Sistemin inkâr, imha, asimilasyon yöntemleri yetmedi. Keyfî, fiilî infaz yöntemleri de yetmedi. "Kürt Realitesi", "Kürt Sorunu" saptamaları(!) da bir işe yaramadı. Avrupa Birliği, "Kopenhag Kriterleri" de düştüğü yeri yaktı. "Demokratik Cumhuriyet"imizde hâkim gerici sınıfların tekelci, militarist polis devletinin bir «vukuatı» daha fenersiz yakalandı...
Daha önceleri Susurluk İlçesi'nde meydana gelen, sonrasında sistemli çabalarla örtbas edilmeye çalışılan "Olay"ın bir benzeri Kürt illerinde sahne aldı. Kürt illeri tarih boyunca bu türden "olayların sahne aldığı bir bölgeydi. Uzun söze gerek yoktur. Tarih belgeledi. Bu süreci yaşayan işçi, işsiz, emekçi, genç, aydın kimlikli insanlarımızın hafızalarından bir türlü silinmedi "olaylar"...
Özellikle de Bölge'nin yoksul köylülüğünün yaşadığı dram ve trajediler ne gazete, tv. haberlerine; ne romanlara, öykülere ne de filmlere sığar. Bu sürecin gündeme taşınması,sorunlara neşter vurulması ve çözüm yöntemleri arayış ve yönelişlerinde henüz bütünlüklü çalışmalar gerçekleşmedi. Avantalar ve yağmalar düzeni değişmedikçe de gerçekleşemeyecek.
Şemdinli, Yüksekova ve öteki Kürt illerinde insanlarımızın yaşadığı dram ve trajedilerden öncelikli olarak hâkim gerici sınıflar koalisyonu suçludur. Sol "cenahımız" da geçerli politikalar üretemediği için hem kusurlu hem de "suçlu"dur.
Şemdinli ve Yüksekova'da yaşananlar modern burjuvazimizi ve modern proletaryamızın yaşadığı kentlerde de yaşanmaktadır.
Şemdinli'deki Umut Kitabeyi1 nin bombalanması sistemin vukuatına âdeta tüy dikti. Kitabevi sahibinin bir dönem PKK'lı oluşu, 15 yılını içerde bırakması burjuva demagojilerinin boy hedefi yapılmak istendi. Sistemin vukuatı o derece açıktı ki, ne emekli-emeksiz paşaların, ne istihbaratçıların, ne gizli polis kimlikli politikacıların ve ne de sağlı "sol"lu burjuva partilerinin sistemi kollayan palavraları bunu örtmeye yetti.
|
-Polemik- |
3.12.1994 tarihinde Özgür Ülke ve Özgür Gündem gazete tesisleri bomba ile kundaklandığının ertesinde ikincinin ilk çıkan sayısında "Bu Ateş Sizi de Yakar!..." diye bir başlık atılmıştı.* Gazetecilik açısından bu başlık son derece anlamlıydı. Aradan on yıllar geçti, fakat sistemin yaktığı ateş hâlâ bu coğrafyanın insanlarını, bizim insanlarımızı yakıyor. Tekelci devlet kapitalizminin Devrimci ve Marksist kadrolara düşmanlığına bu kez "Kürt
düşmanlığf'da eklendi.
Sistemin kiralık kalemleri ve satılık sözcüleri "alt kimlik, üst kimlik" diye tartışıyor. Sahte ve sanal gündemlerle konu saptırılmaya çalışılıyor.
2.2.1976 tarihinde de Öncü Kitabevi faşist milisler tarafından kundaklanarak yakılmıştı. Bu olayın failleri de belliydi. Bazıları sonradan faşist partiden milletvekili ve bakan dahi olmuştu. Yakılan kitapların büyük bir bölümü Marksist-Leninist klasiklerden oluşuyordu. Bulgaristan Halk Cumhuriye- ti'nin Faşizme Karşı Mücadelesini sergileyen ilgili Müze' sinde enternasyonalizmin bir işareti olarak, Öncü Kitabevlrim yanık kitaplarının da yer aldığını, Bulgaristan'a gitme "şansı"nı yakalamış bir dostumuzdan öğrenmiştik. Umut Kitabevlrim bombalanması olayını izlerken Öncü nün başına gelenleri de hatırlatmaktan kendimizi alamadık. Öncü nün, Sorun' un kitaplarının 12'li faşist askerî darbeler sürecinde Selimiye Kışlası'nda yakıldığını da unutmadık.
Umut Kitabevi bir yandan burjuvazinin diğer yandan Sol'un ziyaret akınına uğradı. Bir dönem İstanbul gibi illerde, şimdi Kürt illerinde kitabevi açmak büyük bir özveri ve cüreti gerektiriyor. İlerici kitabın namusunu korumak, emekçi halklarımızın bilimsel bilgi edinerek bilinçlenmesine katkıda bulunmak öyle sanıldığı kadar kolay ve ucuz bir iş değildir.
Şubat 1976, Aralık 1994 ve Kasım 2005 tarihlerindeki tehdit aynıdır. Kapitalist anarşinin egemenliğinde, adı ister "devlet terörü", "derin devlet", "gladio", "ölüm mangası", "kontrgerilla" , "jitem" veya "Susurluk Devleti", "Kontrgerilla Cumhuriyeti" ya da NATO'cu gizli cinayet şebekeleri olsun, Bölge'mizde karanlık bulutların dolaştığını hissediyoruz.
Hegemonların paylaşım savaşında Bölge'nin "Kürt Kartı" daima kullanılıyor. Her olay ve olguyu somut şartları içinde incelediğimizde CIA- MOSSAD-MİT koordineli bir uğursuz projenin sistematize edildiğinin işaretlerini alıyoruz. ABD emperyalizmi çok açık ve de "erkekçe" bir politika izlediğini resmen deklare ediyor : Hedefimizde İran-Suriye, daha sonra da K.Kore var diyor...
Türkiye kapitalizmi bu emperyalist projenin kuşatmasında "uydu" bir konumdadır. Türkiye İran-Irak-Suriye değildir. Anılan ülkelerdeki fukara Müslüman'ın direnişini tutarlı bir anti-emperyalizme dönüştürüp taşıyacak örgütlenmeler zayıf ve etkisizdir. Bölge'nin emekçi halkları "tavşana kaç tazıya tut" politikalarıyla birbirine karşı alenen cephe almış/aldırılmıştır. Türkiye'nin açıktan emperyalist bir işgale ihtiyacı yoktur. Türkiye yeraltı, yerüstü zenginlikleriyle her açıdan kuşatılıp âdeta "teslim alınmış" durumdadır. İnsanımız kapitalizmin yoz ve kozmopolit kültür politikasının - propogandasının- büyük etkisi altındadır. İlerici, demokrat, devrimci, yurtsever, sosyalist ve komünistler dışında kapitalizme ve emperyalizme karşı dövüşecek bir siyasî akım da yoktur. Genel anlamıyla Sol, özelde Devrimci ve Marksist Sol Kdrolar âdeta düşmanı bırakmış, "kan emici" aydın tartışmalarıyla iştigal etmektedir. Bölgemizdeki istilacı, yeni sömürgecilik saldırıları sanki onları hiç ilgilendirmiyor...
TC devletinin kapitalist yönelimli sınıfsal-ideolojik konumu, uluslarötesi tekelci sermaye güçlerine kölece angaje ve "uydu" olmak dışında bir seçeneğe sahip değildir. Siyasî iktidarlar bu düzeneği, aralarındaki kayıkçı dövüşü yöntemleriyle sürdürmekten yanadır. Onlara verilen rol ve görevleri de budur-bellidir. Bu düzeneği tersyüz edecek güçler bu ülkenin iç deney birikim ve zenginliğini yanına alması gereken Devrimci ve Marksist Kadrolardır. Devrimci Kadrolar da henüz birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı Örgütsel güvencelerden yoksundur.
Devrimci politikada hesap sormak, sistemi geri adım atmaya ya da açığa vurmaya aday ileri ve anlamlı adımlar atmak/atabilmek için öncelikli olarak Sol'un tarih ve sınıf bilinciyle bütünleşmesi gerekir/beklenir.
"Susurluk Devleti"nin hesap vermesini, her türden provokasyona âlet edilen milis kuvvetlerinin ve sanıklarının yargılanmasını talep etmek, bu yolda kimi etkinliklerde bulunmak elbette gereklidir. Bu yoldaki bütün emekçi halk güçlerini desteklemek, onların yeni nitelikler kazanmasına çalışmak ilerici olmanın en doğal bir yöntemidir.
Sol, hem "tutarlı bir demokrasi mücadelesi" vermek hem de bununla organik ilişkili "tutarlı bir iktidar mücadelesi" verecek düzeyde örgütlenmek durumundadır. Açık mücadele alanları elbette bu amaçla kullanılacaktır.
Burada unutulmaması gereken husus, hiç bir zaman demokrasiye ihtiyacı olmayan bir sömürücü sistemden "demokrasi, barış, insan hakları ve halkların kardeşliği" talebinde bulunmaktır.
Kapitalist anarşinin özü zaten bunların kaynağıdır. Bir ülkede tekelci sermayenin, finans oligarşisinin diktatörlüğü egemenliğini sürdürüyorsa orada ne demokrasi, ne barış, ne insan hakları ve ne de halkların kardeşliği olur. Bunları kundaklayan bizzatihi kapitalizmin artı-değer sömürüsüdür, haksız, eşitsiz, adaletsiz, özgürlüksüz düzenidir.
Yoksul Türk ve Kürt köylülüğü işte bu türden illüzyonlarla, yalan ve demagojilerle uyutulmak istenmektedir. Kapitalizmin elindeki üretim araçları, özel mülkiyet ve "serbest pazar piyasası" ile bölüşüm ilişkileri elinden alınmadan ne ülkede ne de Bölge'de umut edilen barış ve demokrasi olacaktır.
Şemdinli, Yüksekova ve öteki Kürt illerinde cereyan eden olaylar boyut- landıkça göstermelik beyanatlar, sorgulamalar, günah keçisi sanıklar üzerine yıkılan sorumluluklar, komisyonlara havale edilen soruşturmalar bir iki yöneticinin görevinden alınıp başka bir yere tayin edilmesi, sistemin "hamamın gubbesinin namusunu kurtarmaya" yetmiyor.
Sistemin sorgulanmasını ve yargılanmasını olmayan "demokratik cumhuriyetken beklememeliyiz. Kapitalist anarşi devrimci yol ve yöntemlerle yıkılıp aşılmadan dünyanın işçileri, işsizleri, emekçi halkları rahat yüzü göremeyecektir.
Şemdinli ve Yüksekova "olay"ları hem "Sosyalist Sol"u hem de "Radikal Sol" cenahımızı hareketlendirmiştir. Haklı taleplerle sistemi karşıya alan etkinliklerle sistemin vukuatı şiddetle protesto edilmiştir. Bölge halkı büyük umutlarla, sevecekliklerle ziyarete gelenleri kucaklamış, onları misafir etmiş, ağırlamıştır. "Birleşin, bütünlesin kurtarın bizi" demiştir. Bölge halkının çektiği ızdıraplar ve bu "olay" yüzünden hatırlanışı ziyaretçilerimizi düşündürmüştür. "Kürt Sorunu" böylece bir kez daha gündeme damgasını vurmuştur.
"Kürt Sorunu"nu ne AKP ne de Ordu-Asker-Polis "partileri" çözecektir. Dünyanın bütün emekçi halklarının ulusal ve sosyal kurtuluşu bir bütündür. İnsanın ve insanlığın sosyal kurtuluşunun yolu sosyalizmdedir. Bulunduğumuz coğrafyadaki Türk Solu ile Kürt Solu'nun anlamlı ve ileri bir adım atarak buluşup bütünleşmesi dışında bir çözüm yöntemini egemen sınıflardan beklemek ham bir hayaldir. Yoksul Türk ve Kürt köylülüğünün ödediği bedelleri "ışıkları söndürme" gibi yöntemlerle değil, çok yönlü mücadele biçimleriyle gündeme taşımalıyız.
Sistem, âdeti olduğu üzere bu konuyu küllemeye, "olay"ın sorumluluğunu Kürt ve Devrimci düşmanlığı tahriklerine indirgeyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır. Sistem çürüktür, dökülmektedir. Sistem aynı ölçülerde de son derece tehlikeli ve acımasızdır. Bunun bilincinde olarak tarihsel iyimserliğimizi ve haklılığımızı öne çıkarıp sosyal muhalefet dinamiklerinin en ileri unsurlarıyla yaratıcı diyalogun önünü açmalıyız. Mevcut örgütsel 'yapı'larımızı eleştirel ölçülerle gözden geçirmemiz lâzım. Sistemi doğrudan karşıya alıp sorgulayacak, geri adım attıracak ve de aşacak Kurum ve PARTİ'nin ne demek olduğunu süzgeçlerimizden -bilincimizden- geçirmemiz lâzım.
Şemdinli ve Yüksekova'da olup bitenleri kimse elindeki işlevsiz örgüt araçlarıyla, ajitasyon yöntemleriyle sorgulayacağını sanmasın. Kürt Solu AB'ye endeksli "demokrasi" söylemleriyle daha fazla kendisini ve de yoksul Kürt köylülüğünü oyalamasın. Konu çok yönlü ve kapsamlıdır. Türkiye, ABD ve AB'li emperyalistlerin gündeminde önemli bir konuma sahiptir. FBI, CIA, MOSSAD ajanları boşuna Türkiye'yi "su yolu" yapmıyor. Bürokrasinin her iki kanadı boşuna ABD ve AB'nin yolunu tutmuyor.
Sistem, bu durumda bir türlü mızrağı çuvala sokamıyor. Öyle kolay mıdır? "Bu Ateş Sizi de Yakar!.." denilmiştir. Fakat hâlâ sömürücülerin yaktığı ateş bizim insanımızı yakıyor. Bu doğru sözün arkasında doğru politikalar üretilecektir. Ancak o takdirde insanımızın yangını böylece aza indirilecektir.
Sol'un toplumsal hafızalarını bir iki gün ile sınırlayan eylemliği yerine konu ve sorunu "Asıl Mesele"ye getirmesi gerekir/beklenir. Buda herhalde; "Neden birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı örgütsel güvencelerden yoksunuz?" sorusunun cevaplanmasıyla tartışmaya/gündeme getirilecektir. Getirilmiştir. Cenanımızın konumunu sorgulaması, en azından bir zihin talimi yapması beklenecektir. Bu konu haklı gerekçelerimizle Türk Solu ile Kürt Solu'nun bilimsel olmayan ayrışmasını aşıp gönüllü ve iradî olarak, milliyet ve etnisiteye dayalı konumlardan sıyrılıp sosyal sınıf ve emekçi halkların sosyal kurtuluşunu gerçekleştirebilecek bir örgütsel işleyişe evril- mesiyle çözüme kavuşturulacaktır. Kapitalist anarşinin egemenliğindeki bir düzende "ulusların kendi kaderini tayin, tesbit ve ayrılma" hakkı ilkeselliği aranamaz. Emperyalizmin serbest-pazar ve piyasasının egemenliğinde ne Kürt, ne Türk, ne Arap, ne Acem ve ne de öteki emekçi halkların sosyal kurtuluşu mümkündür.
Şemdinli, Yüksekova ve öteki Kürt illerinde yaşanan "olay"lar, bütün iyi yürekli ve namuslu insanların sorunudur. Bu coğrafyada sosyalizm adına ideolojisiz örgüt kurma atağına DİSK yöneticileri ve kimliği, kişiliği tartışmalı "sol" yarı m-aydınlar da katılmıştır. 24 adet "legal" örgüte böylece bir "yeni"si daha eklenmek istenmektedir! Öte yandan emperyalist güçler uğursuz projeleriyle Bölgenin işçi ve emekçi halklarını "yeni" bir boyunduruk cenderesine almak için savaşıyor. Kimi örgütleri beyninden ve içinden avlayıp kendi safına çekme becerisini gösteriyor...
Devrimci ve Marksist Sol Kadroların görevi, emperyalizmi ve onun gizli örgütlerini bilimsel bakış açısıyla inceleyerek insanımıza anlatacak ve sosyal sınıf gerçekliğini öne çıkaracaktır. Tutarlı bir tarih ve sınıf bilincimizi karartacak bütün akımlarla hesaplaşacaktır. Kapitalizm ile tarih ve insanlık önünde boy ölçüşecek Kurum ve PARTİ'nin ne demek olduğunu dosta- düşmana gösterecektir.
Şemdinli ve Yüksekova "Olay"ı sorunlarımızın yeniden gündeme getirilişini tetikleyerek herkesi düşündürmüştür. Şimdi sıra davranmaya gelmiştir. Konu "yaşasın-kahrolsun, ezeceğiz-yıkacağız!..." kolaycılığına indirgenemeyecek kadar hayatî ve ciddidir.
12 Aralık 2005
* Ali Özdoğu-Sırrı Öztürk, Hangi "Hukuk?", s.7, Sorun Yayınları, 1998.
