mücadele yorgunluğu gibi etmenler, işçilerin krize gösterecekleri tepkinin de niteliğini belirler. Olumsuz koşullar işçi sınıfını ekonomik kriz karşısında büsbütün geriletip, burjuvaziye soluk alma fırsatı verebilir. Bugüne kadar olmuş olan budur. Bugünden sonra olacak olan bu değildir ama.
Bu saptama uluslararası düzeyde ne derece doğruysa ve her geçen gün 1990'lar sonrası bunalımını aşan ve birçok ülkede artık alanlara çıkan kitle hareketlerinin en kendiliğinden gibi görünen yükseliş ve gerileyişlerin bile aslında devrimin öznel etmenleriyle sıkı sıkıya ilintili olduğu da o derece doğrudur. Örneğin bugün Avrupa'da işçi eylemleri de sınıf tabanlı partiler de önemli bir yükseliş ivmesin- dedirler. Bu yükselişin özellikle -Orta Avrupa'da- kapitalist sistemin ekonomik dönüşümüyle önlenmesi mümkün olmadığından karşısına siyasal milliyetçilik yükselişi dikilmektedir.
Ama, fakat, lâkin ve ancak, devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyinin alabildiğine geri olması durumunda, işçi sınıfının en şiddetli krize bile devrimci bir yanıt veremeyeceği, tersine işini kaybetme korkusu, gelecek kaygısı ve derin endişelerle büsbütün gerileyebileceği bir gerçektir. Türkiye'de olduğu gibi, işçi hareketinin önemli darbeler yediği ve alabildiğine gerilediği baskı yıllarının ardından gelen ekonomik krizler hiç de devrimci bir duruma yol açmamıştır. Tersine, işsizlik tehdidi işçi sınıfının en sıradan ekonomik mücadele potansiyelini bile geriletmiştir.
Bu gibi durumlarda işçi sınıfının genel içsel durumunun, bilinç ve militanlık düzeyinin ilerletilebilmesi için, ekonomik mücadele alanında -görkemli çıkışlar içermese de- birtakım başarılar ve kazanımlar elde etmek son derece önemlidir. Bu nokta irdelendiğinde ise karşımıza hem sendikal mücadeledeki sorunlar, hem de emeği siyasal düzeyde örgütleyecek parti yokluğu gerçeği dikilmektedir. Sendika bürokrasisinin işlevsizliği ve hatta işverenle çıkar ortaklığı, işçilerin ekonomik mücadele anlamında bile gerekli bilinçten ve örgütlülükten uzağa düşüşlerini koşullamıştır. Bu koşullanmayı aşmada temel görevi ifa edecek işçi sınıfı partisinin yerinde yeller esmesi de günümüz Türkiyesinin yakıcı gerçekleridir.
Türkiye'de doğru bir işçi sınıfı sendikacılığı ve partileşmesi söz konusu olmadığı koşullarda uluslararası işçi eylemleriyle ya da sınıf tabanlı partilerle bir ve ayni potada ergime de söz konusu olamamaktadır. Buna karşın kapitalistler, kendi cenahlarında bu dış birlikteliği gerçekleştirmekte ve Türkiye'de olağanüstü bir milliyetçilik dayatmasıyla emeğin enternasyonalist ivmesini kırmaktadırlar.
Bugün kapitalizm -sistemin hegemon gücü ABD'nin ve Fransa ile Almanya gibi AB ülkelerinin somut durumlarının açıkça sergilediği gibi- uzun bir dönem boyunca yaşadığı parlak günlerini geride bırakmıştır. Geçmişten süzülen ve 1990 ertesi bunalım sürecinde pekişen deneyleriyle kapitalizmin bu yeni kriz nedeniyle kendiliğinden çökmeyeceğini iyice kavramış olan uluslararası işçi sınıfı sendikaları ve partileri, zincirleme eylemlerle ve örgütlenme yapılarını ileri taşıyarak sistemi aşma yolunda direnç göstermektedirler. Türkiye'deki durum ise -ne yazık ki- mevcut sendika ve partilerin sistemi aşmak için değil ona payandalanmak için direnç göstermeleri biçiminde sırıtmaktadır.
Sorun Yayınları'nın 24. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'ndaki panelinin konusu "Kapitalizm nereye, Türkiye nereye?" idi. Soruyu bugünkü manzara açısından yanıtlayalım o zaman : Kapitalizm çürüyüp yok olmaya, Türkiye ise sağlı sollu cenahlarıyla ona tutunmaya.
Bu saptamadan rahatsız olanlar için ise çıkış yolu apaçık : İşçi sınıfı sendikacılığını ve onun sınıfsal partisini saniye yitirmeden yaşama geçirmek. Nasıl, niçin, ne zaman, kiminle, ne amaçla gibi soruları artık aşarak; hep birlikte, sosyalizmi yaşama geçirmeye!
( Tüyap'ın 24. İstanbul Kitap Fuarı'nda Kolektifimizin 15 Ekim 2005 günü saat 15.00-16.30 arasında düzenlediği Kapitalizm Nereye? Türkiye Nereye? konulu Panel-Söyleşi'de yaptığı konuşma metnidir. (S.P.))
