Nerede Hata Yaptık? [1]
SSCB neden kendi ağırlığının altında göçtü?
Sol'un uzun tarihinde, kabul etmeliyiz ki, 1917 Ekim Devrimi nasıl bir dönüm noktası oldu ise, 1989 Çöküşü de aynen öyle, yeni bir dönüm noktasıdır.
1989'un bir "son" olduğu kesindir, ama neyin sonu?
1989'da birçok şey sona erdi, dahası çöktü. Olay sadece SSCB ve Doğu Avrupa'daki tüm komünist partisi iktidarlarının çökmesiyle sınırlı bir şey değildir. Olay, Batı Avrupa'da sol partilerin iktidara gelmeleri/gitmeleri türünden basit bir hükümet değişikliği değildir. Rejimler çökmüştür, devletler parçalanmıştır. Bu kadarla kalsa, olay: komünist parti iktidarındaki devletlerin siyasal bir yenilgisidir, bütün Sol'u ilgilendirmez diyebilirdik belki. Oysa görüyoruz ki Sol'un bütününü ilgilendiren bazı temel kuramsal önkabullerin bitişi de söz konusudur. Pratiğin sınavından geçememiş bazı kuramsal önkabuller, bazı kuramsal ilkeler. Ve bu, bütün solu ilgilendirmektedir. Nitekim özellikle Batı Avrupa ülkelerinde kuramsal düzlemde genelde çok büyük bir şaşkınlık, bocalama, arayış, yenilenme çabaları ve yeni formüller, yeni görüşler ortaya atılması diye betimlenebilecek bir hareketlilik, hatta "Yeni Sol" adı verilen lakin henüz içeriği tam olarak oturmamış bir yeni çizgi önerisi göze çarpmaktadır.
Kuramsal açıdan çok sancılı bir dönemden geçildiği kesindir. Çünkü dönem, başkalaşmadan/dönmeden, kendisi kalarak/"sol" kimliğini koruyarak, ama eskinin yanılgılarından, safralarından kurtularak yenilenme dönemidir. Bir başka deyişle, bir yeni doğum söz konusudur, çekilen sancı bu doğumun sancılarıdır. Ama çeşitli ülkelerde süren tartışmaların içeriğine ve Sol adına yenilenmek için veya sol kimliği muhafaza etmek için ortaya atılan görüşlere bir bakılırsa bu doğumun büyük bir teorik ve pratik keşmekeş içinde geçtiği görülmektedir.
Sol için kendini yenilemeyi, değiştirmeyi, düzeltmeyi gerekli kılan bir başka etken daha vardır, hatta daha önemli ve daha öncelikli
* Tüyap'ın 24. İstanbul Kitap Fuarı'nda Kolektifimizin 15 Ekim 2005 günü saat 15.00-16.30 arasında düzenlediği Kapitalizm Nereye? Türkiye Nereye? konulu Panel-Söyleşi'de yaptığı konuşmanın düzenlenmiş metnidir. (S.P.)
bir etken, yani pratik. Nitekim teoride tartışarak bir sonuca ulaştırılamayan sorunların çözüm yeri pratiktir denmiştir. Teorinin sınandığı yer öncelikle ve esas olarak pratiktir. O halde, 89 Çöküşü de 1917 Devrimi'nden beri sürüpgelen 70 küsur yıllık bir pratiğin, bir zorlu uygulamanın mihenginde değerlendirilmelidir. Gerek bu fiilî ve yeterince uzun bir zamanı kapsayan deneyim, gerekse aynı süre içinde Batı dünyası başta olmak üzere dünyanın geri kalanının ekonomik evrimi, bize topluca ve gerçekçi bir değerlendirme yapmak imkânını vermektedir. Bu pratikten Sol'un kendini yenilemesinde belirleyici öneme sahip bir dizi sonuç, bir dizi ders çıkartmak mümkündür. Bunlardan biri ve birincisi şudur: "Sosyalizm" diye bir üretim biçimi yoktur.
"Sosyalizm " bir Üretim Biçimi değildir
Evet, kabul edelim ki pratik, aslında teorik olarak da "bildiğimiz" ama iktidara gelmenin, iktidarda olmanın koşullanmasıyla unuttuğumuz, göz ardı ettiğimiz (oysa en azından Anti-Dühring'te bu açıkça belirtilmişti) "sosyalizm" diye bir üretim biçimi olmadığını, oluşturulamadığını ortaya koymuştur. "Sosyalizm" adı altında ancak "siyasal rejim"lerden söz edilebilir. Bu rejimler de tıpkı "kapitalist ülke" diye nitelenen ülkelerin siyasal rejimleri gibi ve onlar kadar çok çeşitlidir. İsveç'ten Yugoslavya'ya SSCB' den Küba'ya, Romanya'dan Çin'e siyasal rejimlerine bakarak (çeşitliliği gözden kaçırmadan) "sosyalist" diyebilirsiniz.
Neden? En belirgin nedeni: başta sol bir partinin, sol iktidarın varlığıdır. Üstelik bu sol iktidarları, sol partilerin demokrat ve totaliter çeşitlerinin 1989 Çöküşü'ne dek uzanan zaman dilimi içinde, her ikisinde de anlamlı bir kıyaslama ve çözümleme yapacak kadar uzun zaman iktidarda kalmış olmaları nedeniyle derinlemesine bir değerlendirmeye tutmak mümkündür. Hemen her zaman gözden kaçıyor veya düpedüz bilinmiyor, oysa şu bir gerçektir ki en demokratik sosyalist rejimler olan İskandinav ülkelerinde sol partiler veya daha somut ifadesiyle solun sosyal-demokrat türü partiler yıllarca adeta tek parti yönetimi gibi iktidarda kalabilmiştir. Örnek olsun, İsveç'te Sosyalist İşçi Partisi (SAP) ilk kez 1932 yılında seçimleri kazanarak geldiği iktidarda tam 44 yıl (1976'ya dek) kesintisiz hüküm sürmüştür. Keza Danimarka'nın Sosyal Demokrat Partisi (SD) ilk kez 1929'da iktidara adım atmış ve 1989 yılına dek geçen 60 yıl içinde (zaman zaman muhalefete düşerek) 42 yıl iktidar olmuştur. Norveç'te de Norveç Emek Partisi (DNA) iktidara ilk kez 1935 yılında gelmiş ve 1989 yılına dek 54 yılın 40 yılını iktidarda geçirmiştir.
Bu süre komünist partilerin tek başlarına iktidar oldukları ülkelerde de Doğu Avrupa ve Çin için (1949 - 1989 arası) 40 yıldır. Sovyetler Birliği için (kurulduğu 1924'ten başlatırsak) 65 yıldır. Küba için (1959 - 1989 arası) 30 yıldır. Demek ki siyasal bilim açısından yanlış yere "komünist" denen rejimler için de, ve sosyal-demokrat veya demokratik sosyalist denen iktidarlar için de elimizde yeterince uzun bir deneyim birikimi, yeterince uzun bir sosyalizm pratiği vardır. Hem de rejim düzeyinde hayli zengin bir çeşitlilikte.
1989 Çöküşü itibariyle baktığımızda, derinlemesine baktığımızda, artık şunu görmeli ve kabul etmeliyiz: sosyalizm pratiğinin her iki türünde de ekonomi, ekonominin yönetimi aslında "pazar için mal üretimi"nin dışına fiilen çıkamamıştır. Üretim ilişkilerini de kapsayan üretim biçimi fiilen bu olmuştur. Sosyalizm pratiği Batı'nın "demokrat"/sosyaldemokrat sürümlerinde de, Doğu'nun "totaliter"/sözde "komünist" sürümlerinde de kapitalizmin üretim biçimi olan pazar için mal üretimi ilişkisini aşamamıştır. Doğu'daki sosyalizm pratiklerinde özel mülkiyetin kimi yerde tamamen, kimi yerde kısmen kaldırılması ve egemen mülkiyet ilişkisinin kamu mülkiyeti olması; yatırımların, mal-ların üretim miktarının hemen hemen tamamen merkezden planlanması; mal ve hizmetlerin fiyatının, çalışanların ücretlerinin idarî kararlarla yani pazar ekonomisi kuralları dışında belirlenmesi bile bu durumu aşmaya elvermemiştir. Çünkü:
1) Çarpık çurpuk da olsa bir iç pazar ve dış pazar fiilen varolmuştur. Bir başka deyişle, kapitalizm öncesi ekonomi-lerde, (diyelim "feodal" dediğimiz üretim biçiminde, "Asya tipi" dediğimiz üretim biçiminde olduğu gibi) kendi içine kapalı, kendi yağıyla kavrulan bir iktisadî yapı söz konusu değildir. Köylerde üretilen tarımsal ürünlerin küçük bir bölümü yerinde tüketilirken, büyük bölümü kentlerde tüketime gönderilmiştir. Sanayide üretilen mallar (iyi kötü her ne ise) tüm toplum tarafından tüketilmiştir. Bunun eldeğiştirmesinde de takas yöntemi değil, esas olarak paranın aracılığı kullanılmıştır. Bu da herhangi bir tercih nedeniyle değil, bunu zorunlu kılan nesnel gerçeklerden ötürüdür.
2) Kapitalist dış pazarın belirleyiciliği kırılamamıştır. Kapitalist dünya pazarından bağımsız bir sosyalist ülkeler topluluğu pazarı ise bütün çabalara rağmen başarılamamıştır. Dolayısıyla kapitalist dış dünya ile ithalat ve ihracat ilişkisi sürmüştür. Bu da döviz sorunu yaratmıştır. Fiyatların, gerçek maliyetleri yansıtan gerçek fiyatlar değil de doğru ekonomik hesaplamayı imkânsız kılan sübvansiyonlu ve idarî fiyatlar olması ekonominin merkezden planlayarak komutayla yürütülmesini çıkmaza sokmuştur. (Sonuçta kaçınılmaz olarak bir kıtlık ekonomisi tüm sosyalist ekonomileri sardı. Ekonomiler yönetile- mez oldu. Doğu Avrupa'daki tüm sosyalist rejimler tamamen ekonomik nedenlerle, ekonomilerinin artık sürdürülemez olma-sından ötürü göçtü; ardından rejimler çöktü.)
3) Mal üretiminin nesnel bir ekonomik veri olması yani iktidarda işçi sınıfı/yönetimde komünist partiler var, ekonomi merkezden planlanıyor ve yönetiliyor şeklindeki siyasal ve idarî etkenlere rağmen bu verinin dışına çıkılamaması artı-değer olgusunun varlığını sürdürmesine yolaçmıştır. İşçilerin emeklerinden elde edilen artı-değerin patronun değil de devletin kasasına gitmesi mal üretimi gerçeğini değiştirmeye yetmemiştir ve zaten doğal olarak da yetmez.
Aslında belki de tüm bu nedenlerin gerisindeki esas etken olan: herkesin ihtiyacı kadar (yani adeta sınırsız bir bollukta) mal üretimi yapılamaması (bir başka deyişle komünist topluma geçilememesi) pazar için mal üretiminin ve dolayısıyla parayla alış verişin, hükmünü kapitalist ülkelerdeki gibi sürdürmesini dayatmıştır.
Marx ve pazar ekonomisi
Burada kuramsal olarak irdelemeyeceğiz, ama sonuç olarak sadece şu kadarını söyleyelim: Einstein'ın E = MC2 formülü fizik için ne ise Marx'ın da M = c + v + pl [ Mal = sabit sermaye + ücret + artı-değer] formülü (ilkel, feodal veya otarsik ekonomik ilişkiler dışında) ekonomi için odur. Bu formül 1989'da çöken, çökmeyen tüm komünist partisi iktidar-ındaki ülkelerde de (nesnel bir veri olarak) işlemiştir.
Ama bir farkla: Bu ülkelerde pazar ekonomisinin tüm avantajları (yani rekabet; fiyatların ekonomik hesaplamayı doğru yapmaya hayli elverecek şekilde yeterince sağlıklı gösterge işlevini görmesi yani doğru maliyetleri yansıtması; yatırım ve üretim kararlarını doğru almaya olanak sağlayan kâr mekanizması, ... gibi temel etkenler) bir yana atılmış, onun yerine pazarın avantajlarını silip süpüren bir yığın çarpıtıcı etken (pek çok mal ve hizmetin fiyatının gerçek maliyetleri yansıtmayışı, üretim ve yatırım kararlarının talebe, gerçek gereksinimlere göre değil de fiilen merkezde, masa başında alınması ve bunun ağır bürokrasi, yolsuzluk, kötü işletmecilik, ... gibi bir dizi etkenle birleşip anormal dengesizliklere neden olması) kendini göstermiştir. Sonuç: en temel malların bile yokluğu, karaborsa, rüşvet, vb. çarpıklıklar...
Küba, küçük bir ada devleti olmanın kolaylığından yararlanmıştır. Ama o bile 1989'dan sonra ekonomisini dışa açmak, pazar ilişkileri doğrultusunda birtakım ciddi esneklikler sağlamak zorunda kalmıştır. Kuzey Kore, tam karşı kutuptur. Şu bir gerçek ki bu ülke daha 1999 yılına dek dünyanın (tropikal yörelerdeki bazı ilkel kabilelerin "ekonomileri" ve Talibanların Afganistan'ı bir yana bırakılırsa) en içine kapalı ve bir tür "feodal - faşist" siyasal rejim altındaki bir ülkedir ve bu rejime "sosyalist" etiketini takabilmek için ancak Aydınlıkçı olmak gerekir.
Çin'e gelince... Çin, "son anda" yani 1979 yılında Deng Siao Ping'in ilerigörüşlülüğü ve akılcılığı sayesinde gerekli dönüşümleri başlatmış ve yamuk yumuk bir merkezî komuta ekonomisinden pazar gerçeğini büyük ölçüde tanıyan bir ekonomik sisteme geçmiştir. "Sosyalist pazar ekonomisi" adını verdiği bu süreç içinde sosyalizmin değer ve hedefleri ile ekonominin nesnel gerçeklerini olabildiğince bağdaştırma çabasındadır ve bu yolda -bizim Aydınlık'çılar mümkün mertebe gizlemeye çabalasalar, görmezden gelseler, hatta düpedüz inkâr etseler de- birçok büyük sanayi ve hizmet kuruluşunu özelleştirmekte, kısmen yabancılara açmakta, gümrükleri indirmekte, hatta işletmecilikte yer yer "vahşi kapitalizm" yöntemlerine bile başvurmakta duraksamamaktadır. IMF'ye üye olmuştur, Dünya Ticaret Ör- gütü'ne girmiştir. Kısacası dünya ekonomisiyle her geçen gün daha çok, daha sıkı bir şekil ve ölçüde bütünleşmektedir. Bütün bunları da Çin Komünist Partisinin yönetiminde yapmaktadır...
Uzatmayalım, şurası kesin: devlet sosyalizmi pratiği bize çok açıkça gösteriyor ki kapitalizm ile komünizm arasında pazar için mal üretimi dışında sosyalist denebilecek özel bir üretim tarzı yoktur ve olamamaktadır.[2] Zaten kuramda da "sosyalizm" olarak adlandırılan ilk
(alt) aşamada ekonominin merkezî bir planla yönetilmesi ve pazarın yerini planın alması ancak kapitalizmin evriminin hayli ileri gitmiş bir evresinde yani sermayenin sonderece merkezîleştiği, tüm girişimlerin her sektörde bir iki dev firmanın elinde toplandığı ve dolayısıyla ekonominin bir merkezden planlanıp yönetilmesi için zeminin ve olanakların büyük ölçüde hazır hale gelmiş olduğu koşullarda öngörülmektedir. Ondan öncesi, bazılarına acı gelebilir ama ekonomide fiilen kapitalizmin yönetilmesinden yahut daha doğru bir deyişle, pazar için mal üretimi ekonomisinin kurallarının yerine getirilmesini gözetmekten başka bir şey değildir. Bunda gereken akılcılığı ve esnekliği sağlayamayanlar ekonomiyi bunalıma, hatta çöküşe sürüklemektedir.
İşte bütün bu nedenlerle diyoruz ki: '89 Çöküşü, Sol'un aslında orijinal kuramda öngörülenin tersine, kapitalizmde ileri gitmiş bir ülkenin yukarıda işaret edilen koşullarda sosyalizme geçmesiyle değil, kapitalizmi henüz yeterince gelişmemiş ve bütün ülke çapına yayılmamış, kapitalist üretim ilişkilerinin aynı anda daha geri bir dizi başka üretim ilişkisi ile birarada varolduğu bir ülkede, Rusya'da iktidara gelmesi ve henüz koşulları oluşmamış bir merkezî planlama ekonomisini zorla yerleştirmeye kalkması sonucunda şekillenen vahim bir yanlış anlayışın, gerçekte öngörülen, amaçlanan sosyalizm ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bir rejimin, bir rejim anlayışının iflasıdır, sonudur. Bu ülkelerde 1989'a kadar söz konusu olan sistem: bir sosyalist üretim biçimi değil, ancak devlet sosyalizmi diyebileceğimiz bir siyasal rejimin çeşitli sürümleridir. Bunlar da pazar ekonomisinin şöyle veya böyle ama kaçınılmaz olarak yürürlükte olduğu siyasal rejimlerdir. Marksist tarih anlayışını doğru kavrayalım: insanlık tarihinde feodal ekonomiden sonra "pazar için mal üretimi"ne dayalı bir ekonomi aşaması oluşmuştur ve bu aşamaya önce geçmeyi başaran Batılı ülkeler dünya ölçeğinde üstün konuma gelmişlerdir. Pazar ekonomisinin "kapitalist" (burjuva) sürümü ekonomik büyümenin kazanımlarının yanı sıra sosyal adaletsizliği ve çevresel yıkımı da, emperyalist uygulamaları da vs. getirmiştir. Sol (emekçi) yaklaşım pazar ekonomisi gerçeğini reddetmeden ekonomiye "sosyal adalet" ve diğer sol değerleri katmak ve bu yönde bir sınıf mücadelesi yürütmektir. Tarihsel bir süreç olarak üretici güçlerin gelişmesi artık pazar ekonomisini gereksiz kılacak ve gerek emeğin özgürleşmesine (zorunlu iş saatlerinin azaltılması, vs.), gerekse zenginliğin hakça paylaşımına elverecek bir tarihsel aşamaya vardığında "komünizmin bir alt aşaması" olarak nitelenen ve kısa süreceği öngörülen bir "sosyalist geçiş aşaması"nın ardından komünist toplum tarihsel aşamasına geçtiğinde, ancak o zaman "pazar ekonomisi" tarihe karışmış olacaktır. Daha önce pazar ekonomisine sırt çevirmek "kapitalizm öncesi" ekonomi koşullarını kabul etmekten ve yani "gerici" bir tavır almaktan başka bir anlama gelmez. (Nitekim bazı anarşizan çevreci fraksiyonlar ilkel toplulukların yaşam tarzlarını yüceltirken tüm "radikal" söylemlerine rağmen gerçekte düpedüz ütopik" ve/veya "gerici" bir tavır içindedirler.)
Bunu artık bütün Sol'un görmesi, kabullenmesi, içine sindirmesi şarttır. Aksi taktirde, bu çıkışı olmayan yola yeniden girilmiş olur ki bunun adına solculuk, devrimcilik değil delilik denir. Zira ki "deliliğin bir tanımı: 'aynı şeyleri yapmaya devam edip, değişik sonuçlar beklemek'tir."
[1] Tüyap'ın 24. İstanbul Kitap Fuarı'nda Kolektifimizin 15 Ekim 2005 günü saat 15.00-16.30 arasında düzenlediği Kapitalizm Nereye? Türkiye Nereye? konulu Panel-Söyleşi'de yaptığı konuşma metnidir. (S.P.)
[2] "Pazar için mal üretimi" altyapısına sahip kapitalist ülkelerde de siyasal rejimler ister demokratik olsunlar, isterse totaliter veya faşist birbirlerinden kurum ve kurallarıyla hayli farklılıklar göstermektedir. Dahası bir rejimden öbürüne (üstelik çoğu zaman kan ve şiddet içinde) geçişler olmaktadır. Almanya, İtalya, İspanya, Portekiz, hatta Fransa gibi ülkelerde de siyasal rejimler çökmüş ve yerlerini tam karşıtları almıştır ama ekonominin temel yapısı, temel ilkelerini değiştirmek gereği duyulmamıştır, yani üretim tarzı değişmemiştir. Oysa "devlet sosyalizmi" rejimleri çöktüğünde (ve hatta Çin gibi bazı ülkelerde rejimin çökmesini önlemek üzere) en başta üretim tarzında değişikliğe gitmek ve pazar için mal üretiminin önünü açmak gereği duyulmuştur. Oysa gerçekten, kendine özel bir "sosyalist üretim tarzı" varolmuş olsaydı siyasal rejim çökse de (sözgelimi Çekoslovakya'da yarım bıraktırılan sosyalist demokrasiye geçiş denemesinde olduğu gibi) onun yerini diyelim bir "proleter demokrasisi", sözde değil fiilen bir "halk demokrasisi" rejimi alsaydı üretim tarzını değiştirmek gereği, hatta zorunluluğu duyulmazdı. (Kuzey Kore'nin kendi içine kapanık şekilde ve büyük ölçüde bu durumun yardımıyla zorla, zorbalıkla ayakta durduğunu anımsatalım. Ama onun da er/geç Çin'in veya SSCB'nin yazgısını paylaşacağını öngörmek için kâhinlik gerekmez.)
