1
SSCB ve Berlin Duvarı sonrası solun genel yönelimi tarihsel birikimin analizine endeksli olarak biçimlendi. Burada aslî vurgu sosyalizmin kökenine ilişkin tespitlerdi. Dünya'da ve Türkiye'de sosyalist sol sosyalizmin temel dayanak noktalarını ya yeniden gözden geçirdi ya da hâlihazırda var olan yerlere hücum etti. Her iki yönelim de sorunluydu: yeniden gözden geçirme reformist ve revizyonist eskilerini sahhâflardan bulup çıkarttı; verili olana hücum devrimciliği eskitti.
Sovyet yanlısı ya da karşıtı her akım bu dönemsel sarsıntıyı bir biçimde yaşadı. Sosyalizm bağlamında belli bir kesişim kanalı bulan fikirler ve pratik tarzları ayrıştı. Toplumculuk anlamında sosyalizm, topluma küsülmesi ile birlikte, anlam kaymasına uğradı.
Marx'ın yoğun bir teorik ve pratik mücadele ile belli bir kavşakta buluşturduğu devrimcilik, sosyalizm ve komünizm düşüncede ve eylemde farklı kanallara yöneldi. Birçoğu kendisine ait eski yatağa koştu, bir kısmı da gerçekçi olmak anlamında, verili gerçeğin yanılsamalı edinimine kendisini bırakarak ona uyum sağladı.
Her akım doğal olarak Marksizmle bir biçimde hesaplaşmak zorundaydı. SSCB'nin olmasa da Marksizmin hâlâ bir ağırlığı vardı. Bu açıdan farklı işlemlere ihtiyaç duyuldu ve sosyalizm, "yeni"yi anlamak adına, güncel olanın etkisine açık hâle getirildi.
Kapitalizme endeksli fikrî yönelimler, onu "ideoloji", "bilim", "felsefe" ve "siyaset" olarak görenlerin kendince açtığı kompartmanlara ayrıştı. I'deolojistler için kapitalizm bir avuç burjuvanın ya da tekelin fikrî pratiğiydi; bunun karşısına daha büyük, kapsamlı ve etkin bir ideoloji üretildiği takdirde, bu mel'un ideoloji alt edilebilirdi.
Bilimciler ise, kitleleri kendi ürettikleri "kapitalizm bilimi"ne inandırmak için uğraştılar. Herkes bu bilime vakıf olursa sosyalizm çok yakındı.
Felsefeciler ise, Marx'ın Proudhon ve diğer isimlerle yaptığı hesaplaşmalardan bir şey öğrenmeden, felsefî terennümlerde bulundu ve aşkın birfelsefî görüyle sosyalizme doğru yükselme nin mümkün olduğunu vazetti. Kapitalizmin insanı ancak "üst-insan"la ya da "insan olmayan insan"la aşılabilirdi.
Siyasetçiler, burjuvaların toplam siyasî pratiği olarak gördükleri kapitalizmin benzer bir örgütlenmeyle aşılabileceğine inandılar. Bu çevrede ipin ucunu kaçıranlar da görüldü: burjuvaların gücünü paralelize etmek için benzer örgütlenmelere ihtiyaç duyuldu.
Tüm bu keşmekeş içinde, geçmişin inkârına bağlı olarak, tarih bilimi unutuldu. Tarih bilgisi belli tarihsel olayların kronolojik dökümüne indirgendi, kapitalizmin tarihi, kimi dalgaların bu Dünya'daki etkilerine ait verilerin bilinmesi olarak görüldü.
2
Saint-Simoncular bir insanın bir başkasına muhtaç olduğunu ifade etmek için sırttan düğmeli gömlekler giyiyor, onun karşısında ise "insan insanın kurdudur" diyen anlayış duruyordu. Esas olarak, Fransız Devrimi'nin düşünce ikliminde yaşanan gelişmelerin sonucu olarak biçimlenen sosyalizm, toplumla düşünmenin ve eylemenin genel adı olarak kullanılıyordu. Ancak buradaki toplumcu düşünce ve pratik esas olarak "Fransız Devrimi'nin bir daha olmaması için ne yapılmalı?" sorusu üzerine kuruluydu. Bu anlamda, esasen toplumu bir aydın topluluğunun ya da öncü-jakoben bir grubun düzelteceği fikri Fransız Devrimi'nin bir daha olmaması için geliştirilmiş üslûplardı.
Burjuva devrimleri esnasında kapitalizmin politik merkezi Paris ve iktisadî merkezi Londra yakıldı; ardından bu iki şehir, yaşanacak olası bir ayaklanmanın daha kolay bastırılabilmesi için yeniden inşa edildi.
Küçüklü büyüklü tüm burjuvalar yeni bir huzursuzluk istemiyordu. Buralardan gelen kimi düşünürler, kapitalizmin pazar arayışı ve meta-para dolaşımı bağlamında gerekli gördüğü ulus-devletleri toplum merkezli olarak organize etmenin yollarını aradılar. Sosyalizmin ilk nüvelerini üreten bu arayış devlete iltihak etti. Toplumun aklî bir merkezden düzenleneceği yer devletin ta kendisiydi. Sırttan düğmeli gömlekler giyen aydınların ham ve nahif eylemleri tarihsel dönüşüme eklemlendi.
Marx ve Engels, Fransız Devrimi'nin sağdan ve soldan eleştirildiği bir süreçte fikirlerini biçimlendirdi. Bu dönemde eleştirinin esas noktası, devrimin bileşenlerine ayrılması ve bu bileşenlerin hareket tarzlarının belirlenmesiy- di.
Marx'ın kendisini önceleyen sosyalizm formlarına ilişkin eleştirisi şu şekildeydi:
"Sınıf savaşımının gelişmemiş oluşu kadar, kendi içinde bulundukları ortam da, bu türden sosyalistlerin kendilerini her türlü sınıf karşıtlığının çok üstünde görmelerine neden oluyor. Bunlar, toplumun her üyesinin, hatta en iyi durumda olanların bile, koşullarını düzeltmek istiyorlar. Böylece bunlar, sınıf ayrımı yapmaksızın toplumun tamamına hatta tercihen egemen sınıfa seslenip duruyorlar. Çünkü bunların sistemini bir kez anladıktan sonra, insanlar nasıl olur da mümkün olan en iyi toplum için mümkün olan en iyi planın bu olduğunu görmezler? Böylece bunlar, her türlü siyasal ve özellikle de her türlü devrimci eylemi reddederler, amaçlarına barışçıl yollarla ulaşmayı arzularlar ve zorunlu olarak başarısız kalmaya mahkûm küçük deneyler ve örnek gösterme ile yeni toplumsal İncil-i Şerif yolunu açmaya çalışırlar."
Fransız Devrimi sınıfsal analize tâbi tutularak eski sosyalist akımlardan kopuldu ama Lenin'in sonradan ifade ettiği biçimiyle Marksizm-öncesi sosyalizm, "revizyonizm" formunda yeniden hortladı. Lenin'e göre, topluma yeni bir biçim ya da vizyon vermek Marksizmin işi olamazdı. Sınıfsal-politikve tarihsel-politik açıdan herşeyden münezzeh bir "toplum" olgusunun var olmadığını düşünen Marksizm için esas olan toplumun bütünü değil, ona ait devrimci parçaydı. Bir daha devrim istemeyenlerin karşısında yegâne güvence bu türden bir parçalama pratiğiydi. Toplumsal yapı kendi içinde devrimci bir öge çıkartmak zorundaydı. Topluma yeni vizyon vermek için çırpınanların bu tip öğeleri tespit etmesi mümkün değildi; tespit etseler bile, bulunan öğelerin varlık gerekçesi büyük ölçüde yeni vizyon için kurulan dekorun küçük bir parçası olmaktı.
3
SSCB ve Berlin Duvarı sonrası süreçte ABD think-tank'leri Sovyetler Bir- liği'ni yıkmak için 200 milyar Dolar civarında bir para harcadıklarını ve bu paranın büyük bir bölümünün ideolojik ve istihbarî harcamalara gittiğini söylediler.
Oysa Sovyet çizgisine dışsal, hatta karşı olan kimi sol yönelimler, Sov- yetler'in ekonomik zafiyet yüzünden öldüğüne kâni oldu. Sağcı liberaller eski Troçkistleri devşirerek neo-muhafazakârlığı güçlendirdiler ve bu süreçte ekonominin "ilk ya da son tahlilde" belirleyici olduğuna ilişkin tartışmalar alevlendi. Sağ durmadan, "Marksizm ekonominin belirleyici olduğunu söylüyor ama bakın Sovyetler'e, ekonomiyi temel alan sistem çöktü, demek ki bunlar ekonomiden anlamıyor" dedi. Kimi Marksistler aslında iyi birer Marksist olduğunu ispatlamak için ekonomi hıfzettiler. Bir grup aydının zorla ya da sevimli yollardan toplumu değiştireceğine inanan gruplaşmalar görüldü. Saint-Simon, Fourier ve Proudhon yeniden hortladı.
Madem sorun ekonomiydi, Marksistler, kapitalist ekonomik gelişmenin anlaşılması noktasında bir yerlerde hata yapmış olmalılardı. Sosyalizm an- ti-kapitalizme indirgendi ya da toplumu çürüten emperyalizme ilişkin kuramlarla tanımlandı. Ama toplumsal-tarihsel planda cereyan eden sınıflar mücadelesinin sonuçları es geçildi ya da en fazla masa başı çalışmaların konusu yapıldı.
Reformizm, revizyonizm ve ekonomizm karşılıklı olarak birbirini besleyerek gelişti. Yeni biçim, ekonomik alanda yaşanan "yeni" gelişmelere göre ayarlanmalıydı; yeni vizyonun iktisadî bir temeli olmalıydı; Marksist ekonomi ABD'ye göre biçimlenmen, ABD karşıtlığı her türlü ideolojik ve politik çalışmanın merkezinde olmalıydı, vs.
19. yüzyılda yeni toplumsal alanı düzenleyici güç olarak öne sürülen devletin yerini birey aldı; devletin pazarla ilişkisi dâhilinde biçimlendirdiği yeni sosyolojik alan olarak ulus, bireysel serbestiyet mahallerine dönüştü. Bu anlamda Kemâlizm'in soldan kadro devşirmesi gibi, liberalizm soldan adam çalmaya başladı. "Bu sosyalistler devletçidir, onlardan uzak durmak gerekir" anlamında sözler sarfeden Engels'e paralel olarak, bugünün "devleri olan bireye ve ona ilişkin politik yönelimlere benzer bir cevap üretilemedi. Millet ve sınıf gibi tarihsel olgular biçimsel sosyolojik kavramlara dönüştürülerek, birey merkezli düşüncenin malzemesi hâline geldiler.
Toplumsal alana doğru yayıldığı dönemde kapitalizme yönelik tepki biçimleri bugüne hâkim oldu ve bu ölçüde de sistemden nemalanmaya başladı. Ancak kimse kapitalizmin, farklı bir içerik ve biçimle, tarihsel plana doğru yayılmakta olduğunu görmek istemedi. Herkes yerleştiği yuvadan memnun ve huzurluydu. Genel olarak herkes elini taşın altına koymak yerine, yeni biçim ve vizyon kılıfı altında üretilen malumat yığınının altına saklandı.
4
Marksizmin kapitalizm analizinde vazgeçilmez olgular olarak tespit ettiği metave para akışı yeni dönemin karşılandığı momentte yeniden ele alındı. Aslında buradaki yenilik, tepki biçimlerinin özsel değil, yüzeysel olarak ele alınması ile ilgiliydi.
"O halde, meta ya da para gibi düşünülürse Sovyetler'in hatasına düşülmez ve sosyalizm somut bir gerçeklik hâline gelir" zannedildi. Marx'ın bu tip konularda kendi sınıfsal sınırlarını aşamayanlara yönelik eleştirisi şu şekildeydi:
"Onları küçük-burjuvazinin temsilcisi yapan şey, bakkalların yaşamda aşamadıkları sınırları onların kafalarında aşamamaları, dolayısıyla da nesnel çıkarları ve toplumsal konumun bakkalları pratikte sürüklediği sorunlara ve çözümlere onların teoride sürüklenmeleridir. Bir sınıfın siyasal ve yazınsal temsilcileriyle temsil ettikleri sınıf arasındaki ilişki genellikle budur."
Esas olarak "bakkal sahibi nihayetinde bakkal sahibi gibi düşünür" diyen Marx'ın eleştirisinde olduğu gibi, kapitalizm eleştirisinde saf tutanlar kendi sınıfsal reflekslerini teorilerine yansıttılar ve sonuçta ya metacı ya da paracı oldular. Bu iki eleştiri kulvarı Sovyet eleştirisi ve Dünya'nın yeni hâli ile ilgili tespitlerde kimi noktalarda ortaklaştı. Özde bu iki kesim şu sonuca ulaştı: sosyalizm esas olarak kapitalizm içi düşünsel ve eylemsel yükseliş biçimi olmalıdır.
Meta ve para akışını birlikte analiz eden ve artı-değer bağlamında sınıfı gören Marksizm unutuldu, onun yerine, metanın ve paranın özsel ve biçimsel sorunları gündeme taşındı. Sonuçta bakkal sahibi bakkal sahibi gibi düşünüyordu ve metacılar tefecilere, paracılar tüccarlara cephe aldı. Mecazî anlamda kullanılan bu ifadenin somut karşılıkları da görüldü. Küçük üreticiyi sahiplenen ve buradan kapitalistlere akıl verenler ya da serbest piyasa ve sermaye akışı üzerinden ekonominin canlanmasını düşleyip AB'ci olanlar görüldü.
Tarihe de bu anlayış üzerinden bakıldı. Meta üretiminin belirleyici olduğu dönemler göge çıkartıldı. "Ne güzel kapitalizm fabrika kuruyordu ama şu lanet olası malî sermaye geldi mertlik bozuldu" denildi. Tersten meta üretiminin talîleştiğini, aslolanın insanların cebindeki para olduğunu söyleyen "Marksist" sosyalist ekonomistler görüldü.
5
Yıllar sonra ABD think-tank'lerinin itiraf ettiği ideolojik saldırıyı göğüsleyecek herhangi bir adım atılmadı. Bu kadar ekonomi ve ekonomizm içinde siyaset ekonomiyle ilgili düşüncelerden oluşan ideolojik tepkilere indirgendi. İdeolojik zafiyetlerin üzerine gidilmesi için gerekli olan teori hep karşı tarafın düşünsel taktik ve stratejilerine kurban edildi.
Burjuva devlet iktidarı ile şu veya bu şekilde mücadele eden unsurlar, bu isim tamlamasının neresine vurgu yaptığına göre ayrıştı. Burjuva karşıtları devleti, devlet karşıtları sistem eleştirisini, sistem eleştirisi yapanlar iktidarın gerekliliğini görmediler.
Her kilidi açan, her durumu karşılayan ya da tüm gerçekliği kucaklayan devrimci işçi iktidarı formülasyonları üretenlerle, kendi kısmî mücadele biçimlerini bu formüle ikâme edenler burjuva devlet iktidarını teoride ve pratikte somutlayacak hiçbir adım atmadı. Nihaî bir hedef olan devrimci işçi iktidarı ya unutuldu ya da anın belirsizliği içine gömüldü. Sonuçta, burjuvalara, devletlere ya da tüm iktidar ilişkilerine karşı formüle edilen "sosyalizmler türetildi. Bu tartışmaları belli bir kavşakta buluşturma yönünde Marksizm bağlamında teorik ve pratik faaliyet söz konusu olmayınca herkes kendi krallığını ilân etti. Lenin'in sınıf mücadelelerine dair bilgiyle devrimci işçi iktidarını ilişkilendiren tarihsel varlığı ise çoktan unutulmuştu. Bu anlamda, sosyalizm kimi zaman liberallerin kimi zaman da faşist/şovenist unsurların oyuncağı oldu.
Burjuva devlet iktidarına karşı üretilen kısmî tepki biçimlerini ortaklaştı- racak belli bir ahlâk ve hukuk tarzı da üretilemedi. İçe ve dışa dönük varoluş kavgası adına bu tepki biçimleri sosyalizm edebiyatını kendi çeperinde güncelleştirmekten başka birşey yapmadı. "Yaşasın sosyalizm" demek hoş, nahif ve güzeldi ama asıl önemli olan onu mücadele içindeki kolektif dinamiklerin silâhı hâline getirebilmekti.
6
Bu süreçte tüccar ve tefeci solcular her yanı sardı. Kapitalizm karşıtı tepkilerini somutta tanımlayamadıkları ve bu anlamda sınıf mücadelelerinin ateşi içine girip kendi sınıfsal çeperlerini aşamadıkları için bu iki çevre ideolojik anlamda piyasaya hâkim oldu. Her güncel durum verili pozisyona göre değerlendirildi. Hızlı giden bir şoförü esasen arabanın kullandığı düşünülürse, meta ve para piyasalarındaki her türlü hareketlilik ilgili kişileri farklı mecralara sürükledi. Sonuçta, IMF'i eleştirirken daha iyi "IMF", AB'yi eleştirirken daha iyi "AB" isteyenler türedi. Kara ya da ak, her türlü para akışının kontrolünü öngörenler IMF'i bir biçimde savundu. Metaların nitel gelişkinliğini ve kalitesini arzulayanlar AB görüşmelerini alkışladı.
Tefeciler Avrupa çizgisini, tüccarlar ABD'yi eleştirdi. Her iki emperyalist gücün ortak bir maziye sahip olduğunu ve sınıfsal ilişkilerde yan yana durduğunu kimse düşünmedi. Her iki coğrafyadaki sınıflar mücadelesi unutuldu. Para ve meta ilişkileri bağlamında geliştirilen artı-değer analizleri moda olmaktan çıkınca, sınıfın sömürüsü ve sosyalist siyaset de anlamsızlaştı. Para, meta ve artı-değer bağlamında geliştirilen kapitalizm eleştirisinin teorik planda Marksizm kavşağına ihtiyacı vardı; Marksizm unutuldukça ya da farklı liberal tezlere doğru evriltildikçe kapitalizm eleştirisi de, onu içeriden dönüştürmek isteyenlerin dümen suyunda biçimlendi.
7
Solcuların nicel ve nitel açıdan tefeci ya da tüccar olduğu bu dönemde ne tefeci ne tüccar olabilenler farklı bir çizgiyi benimsedi. Onlar özellikle Batı'daki "Eleştirel Marksizm" geleneğinden beslendi ve kendi bireysel konumunu toplumun karşısına çıkarttı. Esasında Marksizme dönük eleştirel- likten beslenen bu çevreler, toplumu sınıfsal değil, bireysel konumuna göre parçaladı. Eziliyorsa, ezilmeyi bu bireysel konumun bayrağı yaptı. "Ne malım var ne pulum" diyenler kendilerine döndüler. Kendi varoluşlarını sisteme entegre etmenin gizli ya da açık yollarını aradılar. Ya ruhlarına paranın akışkanlığını kazandırıp âlemlere aktılar ya da bedenlerine meta muamelesi yapıp yeni pazarlarda yer aldılar. Her iki tarzın da kendince bir sosyalizm anlayışı vardı. Her iki yönelime mensup birey de toplumun kendisi gibi olmasını istiyordu. Toplum adına konuşana "faşist", arkadaşın sırttan düğmeli gömleğini ilikleyene "zavallı" dedi ama kendisi de "herkes benim gibi serbest olsun" diyebildi.
Bugün metayı paranın akışkanlığı ile yeniden formüle eden ve serbest piyasanın nimetlerinden faydalanmaya meyleden Çin Marksizmi geleneğinden beslenenlerse, "karma felsefesi" uyarınca, iyi ile kötünün diyalektiği adına, farklı bir yola girdi. Onlar, Doğu masallarından esinlenen teorik yö- nelimleriyle, nesnel analiz geliştirmeksizin, ara yolların yararlı olduğunu düşündüler. "Hem ateşim hem su" diyen bu zatlar kendilerini, sosyalizmin (hatta komünizmin) bugünde fiilîleşmiş hâli olarak gördüklerinden, herşeye üstten bakabilme yetisi kazandıklarını zannettiler. Tüm karşıtlıklarla oynama hakkı ile birlikte kapitalizmin bir biçimde aşılabileceğine inandılar. Kendi bedensel varoluşları ile sosyalizmi yaşattıklarını düşünenler, devrimci siyasete katkı sunmadılar, aksine, onun somut varlık alanı bulması yönündeki tüm fırsatları tükettiler.
8
Sosyalizmi ilkel hâliyle kucaklayıp sahiplenmenin ya da arkadaşının gömleğini iliklemenin romantik bir yanı var ama devrimci politik mücadele buna indirgenmemelidir. Toplum saf bir bütünlük olarak ele alındığı sürece toplumcu düşünce düşmana kan vermeye devam edecektir. Düşman sınıf- sal-politik açıdan netleşmek zorundadır. Bu netleşme tümüyle, sınıfsal- politik olanla devrimci-politik olanın örgütlü kolektif mücadele ile eşgüdümlü hâle getirilmesi ile mümkündür. Sosyalizm fikri ve pratiği, tarihsel çatışma momentleri ile beslenmiyorsa devrimci olamaz; toplumsal çelişki hâlleri ile beslenmiyorsa sınıfsal anlamını yitirir.
Sosyalizm sınıfsal yığınların elinde bir bayrağa değil silâha dönüşmelidir. Bunun için kavgacı bir aydın grubuna değil, savaşan bir sınıfa ihtiyaç vardır.
Toplumsal alanda politikleşen unsurlar devrimci sınıf perspektifine kavuşmazsa egemenlerin gücüne güç katar. Eğer atılan yumruk düşmana zarar vermiyorsa yumruğun sahibine zarar verir. Topluma hâkim olan düşünceler egemenlere aitse, somut olarak politikleşen fikirler ve teorize edilen politik pratikler sınıfsal ayraca tâbi tutulmalıdır.
Teori ve pratik olarak sosyalizm eski güzel günlerinin çok gerisindedir. Kimileri, geçmişin inkârı adına ondan çoktan vazgeçmiş, bu anlamda toplumu görmenin anlamsızlığına kâni olmuştur. Oysa toplumsalı görmekle soyut bir kurgu olarak toplumu görmek farklı şeylerdir ve komünistler için ilki hâlâ önemlidir. Toplumsal olan görülmeden sınıfsal ve devrime ilişkin olan görülemez.
Marx geçmiş devrimlerin devrimci eleştirisi ile ilerlemiştir. Bugünkü Mark- sistlerin de benzer bir devrimci tavırla geçmişteki devrimleri devrimci eleştirinin konusu yapmaları gerekmektedir. Marx, Fransız Devrimi dâhil tüm devrimlerin küçük bir azınlığın devrildiği ve yerine yine küçük bir azınlığın geldiği tarihsel olaylar olarak değerlendirmiştir. Buradaki kritik nokta, devrimlerin toplumsal niteliğinde bir değişikliğin yaşanmamış olmasıdır.
Paris Komünü ve Ekim Devrimi bu anlamda toplumsal dönüşüm momentleridir. Her ikisi de siyasî iktidarın toplumsal alandaki değişimine muazzam katkılar yapmıştır. Ancak yine de eksik olan tarihsel dinamiklerin yol açtığı değişimlerin kurumsallık kazanamamış olmasıdır.
Bu sebeple, geçmiş devrimlerin biçimsel bir hatası devrimcilerin yıktıkları saraylara yerleşmesidir. Verili durum ve dönem dâhilinde eski iktidar kurumlarına olan ihtiyaç, o kurumları yıkıp farklı bir bağlamda yeniden kuracak olan dinamiklerin pratik katkıları ile yeterince beslenememeyi dayatmıştır.
Bu nedenle geleceğin devrimi için yola koyulanlar geçmişteki bu zaafa düşmeksizin, fiilî olarak şimdiden tüm sermaye, devlet ve iktidar karşıtı dinamiği görecek bir yerde durarak, devrimin karakterine ait oluşumu bu dinamiklerin kolektif pratiği ile tanımlamalıdır.
Bizim devrimimiz iktidar alanlarını fabrikalara, tarlalara ve kampuslara taşımalıdır. Yeni Kremlin'ler yerine, önceden oluşan devrim ocakları devrimci ocaklara dönüşmeli ve buraları yeni iktidar alanları hâline gelmelidir. "Söz yetki ve karar emekçi halkın olmalı" cümlesi lafta kalmamalıdır. Küçük-burjuva aydınların egemenliğindeki solun bunu düşünmesi mümkün değildir. O ya tefeci ve tüccar olup sistemle çelişkilerini "politika" ve "ideoloji" diye yutturur ya kendince devlet taklidi alanlar yaratır ya da kendi yaşamsal pratiğini içi boş iktidar hesaplarına kurban eder. Saraylar yenileri yapılsın diye yıkılmaz; toplumsal-tarihsel dönüşüm kendi öznesini kapalı kapılar ardında toplanıp masabaşı hesaplar yapan insanlar arasından bulmaz.
* 6. Kitap Dünyası Fuarı'nda Kolektifimizin 19 Kasım 2005 günü saat 18.00'de düzenlediği "Sosyalizm Öldü mü?" konulu Panel-Söyleşi'de yazarın yaptığı konuşma metninin genişletilmiş hâlidir. (S.P.)
