Fransa'da "Üçüncü Sınıflar "m İsyanı ve Türkiye
Batılı düşünce tarzı denilince ilkin Fransa akla geliyor. Fransız devletinin oluşumu, sınıflar mücadelesi, Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi, ihtilâlci geleneklerin evrimi doğrultusunda Fransa önemli bir örnektir. Jakoben geleneği, Fransız İhtilâli, Paris Komünü geleneği, I.Paylaşım Savaşı, II. Paylaşım Savaşı, Nazi Orduları'nın Fransa'yı işgali, FKP'nin önderliğinde faşizme karşı verilen yeraltı mücadelesi, Fransız Mukavemet Teşkilâtı, kah- ramanlıklarıyla ünlü işçi, emekçi, gençlik ve aydınların Halk Cephesi deneyimi, II. Paylaşım Savaşı sonunda Dünya'da yaşanan görece burjuva demokratik ortamlarda açık faaliyet alanlarında çimlenen İşçi ve Komünist hareketin yeni nitelikler kazanması, İşçi Sınıfı'nın Sendikal ve Siyasal Birliği mücadelesinde edinilen yeni mevziler ve günümüzde, Sosyalist Sistem'in çözülüp başka bir şeye dönüşmesi sürecinde gündemleşen "Yeni Dünya Düzeni" projesi ile "Küreselleşme Çağı" dedikleri kapitalizmin- emperyalizmin yeni sömürgeci, ırkçı, dinci, kara gerici, faşist yönelişler ortamında birbirine tutunarak ayakta kalma savaşı veren Avrupalı kapitalistlerin birliği-AB süreci...
Avrupalı kapitalistlerin ideolojik korkularından kaynaklanan saldırıları, emperyalist sömürgecilerin AB yolunda bazı adımlar atarak hem ABD'nin hegemonyasına karşı birlikte olmanın, hem de sınıflar mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu ve tarihsel bir zorunluluk olarak kendini dayatan/dayatmakta olan siyasal-sosyal devrimin önünü bir süre daha kesebilmek kaygısından ileri geliyor.
Sosyalist devrimin, ihtilâlci geleneklerin lisanı ve literatürü Fransızca'dır. Fransız burjuvazisi ideolojik-sınıfsal kiniyle işçi sınıfı ve emekçi halkların üzerinde kaba güce ve zora dayalı bir sistem uygulama yerine, özellikle II. Paylaşım Savaşı sonunda Dünya'ya egemen olan "Barış ve Demokrasi" ideallerinin gölgesinde "Sosyal Devlet" gibi bir yöntemi keşfetmiştir. Fransız ilerici siyasî partileri, FKP başta olmak üzere ve CGT Konfederasyonu, devlet tekelci kapitalizminin diktatörlüğü demek olan "sosyal devlet" ile kendilerine sunulan kırıntılarla yetinerek Avrupa'da ve Dünya'da oluşan kimi devrimci durumlara karşı oldukça ilgisiz kaldı. Dünya'daki muhtemel si- yasal-sosyal devrimlerin yeni nitelikler kazanarak ileri sıçramasına karşı büyük ölçüde suskunluğunu korudu. "Avrupa Komünizmi" fikriyatı bu süreçte öne çıktı.
Ancak Sosyalist Sistem'in çözülüp kapitalizme dönüşmesiyle birlikte bütün Batılı ülkeler "sosyal devlet" tavizlerini bir bir geri almıştır. İşçi ve Komünist partileri, kitle örgütleri, sendikalar, ilerici gençlik ve aydın hareketi çok yönlü cephelerle açıktan kuşatılmıştır. Böylelikle yeni bir "gericilik dö- nemi"ni başlatan Batılı kapitalist ülkeler bütün Dünya'da emekten ve emekçiden yana ne varsa karşıya almışlardır.
Batılı ülkelerdeki KP'ler ve ilerici sendikalar büyük ölçüde sosyal meşruiyetleri ile yasallıklarını yitirmişlerdir. Hükümet dışı örgütler (NGO-STK) tekelci sermayenin himayesinde birer stepne olarak görevlendirilmiştir. Politikasızlık, işçi sınıfını politika dışında tutma, kapitalizmin yoz ve kozmopolit kültür politikası yoluyla kitleler ilerici geleneklerine yabancılaştırılmıştır. Spor, müzik, pornografi, film, sinema, tv ve tüm beyin yıkayan propagandalar ile uyuşturucular insanı ve insanlığı her açıdan tehdit eder duruma gelmiştir.
İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk ve yoksunluk tekelci militarist polis devleti yöntemleriyle baskı ve devlet terörü altına alınmak istenmiştir. "Sosyal devlet" dönemlerinde burjuvazi tarafından verilmek zorunda kalınan bütün "demokratik" haklar ve mevziler geri alınmıştır.
Sosyalist Parti'den bir devlet başkanının yönetiminde, FKP'nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde FKP militanlarının sicilleri dahi sildirilememiştir. Fransız Devleti yeniden sömürgecilikte rol almış, ABD emperyalizminin istilaları karşısında kimi rahatsızlıklarını "dile getirmiş" olsa da, yandaş olma dışında bir tavır belirleyememiştir.
Fransa'nın üçüncü kuşağından Afrikalı, Asyalı, Yakın Doğu'lu fukara Müslüman emekçi halklar sistemin uygulaya geldiği baskı ve teröre karşı işsiz, yarı-proleter kimlikleriyle şiddet yöntemi kullanarak öne çıkmış talep ve ihtiyaçlarını böylece dile getirmiştir. Kapitalizmin egemen olduğu her ülkedeki gibi, kapitalist anarşi karşıtını yaratmada gecikmemiştir.
"Üçüncü Sınıf" vatandaşlar eğitimde, sağlıkta, istihdamda her zaman horlanıp aşağılanmalardır. İşsizlik, yoksulluk ve güvencesizliğin en belirgin örneği, iş bulma şansını yakalayanların 10-13 Euro karşılığında emek güçlerini satmaya zorunlu oluşlarıdır. Örgütsüz, güvencesiz kitlelere ulusal kimliklerine yaslanmaktan başka bir seçenek bırakmayan Fransız burjuvazisi kitlelerin isyan ve şiddet yöntemlerine başvurusu karşısında onları ahlâksız, yağmacı, talancı diye suçlamaya yeltenince iş işten çıkmış, şiddet yöntemleri Fransa'yı her yerden sarsmıştır.
Başta FKP, CGT olmak üzere bütün "ilerici" örgütler kitlelerin isyanını gerici (reaksiyoner) bir hareket olarak karşıya almıştır. Bu doğrultuda beyanlarda bulunmuştur.
Oysa İşçi ve Komünist partilerin görevi haklı talep ve ihtiyaçlarıyla sistemi sıkıştıran "Üçüncü Sınıfların mücadelesinde onları doğru-sınıfsal hedefler yörüngesinde bilinçlendirip örgütlemek, eylemlerini doğru çizgilere sevk etmek iken, Fransız burjuvazisinin yanında yer almıştır. Elbette Devrimci ve Marksist örgütler yakıp yıkma, tahrip ve öldürme gibi yöntemlerle öne çıkılmasını öngörmezler. Evvelâ egemen gerici sınıfların baskı ve terörünü boy hedefi olarak seçerler. Sınıfsal talep ve ihtiyaçların karşılanmasının yol-yöntemlerini kitleleri devrimcileştirerek savunurlar. Bu yolda Fransız burjuvazisinin uygulaya geldiği devlet terörüne karşı enternasyonal ölçüde dayanışma düşüncesini kitlelere mal ederler.
FKP ve CGT 1968 olaylarında da benzeri bir konuma girmiştir. Öğrenci gençliğin isyan ve başkaldırı hareketlerini işçi sınıfının koruyuculuğu ve disiplini çerçevesinde yönetip yönlendirememiştir. Bulunduğu coğrafyadaki sınıflar mücadelesinden, emekçi halk hareketlerinden ve bütün kitlesel çıkışlardan sorumlu olanlar İşçi ve Komünist partileridir. Öyle olması gerekir ve beklenir. KP'lerin reaksiyoner hareketler karşısındaki tavrı da bellidir. Milliyetçi, dinsel ve etnisiteyi öne çıkaran kitle hareketlerinde dahi KP'lerin görevi, bu hareketlerin tabanını oluşturan kitlelerin kimlik, kişilikleri yanında sınıfsal özellikleridir. Sınıfsal özellik ve niteliklerini hesaba katmadan, talep ve ihtiyaçlarının asıl özünü görmeden yapılan yorumlar (FKP ve CGT örneğindeki gibi), bilimsel değildir, işe de yaramazlar.
FKP, Paris Komünü deneyiminde K.Marx ve F.Engels'in tavrını değerlendirip ona göre bir tutum alıyor/alabiliyorsa komünist isim, sıfat ve devrimci geleneklerinin kullanma hakkını elde eder. Önceleri isyan ve başkaldırı niteliğindeki Komünarlara PARTİ güvencesinden ve bazı şartların henüz hazır olmayışından ötürü karşı çıkan Marx-Engels, Komünarların Paris'te iktidarı ele geçirişleriyle birlikte, bütün eleştiri ve uyarılarına rağmen barikata çıkmış Komünarları desteklemekten asla geri durmamıştır.
"Üçüncü Sınıfların Kasım 2005 ayını dolduran ve giderek öteki kapitalist ülkelere yayılma istidadı gösteren Fransa'daki isyan hareketi de komünist- lerce değerlendirilip adı konulacak bir harekettir. Tekelci sermayenin diktatörlüğünün son bulması, yani siyasal-sosyaldevrim bu türden isyan ve başkaldırılarla değil (11 Eylül baskınıyla DTM'nin İkiz Kuleleri'nin tahribi, Lond- ra-Paris Metrosu'nun kundaklanışı, Türkiye'deki bombalamalar vb.), her alanda organize ve kurumsallaşmış bir PARTİ'nin önderliğinde ancak gerçekleşebilir. Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar elbette bu türden isyan ve başkaldırılar karşısında heyecana kapılıp devrim şarkılarının söylenmesini düşünemez. Fakat uluslarötesi tekelci sermayenin işine yarayacak açık beyan ve değerlendirmelerden de uzak durmasını bilir. Daha önceden kitlesel çalışmalarla kitleleri yanına alma becerisi gösterebilmişse, kitleleri devrim- cileştirme ve kazanma yolunda bir vukuatı varsa, o takdirde organik ilişkili kadrolarıyla isyan ve başkaldırı olarak öne çıkan her hareketi kendi yörüngesine çekmesini bilir. Basit bir kıvılcımın bir bozkırı tutuşturduğu gezegenimizde KP'lerin görevi de iktidar yürüyüşünü örgütlemektir.
"Üçüncü Sınıfların ateşlediği eylemlerin bilinen nedenlerle hızı kesildi. Âdeta sönümlendi. Bu süreçten çıkarılacak ders ve sonuçlar şimdi Marksist Kadroları iyice düşündürüyor. Yalnızca ABD ve AB gibi kapitalist anarşinin egemen olduğu ülkelerde değil, Asya, Afrika, Yakın Doğu ve Latin Amerika'da da öne çıkan işçi ve emekçi halk hareketleri birer tartışma konusudur.
Kapitalizmin küreselleşmesi olgusuna karşı "küresel başkaldırı" gelenek ve özlemleri bütün insanlığın konusu olmuştur. "Küresel başkaldırı" yapılageldiği örgütsel biçimler aracılığı ile mi gerçekleşecektir? Hayır. İşçi sınıfı ve emekçilerin organize gücü PARTİ'ler oluşturulmadan, devrimci öncüler yaratılmadan yapılacak bütün isyan ve başkaldırı hareketleri (emperyalist hegemonlara büyük zararlar verse dahi) başarılı olamayacaktır.
Fransa'daki İsyan Türkiyeli Devrimci ve
Marksist Sol Kadrolara Neler Öğretti?
Kapitalist anarşinin hüküm sürdüğü ülkelerin başında gelenlerden biri de Türkiye'dir. Türkiye kapitalizmi gelişmiş ülkeler tarafından "kapitalizmi gelişmekte olan ülkeler" kategorisinde mütalaa ediliyor. Türkiye kapitalizmi uluslarötesi tekelci sermayenin yerli ortağı, bir yandan işbirlikçisi, öte yandan kaçırılan emperyalist trenin alt emperyalist taşeronu konumuyla ne demokratik ne cumhuriyet ne laik ne sosyal ne de hukuk devletidir. Resmî tarihi, resmî ideolojisi ile arabesk bir toplum yapısına sahip Türkiye "garip" bir ülkedir. Gündemi hemen değişip/dönüşebilir. Bilimsel bir kavram olarak Türkiye "emperyalizmin zayıf halkasfdır.
Türkiye burjuvazisi arabesk konumu, sabun köpüğü ekonomisi, hegemonların kucağındaki "uydu" konumuyla, resmî tarih anlayışı ve resmî ideolojilerindeki inatçı ve ısrarlı konumuyla, NATO'cu anlayışıyla, sosyal sınıf ve sosyolojik emekçi halkları inkâr, imha ve asimilasyon yöntemleriyle tekelci, militarist polis devletidir. Osmanlı devlet geleneğinden TC görünümüne dönüştüğünden bu yana faşist ya da faşizan yöntemlerle sömürücü sosyal sınıfların dışındakilere nefes dahi aldırmayan bir ülkedir.
Türkiye burjuvazisi büyük bir sınıf bilincine-kinine sahiptir. Batı ülkelerinde bir zaman verilen/verilmek durumunda kalınan "sosyal devlet" tavizini verebilecek bir yapıya sahip değildir. Kapitalist yapı bütün haşmetine rağmen çürüktür. Çürük yapı, her şeye rağmen iktidardadır. Bu yapı köklü- devrimci-dönüştürücü yol-yöntemlerle yıkılıp aşılmadan ne işçi sınıfı ne de emekçi halklar rahat yüzü görebilecektir.
Türkiye kapitalizmi hegemonların büyük çıkarları doğrultusunda dizayn edilmektedir. Bugünkü iktidarların bunu önleme güçleri de niyetleri de yoktur. Olamaz...
Hegemonların gündemi Dünya'yı yeni bir Ekim Devrimi sürecine gelmeden denetim altında tutmaktır. İktidarların yegâne silâhı: "Kahrolsun komünistler, bölücüler, vatan hainleri" edebiyatına dayalıdır. "Vatan, millet, ezan, bayrak" sömürücülüğün dolgu malzemesidir. "Kemâlizm" şerbeti sahte gündem olan "laik-şeriatçf'lığın koruyucu badanasıdır. AKP iktidarının görevi, "siyasî İslâm" görüntüsü vererek uluslarötesi tekelci sermayenin sömürüsünü pekiştirmektir. "Ticaretin onda dokuzu kâr ve helâldir" fetvasının günümüzdeki uzantıları TC Devleti'nin en demagojik iktidarıdır.
Türk ve Kürt Solu ayrılıp ayrı ayrı kulvarlarda sisteme karşı konuşlanmıştır. Türk Solu bir türlü Türkiye Solu olamamıştır. Kürt Solu da bir türlü Dünya'daki sınıfsal güç dengelerini ve kuvvet ilişkilerini hesaba katarak, bulunduğu coğrafyadaki işçi ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda politika üretememiştir. Emperyalizm ile yerli ortaklarının dizayn ettiği politikaların uzantısında 'Demokratik Cumhuriyet' ile uzlaşmayı düşünmüştür. Kürt ulusal hareketi Kürt burjuvazisi ile Kürt küçük-burjuvazisinin çeşitli kombinezonlarla buluşup birleşmesi yüzünden açık faaliyet alanlarında etkin bir mücadele geleneği yaratamamıştır. DEP-HADEP-DEHAP-DTP ve günümüzdeki örgütlenme anlayışları siyasî örgütlenmelerde kitlesini eğitip bilinçlendirme yeteneğini gösterememiştir. Burjuvazinin pekaka, Kürtler'in "pekeke" diye telaffuz ettiği örgütlenmenin asıl adı, programını (Kürdistan İşçi Partisi) ve teori-pratiğini tartışmak yerine, "30-40 bin insanımızın katili- bebek katili-İmralı canavarı-eşkiya-bölücübaşı, vb." politik küfürlere indirgenmek istenmiştir. Günümüzde ise, anti-semitizm, Yahudi düşmanı, ırkçı, şoven, sosyalşoven saldırılarla Kürt hareketi ilkeli ve dürüstçe tartışılama- maktadır. Özgür tartışma ortamı âdeta yok edilmiştir.
Bulunduğumuz coğrafyanın emekçi halklarını sosyal sınıf gerçekliği yörüngesinde örgütleyebilecek İSP ve KP'lerden de yoksun bulunmaktayız. Bir yandan reformist-revizyonist, liberal, postmodern ve tasfiyeci "sol"ların, diğer yandan sahte işçi ve komünist örgüt kurup PARTİ çağrışımı vermeye çalışanların yapageldiği onulmaz ve iflah olmaz yanlışlarının ve yanılgılarının düzeltilemeyişi yüzünden Kürt hareketine de, işçi sınıfı ve emekçilere de politika üretilememiştir.
Kürdistan İşçi Partisi (PKK)'nin "vukuatı" Türkiyeli "Radikal Sol"un, "Sosyalist Sol"un vukuatıdır. 24 adet "legal", 61 adet "illegal" örgüt kurup Marksist geçinen solun "vukuatı" (herkesin ve hepimizin vukuatı) irdelenmeden Kürt ulusal hareketi tek yanlı biçimde eleştirilemez. Çünkü PKK'nin "vukuat" hanesine yazdırılmak istenen hesap TKP'nin, I.TİP'in politikasızlığından verasettir. Bu sürecin doğru ve bilimsel bir değerlendirilmesi yapılamamıştır. Ki, bu sürecin sonunda ortaya çıkan THKO-THKP-C-TİİKP-TKP-ML, vb. örgütler ve bu yapılardan ayrışıp kendi geleneklerini yaratma yanlışına düşen bütün örgütler, Marksizm-Leninizm-Bolşevizm iddialarında tökezlenmiş sınıfta kalmışlardır. Bu sürecin sonucunda çıkarılan dersler ve sonuçlar ciddî ve donanımlı kadrolarca tartışılmaktadır. Bu türden arayış ve yönelişlerle Devrimci ve Marksist Sol Kadro olabilmeyi hak etmiş olanlar hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday bir örgütlenmeyi başararak ciddî, güvenilir ve donanımlı kurum ve kadroları üretme yoluna girmiştir.
Bu sancılı sürecin sonucunda "aklıselim"in ve bilincin egemen olmasını diliyor-bekliyoruz. Ayrıca, anılan-anılmayan işler de yapıyoruz.
Kapitalist anarşinin kol gezdiği her ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de devlet terörünün manipüle ettiği kitle hareketleri olacaktır. Bu hareketler gündemdedir. İktidarlar kaba güce ve zora başvurdukça bunun karşıtı da oluşmuş-gelmiştir. Bombalar, suikastlar, siyasî cinayetler, keyfî-fiilî infaz yöntemleri, Gladio'lar, gizli cinayet şebekeleri, kontrgerillacılar, ölüm mangaları, NATO'cu bütün ülkelerin "umuru adiye"den doğal olaylarıdır.
Haklı talep ve ihtiyaçlarıyla alanlara çıkan herkes, -Türk, Kürt, işçi, emekçi, işsiz, öğrenci, aydın, kadın-erkek fark etmiyor- coplanacak, dayak seanslarından geçirilecektir/geçiriliyor...
F/16'lar pike uçuşları yapacak, tanklar, silâhlı araçlar, helikopterler kullanılacaktır. Polisler ve köpekleri öğretmenlerin üzerine salınacak, kafalar, bacaklar kırılıp ezilecektir. Biber-sinir gazı kullanılacak, bu "işlemler TV'lerden halkımıza gösterilerek tehdit edilecektir.
F Tipi tecrit hücrelerinde ağırlaştırılmış müebbede mahkûm olan devrimciler fiziksel ve ruhsal sağlıklarını yitirmeye zorlanacak, "feda" ve "şehit" yöntemleriyle yaşamlarını riske eden bizim çocuklarımız toplumsal çürümeye terkedilmiş bir toplumda sorun olmaya devam edecektir. "Demokratik cumhuriyet" de "barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü" gibi ikiyüzlü demagojiler sistemi asla rahatlatmayacaktır. Çünkü sistemin demokrasiye hiçbir ihtiyacı yoktur/olmamıştır. Umutlandırılmış/aldatılmış kitlelerin umutları sömürülüp tüketilecektir. Nihilist ve inkârcı kuşaklar üretmede becerikli olan sistem yalan ve demagojiler üreten propaganda araçlarıyla toplumu uyutma yöntemlerine daha fazla yönelecektir.
Sol'u düşündürüp tavır almaya yöneltebilecek hangi mekanizmaları harekete geçirme "şansf'na sahibiz?
Bu coğrafyadaki sınıflar ve emekçi halk hareketlerini Marksist bakış açısıyla değerlendirip yerli yerine koyacak, bu süreçten dersler ve sonuçlar çıkaracak hangi örgütlere ve entelektüel kadro birikimine sahibiz?
Üniversite okumuş yarım-aydınların "kan emici" tartışmalarına son verecek hangi yöntemleri harekete geçirip bazı zorlamalarda bulunacak örgütsel inisiyatiflere sahibiz?
Devrimci ve Marksist Sol Kadroları yalnızca PARTİ, Program, Tüzük, Kadro, Strateji-Taktik, vb. temel ilkelerde "Devrimci Oturum" disiplinlerine ve sonuçlarına katlanma düzeneğine getirecek projelere ve "reçetelere sahibiz?
Burjuva ve küçük-burjuvazinin "sol" parti kurma atağını sonlandırıp tarih ve sınıf bilinçli kadroları nasıl kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleyebilecek
bir iradeyi nasıl oluşturacağız?
Hâlâ 15/16 Haziran Hareketi ile PKK hareketini bilimsel açılımlarla değerlendirmeden uzak Türk ve Kürt Solu'nun umutsuz-ufuksuz "vukuatları hafızalardan nasıl silinir?.
Sınıflar mücadelesi tarih ve geleneklerimiz arasında yenilgi, bozgun ve yanılgıları aşmış, aşmaya aday yeni bir kuşak gelişiyor. Bu kuşak eski ile (eskimiş-aşınmış ile değil) organik ilişkili olarak Marksizmin yorumu, ideolo- jik-teorik çalışmaların daha da geliştirilip güçlü kılınması mücadelesinde, pratik yeniden üretimi yöntemiyle "çıkış hattı" aramaktadır. Dünyada da, Türkiye ve Bölge özelinde de tarihsel iyimserliğimizi koruyup güçlü kılacak onlarca işareti de görmek durumundayız, üstelik son derece karanlık ve umutsuzluk ve güvencesizlikler ortamında.
Kimi "sol"ların SEKA Direnişi, SSK'nin el değiştirilmesi, İskenderun, Seydişehir, Ereğli, Telekom, vb. işletmelerin özelleştirilmesi sürecinde hareketlenmesi ve bazı etkinliklerde bulunuşunu fazlaca idealize edemeyiz. Toplumsal hafızalarımızca unutulup giden eylem yöntemlerimizi "çıkış hattı" olarak birbirimize sunup böbürlenemeyiz. Birlik-Hukuk-Konsey-Komite- Cephe-Dayanışma-Platform, vb. yöntemlerle Sol, birbirini sınayıp "idare-i maslahat" konumunu daha fazla üretemeyecektir. Kısır çekişmeler ve üre- timsiz bir ortamda "Marksist Sol'un Öndersizlik Krizi" sorunu da asla aşılmayacaktır. Devrimciler, Komünistler gerçekçidir, akılcıdır. Somut şartların somut tahlilini yapar. Günün, ânın gereklerini yerine getiremeyen örgütsel duruşların hesabını vermek (yarın sınıflar mücadelesi daha da keskinleşin- ce) öyle ucuz ve kolay olmayacaktır.
Kimi haklı gerekçelerimiz ve duruşlarımızla Fransa dâhil öteki kapitalist ülkelerdeki isyan ve başkaldırı hareketlerini ne idealize ne de dramatize ederek vicdanları rahatlatan ajitasyonlara başvurarak sorunlarımızı geçiştirenleyiz. Fransız burjuvazisine, FKP ve CGT'ye tariz oku atarak da işin içinden çıkamayız. Türkiye'de, haklı eleştirilerimize rağmen ne bir FKP ne de CGT geleneğimiz vardır. İşçi Sınıfı Hareketi ile Sosyalist Hareketimizi buluşturup bütünleştirebilmiş bir geleneğimiz bile yoktur. Devrimci gençliği, kamu emekçilerini, işsizlerimizi, yoksul Türk ve Kürt emekçilerini, kır ve kent küçük-burjuvazisini sevk ve idare edecek bir örgütsel güvenceye de sahip değiliz. Gözümüzün ışığı devrimci gençliğimizi de "ateş hattında" daha fazla yıpratan anlayışları aşıp, "Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur" diyecek iradelerden de yoksunuz.
Sosyal sınıf faktörünü inkâr eden, dahası işçi sınıfına söven, Marksizmin devrimci özüne saldıran eloğulları hareketin içindedir. Düşman içimizdedir. Başka yerde değil. Kolektifimiz Çalışanlarınm gündeme taşıdığı konu ve sorunlarımıza burjuvaziden önce küçük-burjuva "sol" cenahtan gelen fiilî saldırılar bunun minicik bir örneğidir. Sanal bir ortamda şizofrenik/paranoid histerilerle Kolektifimizi ve ille de bendenize karşı çeşitli saldıranların amacı (üzerlerine gülsuyu) boşuna değildir. Cenahımızın arınmasını işaretleyen, açığa vurulması gereken örnekler sıralamakla bitmiyor. Cenahımızın kendine gelmesi için her şey işbaşındadır.
Türkiye'nin gündemini değiştirmek bizim elimizdedir. Yeter ki davranalım...
30 Kasım 2005
YÖK'ün Sorgulanması ve "Sol"
YÖK'ün sorgulanması bahsinde her siyasî eğilim kendi ideolojik ve sınıfsal konumuna göre gündeme damgasını vurmaya çalıştı. Sağlı "sol"lu burjuva partileri ile seçkin devletlûlerimiz YÖK konusunda sahte ve sunî gündem yaratılmasında birbiriyle yarıştı durdu.
"Siyasî İslârrT'ın bir kanadı ve iktidar partisi AKP öteki cenahtaki "laik" kesimlerle saflaştı. Sistemleştirilmek istenen "laik-şeriatçı" sahte ve suni bir gündemi sınıfsal saflaşma ve ayrışmanın önünü kesmek içindir. Kayıkçı dövüşüdür, bilim ve akıldışıdır, saçmalıktır.
Türkiye'nin, Bölgemizin ve dünyanın gündemi nedir? Kara gerici, ırkçı, faşist kimlikleriyle, sahte demokrat ve özgürlük söylemleriyle, baskı, zor, inkâr, imha ve asimilasyoncu rolleriyle, sınıfsal sömürü ve sömürgeci yöntemleriyle, ABD ve AB'ye kölece angaje uğursuz projeleriyle tekelci, militarist polis devletini, mantığı ve işleyişi ile kimler açığa vuracaktır?
Genel anlamıyla "Sol" demek gerekiyor, bu sorunun cevabına. Peki "Sol" ne yapıyor? Bir yanda "Sosyalist Sol" diğer yanda "Radikal Sol" cenahımız ne yapıyor? Açık faaliyet alanında, yeraltı ve gizlilik koşullarında nasıl bir örgütlenme ve çalışma tarzı geliştiriyor? Geliştirebiliyor mu?
Dil, terim, kavram, literatür ve terminolojilerine bakıyoruz Sol'u nereye koyacağımızı araştırıyoruz, fakat işin içinden çıkamıyoruz. Program ve projelerini inceliyoruz, kimi yarım-doğrularla fikir kırıntılarına rastlıyoruz, umutlanmak istiyoruz, umutlarımızı söndürecek teori-pratiklerle karşılaşıyoruz. Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynaklı cenahımızın iddialarına bakıyoruz, özel yaşamlarına, iş ve üretimlerine, ne yiyip içtiklerine, finans kaynaklarına bakıyoruz, bir uyum ve dengeye rastlayamıyoruz. Tutarsızlık, ilkesizlik âdeta kol geziyor. Sol'a güven duymayanlar hangi gerekçelerle bu söylemi dillendiriyor? Araştırıyoruz, bakıyoruz ki, güven duygusu çok önemli. Güven duymayanlar ciddî ve donanımlı örgütlenmelerin özlemi içinde. Güvenilir, ciddî ve donanımlı örgütler nasıl oluşur? Bu soru da can alıcıdır. Kimlerle, nasıl ve nerede tartışabilirsin?
YÖK'ün sorgulanması güvenilir, ciddî ve donanımlı bir örgütlenmeye kavuşamadığımız için eksik kalıyor. YÖK'ün en büyük sıkıntısını öğrenci gençlik çekiyor. Öğretim üyeleri arasında yeterince "temizlik" yapıldığı için onlardan hiç bir ileri ses de çıkmıyor.
YÖK'ün kuruluş yıldönümüne (6 Kasım) denk düşen protesto eylemlerine bakıyoruz. Devrimci gruplar işi militanlık gösterisine, direnişe, ajitasyo- na, sloganlara indirgemiş durumda. Devrimci gençliğin özverisini, coşku ve heyecanını, militanlığını işçi sınıfı ve emekçi halkların örgütlülüğü davasına çekmeye aday bir çaba ve etkinlik de görünmüyor.
Devrimci gençliğin yolu işçi sınıfının yoludur. O'nun koruyuculuğunu yanına almayı düşünmeyen bütün örgütlenme anlayışları ve bütün teori- pratikler bir adım ilerleyemiyor. Bu türden bir devrimcilik anlayışının ileri bir atılım gerçekleştirmesinin önü kapalıdır. Devrimci gençliğin talep ve ihtiyaçlarını gündemine alıp gerçekleştirilecek eyleme kurmaylık edemeyen bir örgütün de yapageldiği parti çağrışımı sönümlenmeye adaydır.
YÖK'ü protesto eylemleri önemli bir sosyal yara olarak gündemi işgal ediyor. Devrimci gençler direngenlikte taşlama, polis ise dayak seanslarıyla birlikte biber-sinir gazı kullanıyor. Kırım ve kıyımlardan geçirilen gençlerimiz gözaltına alınıyor, tv.lerdeki görüntüler mutlaka içerde de devam ettiriliyor. Bu yöntemle topluma korku ve panik duygusu aşılanıyor.
YÖK protestosu eyleminden yine "cenahımız" yara alarak çıkıyor. Sistemin YÖK kurumuyla ne yapmak istediği sorunsalı kitlelere anlatılamıyor. Sol cenah tarafından bilinçlendirilemeyen kitleler sistemin elindeki basın- yayın araçları ve tv.lerce şartlandırılıyor. Gerici karşı-propaganda kitleleri duyarsızlığa ve eylemsizliğe çekiyor. Bu düzeneği tersyüz edecek örgütlenme ile teori-pratiği gündeme getirmek ve gereğini yapmak Devrimci ve Marksist Sol Kadroların görevidir. Bu görev yerine getirilemiyorsa, işçi sınıfı ve emekçi halkların organik desteğinden ve koruyuculuğundan mahrum olan bizim çocuklarımız daha çok coplanacak, gözaltına alınacaktır. Sistemin baskı ve zora başvurusu karşısında bireysel, grupsal karşı-koyuşların neye yarayıp yaramadığını yüzyıllık "batılılaşma" serüveninde gördük.
"Bu memleket bizim","üniversiteler bizim" diyerek değil, bu memleket de, üniversiteler de bizim değil onlarındır. Bizim sıfatının gereğinin yerine gelmesi için üretim, mülkiyet, paylaşım-bölüşüm ilişkilerinin işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana olması gerekiyor. Kapitalist devletin hâkimiyeti olduğu müddetçe, sırf ajitasyon için bu söylemler söylenemez. Bu söylemlerle kitlelere bilimsel bilgi ve bilinçlenme götürülemez. Onların şevkli çabasını devrimci gençliğin yanına taşımaya yetmez.
"Bizim" sıfatı bu düzenden en büyük zararı gören işçi sınıfını, emekçi halkları, işsizleri, yoksul köylülüğü ve ara katmanları ifade ediyor. "Onlar" denildiğinde ise, sermaye sınıfının oluşturan kesimleri ve onların sınıfsal çıkarlarını koruyup-gözeten tekelci, militarist polis devletinin bütün köşe taşları akla gelir. Akla gelmesi gerekir. Finans oligarşisi ve onun yörüngesin- dekiler bu memleketin iktidarında ve yönetiminde asıl söz sahibidirler. Devlet denilen sınıfsal baskı ve sömürü aracı onların emrindedir. Devletin bütün kurumları onların çıkarlarına göre dizayn edilmiştir. Kapitalist devlet bütün kurumları, anayasası, yasaları, işleyişi ve mantığı ile "adalet mülkün temelidir" şiarı doğrultusunda çalışır. Sosyal, ekonomik, siyasal hayatta onların dediği olur. Konut, hukuk, sağlık, iş-emek yaşamı, eğitim-kültür gibi hayatî ve can alıcı konularda onların dediği olur.
YÖK, 12'li faşist askerî darbeler döneminde dökülen devrimci öğrenci gençliğimizin kanları üzerinde işbaşı yaptı. "Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye" diye alanları ve üniversiteleri dolduran gençlik işçi sınıfı ve emekçi halkların talepleri karşısında baskı, terör ve zor'a başvuran sistemin mantığına uygun biçimde karşıya alındı. Devrimci gençlik hareketleri büyük kırım ve kıyımlardan geçirildi. Kimi gençler darağaçlarını süsledi. Kimileri ağır hapis cezalarına mahkûm edildi. Sırf gençlik temeline dayalı örgütlenme anlayışlarının teori-pratikleri bir kere daha sınanıp denendi. Öğrenci gençliği "ateş hattına" süren siyasî anlayışlar bu süreçten büyük bedeller ödeyerek "zararlı" çıktı. Sahte işçi ve komünist parti kurma atakları öğrenci gençliğin konumunu ya idealize ya da dramatize etti. Sınıflar mücadelesinde öğrenci gençliğin yeri ve konumu ilkeli ve dürüstçe tartışılmadı. Tutulacak "Ana Halkacın yakalanmasının önüne Marksizm dışı anlayış ve yöntemler enjekte edildi. Devrim simyagerleri Bilimsel Sosyalizm-Komünizm ile hiç bir ilgisi olmayan "tezleriyle, et ve tırnak gibi içiçe olan/olması gerekeni Devrimci Gençlik/İşçi Sınıfı birlikteliğine darbeler vurdu.
Mevcut üniversiteler gerici bütün anlayışlarıyla, sistemin koruyuculuğu çerçevesinde yeniden örgütlendi. Üniversitelerde zaten olmayan bilimselliğin yerine idealizm, bilinemezcilik, gericilik, yoz ve kozmopolitik "kültür" akımları boy verdi. Fizik kürsüsünde metafizik, felsefe kürsüsünde Marksizme düşmanlık, tarih kürsüsünde resmî ideoloji mistifikasyonu biyolojide/tıpta diyalektik karşıtı safsatalar üretilmektedir. Öğretim üyeliği sıfatı eskiden Mason Localarının "olur"u ile kazanılıyorken, günümüzde resmî tarih anlayışı ile resmî ideolojilerin, "Derin Devlef'in ya da "laik" cenahın karşısında kümelenen "şeriatçı" veya ümmetçi cenahın oluruyla işbaşı yapmaktadır. Beri yandan da ABD ile AB'ye kölece angaje olan öğretim üyeleri yetiştirilmektedir. Üniversitelerdeki emperyalist kuşatma her dalda egemen durumdadır.
Üniversitelerde ne bilimselliğin ne de bilim namusunun olduğunu kimse söyleyemez. Yalana, safsataya, demagojiye dayalı tekelci militarist bir eğitim kurumunda öğrenci gençliğimiz nasıl eğitilecektir? Bir zamanlar ilerici ve demokrat olarak niteleyebileceğimiz bütün öğretim elemanları tasfiye edildi. İsmail Beşikçi tam 17 yıl hapiste tutuldu, Fikret Başkaya düşünce- davranışlarından ötürü sık sık hapsedildi. Kitaplar toplatıldı. 12'li darbelerde Devrimci içerikli kitaplar yakıldı. Bilimin namusu katledildi, fakat üniversitelerden kayda değer bir tepki gelmedi. Öğrenci gençlik dünyanın hiç bir üniversitesinde olmayan baskı ve terör uygulamalarıyla "'tek-tip"leştirilmek istendi, faşist-faşizan yöntemlerle kıyımlara uğratılan bir kuşak tekelci, militarist polis devletinin gözetim ve denetiminde ruh ve beden sağlığını yitirdi. Velhasıl üniversitelerde öğretim üyeleri ile öğrenci derneklerinin söz ve kararı yerine militarist polis devletinin mantığı ve işleyişi egemendir.
YÖK'ün protestosu eyleminde öğrenci gençliğin özveri, militanlık ve coşkusu yöntemleriyle değil, siyasî mekanizmaların rol ve sorumluluklarıyla gerçekleşiyorsa bir anlam taşıyacaktır. Konu siyasîdir, çözüm yöntemleri de siyasî olacaktır. Öğrenci gençliğin siyasallaşması sorunu ise, denenip sınanmış, yanlışlığı sosyal-pratikte büyük ölçüde açığa vurulmuş yol ve yöntemler sayesinde değil, bilimsel bilgi, bilinç, örgütlülük ve donanımla yapılınca bir anlam kazanacaktır.
Günümüzün YÖK başkanı bir meslektaşının tutuklanmasına ilgi göstermiş ve onu cezaevinde ziyarete gitmiştir. Erdoğan Teziç meslektaşını ziyarete girince "ben el sıkışacağız falan sanıyordum, aramızda cam vardı..." diyerek şaşkınlığını dile getirecekti CNN Türk ekranlarında. Ardından "gözyaşlarını tutamadığı" sahne görüntüleniyor. Toplum bu gözyaşlarıyla oyalanmak isteniyor. Asıl sorunlar ustalıkla gizleniyor. YÖK başkanı Teziç üniversitelerde olup bitenler karşısında öğrencilerin taleplerine sessiz kaldı. Polis baskı ve terörünü suskunlukla geçiştirdi. Topluma dayatılan F Tipi Tecrit karşısında ve üniversitelerin "tek-tip"leştirilmesinde de kımıldamadı. "Üniversitelerin F tip- leşmesine Hayır. " , "YÖK'e Hayır! " /'Faşist Eğitime Hayır!" diye taleplerini sıralayan binlerce gencin haykırışlarına sesiz kaldıktan sonra hapishanelerdeki "cam" konusunda timsah gözyaşı dökmesi doğaldır.
Üniversiteler, YÖK vb. düzeniçi kayıkçı kavgalarında bağımsız sınıf tavrıyla Devrimci ve Marksist Sol Kardoların bütünlüklü, birleşik gücü ile müdahale yapılmalıdır. Bu türden donanımlı bir müdahale sayesinde ne YÖK ne de tekelci militarist polis devleti baskıya ve zor'a başvurabilir. Ne de gençliğimiz cop ve biber-sinir gazına bu düzeyde maruz bırakılır.
8 Kasım 2005
Çevik Kuvvet... "Çağdaş" Polis... Kitap...
TC İstanbul Valiliği Emniyet Müdürlüğü, Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğümden 31.10.2005 tarih ve B 05,1 ,EGM.4.34.00.19.22/11789 sayılı kitap talebinde bulunan bir yazı aldık. Yazıda şunlar dile getiriliyordu: "Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü bünyesinde yeni kurulan ve 15.000 kitap kapasitesi olan kütüphanemizde 3.000 kitap bulunmaktadır. Genç polislerimizi yarınlara taşıyacak, sosyal ve kültürel açıdan geliştirecek ve çağdaş dünyaya gerekli adaptasyonu sağlayacak, demokratik hukuk ve insan haklarına saygılı birer birey olarak yetiştirmek amacıyla kütüphanemizdeki mevcut kitap sayısını arttırmak ve kitap çeşidini zenginleştirmek istiyoruz. İmkânlarınız ölçüsünde yapacağınız kitap bağışlarınız bizleri sevindirecektir. Katkılarınıza şimdiden teşekkür ederiz."
Bu talep karşısında, sistemin ve onun polis gücünün Kolektifimize karşı 30 yıldır uygulayageldiği yöntemleri bir bir düşündük.
Anadolu'nun pek çok il, ilçe ve köyünden buna benzer taleplerle karşılaşıyorduk. Amaçlarını, kim olduklarını, kitaplarımızı gerçekten özgürce, hiçbir sansüre yer vermeden kütüphanelerine koyup koymayacaklarını araştırdık ve düşündük. Kimi talepleri severek yerine getirdik. Hâlâ da getirmeye devam ediyoruz.
İlk, orta, lise hatta büyük ödenekleri olan özel ve devlet üniversiteler de benzeri talepleriyle sık sık kapımızı çalıyorlar.
Köy, semt, mahalle ve varoşlarda kurulan "kültür" amaçlı derneklerden de bu türden talepler hiç eksik olmuyor.
Birini anmak istiyoruz: "Adana'da bir kültür evi açtık. Duvarlarımızı kâğıt, yerleri parke kapladık. Telefon/fax aldık. Televizyon/video dahi aldık. Kütüphaneler kurduk. Siz de kitap gönderin!.."
Görüyor musunuz? Duvar kağıdı, parke, döşeme, koltuk, masa, tele- fon/fax, televizyon/videolara para verip alıyorlar; iş kitaba gelince, "nasıl olsa Sorun Yayınları Kolektifi modern proletaryanın çocuğudur, onlar birlikte iş yapmayı, üretmeyi ve paylaşmayı biliyorlar, varsın bize de kitaplarını göndersinler" Bu matık yaygın bir mantıktır. Kimse kitaba ederini vererek almayı düşünmüyor.
Bir üniversitenin kütüphane memuru da şöyle diyor: "Bu adamlar Devrimci ve Marksist kitaplara karşıdır. Bu kitaplara ödenek ayırmazlar. Ben de devrimciyim. Kitaplarınızın burada bulunmasını şiddetle arzu ediyorum. Ne olur kitaplarınızı gönderin..."
Gücümüzü aşan, varlık nedenimizi zorlayan bu taleplerin karşılanması bizim değil, daha donanımlı kurumlaşmaların işidir.
Ver-gönder mantığı öyle bir noktaya vardırıldı ki, dayanamayıp onlara içinde bulunduğumuz gerçekliği yazmadan edemedik. Neler mi yazdık? Şöyle demeye getirdik: "Arkadaş, Devrimci ve Marksist Sol Kadro olmaya çalıştık, amenna kabulümüzdür. Bizlerden beklediğiniz dayanışmaya aday ve de hazırız. İlginizden ötürü sizi kutlarız. Teşekkür de ederiz. Görüyorsunuz sistem bizi kuşatıyor. Hayat damarlarımızı kesiyor. Yargı konusu olmayan kitabımız, dergimiz yok gibi. Kapitalist anarşinin kol gezdiği bir düzende gelin şeytanın bacağını birlikte kıralım. Kolektifimizi Kızılay ya da Yardım Sevenler Derneği yerine koymayın. Siz de ilkeli birliktelik yöntemleriyle taşın altına elinizi koyun. Bu sürece ve teori-pratiğimize güç katın. Birlikte üretmenin, yan yana durmanın, birbirimizden öğrenmenin, deney aktarımında bulunmanın ve paylaşmanın gereğini kavrayalım. Sizler de kolektif rol ve sorumluluklar üstlenin. Birlikteliğin tadına varın. Bu engin sosyal muhalefet dinamiğini hep birlikte enerjiye çevirelim. Kitap taleplerinizde de, şu aşamada, en azından 100 liralık kitap satmalın, Kolektifimiz size veya kurumunuza 500 liralık kitap katkısı yapsın. İlişkiler kişiden kişiye değil, kurumdan kuruma disipliniyle olsun."
Bu satırların ne işe yaradığını mı soruyorsunuz? Doğrusu bu konuda da acı tecrübelere sahibiz. Sol cenahımızın bu konudaki "vukuatr'nı bu satırlara nasıl sığdırırız? İSP ya da KP'sini henüz oluşturamamış ciddî, güvenilir ve donanımlı kurumlarını gerçekleştirememiş bir Sol'un Bilimler Akademisi, Enstitüsü ve Bilim Kurulu oluşturamamış cenahımızın siyasî kültür ve gelenekleri de doğallıkla bu düzeyde seyredecektir.
Okuma, öğrenme hırsıyla yanıp tutuşan bizim insanlarımızın kitap ihtiyacını karşılamak Kolektifimiz"in özveri ölçeğini aşan bir sorundur. Fakat, her şeye rağmen, büyük bedeller ödeyerek bu konuda yapabileceğimizin azamisini yapageldiğimizi dost-düşman herkes biliyor.
Özellikle cezaevlerinde, tecrit koşullarındaki insanlarımızın ayrım gözetmeden kitap ve dergi ihtiyaçlarını karşılamak konusunda çok büyük zorluklar çekiyoruz. Bu genç insanlar içerden donanımlı çıkmalı...
Postamız, kargomuz tekelci militarist polis devletinin denetimindedir. Normal posta ile ne mektup ne paket ne de kargomuz gelebiliyor. SORUN Polemik in 1. Sayısını normal posta ile göndermek ahmaklığında bulunduk. 450 adet Dergimizin hiç biri adreslerine gitme "şansını" yakalayamadı! Şimdi her Dergi taahhütlü olarak -daha fazla posta ücreti ödeyerek- okuruna ulaşabiliyor.
11 Eylül baskınından sonra ABD'ye taahhütlü mektubumuz ve Dergimiz resmen gitmiyor. Avrupa'ya da gitmiyor. Bazı AB devletlerine giden dergi ve kitap kolilerimiz, öncelikle bir kentte toplanıyor. Biyolojik-kimyasal silah testlerinden geçirildikten, açılıp kontrol edildikten sonra sahibine ulaştırılabiliyor. İsim de verelim. Cemalettin Aykın, Abdullah Doğan arkadaşlarımıza iki kere taahhütlü paketlerimiz ulaştırılamadı. Cevap da alamadık.
Kitaplarımızı polise, derleme müdürlüğüne ve savcılığa teslim gibi mevcut yasal düzeneğe ve hukuka dahi uymayan bir uygulama var. Özellikle 12'li darbeler döneminde hatta düne kadar kitaplarımızı basan matbaa sahiplerine "niye komünistlerin kitaplarını basıyorsunuz?" diye yapılan baskıları unutmadık. "Kartvizitten broşüre kadar bütün bastıklarınızın bir örneğini getireceksiniz? Getirmezseniz..." Kimse de kalkıp sormuyor: "Yahu bunca basılı malzemeyi nerede saklayacaksınız? Ne yapacaksınız? diyen de yok.
Bu türden polisiye baskılara karşı bir matbaa-mücellit şöyle bir cevap vermekten kendini alamıyor: "Komünist ama onlar dürüst ve namuslu insanlardır. Bize bir zararları yoktur. Paramızı da veriyorlar. Ötekisi bizi ilgilendirmiyor." Kimi matbaalar polis korkusundan onlarla işbirliği yapıyor. Polis korkusu ile yatıp polis korkusu ile kalkıyorlar. Kimileri de tavuk gibi her horozun altına yatmakta bir sakınca görmüyor!..
Sistemin polisinin "bunları allah yarattı" demeden coplu "işlem"lerden geçirdiğini unutamıyoruz. Kendi payımıza işkence edebiyatı yapmayız. Te- ori-pratiğimizle sisteme bir çelme takabilmişsek onlar da doğallıkla karşılığını verecektir. Böyle diyerek cenahımızı düşündüre duralım diyoruz...
Sistemin polisi kendi hukukunu ve de mevcut anayasal ve yasal düzenlemeleri çok rahatlıkla çiğneyebiliyor. Bu süreç hâlâ da devam ediyor. Sansaryan Han'ın, Harbiye'nin, Davutpaşa'nın, Selimiye'nin, Metris'in, Mamak'ın, Gayrettepe'nin, Dal'ın ve bilcümle emniyet binalarının hücreleri bir dile gelse de konuşsa...
Kırım ve kıyımlardan geçen işçi, öğrenci, emekçi ve aydınlarımızın anı ve romanları, iddianameler, belgeler zor'a ve kaba güce dayalı kapitalist anarşinin ne demek olduğunu yeterince ortaya koymuştur.
1970 öncesi polis teşkilâtında demokrat, iyi yürekli ve işini gereği gibi yapan polislerimiz vardı. Şimdi onların tırnağı kadar dahi bir polise rastlanmıyor. Sık sık karşılaştığımız polislerin çoğu ya ırkçı, faşist ya kara gerici, "siyasî İslârrT'ın kadrolarından oluşuyor.
Kimi polislerin Ülkücü, MHP'li, Fethullahçı olduğunu mevcut burjuva basını dahi belgeleriyle yazıyor.
Polis, asker ve bürokrasinin öteki görevlilerine işçi ve emekçi olduklarını, kendi sendikalarını kurarak taleplerinin dile getirmeleri gerektiğini onlara da öğretmeye çalıştığımızı kimse inkâr edemez. Bir zamanlar onları kimi talepleri yörüngesinde Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar büyük bedeller ödeyerek örgütlemişti.
Devlet tekelci kapitalizmi öyle bir polis teşkilâtı kurdu ki, sistemin bekası^) için bu gücü siyasal-sosyal devrim dışında bir yöntemle geri adım attırmanın hiçbir yolu ve yöntemi bulunmamaktadır. "Demokratik Cumhuriyet" diyenler, faşist-faşizan zihniyeti nasıl dönüştüreceğini bile bilemiyor. TC Devleti daha henüz farklı ulusal-etnisitelere vatandaşlık statüsü ve bilinci dahi götürememiş. İnkâr, imha, asimilasyon, keyfî ve fiilî infaz yöntemleri konjoktürel olarak duruma göre hâlâ devam ediyor.
8 Mart Emekçi Kadınlar Günü, 21 Mart Nevvroz kutlamaları, 1 Mayıs'lar, 15/16 Haziran anma toplantıları, DGM'yi protesto eylemleri, YÖK'e Hayır eylemleri, İşçi sınıfı ve emekçi halkların talep ve ihtiyaçları için alanlara çıkması, grev hakkının kullanılmasında, en yakın örneği Şemdinli ve öteki Kürt illerinde cereyan eden "derin devlet" manipülasyonlarında polisin, jandarmanın, gizli cinayet şebekelerinin, itirafçıların, sağlı "sol"lu burjuva partilerinin aynı kaba şaapan tutumlarını yeterince görüyoruz...
1950'li yıllarda dönemin komünistleri Beyoğlu'nun bazı mekânlarında toplanırdı. O dönem Beyoğlu'nda 33 kişiye bir polis memuru düşüyordu. Günümüzde kaç adet polis devrimci ve komünistin izini sürüyor? Genel politikası devrimci-komünist ve Kürt düşmanlığına endeksli bir sistem olur mu? Olur! Böyle bir sistem ayakta kalabilir mi? Kalır!...
Hastane de, postanede, bankada, şirketlerde, vakıflarda, okul ve üniversitelerde, bürokrasinin bütün kademelerinde polis istihdam ediliyor.
Bürokrasinin her iki kanadı polis ve asker güvenliği sağlayarak yaşamını sürdürüyor. 12'li faşist askerî darbelerin kadroları polis korumasında yaşıyor. Bu nasıl yaşamaksa!..
Burjuvazimizin demokrasiye hiçbir ihtiyacı yoktur. Hâkim gerici sınıflar habire ana ve baba yasalarıyla tahkimatlarını yapıyor. Sınıfsal çıkarlarını polis ve kanun kuvvetiyle götürmeyi deniyor!.. Türk burjuvazisinin işçi sınıfı ve emekçi halklarımıza vereceği hiçbir hak-hukuk-adalet-özgürlük anlayışı yoktur.
Militarist-polis baskısı uygulayan birey, grup, çevre, örgüt ve şebekeler kapitalist özel mülkiyeti şu ya da bu düzeyde eleştirip karşıya alan herkesten, her şeyden korkuyor. Korkuları arttıkça daha fazla zor'a ve şiddete başvuruyorlar. Kapitalist anarşi sürdükçe bu döngü devam edecektir.
Sistem şiddetle yatıp şiddetle kalkıyor. Sporda, sekste, ailede, çocuk yuvalarında, okulda, üniversitede, sokakta, fabrikada, sendikalarda, vs. vs. hep şiddet gündemde. Şiddeti onlar yaratıyor. Devrimci şiddeti de onlar davet ediyor.
Bu şiddeti yaratan nedir? Tek sözle: Kapitalist anarşi. Üretim, mülkiyet ve paylaşım ilişkilerindeki sömürücü-sömürgeci çarpık ilişkiler ve artı-değer sömürüsüdür. Türkiye kapitalizmi uluslarötesi tekelci sermayeye kölece bağımlıdır. Türkiye kapitalizmi de avantalar-yağmalar düzeneği ile ABD ve AB emperyalistleri arasında hegemonların çıkarlarına hizmette bir kusur işlemiyor.
Sistemin işleyişi, mantığı, ideolojik ve sınıfsal karakteri devlet terörünü yaratmıştır. Fakat "terör" ve "terörist" terminolojisinin kullanımında bizimkilerle onlarınkinin siyasî ve felsefî değerlendirmesi çok farklıdır. Onlar: "Kahrolsun vatan hainleri, bölücüler, anarşistler" diyor. Sıkıştıkça da: "Vatan, millet, ezan-Kur'an, bayrak" diye kükrüyor. En yakın ve çarpıcı örneği Trabzon ve Rize'de sergilendi. Vali, Emniyet Müdürü, Belediye Başkanı, İstihbarat birimleri, AKP milletvekilleri, gerici, tutucu ve tepkici, kışkırtılmış halkı da yanlarına alarak linç teşebbüsünde bulundular. Sistem bizimkilere karşı nasıl da kenetlenip cepheleşiyor?!..
Halbuki, bugünkü aşınmış ve aşılmış kurumlar ve yöntemler, yerine hayatı ve mücadeleyi kucaklayacak İSP'nin kurmaylığında kadrolarla, temel ilkeler doğrultusunda yan yana durmak, birlikte hareket etmek, tutulacak yol-yöntem konusunda kolektif inisiyatifleri geliştirmek ihtiyacı onları değil bizim cenahı harekete geçirmelidir. O taktirde, cenahımızın ileri bir adım atmasından korkan sömürücü sistem ve onun kullandığı insan malzemeleri ya geri adım atacaktır ya da cehennem olup gideceklerdir.
Çevik Kuvvet Kolektifimizden kitap talebinde bulunurken kapımızı bilerek mi yoksa yanlışlıkla mı çalmıştır? Onların kitap taleplerine nasıl bir cevap vermeliyiz? Kitaplarımız "çağdaş" genç polislerin eğitimine katkı getirebilecek midir? Genç polislerin Devrimci ve Marksist düşünce-davranış çizgisiyle tanışmasını bu sistem nasıl karşılayacak ya da hazmedecektir?
Kolektifimiz"in ürettiği hiçbir kitap "Ulusal Kütüphanelere giremiyorken polis teşkilâtının kütüphanelerine nasıl, hangi gerekçeyle girecektir?
Mevcut polis teşkilâtı, kitap toplatma, yayınevi basma, kapatma Selimiye Kışlası'nda kitaplarımızı yakma, Öncü Kitabevîrim kundaklanması, Gündem Gazetesinin bombalanması, aynı gece Sorun Kolektifinin kundaklanması, Büro'larımıza hırsızlık süsü verilerek girilmesi, 12 Eylül 1980-1986 süresince yayınevimizin ve yakın bir tarihte "baskın mı, soygun mu?" diye manşete çıkartılan 30 yıllık arşivimizin, bilgisayarlarımızın, telefon defterlerimizin, Dergi abone defterlerimizin yedek CD'lerimizin tamamının çalınmasında ne yapmıştır? Keyfî ve fiilî engellemelerle bana pasaport verilmeyişi olayında "çağdaş" polis kimlikleriyle nasıl bir yasal tavır sergilemiştir? Günümüzde "AB Kopenhag Kriterleri" diyerek nasıl bir "çağdaş"lık makyajı yapıldığını, kitle hareketlerine karşı coplu, biber-sinir gazlı saldırılarıyla sergi- liyorken ve de bu yolda eğitilip kuşandırılırken bizim kitapları nasıl okuyacaktır? Okuyabilecek midir? Doğrusu her biri emekçi halk çocuğu olan konumlarıyla onların işçi ve emekçi olduğunu kitaplarımızı okuyarak nasıl öğrenecek ve tavır alacaklardır? Bunun maddî-manevî ve moral şartları var mıdır? Evet kitaplarımıza güveniyoruz. Kitaplarımızla tanışarak kara gerici, ırkçı, faşist ideolojilerin etkisini kırmış onlarca insanımızı tanıyoruz. Boşuna: "Bilimsel Bilgi ve Bilinçlenme Yolunda Suyu Kaynağından İçin" safsatalarla uğraşmayın, resmî tarih ve resmî ideolojilerin yörüngesine girerek zaman kaybetmeyin. Emperyalizmi ve kapitalizmi öğrenin. İnsanın ve insanlığın sosyal kurtuluşu yolunda tavır alın demiyoruz. Genç polislerin ekonomik, sosyal, moral ve pek çok sorunu olduğunu biliyoruz. Onlara gerçekten de yardımcı olmayı isteriz.
Emek gücünü patronuna satar gibi ekmeğini kazanan polisler ile ilerici ve devrimci-dönüştürücü düşünce-davranış çizgileri taşıyanlara karşı bilinçli bir tercihle devlet tekelci sermayesinin yanında, onun bekçiliğini yapanlarla eli Devrimci insan kanına bulaşmış polisleri ve polis şeflerini ayrı yere koymasını da biliriz.
Bu konuyu bir de okurlarımıza soralım, Ne diyorsunuz Çevik Kuvvet'in "Çağdaş Polis" yetiştirmek amacıyla kitap talebinde bulunmasına nasıl bir cevap vermeliyiz? Tekelci, militarist polis devletinin "demokratik cumhuriyetinde
8 Kasım 2005
"Yenidal Grubu"' Bir Filizini Daha Yitirdi: Ressam Kemâl İncesu da Doğaya Teslim Edildi...
Yenidal Grubu, Türkiye'de "ilk kez fantastik burjuva sanatına karşı (reaksiyon olarak) kurulmuş sosyalist-realist bir gruptur."
"Tanzimat Dönemi'nden bu yana kökü dışarıda, öykünmeci sanat anlayışından son derece rahatsız olan biz yedi kurucu arkadaş -Ressam Avni Memedoğlu, Ressam İhsan İncesu, Ressam Hikmet Aksüt, Seramist Nejat Tözge, Ressam Marta Tözge, Ressam Kemal İncesu ve Yontucu (heykeltıraş) Vahi İncesu- ile birlikte Yenidal Grubu'nu kurduk." Anılan sanatçılar adına Avni Memedoğlu, Yenidal Grubu'nun kuruluşunu böyle açıklıyor "Po- litika-Sanat-Estetik Yolunda...'Emeğin Ressamı' Avni Memedoğlu" isimli kitapta, (age,s.33)
Grup ilk sergisini Nisan 1959'da Beyoğlu Şehir Galerisi'nde, ikinci sergisini ise Nisan 1961'de yine Şehir Galerisi salonlarında açtı. Bu sergide kurucular dışında Ressam İbrahim Balaban da yer aldı. İşçi sınıfı ve sosyalist hareketin bilinçli düşmanı Babıâli basını, Güzel Sanatlar Akademisi'nin gerici ve komünizm karşıtı çevreleri, burjuvazinin yoz ve kozmopolit düşünce ve sanat akımlarını Türkiye'ye taşıyan malûm sanat çevreleri, Sıkıyöne- tim'in getirdiği şartlarda "muhbir vatandaş" kimlikleriyle yapılan ihbar ve gammazlamalar sonucunda bu sergi 5. gününde savcılık tarafından "komünizm propagandası" yaptığı iddiasıyla kapatıldı. Sergide yer alan 15 eser ve Yenidal Grubu sanatçıları tutuklandı. Hayatları boyunca birer komünizm tüccarı kimlikleriyle hukukçu ve ressam profesörlerden oluşan bilirkişi raporlarıyla tutuklanan sanatçılar oldukça ağır geçen şartlarda, Sirkeci Sansaryan Han'da ve Balmumcu Askerî Garnizonu'nda çeşitli işkencelere, baskılara, tehditlere maruz kalarak 50 gün geçirdiler.
Bu süreçte, zaten Nazi Almanyası esir kamplarında, gaz odası tehditleri sonucu fiziksel ve ruhsal konumu zedelenen ve eşi Nejat Tözge tarafından Türkiye'ye getirilen Marta Tözge aklî dengesini iyice yitirdi.
27 Mayıs 1960'ın getirdiği görece 'burjuva demokratik" ortamda Yenidal Grubu sanatçıları, 3.duruşma sonucunda, 15 Eylül 1961'de beraat ettiler. Sanatçılar ve tutuklanan tabloları "özgürlüğüne" kavuştu!..
27 Mayıs 1960'ın getirdiği sınırlı demokratik ortamda, sanatçılarımız 27 Mayıs hareketini belli açılardan destekleyen tablolar yapmalarına rağmen tutuklanmaktan, baskı ve tehditlerden kurtulamamıştı...
Yenidal Grubu aldığı bu darbeden sonra dağılmak zorunda bırakıldı. Sanatçılar maddî-manevî-moral sıkıntılara maruz kaldı. Kimisi işini kaybetti. Aralarında fikir ayrılıkları boy verdi. Yenidal'ın onurlu bu atılımı bir yanıyla son bulmuştu. Sanatçılar arasındaki tartışma kimi kırgınlıkları datetikledi.
Yenidal Grubu'nun çıkış bildirgesini Avni Memedoğlu hazırlamıştı. Ressam Memedoğlu 17 kişisel sergi açtı. Her sergide Yenidal Grubu'nun bildirgesini yeniden dağıttı. Bu anlayışın kavgasında ısrarcı oldu. Yenidal Grubu'nun saygın misyonunu sürdüren çabalardan geri durmadı.
Güzel Sanatlar Akademisi çıkışlı Yenidal Grubu sanatçıları yoksul Türk ve Kürt emekçi halklarının çocuklarıydı. Anadolu'nun işçi ve emekçi halklarının sosyal yaşamını ilerici, dinamik ve iyimser bir yorumla Akademi'ye taşımışlardı. Memedoğlu ve İncesu kardeşler Akademi'nin gerici sanat anlayışının temsilcisi ressam ve proflarınca hor görüldü. Kuşatıldı. Sosyal Realizm akımının resim alanındaki önü soyut, abstre, popülist ve Batı öykünmeci sanat anlayışlarının Türkiye baş temsilcileri tarafından kesilmeye çalışıldı.
Yenidal Grubu'nun çizgisi ve çevresindeki ressam Neşet Günal arkadaşlarından koparıldı, Paris'e öğrenime gönderildi. Daha sonra ise Akademi'de öğretim üyesi -Profesör- olarak ödüllendirildi. Neşet Günal, siyasî fikirlerinden dönüş yaptı/yaptırıldı. Anadolu'nun 'ter adamları'yerine efsane ve mitolojilerin mistik, bilinemezci yorumları, fetişler, korkuluklar çizmeye başladı. 12'li darbelerde Yenidal Grubu ressamları birer karşı tavır alırlarken, o bu süreci 'kaytarıcı' ve 'tatlı su solculuğu'çizgisiyle sürdürdü.
Yenidal Grubu ressamlarını Bedri Rahmi, Nuri İyem ve Abidin Dino gibi Türkiye'deki sol hareketin, TKP ve I.TİP'in çevresinde ya da yörüngesinde bulunan ressamlar kıskandı. Sosyal Realizm akımının gelişip güçlenmesi karşısında meslekî sorunlarının gölgelendiğini gördü.
TKP ile organik ilişkili Avni Memedoğlu, aynı örgütsel kaynaktan beslenen bu sanatçıların kuşatmasını tek başına kıramadı/kıramazdı. Bir yandan devletin/sistemin, diğer yandan burjuva ve küçük-burjuva "sol" anlayışlarının çok yönlü kuşatmasında işsizlik, yoksunluk ve hatta açlık çekti.
İncesu kardeşler Memedoğlu'dan daha korkunç bir yoksulluk ve çile içinde yaşamlarını sürdürdü. Vahi İncesu, donanımlı bir heykeltıraş olarak önemli eserlere imzasını koydu. Kemal İncesu ile İhsan İncesu, ellerine su dahi dö- kemeyecek kertedeki Akademi hocaları tarafından âdeta aforoz edildiler. Sanat galerileri onların sergilerine yer vermedi. Ne "Radikal Sol" ne de "Sosyalist Sol" hareketimiz kendi ressamına, estetikçisine, şairine, romancısına, heykeltıraşına sahip çıktı. Çıkamazdı, çünkü Sol, sanat konusu bir yana, henüz bilimsel bilgi ve bilinçlenme serüveninde çok gerilerdeydi.
İşçi Sınıfı Hareketi ile Sosyalist Hareketi buluşturup bütünleştirme yetenek ve becerisini gösterememiş ve böylelikle İSP ya da KP oluşturamamış. Aynı zamanda Bilimler Akademisi-Enstitü ve Bilim Kurulları üretememiş
Sol'un Yenidal Grubu'nu anlaması, kavrayıp sahiplenmesi de asla mümkün değildi.
Sahte işçi ve komünist partiler de, doğal kimyalarına uygun olarak, şarlatan işçi dalkavuklarını "istihdam" ederek Yenidal Grubu'ndan uzak durmayı, dahası onları kendilerine "biat" ettirme yöntemini seçmişti.
Ressam İbrahim Balaban, hapishanede kendisine sanat, resim, estetik konusunda ilk bilgileri aşılayan Nâzım Hikmet'ten esinlendiği kadarıyla kendine özgü bir yol tutturarak, köylü kurnazlığı yaparak, "ben öküz ressamıyım" diyerek tekelci sermayenin beğenisini kazanmasını bildi. Onların salonlarını süsleyen, alıcısı bol bir üne kavuştu. İşçi sınıfı ve emekçi halkların esin kaynağını teksir edilmiş öküz-üvendire-tarla-tapan-dağ-ova figürleriyle harcayarak ödüllendirildi. "Solculuktan da bir türlü geri durmadı. "Ulusal sol", "ulus devlet", "üniter devlet" diyenlerin cenahında sanat anlayışını ve sergilerini sürdürüyor.
Nejat Tözge-Marta Tözge çifti de yaşamlarını öylesine sürdürmekteler. Neşet Günal devletin ve sistemin koruyuculuğunda bir yaşamı seçti. Aka- demi'deki öğrencileri ondan çok şeyler öğrendi ve hocalarını geçtiler. Neşet Günal devlet töreniyle terk-i dünya etti. Eserleri, Bedri Rahmi, Nuri İyem ve Abidin Dino, vb. gibi Devlet Resim-Heykel Müzeleri'ne alındı.
Avni Memedoğlu, Hikmet Paksüt, Kemal ve İhsan İncesu'nun resimleri, Vahi İncesu'nun heykelleri hangi tozlu, nemli mekânlardadır? Birkaç iyi yürekli dost insanlarımızın özel arşivleri dışında bu sanatçılarımızın eserlerinden haberimiz var mıdır? Bunlardan toplumca yararlanabiliyor muyuz? Burjuva bireyciliği ile kariyerizm hastalıklarından arınmış, sahte ün düşkünlüğünü, sansasyon ve magazinleşmeyi ömür boyu reddetmiş, aç kalmış/bırakılmış işkence görmüş, hapis yatmış ve kimileri gibi işçi sınıfı ve emekçi halkların baş düşmanı kesimlere kendini ve sanatını satmamış, piyasa ve pazar için resim yapmamış bizim insanlarımızın tutarlı, ısrarlı ve sürekli çabalarını kaç kişi anlamış ve de değerlendirmiştir?
"Dönen döner ben dönmezem yolumdan" diyebilen örnek nitelikli insanlarımızın hayatları boyunca çektiği çile, dram ve trajedilerin sebeplerini bilen ve bunun aşılması gereken çok önemli bir konu ve sorun olduğunu yüreğinde hisseden, bilincinde tartan kaç adet insanımız vardır şu memlekette?
Örnek nitelikleriyle öne çıkan bizim insanlarımıza devlet/sistem, Mason Locaları, Rotaryenler, Tekelci Holdingler : "Bana biat eder, Sol'dan döner, krozman yaparsan seni abad ederim. Malın da mülkün de, atın da avradın da, bankada paran da olur. Tekelci basınımızda boy gösterirsin, tv.lerimizde ahkâm da kesersin. Devlet ve özel müzelerdeki yerini de alırsın. Yeter ki dön!.." demekte ve diyebilmekte ve de bu düzenek böylelikle sürdürülmek istenmektedir!..
Sisteme şu ya da bu düzeyde karşı geldiğini ileri süren Sol "cenahımız" ne yapmaktadır? Maddî-manevî-moral tüm varlığımızı uğruna feda ettiğimiz Tarihî TKP, I.TİP, DİSK'in Devrimci ve Marksist sanatçısına karşı tavrı ne idi? Terini ve kanını işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın sosyal kurtuluşu davasına bilinçle sunan insanlarımızın son yolculuklarında olsun bir vefa duygusunun, bir kadirbilirliğin en basit bir işaretinden de mi yoksunuz? Anılan Devrimci ve Marksist Ressamlarımız, heykeltraşlarımız birer birer terk-i dünya ediyor. Yenidal Grubu'nun filizleri birer birer aramızdan kopup gidiyor. Dönenlerin, tökezleyenlerin, gözü para, sahte şöhret ile kararanların dışındaki bizim insanlarımızın ne anısı ne bir fotoğrafı ve ne de biyografisi vardır. İnternet sitelerinde, çeşitli sanat çevrelerinde, basın kuruluşlarında İncesu kardeşlerin ortancası Kemal İncesu'nun bir fotoğrafına bile ulaşamadık. Cenazesi de mütevazı bir dost çevresince kaldırıldı. Ölüm haberi dört-beş satırla yalnızca Cumhuriyet Gazetesinde duyurulmuş oldu.
Sol'un toplumsal duyarsızlığı ve çürümesinin en hayâsız noktaya evrildiği bir ortamda Kemal İncesu Yoldaş'ımızı da doğaya teslim ettik. Asla yakınmıyoruz, çünkü bu duyarsızlığın ve sosyal çürümenin sebeplerini ve nasıl aşılacağını biliyoruz.
Kolektifimizin bu düşüncelerin uzantısında neyi, nasıl ve hangi kadrolarla üretme çabasında olduğunu bizzat yaparak göstermeye çalıştığını dost- düşman herkes biliyor. "Cenahımızın yeni nitelikler kazanarak Sol'da ve özellikle Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar arasında yaşanan "öndersizlik krizi"nin aşılması mücadelesinde boşuna uğraşmıyoruz. Hemen hemen her konuda üstesinden gelinecek yüzlerce sorunumuz var. Bunlara çözüm yöntemi üretilecektir. Bunun için de polemik ve eleştiri yöntemini öne çıkarıyoruz. II.TTKK yöntemini, bitmez tükenmez tekrarlarla boşuna telâffuz etmiyoruz. Bu yol-yöntemin altyapısını ve iklimini hazırlamak için boşuna uğraşmıyoruz. Böylesine hayatî ve can alıcı konularımızı ve de sorunlarımızı "politik açığa vurmalarımızla boşuna gündeme taşımıyoruz. Kimsenin anmadığı büyük bedelleri boşuna ödemiyoruz...
Güzel Sanatlar Akademisi'ne, sağlı "sol"lu basınına, çeşitli kültür kurumlarına ve kısacası devlet tekelci kapitalizmine, onun devletine/sistemine çöreklenmiş, kısır, yoz ve kozmopolit Alafranga Sanat anlayışının, diğer bir anlatımla Batı Kültür Emperyalizmimin 'Türkiye ajanlığını' üstlenmiş olan birey, grup, çevre ve örgütlerin açığa vurulması bugün eskisinden daha önemli bir noktaya gelmiştir. Yenidal Grubu'nu oluşturan sanatçılarımızın deyimiyle: "Kendilerini sahte birer şöhret yaptırarak, kötü ürünleriyle yeni kuşakların ve halkımızın duygu ve beğenisini yozlaştırıp dejenere eden, sanat piyasamızı tekellerine almış olan bu tür asalak ve sömürgenlerin maskelerini düşürmenin sırası çoktan gelmiş bulunmaktadır. Bunu bir Yurt ve İnsanlık Görevi ve Bir Meslekî Sorun olarak benimsemiş olan bizler Yenidal Grubu'nu kurmuş bulunuyoruz. Sanat Amacımızı: İşçi sınıfı ideolojisi ve bilimsel gözlemciliğin ışığı altında, gerçekçi ve somut bir suje kavrayışıyla, her türlü bireysel ve hasta psikolojilerinden ırak olarak, toplumsal ve halkçı bir sorumluluk duygusu altında, öteden beri ülkemizde yaygın ve bulaşıcı bir moda salgın olan her türlü alafrangalığın ve sanatta geleneği şovenist, gerici, tutucu ve bağnaz bir kafayla eskiye özlem ve hayranlık biçiminde yorumlayan köhne alaturkalığın dışında, Batı kültür emperyalizmine ve tüm kozmopolit akımlara, bireyci, biçimci. (formalist) ve 'nemegerek'çi sanat anlayışına, burjuvazinin en pis tutkusu olan kariyerizme kesinkes karşı bir tavırla; halkın heybesinde, kiliminde ve giysi- sindeki folklorik motifleri tuvaline aktararak, köylü urbasını herhangi niteliksiz bir inşa figürüne giydirerek halk sanatı yaptığını savlayan Bedri Rahmi popülizmine karşı bir bilinçle, slogancılığa ve didaktizm'e kaçmadan, yaratıcılığı öge olarak ulusal ve yöresel tema, biçem ve yöntemler içerisinde iyimser bir dinamizmle evrensel boyutlara varmaktır. Biz Yenidal Grubu Sanatçıları Ezilen'in ve Namuslu Aydın'ın sanatçılarıyız..." (age.s.35-36)
1961 döneminin baskılı ortamlarında, o günün şartlarına göre ve kimi "ezop" yöntemleri kullanmalarına rağmen bu bildirge günümüzde de önemini koruyan açık-net bir metin niteliğindedir.
Yenidal Grubu'nun çağrı metnine, ilerici sanat anlayışına ve Sosyal Realizm akımına bağlılığını koruyup sürdüren sanatçılarının bütün çabalarını sahipleniyoruz. Bu sanat akımını geliştirip güçlü kılarak yeni nitelikler kazanan ve de içerideki-dışarıdaki hapishaneden Onlar gibi işçi sınıfı ve emekçi halkların sosyal kurtuluş kavgasında rol alan genç kuşağın bütün sanatçılarını edebî saygı ve sevecenlikle kucaklıyoruz.
İlerici, geliştirici ve dönüştürücü sanat akımlarının dinamik, iyimser ve yaratıcılıkta etkili olacağını, her şeye rağmen düşünüyor ve yeni bir Sanat Cephesinde gelenekten-geleceğe olan tarihsel birikim ve yığınağımızı burjuvazinin tahkimatının karşısına öreceğimizi düşünüyoruz. Yalnızca düşünmüyor, sosyal-pratikte teori-pratiğimizle bunun mücadelesinden de asla geri durmuyoruz. İdeolojik, teorik, örgütsel donanımımızla bu cephede kolektif üretim yapa yapa nihaî amacımız; baskısız, sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız, savaşsız, eşitlikçi, özgürlükçü bir Dünya idealinin kökleşmesi düşüncesinin yeşereceğine inanıyoruz.
Yenidal Grubu'nu kuran yoldaşlarımızın çabaları ölmedi. Sanatçılarımızın eserleri ve devrimci çabaları yaşatılıyor. Sanatçılarımızın fiziksel varlığı aramızdan ayrıldı yalnızca.
Kolektifimiz Çalışanları; Kemal İncesu Yoldaş'ımızın aramızdan ayrılışı ve doğaya teslimi üzerine, ayrıca, hiç bir sanat çevresi (ne ansiklopedi, ne antoloji, ne bilimsel bir araştırma-inceleme arşivinde) tarafından bilinçli ve sınıf kiniyle anılmayan Yenidal Grubu'nu bir ölçüde de olsa, gündeme taşımak, tartışmak ve insanımızı düşündürmek amacıyla bu yazımızın kaleme alınışı uygun bulunmuştur.
Sanat Cephesfu\u ilkeleri vücut bularak yeni nitelikler kazandıkça sağlı "sollu burjuva ideolojisi ve revizyonizmin kuşatmasındaki yeni dallarımız kökten yeşerip filizlenecektir. Bunun işaretini sınıflar mücadelesinin tüm süreçlerinde görüyor/alıyoruz.
30 Kasım 2005
|
|
