Türkiye'de kapitalizmin gelişimindeki özgül tarihi etmenler -sermaye birikiminde devletin rolü, sivil- askeri bürokrasinin siyasetteki ağırlığı- günümüzde burjuvazinin birçok çelişkiyi bir arada yaşamasına neden olmuştur. Kapitalizmin gereksinmeleri doğrultusunda dayatılan dönüşümler, ordunun devreye sokulduğu olağanüstü siyasal süreçler altında gerçekleştirilmiştir. Her askersel müdahaleyle sivil-asker bürokrasinin daha da artan siyasal etkisi, bugün sermayenin önünde yapısal bir açmaza dönüşmüştür.
600 yıllık Asya tipi imparatorluğun mirasçısı durumundaki burjuva Türkiye Cumhuriyeti, padişahlık döneminin siyasal devlet geleneklerini hiçbir şekilde kaldırıp bir tarafa atamadığı için, Osmanlı Cumhuriyeti olarak daha doğru tanımlanır olmuştur. Bu süreçte sivil ve askersel bürokrasi devletin gerçek sahibinin hep kendisi olduğu savıyla davranmıştır. Devlet bürokrasisi kapitalizmi kendi elleriyle geliştirdiği gibi, asker de kendisini iktisaden ülkenin en büyük kapitalist gruplarından biri haline getirmiştir. Üstelik, AB sürecinde "güvenilmez" ve "Türkiye'yi bölmek isteyen" olarak gördüğü devletlerin sermaye gruplarıyla fiili ortaklıklar kurarak...
1950'li yıllar sanayi sermayesinin geliştiği fakat ticaret sermayesinin henüz ağır bastığı yıllardı. Sanayi burjuvazisinin gelişimi karşısında tüccar ve toprak sahibi burjuvalar bloğunun direnmesi Kemalist sivil-askeri bürokrasinin 1960'taki müdahalesiyle sonuçlandı. Bu müdahale, sanayi sermayesinin gelişme zeminini hazırladı ve pre-kapitalist ilişkilerin tasfiyesine ve göreceli liberal-demokratik açılımlara olanak sundu. Bir yandan DPT kuruldu, Yalçın Küçük'lü Hikmet Çetin'li kadrolar Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürlüğü'nde sermayeyi teşvik önlemlerini yaşama geçirdiler, öte yandan devlet denetiminde de olsa kapitalizmin hızla gelişmesi, toplumun bu temellerde dönüşmesine, kırın çözülmesine ve işçi kitlesinde büyük bir artışın yaşanmasına yol açtı.
İşçi sınıfı 1960'tan sonra toplumsal yaşamda belirleyici bir güç olmaya başladı ve bu gelişmeler sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyinin yükselmesinde yansımasını buldu. I.TİP'in parlamentoya girmesi, DİSK'in kurulması ve dünyada esen 1968 fırtınasının Türkiye'ye teyetlenmesi, ülkede sınıf mücadelesi bağlamında bir ivmelenme yarattı. Dahası, 15-16 Haziran direnişi, işçi sınıfı için büyük bir kalkışma oldu. Burjuvazi anında ve bir kez daha orduyu yardıma çağırdı. 12 Mart 1971 askersel cuntası işçi sınıfı hareketini parçalamaya, sendikaların etkisini daraltmaya çalıştı, TİP kapatıldı, devrimciler cezaevlerine tıkıldı ve devrimci öğrenci liderleri idam edildi.
Diğer yandan kapitalist ekonomide ağırlıklı bir yer tutan ithal ikâmeci uygulamalar artık daha fazla gelişim gereksinmesini yanıtlamaz oldu ve burjuvazi başka bir aşamaya geçmeye, ihracata ağırlık verecek bir yapılanmaya sıçramayı öngördü. Tekelleşme ve mali-sermaye süreci kendini dayattı. Ama kâr oranlarının düştüğü, dünya pazarına açılacak bir rekabet düzeyinin tutturulamamış olunduğu, üretim için gereken ithalat girdilerini karşılayacak döviz birikiminin olmadığı bir süreçti bu. Kaldı ki, yalnızca dışa açılma politikasının uygulanabilmesi için değil, yabancı sermaye girişinin arttırılması için de gerekli olan dönüşümleri gerçekleştirebilecek siyasal istikrarı sağlamış hükümetler de yaratılamıyordu. MC'ler kuruluyor düşüyor, CHP'nin azınlık ya da AP'den kotarılmış vekillerle oluşturduğu yönetimler devriliyordu.
Türkiye'de sınıf mücadelesi 1974'de ivmelenmiş ve 1977'de tepe noktasına ulaşmıştı. Burjuvazi bu süreçte kitlelerin bilincini bulandırmak ve mücadelenin sivri uçlarını törpüleyerek düzen içi kanallarda boğmak için CHP'yi sol bir görünüme sokarak sahneye sürmüştü. "Karaoğlan Ecevit" burjuva basın tarafından şişirilerek halkın kurtarıcısı olarak sunuldu. CHP'nin işçi kitleleri tarafından bir kurtarıcı olarak görülmesinde Leipzig Dış Büro'sunun da büyük payı oldu.
1977 sermaye açısından ciddi bir krizin kendisini duyurmaya başladığı yıldı. Dahası bu yıl, işçi sınıfı hareketinin militanlık düzeyinin görkemli bir düzeye ulaştığı, burjuvazinin girdiği darboğazdan kurtulmak için yükselen harekete saldırmaya başladığı ve 1 Mayıs katliamının yapıldığı yıldı. O yılın 1 Mayıs'ına 700 bine yakın işçi ve emekçinin katılması rüzgârın emekten yana estiğinin açık kanıtıydı. Küçük-burjuvazinin radikalleşen kesimleri de işçi sınıfının mücadelesinin yarattığı etki alanına girmişti.
1977 yılında 167 grev yapılırken bunlara katılan işçi sayısı yaklaşık 60 bin ve işgünü kaybı 5.778.205'ti. Örneğin Maden-İş Sendikası tam 117 işyerinde 11 aya yakın bir grev gerçekleştirmişti. Bu grev tarihe "Büyük Grev" diye geçti. Toplumun her alanında ve işçi sınıfının tüm kesimlerinde bir kaynama söz konusuydu. Her yerde grevler, fabrika ve okul işgalleri, direnişler yaşanıyordu ve mücadele sertleşerek sürüyordu. Yükselen devrimci işçi hareketi burjuvazi için savaş anlamına geliyordu. Krizini aşma ve dönüşümleri gerçekleştirme peşinde olan kapitalistler, devrim şarkılarının söylendiği, kitlelerin coşkunluk içinde toplumsal değişime hazırlandığı bir ortamda hedeflerine bir adım dahi yak- laşamazlardı. Burjuvazi uluslararası sermaye sınıfını ve özelde de ABD'yi arkasına alarak planlı ve topyekûn bir saldırıya geçti. MİT-CIA-NATO ürünü kontrgerilla, burjuvazinin planını uygulamak için 1977'de 1 Mayıs mitingine saldırıp 39 işçiyi/emekçiyi katletti.
Öte yandan da işçi hareketinin ve devrimci hareketin sindirilmesi, yığınların milliyetçilik- mezhepçilik temelinde bölünüp birbirine düşürülmesi için devrimci gençlik hareketine ve militan sınıf mücadelesine karşı faşist terörü devreye soktu. Lumpen kesimler ve küçük-burjuvazi içinde örgütlenen faşist MHP ve devletin beslediği başka paramiliter gruplar harekete geçirildi. Bunlar neredeyse tüm grevlere, mitinglere ve öğrencilere saldırmaya başladı. Her yerde çatışmalar, yaralılar, ölüler vardı. Burjuvazi yığınlar üzerinde derin bir psikolojik çöküntü yaratmıştı. İşçi sınıfının üzerinde estirilen terör ile tüm sendika, dernek ve devrimci örgütlere yönelik saldırıların amacı kitleleri korkutmak, pasifleştirmek, güvensizleştirmek ve sokağa çıkmalarını önlemekti.
Üniversite öğrencileri, tanınmış aydınlar, partililer tek tek ve topluca öldürülürlerken saldırılar Anadolu şehirlerine de kaydırıldı ve mezhep çatışmaları kışkırtıldı. İlk saldırılar Malatya-Sivas- Elazığ'da gerçekleştirildi ve bu şehirlerde yaşayan Aleviler ile Sünniler karşı karşıya getirildi. Buralarda bulunan TÖB-DER'e ve devrimci örgütlere ait binalar yakılıp yıkıldı. Bu saldırıların ardından diğer kentlerde de çatışmalar başgösterdi. Asıl büyük saldırı Kahramanmaraş'ta yaşandı. 19 Aralık 1978'de başlayan saldırılar tam anlamıyla bir katliama dönüştü. Şehir yıkıldı, dağıtıldı ve yağmalandı. 25 Aralığa kadar süren çatışmalarda yüzün üzerinde insan faşistler tarafından hunharca katledildi ve yüzlercesi yaralandı; Alevi kökenliler şehri terk etmek zorunda kaldılar.
Bir diğer yandan da, İkinci Dünya Savaşından sonra emperyalist metropollerde 20 yıldan uzun süren hızlı büyüme dönemi 70'lerin başlarında hızını yitirmiş ve büyük bunalımlar ortaya çıkmış, Amerika ve Avrupa'da işçi sınıfının kazanımlarına karşı topyekûn saldırılar başlamıştı. Kapitalist sistem yeni bir kriz dönemine adım atmıştı. Dünya burjuvazisi için krizden çıkışın yolu, var olan pazarları derinleştirmek ve yeni pazarlar bulmaktı ve bu gereksinime uygun olarak Türkiye gibi ülkeleri emperyalist pazara derinlemesine entegre etmekti. Uluslararası sermaye ile Türkiye burjuvazisinin çıkarları tam tamına örtüşüyordu. İşte bunun sonucu olarak Demirel'in Müsteşarı Turgut Özal'ın 24 Ocak kararları burjuvazinin dönüşüm sancılarına ve uluslararası sermayenin çıkarlarına bir yanıt olarak gelişti.
TÜSİAD, "şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir anlayışla ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri, ne yatırımlar için gerekli dış sermayeyi bulabiliriz" diyen bildiriler yayınlarken IMF ve Dünya Bankası'nı da ihracata dönük bir ekonomik uygulamanın başlatılması ve emperyalist sisteme tam entegrasyonun sağlanması doğrultusunda baskılara başlamışlardı. 24 Ocak kararları doğrultusunda büyük oranda devalüasyona gidildi. Tüm genel tüketim ve gıda maddelerinin yanı sıra, bütün sanayi hammaddelerine olağanüstü oranlarda zamlar yapıldı. Böylece IMF'den gelecek kredilerin yolu açıldı.
İstenilen, dışa açık, ihracata dayalı, yabancı sermayeyi ülke içine çekecek, dünya kapitalist paza- rıyla üst düzeyde bütünleşecek bir yapılanmaya geçilmesiydi. Sermayenin önündeki engellerin kalkması için işçi sınıfının tüm kazanımlarının yok edilmesi ve sömürünün alabildiğine yoğunlaştırılması gerekiyordu ve bu da istikrarlı bir siyasal rejimin varlığına bağlıydı. Burjuvazi, kapitalist sisteme daha fazlasıyla entegre olabilmek için devleti de buna uygun olarak yeniden düzenlemek istiyordu. Ancak burjuvazinin kriziyle işçi sınıfının devrimci mücadelesinin aynı döneme gelmesi kapitalistler sınıfı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Burjuvaziye gereken, bir dikta rejimiydi.
Aslında Kahramanmaraş, olayların gelişiminde bir dönemeç olduğu gibi, bir kırılmayı da ifade ediyordu. Faşist saldırıların yarattığı terör, sermayenin planlarını uygulamak için somut zemin hazırlamıştı. 1979'da sıkıyönetim ilan edildi. Ancak darbenin zemini hâlâ hazırlanmış değildi. Çünkü işçi sınıfı mücadeleyi bırakmamıştı; grevler, yürüyüşler, işgaller devam ediyordu. 1979'da 190 grev olurken yaklaşık 40 bin işçi greve çıkmıştı ve işgünü kaybı 2.217.347'ydi. 1980 yılı ise grev ve kaybolan işgünü sayısında görülen olağanüstü bir yükselişin ifadesiydi. 227 işyeri greve çıkarken, 36 bin işçi grev çadırlarındaydı ve işgünü kaybı dokuz aylık süre içinde 5.408.618'e ulaşmıştı. Burjuvazi için durum korkutucuydu. Gelişmeler karşısında kitlelerin tepkisini ölçmeyi gereksindi. Buna koşut olarak Kahramanmaraş saldırısına benzer bir saldırı 1980 Temmuzunda Çorum ve Fatsa'da gerçekleştirildi. 22 Temmuzda ise Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler katledildi. Özelikle Türk- ler'in öldürülmesi burjuvazi için mücadelenin gelişimi açısından çok büyük bir deneydi. İşçilerin tepkisi son kez test ediliyordu ve Türkler'in katledilmesine verilecek yanıt burjuvazinin planları açısından belirleyici bir etken olacaktı. Türkler'in cenaze törenine yüz binlerce işçi ve devrimci katıldı. Ölümünün ardından 1.5 milyona yakın işçi üretimi durdurdu. Ancak DİSK sendikal bürokrasisinin ve üzerinde etkili olan Leipzig Dış Bürosu'nun diz- ginlemesiyle tepkiler yatıştırıldı. Böylece kitle hareketi saldırılara etkili bir yanıt veremeyeceğini göstermiş oldu burjuvaziye. Kitlenin siyasal önderliğine sahip bir işçi sınıfı partisi olmadığı için bu dönemeç noktasında eli kolu bağlandı ve burjuvazinin dayattığı dikta rejimi virajına dağılmış, sindirilmiş ve moral açıdan çökmüş olarak girdi.
Katliamlarla ve provokasyonlarla bir darbenin zeminini hazırlamaya çalışan burjuvazi açısından artık koşullar olgunlaşmıştı. TİSK, MESS, TÜSİAD gibi işveren örgütleri de darbenin ivedilikle yapılmasını istiyorlardı. Amaç, kapitalistlerin kârlarını artırmak için işçilerin mücadelesini silah zoruyla bastıran bir baskı rejimi kurmaktı. 1980'in 11 Eylülünde, yani darbeye bir gün kala, TİSK başkanı Halit Narin üretimi nasıl arttıracaklarının formülünü açıklamıştı zaten: "DGM'ler kurulmadan üretim artmaz'. Tüm işveren örgütleri işçi sınıfı üzerinde terör estirilmeden, işçi sınıfı baskı altına alınmadan sermayenin isteklerinin yerine gelemeyeceğini dayatıyorlardı. Halit Narin 12 Eylül'ün hemen ertesinde "Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra onlarda" diyecek, Rahmi Koç ise " 12 Eylül devletin yeniden kurulması devridir" görüşünü vurgulayacaktı.
Gerçekten de 12 Eylül'le birlikte devlet, sermayenin gereksinmeleri temelinde yeniden düzenlendi. Askersel diktatörlük, belediye başkanlarından ilçe kaymakamlarına kadar herkesi görevlerinden aldı ve yerlerine askeri atamalar yaptı. Meclisi dağıttı, tüm yetkiyi cuntacı generallerden oluşan Milli Güvenlik Konseyi'nin elinde topladı. MGK bir yıl dolmadan tam 268 kararname çıkardı ve devleti baştan aşağı yeniden inşa etti. Tüm sendikal faaliyetleri durdurdu, grevleri yasakladı, ücretleri dondurdu. Türk-İş hariç tüm sendika ve dernekler kapatıldı. DİSK'in tüm malvarlığına el konuldu. Tüm siyasi partiler kapatıldı. Devrimci örgütler ve devrimciler üzerinde yoğun bir terör dalgası estirildi. On binlerce devrimci, işçi ve sendika yöneticisi tutuklanarak cezaevlerine tıkıldı; işkencelerden geçirildi ve askeri diktatörlük ağır cezalar verebilmek için devrimcileri yeni yasalar çıkana kadar yargılamadı bile. İşçi sınıfına fiilen savaş açıldı, sindirildi, korkutuldu. 1963 ile 1980 arasındaki tüm kazanımlar bir günde askeri diktatörlük tarafından yok edildi. Darbeyle birlikte binlerce işçi işten atıldı ve kara listeler oluşturuldu. SSK Kanununda değişikliğe gidildi. Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu yeniden düzenlendi; sendikalaşmanın önüne muazzam engeller dikildi, kıdem ve ihbar tazminatları kırpıldı, yıllık izinler düşürüldü, ikramiyelere son verildi. 1979'da gelir dağılımında işçilerin aldığı pay yüzde 32,8 iken yüzde 14'e düşürüldü. Burjuvazi işçi sınıfını dağıtmak, eski mücadele geleneğini unutturmak ve düzen içi kanallarda boğmak için Türk-İş üst bürokrasisini devreye soktu. Türk-İş genel sekreteri Sadık Şide askeri diktatörlük hükümetine çalışma bakanı olarak alındı. Böylece Türk-İş, burjuvazinin askeri diktatörlük altında işçi sınıfına karşı uyguladığı tüm saldırılara ortak kılındı.
12 Eylül süreci sonunda çıkan bilançoda gözaltına alınanlar 650 bin, fişlenenler 1 milyon 683 bin, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananların sayısı 230 bin, işkencede ölen insan sayısı 171, kuşkulu ölüm 144, açlık grevinde ölenler 14, çatışmada öldürülenler 74, haklarında idam istenenler 7 bin, idam cezası verilenler 517, Askeri Yargıtay'ın onayladığı ölüm cezası 124, infaz edilen ölüm cezası 50, yurttaşlıktan çıkarılan insan sayısı 14 bin olarak yansıdı. Ve bugün gelinen noktada "darbeciler yargılansın" kampanyası gündemde...
Elbette "darbeciler", "faşist generaller" yargılansın. Peki ama ya o darbeyi ve diğerlerini dayatan burjuvazi?
"Darbeciler yargılansın" kampanyası çerçevesinde örneğin ıÜüÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu "12 Eylül Darbesi'ni yapanlar Anayasa'yı ihlal etmek suçuyla yargı önüne çıkarılmalı, 12 Eylül ürünü bütün kurumlar tasfiye edilmeli, 12 Eylül sürecinin işkencelerini, kayıplarını ve suçlarını araştırmak üzere özel bir komisyon kurulmalı ve 12 Eylül suçluları mahkemeye çıkarılmalı, 12 Eylül Anayasası rafa kaldırılmalı, yeni bir Anayasa hazırlanmalı, yeni Anayasa'yı hazırlamak üzere Anayasa hukukçuları, demokratik kitle örgütü, meslek odaları, sendika ve siyasi parti temsilcilerinden oluşan bir kurul oluşturulmalı, hazırlanan Anayasa referandumla halkın onayına sunulmalı, siyasi partiler, seçim, sendikalar, gösteri ve yürüyüş, üniversiteler yasası öncelikli olmak üzere bütün yasalar, bu yeni Ana- yasa'ya uygun bir biçimde yeniden düzenlenmeli, 12 Eylül yargılanmaları bütün sonuçlarıyla iptal edilmeli, 12 Eylül mağdurlarının her türden hak kayıpları telafi edilmeli, maddi ve manevi tazminat ödenmeli, 12 Eylül Anayasası'na bağlı olarak yapılmış yasal düzenlemelerle 'Suç-yasak' kapsamında ele alınmış haklar yeni Anayasa'nın yapım tarihinden itibaren geriye doğru tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmalıdır" diyor. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), "Bugün güzel ve mutlu bir geleceği, demokratik bir Türkiye'yi yaratmanın yolu, Türkiye'ye bu karanlığı yaşatanlardan hesap sormakla mümkündür" diyor. SHP Genel Sekreteri Ahmet Güryüz Ketenci, "12 Eylül devlet içi çeteleşmenin, mafyalaşmanın hukuk düzeni yerine ikâme edildiği bir siyasal düzenin yaratılmasına neden oldu...bu meşru olmayan düzenin kaldırılması ve 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için, Anayasa'nın 15. maddesi kaldırılmalıdır" diyor. Aynı istemleri 78'lilerin öncülüğünde birleşen DİSK, KESK, TÜMTİS, TMMOB, TTB, ASMMMO, ÇHD, Eğit-Der, İHD, THİV, Halkevleri, 68'liler Dayanışma Derneği, Tüketici Hakları Derneği, Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği, Ankara Aydın Sanatçı Girişimi, 2 Temmuz Pir Sultan Abdal Kültür Vakfı, Tuncelililer Derneği, Kızılırmak Köy Dernekleri, EMEP, SDP, ÖDP, SHP, DEHAP, TKP ve CHP Ankara İl Örgütü de öne sürüyor. Peki kim yapacak bunları? Darbeyi dayatan burjuvazi mi?
12 Eylül ile birlikte uygulanmaya başlayan ekonomik, siyasal yapı varlığını -giderek daha da tahkim ederek- sürdürüyor. Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin bu denli yaygınlaşmasına, toplumsal eşitsizliğin artmasına neden olan neo-liberal politikalar dün Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz ve Ecevit tarafından nasıl uygulanmışlarsa bugün daha da vahşi ve saldırgan biçimde Erdoğan tarafından da uygulanıyorlar. Kapitalist sistem daha aksırmadan Türkiye nezle oluyor, grip vurgunu yiyor.
Bugünlerde hem Avrupa'da hem de Türkiye'de işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarına yönelik yepyeni saldırılar sürüyor. Bir yandan da dünya emekçileri hızla emperyalist savaşların içine çekiliyor. Afganistan'da ve Irak'ta olanlar gelecek günler için yeterince ipucu vermektedir. Dünün darbelerinde olduğu gibi bugünün saldırıları ve yıkımında da temel sorumlu burjuvazidir, kapitalist sistemdir. "Darbeciler" salt onların maşasıdır. Maşalar elbette yargılanmalı. Ama esas hedef onları tutan sınıf ve sistem olmalı. Lâkin bu hiç de kolay değil. Çünkü Türkiye'de kitlelere devrimci önderlik sunacak işçi sınıfı partisi yok. Böyle bir parti yaratılamadığı sürece de, işçi sınıfının 12 Eylülden gerekli dersleri çıkarması ve emek egemen bir erk yolunda devinmesi mümkün değil. Olmadığı için de eylemi "darbeciler yargılansın'^ indirgemeci anlayışların varıp varacakları nokta mevcut sistemin ne denli liberalleştiğini kanıtlamaktan üzere haykırmaktan öte değil. Ya da neo-liberal düzeninin safra atıp daha da hızlanmasına hizmetten.
"Düzen"in kucağında, el ele, kol kola!
15 Ekim 2005
