Sosyalizm İçin Devrim Ocakları *

Derviş Okan

1

SSCB ve Berlin Duvarı sonrası solun genel yönelimi tarihsel birikimin analizine endeksli olarak biçimlendi. Burada aslî vurgu sosyalizmin kökeni­ne ilişkin tespitlerdi. Dünya'da ve Türkiye'de sosyalist sol sosyalizmin temel dayanak noktalarını ya yeniden gözden geçirdi ya da hâlihazırda var olan yerlere hücum etti. Her iki yönelim de sorunluydu: yeniden gözden geçirme reformist ve revizyonist eskilerini sahhâflardan bulup çıkarttı; verili olana hücum devrimciliği eskitti.

Sovyet yanlısı ya da karşıtı her akım bu dönemsel sarsıntıyı bir biçimde yaşadı. Sosyalizm bağlamında belli bir kesişim kanalı bulan fikirler ve pratik tarzları ayrıştı. Toplumculuk anlamında sosyalizm, topluma küsülmesi ile birlikte, anlam kaymasına uğradı.

Marx'ın yoğun bir teorik ve pratik mücadele ile belli bir kavşakta buluş­turduğu devrimcilik, sosyalizm ve komünizm düşüncede ve eylemde farklı kanallara yöneldi. Birçoğu kendisine ait eski yatağa koştu, bir kısmı da ger­çekçi olmak anlamında, verili gerçeğin yanılsamalı edinimine kendisini bı­rakarak ona uyum sağladı.

Her akım doğal olarak Marksizmle bir biçimde hesaplaşmak zorundaydı. SSCB'nin olmasa da Marksizmin hâlâ bir ağırlığı vardı. Bu açıdan farklı iş­lemlere ihtiyaç duyuldu ve sosyalizm, "yeni"yi anlamak adına, güncel olanın etkisine açık hâle getirildi.

Kapitalizme endeksli fikrî yönelimler, onu "ideoloji", "bilim", "felsefe" ve "siyaset" olarak görenlerin kendince açtığı kompartmanlara ayrıştı. I'deolojistler için kapitalizm bir avuç burjuvanın ya da tekelin fikrî pratiğiydi; bunun karşısına daha büyük, kapsamlı ve etkin bir ideoloji üretildiği takdir­de, bu mel'un ideoloji alt edilebilirdi.

Bilimciler ise, kitleleri kendi ürettikleri "kapitalizm bilimi"ne inandırmak için uğraştılar. Herkes bu bilime vakıf olursa sosyalizm çok yakındı.

Felsefeciler ise, Marx'ın Proudhon ve diğer isimlerle yaptığı hesaplaş­malardan bir şey öğrenmeden, felsefî terennümlerde bulundu ve aşkın birfelsefî görüyle sosyalizme doğru yükselme nin mümkün olduğunu vazetti. Kapitalizmin insanı ancak "üst-insan"la ya da "insan olmayan insan"la aşı­labilirdi.

Siyasetçiler, burjuvaların toplam siyasî pratiği olarak gördükleri kapita­lizmin benzer bir örgütlenmeyle aşılabileceğine inandılar. Bu çevrede ipin ucunu kaçıranlar da görüldü: burjuvaların gücünü paralelize etmek için benzer örgütlenmelere ihtiyaç duyuldu.

Tüm bu keşmekeş içinde, geçmişin inkârına bağlı olarak, tarih bilimi unutuldu. Tarih bilgisi belli tarihsel olayların kronolojik dökümüne indirgen­di, kapitalizmin tarihi, kimi dalgaların bu Dünya'daki etkilerine ait verilerin bilinmesi olarak görüldü.

2

Saint-Simoncular bir insanın bir başkasına muhtaç olduğunu ifade etmek için sırttan düğmeli gömlekler giyiyor, onun karşısında ise "insan insanın kurdudur" diyen anlayış duruyordu. Esas olarak, Fransız Devrimi'nin dü­şünce ikliminde yaşanan gelişmelerin sonucu olarak biçimlenen sosyalizm, toplumla düşünmenin ve eylemenin genel adı olarak kullanılıyordu. Ancak buradaki toplumcu düşünce ve pratik esas olarak "Fransız Devrimi'nin bir daha olmaması için ne yapılmalı?" sorusu üzerine kuruluydu. Bu anlamda, esasen toplumu bir aydın topluluğunun ya da öncü-jakoben bir grubun dü­zelteceği fikri Fransız Devrimi'nin bir daha olmaması için geliştirilmiş üslûp­lardı.

Burjuva devrimleri esnasında kapitalizmin politik merkezi Paris ve iktisa­dî merkezi Londra yakıldı; ardından bu iki şehir, yaşanacak olası bir ayak­lanmanın daha kolay bastırılabilmesi için yeniden inşa edildi.

Küçüklü büyüklü tüm burjuvalar yeni bir huzursuzluk istemiyordu. Bura­lardan gelen kimi düşünürler, kapitalizmin pazar arayışı ve meta-para dola­şımı bağlamında gerekli gördüğü ulus-devletleri toplum merkezli olarak or­ganize etmenin yollarını aradılar. Sosyalizmin ilk nüvelerini üreten bu ara­yış devlete iltihak etti. Toplumun aklî bir merkezden düzenleneceği yer dev­letin ta kendisiydi. Sırttan düğmeli gömlekler giyen aydınların ham ve nahif eylemleri tarihsel dönüşüme eklemlendi.

Marx ve Engels, Fransız Devrimi'nin sağdan ve soldan eleştirildiği bir sü­reçte fikirlerini biçimlendirdi. Bu dönemde eleştirinin esas noktası, devrimin bileşenlerine ayrılması ve bu bileşenlerin hareket tarzlarının belirlenmesiy- di.

Marx'ın kendisini önceleyen sosyalizm formlarına ilişkin eleştirisi şu şe­kildeydi:

"Sınıf savaşımının gelişmemiş oluşu kadar, kendi içinde bulundukları or­tam da, bu türden sosyalistlerin kendilerini her türlü sınıf karşıtlığının çok üs­tünde görmelerine neden oluyor. Bunlar, toplumun her üyesinin, hatta en iyi durumda olanların bile, koşullarını düzeltmek istiyorlar. Böylece bunlar, sınıf ayrımı yapmaksızın toplumun tamamına hatta tercihen egemen sınıfa sesle­nip duruyorlar. Çünkü bunların sistemini bir kez anladıktan sonra, insanlar nasıl olur da mümkün olan en iyi toplum için mümkün olan en iyi planın bu olduğunu görmezler? Böylece bunlar, her türlü siyasal ve özellikle de her tür­lü devrimci eylemi reddederler, amaçlarına barışçıl yollarla ulaşmayı arzular­lar ve zorunlu olarak başarısız kalmaya mahkûm küçük deneyler ve örnek gösterme ile yeni toplumsal İncil-i Şerif yolunu açmaya çalışırlar."

Fransız Devrimi sınıfsal analize tâbi tutularak eski sosyalist akımlardan kopuldu ama Lenin'in sonradan ifade ettiği biçimiyle Marksizm-öncesi sos­yalizm, "revizyonizm" formunda yeniden hortladı. Lenin'e göre, topluma ye­ni bir biçim ya da vizyon vermek Marksizmin işi olamazdı. Sınıfsal-politikve tarihsel-politik açıdan herşeyden münezzeh bir "toplum" olgusunun var ol­madığını düşünen Marksizm için esas olan toplumun bütünü değil, ona ait devrimci parçaydı. Bir daha devrim istemeyenlerin karşısında yegâne gü­vence bu türden bir parçalama pratiğiydi. Toplumsal yapı kendi içinde dev­rimci bir öge çıkartmak zorundaydı. Topluma yeni vizyon vermek için çırpı­nanların bu tip öğeleri tespit etmesi mümkün değildi; tespit etseler bile, bu­lunan öğelerin varlık gerekçesi büyük ölçüde yeni vizyon için kurulan deko­run küçük bir parçası olmaktı.

3

SSCB ve Berlin Duvarı sonrası süreçte ABD think-tank'leri Sovyetler Bir- liği'ni yıkmak için 200 milyar Dolar civarında bir para harcadıklarını ve bu paranın büyük bir bölümünün ideolojik ve istihbarî harcamalara gittiğini söylediler.

Oysa Sovyet çizgisine dışsal, hatta karşı olan kimi sol yönelimler, Sov- yetler'in ekonomik zafiyet yüzünden öldüğüne kâni oldu. Sağcı liberaller eski Troçkistleri devşirerek neo-muhafazakârlığı güçlendirdiler ve bu süreç­te ekonominin "ilk ya da son tahlilde" belirleyici olduğuna ilişkin tartışmalar alevlendi. Sağ durmadan, "Marksizm ekonominin belirleyici olduğunu söy­lüyor ama bakın Sovyetler'e, ekonomiyi temel alan sistem çöktü, demek ki bunlar ekonomiden anlamıyor" dedi. Kimi Marksistler aslında iyi birer Mark­sist olduğunu ispatlamak için ekonomi hıfzettiler. Bir grup aydının zorla ya da sevimli yollardan toplumu değiştireceğine inanan gruplaşmalar görüldü. Saint-Simon, Fourier ve Proudhon yeniden hortladı.

Madem sorun ekonomiydi, Marksistler, kapitalist ekonomik gelişmenin anlaşılması noktasında bir yerlerde hata yapmış olmalılardı. Sosyalizm an- ti-kapitalizme indirgendi ya da toplumu çürüten emperyalizme ilişkin kuram­larla tanımlandı. Ama toplumsal-tarihsel planda cereyan eden sınıflar mü­cadelesinin sonuçları es geçildi ya da en fazla masa başı çalışmaların ko­nusu yapıldı.

Reformizm, revizyonizm ve ekonomizm karşılıklı olarak birbirini besleye­rek gelişti. Yeni biçim, ekonomik alanda yaşanan "yeni" gelişmelere göre ayarlanmalıydı; yeni vizyonun iktisadî bir temeli olmalıydı; Marksist ekono­mi ABD'ye göre biçimlenmen, ABD karşıtlığı her türlü ideolojik ve politik ça­lışmanın merkezinde olmalıydı, vs.

19. yüzyılda yeni toplumsal alanı düzenleyici güç olarak öne sürülen devletin yerini birey aldı; devletin pazarla ilişkisi dâhilinde biçimlendirdiği yeni sosyolojik alan olarak ulus, bireysel serbestiyet mahallerine dönüştü. Bu anlamda Kemâlizm'in soldan kadro devşirmesi gibi, liberalizm soldan adam çalmaya başladı. "Bu sosyalistler devletçidir, onlardan uzak durmak gerekir" anlamında sözler sarfeden Engels'e paralel olarak, bugünün "dev­leri olan bireye ve ona ilişkin politik yönelimlere benzer bir cevap üretile­medi. Millet ve sınıf gibi tarihsel olgular biçimsel sosyolojik kavramlara dö­nüştürülerek, birey merkezli düşüncenin malzemesi hâline geldiler.

Toplumsal alana doğru yayıldığı dönemde kapitalizme yönelik tepki bi­çimleri bugüne hâkim oldu ve bu ölçüde de sistemden nemalanmaya baş­ladı. Ancak kimse kapitalizmin, farklı bir içerik ve biçimle, tarihsel plana doğru yayılmakta olduğunu görmek istemedi. Herkes yerleştiği yuvadan memnun ve huzurluydu. Genel olarak herkes elini taşın altına koymak yeri­ne, yeni biçim ve vizyon kılıfı altında üretilen malumat yığınının altına sak­landı.

4

Marksizmin kapitalizm analizinde vazgeçilmez olgular olarak tespit ettiği metave para akışı yeni dönemin karşılandığı momentte yeniden ele alındı. Aslında buradaki yenilik, tepki biçimlerinin özsel değil, yüzeysel olarak ele alınması ile ilgiliydi.

"O halde, meta ya da para gibi düşünülürse Sovyetler'in hatasına dü­şülmez ve sosyalizm somut bir gerçeklik hâline gelir" zannedildi. Marx'ın bu tip konularda kendi sınıfsal sınırlarını aşamayanlara yönelik eleştirisi şu şe­kildeydi:

"Onları küçük-burjuvazinin temsilcisi yapan şey, bakkalların yaşamda aşamadıkları sınırları onların kafalarında aşamamaları, dolayısıyla da nes­nel çıkarları ve toplumsal konumun bakkalları pratikte sürüklediği sorunlara ve çözümlere onların teoride sürüklenmeleridir. Bir sınıfın siyasal ve yazın­sal temsilcileriyle temsil ettikleri sınıf arasındaki ilişki genellikle budur."

Esas olarak "bakkal sahibi nihayetinde bakkal sahibi gibi düşünür" diyen Marx'ın eleştirisinde olduğu gibi, kapitalizm eleştirisinde saf tutanlar kendi sınıfsal reflekslerini teorilerine yansıttılar ve sonuçta ya metacı ya da paracı oldular. Bu iki eleştiri kulvarı Sovyet eleştirisi ve Dünya'nın yeni hâli ile ilgili tespitlerde kimi noktalarda ortaklaştı. Özde bu iki kesim şu sonuca ulaştı: sosyalizm esas olarak kapitalizm içi düşünsel ve eylemsel yükseliş biçimi olmalıdır.

Meta ve para akışını birlikte analiz eden ve artı-değer bağlamında sınıfı gören Marksizm unutuldu, onun yerine, metanın ve paranın özsel ve biçim­sel sorunları gündeme taşındı. Sonuçta bakkal sahibi bakkal sahibi gibi dü­şünüyordu ve metacılar tefecilere, paracılar tüccarlara cephe aldı. Mecazî anlamda kullanılan bu ifadenin somut karşılıkları da görüldü. Küçük üretici­yi sahiplenen ve buradan kapitalistlere akıl verenler ya da serbest piyasa ve sermaye akışı üzerinden ekonominin canlanmasını düşleyip AB'ci olan­lar görüldü.

Tarihe de bu anlayış üzerinden bakıldı. Meta üretiminin belirleyici olduğu dönemler göge çıkartıldı. "Ne güzel kapitalizm fabrika kuruyordu ama şu lanet olası malî sermaye geldi mertlik bozuldu" denildi. Tersten meta üreti­minin talîleştiğini, aslolanın insanların cebindeki para olduğunu söyleyen "Marksist" sosyalist ekonomistler görüldü.

5

Yıllar sonra ABD think-tank'lerinin itiraf ettiği ideolojik saldırıyı göğüsle­yecek herhangi bir adım atılmadı. Bu kadar ekonomi ve ekonomizm içinde siyaset ekonomiyle ilgili düşüncelerden oluşan ideolojik tepkilere indirgendi. İdeolojik zafiyetlerin üzerine gidilmesi için gerekli olan teori hep karşı tara­fın düşünsel taktik ve stratejilerine kurban edildi.

Burjuva devlet iktidarı ile şu veya bu şekilde mücadele eden unsurlar, bu isim tamlamasının neresine vurgu yaptığına göre ayrıştı. Burjuva karşıtları devleti, devlet karşıtları sistem eleştirisini, sistem eleştirisi yapanlar iktidarın gerekliliğini görmediler.

Her kilidi açan, her durumu karşılayan ya da tüm gerçekliği kucaklayan devrimci işçi iktidarı formülasyonları üretenlerle, kendi kısmî mücadele bi­çimlerini bu formüle ikâme edenler burjuva devlet iktidarını teoride ve pra­tikte somutlayacak hiçbir adım atmadı. Nihaî bir hedef olan devrimci işçi iktidarı ya unutuldu ya da anın belirsizliği içine gömüldü. Sonuçta, burjuva­lara, devletlere ya da tüm iktidar ilişkilerine karşı formüle edilen "sosya­lizmler türetildi. Bu tartışmaları belli bir kavşakta buluşturma yönünde Marksizm bağlamında teorik ve pratik faaliyet söz konusu olmayınca her­kes kendi krallığını ilân etti. Lenin'in sınıf mücadelelerine dair bilgiyle dev­rimci işçi iktidarını ilişkilendiren tarihsel varlığı ise çoktan unutulmuştu. Bu anlamda, sosyalizm kimi zaman liberallerin kimi zaman da faşist/şovenist unsurların oyuncağı oldu.

Burjuva devlet iktidarına karşı üretilen kısmî tepki biçimlerini ortaklaştı- racak belli bir ahlâk ve hukuk tarzı da üretilemedi. İçe ve dışa dönük varoluş kavgası adına bu tepki biçimleri sosyalizm edebiyatını kendi çepe­rinde güncelleştirmekten başka birşey yapmadı. "Yaşasın sosyalizm" de­mek hoş, nahif ve güzeldi ama asıl önemli olan onu mücadele içindeki ko­lektif dinamiklerin silâhı hâline getirebilmekti.

6

Bu süreçte tüccar ve tefeci solcular her yanı sardı. Kapitalizm karşıtı tepkilerini somutta tanımlayamadıkları ve bu anlamda sınıf mücadelelerinin ateşi içine girip kendi sınıfsal çeperlerini aşamadıkları için bu iki çevre ideo­lojik anlamda piyasaya hâkim oldu. Her güncel durum verili pozisyona göre değerlendirildi. Hızlı giden bir şoförü esasen arabanın kullandığı düşünü­lürse, meta ve para piyasalarındaki her türlü hareketlilik ilgili kişileri farklı mecralara sürükledi. Sonuçta, IMF'i eleştirirken daha iyi "IMF", AB'yi eleşti­rirken daha iyi "AB" isteyenler türedi. Kara ya da ak, her türlü para akışının kontrolünü öngörenler IMF'i bir biçimde savundu. Metaların nitel gelişkinli­ğini ve kalitesini arzulayanlar AB görüşmelerini alkışladı.

Tefeciler Avrupa çizgisini, tüccarlar ABD'yi eleştirdi. Her iki emperyalist gücün ortak bir maziye sahip olduğunu ve sınıfsal ilişkilerde yan yana dur­duğunu kimse düşünmedi. Her iki coğrafyadaki sınıflar mücadelesi unutul­du. Para ve meta ilişkileri bağlamında geliştirilen artı-değer analizleri moda olmaktan çıkınca, sınıfın sömürüsü ve sosyalist siyaset de anlamsızlaştı. Para, meta ve artı-değer bağlamında geliştirilen kapitalizm eleştirisinin teo­rik planda Marksizm kavşağına ihtiyacı vardı; Marksizm unutuldukça ya da farklı liberal tezlere doğru evriltildikçe kapitalizm eleştirisi de, onu içeriden dönüştürmek isteyenlerin dümen suyunda biçimlendi.

7


Solcuların nicel ve nitel açıdan tefeci ya da tüccar olduğu bu dönemde ne tefeci ne tüccar olabilenler farklı bir çizgiyi benimsedi. Onlar özellikle Batı'daki "Eleştirel Marksizm" geleneğinden beslendi ve kendi bireysel ko­numunu toplumun karşısına çıkarttı. Esasında Marksizme dönük eleştirel- likten beslenen bu çevreler, toplumu sınıfsal değil, bireysel konumuna göre parçaladı. Eziliyorsa, ezilmeyi bu bireysel konumun bayrağı yaptı. "Ne ma­lım var ne pulum" diyenler kendilerine döndüler. Kendi varoluşlarını siste­me entegre etmenin gizli ya da açık yollarını aradılar. Ya ruhlarına paranın akışkanlığını kazandırıp âlemlere aktılar ya da bedenlerine meta muamele­si yapıp yeni pazarlarda yer aldılar. Her iki tarzın da kendince bir sosyalizm anlayışı vardı. Her iki yönelime mensup birey de toplumun kendisi gibi ol­masını istiyordu. Toplum adına konuşana "faşist", arkadaşın sırttan düğme­li gömleğini ilikleyene "zavallı" dedi ama kendisi de "herkes benim gibi ser­best olsun" diyebildi.

Bugün metayı paranın akışkanlığı ile yeniden formüle eden ve serbest piyasanın nimetlerinden faydalanmaya meyleden Çin Marksizmi gelene­ğinden beslenenlerse, "karma felsefesi" uyarınca, iyi ile kötünün diyalektiği adına, farklı bir yola girdi. Onlar, Doğu masallarından esinlenen teorik yö- nelimleriyle, nesnel analiz geliştirmeksizin, ara yolların yararlı olduğunu dü­şündüler. "Hem ateşim hem su" diyen bu zatlar kendilerini, sosyalizmin (hatta komünizmin) bugünde fiilîleşmiş hâli olarak gördüklerinden, herşeye üstten bakabilme yetisi kazandıklarını zannettiler. Tüm karşıtlıklarla oyna­ma hakkı ile birlikte kapitalizmin bir biçimde aşılabileceğine inandılar. Kendi bedensel varoluşları ile sosyalizmi yaşattıklarını düşünenler, devrimci siya­sete katkı sunmadılar, aksine, onun somut varlık alanı bulması yönündeki tüm fırsatları tükettiler.

8

Sosyalizmi ilkel hâliyle kucaklayıp sahiplenmenin ya da arkadaşının gömleğini iliklemenin romantik bir yanı var ama devrimci politik mücadele buna indirgenmemelidir. Toplum saf bir bütünlük olarak ele alındığı sürece toplumcu düşünce düşmana kan vermeye devam edecektir. Düşman sınıf- sal-politik açıdan netleşmek zorundadır. Bu netleşme tümüyle, sınıfsal- politik olanla devrimci-politik olanın örgütlü kolektif mücadele ile eşgüdümlü hâle getirilmesi ile mümkündür. Sosyalizm fikri ve pratiği, tarihsel çatışma momentleri ile beslenmiyorsa devrimci olamaz; toplumsal çelişki hâlleri ile beslenmiyorsa sınıfsal anlamını yitirir.

Sosyalizm sınıfsal yığınların elinde bir bayrağa değil silâha dönüşmelidir. Bunun için kavgacı bir aydın grubuna değil, savaşan bir sınıfa ihtiyaç var­dır.

Toplumsal alanda politikleşen unsurlar devrimci sınıf perspektifine ka­vuşmazsa egemenlerin gücüne güç katar. Eğer atılan yumruk düşmana za­rar vermiyorsa yumruğun sahibine zarar verir. Topluma hâkim olan düşün­celer egemenlere aitse, somut olarak politikleşen fikirler ve teorize edilen politik pratikler sınıfsal ayraca tâbi tutulmalıdır.

Teori ve pratik olarak sosyalizm eski güzel günlerinin çok gerisindedir. Kimileri, geçmişin inkârı adına ondan çoktan vazgeçmiş, bu anlamda top­lumu görmenin anlamsızlığına kâni olmuştur. Oysa toplumsalı görmekle soyut bir kurgu olarak toplumu görmek farklı şeylerdir ve komünistler için ilki hâlâ önemlidir. Toplumsal olan görülmeden sınıfsal ve devrime ilişkin olan görülemez.

Marx geçmiş devrimlerin devrimci eleştirisi ile ilerlemiştir. Bugünkü Mark- sistlerin de benzer bir devrimci tavırla geçmişteki devrimleri devrimci eleşti­rinin konusu yapmaları gerekmektedir. Marx, Fransız Devrimi dâhil tüm devrimlerin küçük bir azınlığın devrildiği ve yerine yine küçük bir azınlığın geldiği tarihsel olaylar olarak değerlendirmiştir. Buradaki kritik nokta, dev­rimlerin toplumsal niteliğinde bir değişikliğin yaşanmamış olmasıdır.

Paris Komünü ve Ekim Devrimi bu anlamda toplumsal dönüşüm mo­mentleridir. Her ikisi de siyasî iktidarın toplumsal alandaki değişimine mu­azzam katkılar yapmıştır. Ancak yine de eksik olan tarihsel dinamiklerin yol açtığı değişimlerin kurumsallık kazanamamış olmasıdır.

Bu sebeple, geçmiş devrimlerin biçimsel bir hatası devrimcilerin yıktıkları saraylara yerleşmesidir. Verili durum ve dönem dâhilinde eski iktidar kurum­larına olan ihtiyaç, o kurumları yıkıp farklı bir bağlamda yeniden kuracak olan dinamiklerin pratik katkıları ile yeterince beslenememeyi dayatmıştır.

Bu nedenle geleceğin devrimi için yola koyulanlar geçmişteki bu zaafa düşmeksizin, fiilî olarak şimdiden tüm sermaye, devlet ve iktidar karşıtı di­namiği görecek bir yerde durarak, devrimin karakterine ait oluşumu bu di­namiklerin kolektif pratiği ile tanımlamalıdır.

Bizim devrimimiz iktidar alanlarını fabrikalara, tarlalara ve kampuslara taşımalıdır. Yeni Kremlin'ler yerine, önceden oluşan devrim ocakları dev­rimci ocaklara dönüşmeli ve buraları yeni iktidar alanları hâline gelmelidir. "Söz yetki ve karar emekçi halkın olmalı" cümlesi lafta kalmamalıdır. Kü­çük-burjuva aydınların egemenliğindeki solun bunu düşünmesi mümkün değildir. O ya tefeci ve tüccar olup sistemle çelişkilerini "politika" ve "ideolo­ji" diye yutturur ya kendince devlet taklidi alanlar yaratır ya da kendi ya­şamsal pratiğini içi boş iktidar hesaplarına kurban eder. Saraylar yenileri yapılsın diye yıkılmaz; toplumsal-tarihsel dönüşüm kendi öznesini kapalı kapılar ardında toplanıp masabaşı hesaplar yapan insanlar arasından bul­maz.

* 6. Kitap Dünyası Fuarı'nda Kolektifimizin 19 Kasım 2005 günü saat 18.00'de düzenlediği "Sosyalizm Öldü mü?" konulu Panel-Söyleşi'de yazarın yaptığı ko­nuşma metninin genişletilmiş hâlidir. (S.P.)

SORUN Polemik
E-posta Listesi
Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.

E-Posta Adresi

Etkinlik - Duyuru
Site tasarım ve kodlaması Sorun Teknik Büro tarafından yapılmıştır.
Internet Explorer 5 ve 6 sürümleri ile siteyi doğru görüntüleyemezsiniz.
Sitede gördüğünüz teknik aksaklık ve arızaları bize bildiriniz.