Resmî Tarih Polemikleri - 2

Tolga Ersoy

Bu ülkenin "muhalifleri" yüz elli yıldan bu yana "padişahım çok yaşa" nidalarıyla yürüyor!

Kuşkusuz göründüğü kadar basit değil; kendisini var eden düzene karşı görev ve sorumluluk bilin­cinin bir tür dışavurumu. Yapılacak çözümlemelerde uzun uzadıya "teorik takılmalara da" gerek yok. Analizimizin temel çıkış noktasını, devlet kurgusunun niteliği oluşturmalıdır ve bu analizin sonucunda da resmî ideolojinin başarısının hakkı verilmelidir. O öyle kolay kolay küçümsemeye gelecek bir unsur değildir, neredeyse yüz yıldan bu yana aşılamadık ciddî bir engeldir.

Adam gibi hesabı sorulmamış ve yakın gelecekte de sorulma olasılığı olmayan "bir günü" anmak üzere düzenlenen "12 Eylül Mitingi" öncesinde, fiilen var olmayan ve hukukî varlığı ile de ancak 12 Ey­lül rejimine meşruiyet kazandırmaktan öte bir işlevi olmayan ve aslında şu anki varlığını bizatihi 12 Ey­lül rejimine borçlu olan bir sendikanın başkanı; adı olsun sendika paşası, "ülkenin ve milletin her za­mankinden çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğu bu günlerde" gibi/veya benzeri sözlerle başlayan konuşmasını "devletinin bekası için" diyerek veya benzeri sözleri sarf ederek mitinge katılmayacağını, katılmayacaklarını -bir nüans: Belki de katılamayacaklarını- ilân etti. Şimdilerde ülkenin/devletin gerek­sinimini karşılamak üzere sosyaldemokrat bir parti kuruyorlarmış!

Bu ülkenin "aydını" yüz elli yıldan bu yana "padişahım çok yaşa" nidalarıyla yürüyor.

Yurt dışına sürgüne giden ya da kendisini sürgün kılan (!) jöntürklerin ya da ittihatçıların anılarında padişah tarafından maaşa bağlandıklarını ya da maaşları geciktiği için yakınmalarını okumak, bugünü yaşayan bizler için şaşırtıcı olmuyor; kaldı ki diğer taraftan, dürüstlüklerine saygı duyduğumu ya da saygı duyulması gerektiğini düşündüğümü de belirtmek istiyorum. Zavallı bir maaşla, "devletlû" slogan­ların üst üste çakışması, Osmanlının sefalet günlerinin de nedeninin açıklanması için okuyuculara bir kapıyı aralıyor. Muhalif aydının, "Osmanlı" olmadan bir şey olmadığının ya da hiçbir şey olduğunun farkına bilinçli bir şekilde ve/veya bilinç altında varmış olduğu görülüyor. Bu kafalarda "devlet", padişah ve onun mülkünden ve güttüğü sürüden oluşuyordu. Muhalif çabaların önemli bir kısmının başlıca amacını ise, bu şekildeki devlet kurgusundan herhangi bir sapma olmaksızın oluşturulacak yeni bürok­ratik mekanizmada söz sahibi olabilmek oluşturmaktaydı. Özetle temel sorun, devletin bekasıydı; geri­ye kalan ise teknik bir konuydu: Kan bağına bağlı bir monarşi de olabilirdi yeniden meşruiyet kazandı­rılmış bir monarşi de söz konusu olabilirdi. Ya da cumhuriyet yaftası ile kutsanan bir monarşi!

Amaç her zaman için araçtan önemlidir. Ve resmî ideolojinin pratik çerçevesini de çizen budur. Gerektiğinde cumhuriyet ve o zaman gerekirse demokrasi ve hatta komünizm... Adı bir takım yolsuz­luklara karışan ve aydınlatılmayan-açıklanamayan bir intihar olayı ile aramızdan ayrılan ünlü Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın "bu ülkeye komünizm gerekirse onu da biz getiririz" sözü üzerinde, onu ka­rikatürleştirmeden, mizaha başvurmadan bu bağlamda ciddiyetle durulması gerekir. Öyle sıradan, laf olsun diye söylenmiş, sarf edilmiş bir söz değildir.

Yüzyılı aşkın bir süre önce padişahını/devletini alabildiğine sahiplenen "muhalif" kafalar, aydınlar bu sahiplenmenin zorunluluklarını ve görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları pratik zenginlikte, ne­redeyse sıfırdan başlayıp oldukça sağlam bir resmî ideoloji inşa ettiler. İnşa sürecinin pratik zenginliği, deneyimler ve temel araç, tüm ideolojilerin "resmîsinde" olduğu gibi onunda bir dogmaya dönüşmesine yol açtı.

Dogmanın dogmalığını niteleyen onun katılığıdır.

Dogmanın sağlamlığı, onun ancak bir bütün olarak varlığını koruyabilme yeteneğiyle birlikte yeni­den inşa-yerine koyma becerisine bağlıdır. Kuşkusuz bu türden bir "yeteneğin" başlıca aracı zor unsu­rudur ve zor'a sahip olma ya da onun kullanılması resmî ideolojinin egemenliğinin niteliğini ve niceli­ğini belirler. Ancak bu bağlamda resmî ideolojinin yekpare bir bütünlük olarak algılanması ona karşı yürütülen mücadelede kimi zaafların ortaya çıkmasına neden olabilir. O, bir arada ve uyumlu unsurla­rın sağlam birlikteliğidir. Bu unsurlardan (argüman) bir ya da bir kaçının yıkımı onun zayıflatılması ve hatta çökertilmesi anlamına gelebilir; ancak bir diğer sorun, bu anlama gelmeyebileceğidir.

-Polemik-

Deneyim zenginliği ile kendini geliştiren zor ve her zor sürecinin deneyim birikimine yaptığı katkı, eksilenin ya da zayıflayanın yeniden inşasını, evrimleşerek yenileşmesini ya da yerine "eskisinden"
hiçbir şekilde amaç farkı bulunmayan "yeninin" konmasını sağlar; böylece temel olanın değişmezliği de sağlanmış olur.

Burada temel olanla kastettiğimiz unsurlardan biriside "bilgi"dir ve bilginin değişmezliği onun ideo- lojileşmesinin başlıca göstergelerinden birisidir.

Bilgi değişim ve dönüşüm halindedir. Yenilenir. Yenilenme süreci eskinin tümüyle tedavülden kalkmasına ya da antik bir "değer" olarak toplum ve bireylerin zihinlerindeki müzelerde ya da karakol­larda varlığını sürdürmesiyle sonuçlanır, hiç kuşkusuz aynı süreç-süreçler yenilenen bilgi/bilgiler için de geçerlidir. Bu diyalektik "durum" yaşamın her evresini, her türden bilgiyi, kısaca söylemek gerekirse tüm evreni kapsar. Bilginin değişmezliğini savunmak ya da bu değişmezlik durumu üzerinden onu yi­nelemek, üretilen bilginin kutsallaştırılması anlamını taşır. Böylece bilgi bilim yolundan sapar, saptırılır. Bu bağlamda bilim bir kesinlikten çok bir süreci tanımlamaktadır. Dolayısıyla bilginin "bilim sürecinde" var olabilmesi onun yanlışlarının, eksikliklerinin ve çelişkilerinin yeni veriler ışığında tartışılması ve bu bağlamda onun yeniden üretilmesi ile olanaklıdır. Bu bilimin özgürlüğünü de tanımlayan bir sürecin göstergesidir.

Ve insanlığın her türden özgürlük arayışında olduğu gibi bilimin özgür alanında da zorunlu ortaya çıkacak arayış-arayışlar zor yoluyla kısıtlanmaya, silah ya da yasa yoluyla denetim altına alınmaya ça­lışılmıştır. Ancak en etkin denetim aracının resmî ideolojinin doğasında var olduğu unutulmamalıdır. Zihinleri işgal eden resmî ideoloji-değişmez bilgi ya da kutsal gerçek, özgür sorgulamaları olanaksız kılacak kadar toplumu ve insanları sınırlarını kendi çizdiği alan içerisinde köleleştirmiştir. Kölelerin sı­nırlarda dolaşmasına hoşgörü ile bakılabilir, dışına çıkmalarına ise asla. Zaten çoğunluk tebaa ya da reaya [=sürü] "özgürlüğün bu sınırlarda dolaşmak olduğuna" şartlanmıştır, şartlandırılmıştır. Çünkü "kutsal bilgi" bir güçtür, erkin egemenlik alanını oluşturabilmesi ve koruyabilmesi için gerekli bütün ar­gümanları yaratır, şekillendirir ve onun kullanımına sunar. Bilginin değişmezliği devletin sorgulanmaz- lığını, sorgulanamazlığını sağlar; bu siyasi otoritenin korunması için mutlaktır. Bu resmî ideolojidir!

Resmî ideolojinin en önemli çabası, tekrarlarsak, egemenlik alanını korumak ve ideolojisini yeni­den üretmek için otoriter/değişmez bilginin ve kendi kurguladığı gerçeğin sorgulanmazlığını sağlamak şeklinde biçimlenmiştir.

Türkiye için resmî ideolojinin temel kaynağını Nutuk oluşturur. NutuKun bir parti toplantısında okunduğu tarih, aynı zamanda resmî ideolojinin arınmışlığının, arıtılmışlığının ve yeni katkılarla- yeniden inşa edilmişliğinin ilan edildiği tarihtir. Kayıtsız şartsız egemenlik yolunda önemli bir mesafe kat edildiğinin ilanıdır.

Nutuk yalnızca "güncel" bir saptama yapmakla kalmamıştır. Öncesinin temel sorunsalına; devletin bekası amacına ulaşılması için yeni bir tarih kurgusunu temel gerçek olarak ve hatta, onun temel ger­çekliğini sorgulayanlara yönelik olmak kaydıyla, daha da ötesinde kabullenilmesi zorunlu gerçek olarak tebaanın/reayanın önüne koymuştur.

Artık herkes gardını buna göre alsın!

Çünkü Nutuk, söylemi, üslûbu, yazılanları ve daha önemlisi yazılmayanları ile mutlak bir egemen­liğin cisimleşmiş halidir. O artık tarihin kendisi olmuştur. O değinilen ve değinilmeyen kısımlarıyla dev­letin bekası için gerekli bütün argümanları içeren bir özelliğe sahiptir. Tüm resmî tarih yazımları bu bağlamda NutuKu tekrardan öteye geçememeye mahkûm edilmişlerdir. Doğal olarak; adı üstünde "resmî tarih"...!

Resmî tarih bir dogma yazımıdır.

Dolayısıyla Nutuk okumak resmî tarihin birçok yazımını okumaktan bizi kurtaracaktır. Aynı şekilde herhangi bir resmî tarih yazımının okunmasıyla da diğerlerini okuma zahmetinden kurtulmuş olacağız. Ve dolayısıyla da resmî tarih yazıcılarının bir bütün olarak ya da ayrı ayrı olmak kaydıyla "çılgınlıkları­na" şahit olma fırsatını da kaçırmış olacağız! İddialı bir iddiada mı bulunuyoruz? İddiamızı bir/iki adım daha ileriye götürelim: Bir: Birini okursak diğerini okumamıza gerek yoktur, iki: Eğer "AB standartlarına sahip bir okuryazar veya okuyucu isek" gözlerimizi kapatıp şöyle bir eğitim=talim terbiye hayatımızı düşündüğümüzde hiçbirisini okumaya gereksinimimiz olmadığının farkına varabiliriz. İçselleştirme, erk/zor ya da ideolojinin gücü, adını siz koyun...

Tabiî hal böyle olunca da NutuKun yeni versiyonunu okuyan bir okuyucu AB standartlarında bir okuyucu olmadığı için "mal bulmuş mağribi gibi" davranmakta, hadi burada ırkçılık yapmayalım ve kü­resel takılalım: "Kendisini Amerika'yı yeniden keşfetmiş" zannetmektedir. Son günlerde yayın-medya dünyasını sarsan çılgınlığın nedeni!

Karşımızda devingen bir organizma vardır: Resmî tarih-resmî ideoloji. Ve bu organizma hiçbir zaman bildiklerinden şüphe etmez. Gücünü koruduğu ölçüde bu şüphe etmeme durumu süreklik gös­terir. O yeni bir bilgiye de, doğal olarak, bu "durumunu" sürdürdüğü sürece gereksinim duymayacaktır. Bugünün resmî tarihçilerine-maaşlı tarihçilerine bakarak olumsuzlamamıza devam edelim: O yeni bil­giye gereksinimi olduğunun farkında bile değildir, o yeni bilginin farkında bile değildir.

Resmî ideolojinin en önemli yanı onun aslında "tarihe" karşı olmasıdır, o tarihi kendi belirlediği bir noktada durdurmuştur.

Gerçekte her resmî tarih yazımı, "tarihin sonu"nun öznel bir ifadesinden başka bir şey değildir. O nokta Türkiye için de bu şekilde belirlenmiştir. Güncel ve politik konjoktürel tartışmalar bu miladın nite­liğinin sabitlenen amaca göre yeniden kurgulanması şeklinde geliştirilir. Nutuk'la gösterilen amaç ve yol, sonrasının yazımı içinde müdahalecidir.

Bu türden yaklaşımların gelenekselleştirilmesi yönünde zor yoluyla yapılan vurgu ve müdahaleler ne yazık ki bir tarih okuması-yazımı-belgesi olan kimi tarih kitaplarının kutsallaşması-kutsallaştırılması yolunu açmıştır. Dolayısıyla reaya olan bir toplum için kutsal olanı sorgulama ya da onunla hesaplaş­ma diye bir "sorunda" olamaz. Hasbelkader olsa da bu sorgulama yaptırılmaz! Kutsallaştırılan nes- ne/öge her kutsal "şeyde" olduğu gibi kıyas götürmez. Üzerinde düşünülmesine izin verilmez. O sade­ce gününü değil kendinden sonraki zamanları da biçimlendiren bir tabuya dönüşmüştür.

Özetle resmî tarih/resmî ideoloji her tabu gibi dokunulmazdır. Dokunulmazlıkla beslenen devlet için bu korunma temel amaçtır ve kendi içinde karşılıklı bir beslenme durumu söz konusudur.

Kutsallığın çok katmanlı yapısından ötürü tutarsızlığa mahkûm olması tabulaştırma tarafından maskelenmektedir. Bu maskeleme yeni bir din olgusu ile karşı karşıya kalmamızın da bir göstergesidir. Ve bu öyle bir maskedir ki yalnızca "yaratılışı" değil, "yaratılışı" yeniden üreten gelecek zamanı ve şimdiki zamanı da belirler.

Bu nedenle resmî tarih sadece geçmişi değil geleceği de anlatır ve her "gelecek", düne dönüşmek üzere olduğu şimdiki zamanda yeniden kurgulanarak, gerçekliği maniple edilerek resmî tarihe eklem­lenir. Ne var ki bu türden olgular resmî tarihin temel argümanlarını oluşturmaktan ziyade onları destek­leyen nitelikleriyle daha fazla dikkat çekerler.

Geçtiğimiz günlerde bolca tartışılan iki konuyu örneklemek bu bağlamda açıklayıcı olacaktır.

Ermeni "sorunu", şu an'a kadar ele alındığı şekliyle resmî tarihin temel argümanlarına sahip gö­rünmekte ve üzerinde tartışılmasına ancak devlet kanalı ya da devlet maniplasyonuyla izin verilmekte­dir. Karşılıklı bir gösteri söz konusudur ve tartışmaya katılan her iki taraf ta "öyleymiş" oyununun bir parçasıdır (Sol'un ise bu "sorun" üstüne söyleyecek bir sözü yokmuş gibi görünmektedir!). Oyun "so­runun" ardındaki temel ideolojik kurgunun yeniden düzenlenmesi amacıyla oynanmaktadır. İlerleyen bölümlerde değinmeyi umuyorum; bir tez olarak tartışılabilir, Ermeni "Sorununun" üzerinde bu kadar "önemle" durulmasının nedeni belki de 1915 sürecinin, "esas devlet kurgusunun-örgütlenmesinin" na­diren deşifre olduğu anlardan birisi olmasıdır. Osmanlıya ait birçok şeyin reddedilmesi ya da reddedili­yor görünmesine rağmen "1915 İttihat Terakki Kadrosunun" önde gelen isimlerinin önemli bir bölümü­nün -biat olayları ayrı bir yazının konusu- siyaseten katline rağmen "duruma" böylesine sahip çıkılma­sı...

Kim bilir? Konuyu ilerde tartışmak umuduyla...

Güncel olan bir diğer örnek olay ise 6-7 1955 Eylül olayları. Çok kolaylıkla 1915 ile ilişkilendirilebi- lir, göndermeler ve örnek aktarımına başvurulabilir. On yıllar boyu bize ne anlatıldığını kısaca anımsa­yalım: "İngiltere-Türkiye-Yunanistan arasında Kıbrıs'ın geleceği üzerine konferansların düzenlendiği bir sırada Atatürk'ün Selânik'teki evi Yunanlılar tarafından bombalanır. Bunun üzerine galeyana gelen halkımız İstanbul'daki azınlıkları hedef alan bir gösteri düzenler... vs..." On yıllar boyu bu öcü masalı tıpkı bu şekilde anlatılmış ve kara cahilliğini bir değer olarak kabul eden ve ona sımsıkı sarılmayı mari­fet sayan "yığınlar" bu masala kolayca kanmıştır; çünkü bu masal onun milliyetçi-mukaddesatçı duygu­larını sömürecek ilkel unsurları-argümanları yeterince işlemektedir: Devlet kurucusunun bombalanan evi ve bombacıların içimizdeki iş birlikçileri... vs.

On yılların ardından gelişen yeni konjonktür bu masalın okunmasını anlamsız ve gereksiz kılınca onun yeniden yazımına girişildi ve kuşkusuz daha dürüst bir yazım yönteminde karar kılındı. Eylül ayı­nın ilk on beş günü burjuvazinin "ciddî" yayın organları zamanlarının ve sayfalarının/köşelerinin önemli bir kısmını 6-7 Eylül olaylarının yeniden -yeni yazılmış biçimiyle- anlatımına ayırdılar. Ne anlatıldığı değil anlatılmayan unsurlar bizim için önemlidir, o bu örneğimizde resmî tarihin yeni kurgusu için açık­layıcı olmaktadır: bu olayların ne türden bir sermaye aktarımı olduğu ve kimin kazançlı çıktığı. Anlatı­larda bu sorunun yanıtının verilmemesi-aranmaması bu bağlamda çok önemlidir.

Nedir 6-7 Eylül, özetle: "İngiltere-Türkiye-Yunanistan arasında Kıbrıs'ın nasıl sömürüleceği hak­kında toplantıların yapıldığı bir sırada Atatürk'ün Selânik'teki evi bombalanır. Milliyetçi basının kışkırt­ması ve CHP-DP'li milletvekillerinin de katılımıyla İstanbul'da "ırkçı" bir ayaklanma olur, Rum ve Erme­nilere ait binlerce işyeri ve konut yağmalanır, yağmalamalardan kiliselerde nasibini alır. 6-7 Eylül'ün ardından on binlerce Rum mallarının ve varlıklarının önemli bir kısmını geride bırakarak yakın tarihin ikinci büyük göçü ile Yunanistan'a gider. Tehcir! Faşist DP hükümeti ise tüm suçu komünistlere atarak kara cahilliği her geçen an yeniden ispat olunan yığınlar için yeterli yeni bir argümana sarılmakta sa­kınca görmez. Yılların ardından bombacıların Türkler olduğu anlaşılır, hatta bombacılardan biri yakın tarihimizde vali olarak hizmetlerine devam edecektir."

Resmî tarihin yeni kurgusu olayın geri planını irdelemeyerek bu "adli vakadan" bir özür çıkarmaya çalışır. Formüle etmeye çalıştığım ve tartışmayı umduğum "merkez-i umumi" kurgusuna önemli hiz­metleri olmuş orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu yıllar önce yeterli bir açıklamayla "durumu" özetlemişti: "6­7 Eylül olayları da Özel Harp Dairesi'nin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."

Sorun, tarihi sorgulayarak okuma alışkanlığının olmamasıyla ilgili ve tabiî bir de kutsallaştırılan ve tabulaştırılan kavramlarla!

6-7 Eylül'ün yeniden yazımı, tekrarlarsak konjonktürel bir zorunluluktu ve resmî tarihin temel kur­gusu ve argümanları için bu yeniden yazım sürecinin ve yeniden yazım nedenselliğinin bir sorun oluş­turmayacağı ortadaydı. Şimdilik kaydıyla bu kadarının yeteceği ve bir süre bu kadarıyla idare edilebi­leceği düşünülüyor olabilir.

Doğal olarak her "olaya" böyle yaklaşmaz, yaklaşılmasına izin verilmez. Gerektiği zamanlarda ilk yazılan şekliyle anımsatılır, üzerinde herhangi bir yazım oynaması yapılmaz. Önümüzdeki günlerde özellikle "ulusalcı" medyada karşılaşma olasılığımızın çok yüksek olduğu "Menemen Şehidi Kubilay" anlatısı bu sözlerimizin örneği olarak ele alınabilir. Kubilay olayı, sınırları devlet tarafından çizilen din siyasetinin-dini siyasetin veya dinsel muhalefetin terbiye kuralları içinde gerekli uyarıları alması ama­cıyla için söze giriş cümlesi olarak dile getirilir. O bir gözdağı buzdağının görünen yüzü olarak algılatı­lır. Oyunun her geçen an değişen kuralları olduğu, Kubilay anmalarının başlıca amacını oluşturur.

Ve her resmî söylemde olduğu gibi Kubilay anmaları da her sene değil ancak gerektiğine inanıldı­ğı senelerde daha fazla zor içerir, zor'un üslûbu bazı senelerde daha fazla hissedilir. Her anma ya da anımsatmada Kubilay'ın bildiğimiz acı öyküsü merkezi bir yazımla tekrarlanır. Tekrar yapmayacağız, okuyucunun bu öyküyü çok iyi bildiğini düşünüyorum. Sadece bu öyküde sorulmayan ya da göz ardı edilen kimi soruları sorup okuyucuyu araştırmak ve yeniden okumak yolunda uyarmayı amaçlıyorum; sorular önemlilik sırası içermiyor ve doğal olarak sayıları verdiğimden çok daha fazla: 1) Kubilay ola­yının olduğu günlerde Ege köylüsünün ekonomik durumu nasıldı? 2) Menemen İzmir'e çok yakın, tempolu bir yürüyüşle altı saatte varılabilir. O halde olayların önceden geliştiği bilinmekle birlikte Me­nemen'e ulaşılması neden bu kadar gecikti? Ya Sivas'ta? 3) Gözaltına alınanların ve cezalandırılanla­rın bir muvazaa partisi olan Serbest Partili olmaları önemli midir? 4) Medyanın kimi, "ulusalcı" adını almış faşist yazarları Kubilay yazılarını korkutucu tanımlamalarla zenginleştirirler: "Başını kıtır kıtır kes­tiler", "başını yerde tekmelediler", "yobaz şeriatçı ordusu", "kara suratlı" vs. Bir iddia; aynı tümceler bu senede kullanılacaktır, meraklı okuyucu gazeteleri karıştırsın ve beni haberdar etsin. Peki, aynı tanım­lamaların başka başka yazarlar tarafından kullanılması merkezî bir yazımı düşündürmeli midir? 5) Ası­lan şeriatçılar arasında SP destekçisi Yahudi Josef'in bulunması nasıl açıklanabilir? 6) Menemen be­lediye başkanlığını Mustafa Kemal'in izini ile kurulan Serbest Partinin kazanmasının bu olayın kurgu- sundaki yeri nedir? 7) Daha sonra '33 Kurşun' katliamı ile ünlenecek olan Muğlalı'nın yargılamada etki olması bir rastlantı mıdır? 8) Asıl adı Mustafa Fehmi olan "Kubilay"ın 1934'de çıkan soyadı kanunun­dan önce soyadını alması tarihin bir ironisi midir? 9) Kubilay olayı o günlerde ve izleyen yıllarda gaze­telerde küçük bir yer işgal ederken ilerleyen on yıllarla birlikte daha yoğun ve hacimli anılmasının ef­sane kurgusu kapsamında ve diğer ilişkilendirmelerde siyasi antropolojideki önemi nedir...

Sorular çoğaltılabilir, aklımıza gelenleri sorduk, bu üzücü öyküde bize anlatılmayanları anlatılmak istenmeyenleri, yok sayılanları vesaireler, vesaireler...

Yanıtları arayalım...

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.