Kapitalizm, 1970'lerde girdiği derin krizi aşmakta büyük zorluğa düştü. Bunu gidermek için sistemin üçlü temel sacayağını harekete geçirdi. Bunlardan ilki, kilise, Polonya'nın Gdansk tersanelerinde Lech VValesa eliyle işçi sınıfını sosyalist hedeflerden bağımsızlaştırmak -yani izole etmek- hereketini başlattı. Öte yandan da İran'da Şah rejiminin gerçek muhalifi olan komünist Tudeh Partisi'ni devre dışı bırakmak üzere Ayetullah Hu- meyni'nin dinsel darbesini destekledi, komünistleri ezip geçirdi. İkinci ayak olan ordu, nötron bombasından tutun da uzay savaşları denilen atmosfer dışı füze saldırılarına kadar uzanan bir dizi yeni saldırı planını gündeme getirdi. Öte yandan da Afganistan'dan Kuzey AfrikaAya dek uzanan bölgede dinsel temelli yeşil kuşak çizgisi içinde anti-sovyet gerilla saldırılarına destek verdi. Üçüncü ayak olan bankacılık da, Mont Pelerin Cemiyeti ve Bilderberg Grubu tarafından kotarılan ekonomik bir sentez programı hazırlattı ve bunu Trilateral Komisyon'a iletti. Ekonomi üzerindeki çalışmaların başını Friedrich von Hayek, James Buchanan ve Milton Friedman çektiler. Bu çalışmaların alt komisyonunda bazı Türkler de vardı. Örneğin bunlardan biri Rüşdü Saraçoğlu idi. Turgut Özal tuttu Saraçolu'nu Türkiye'ye getirdi ve para politikası organizasyonunun ve Merkez Bankası'nın başına geçirdi. Merkez Bankası'ndan ayrıldıktan sonra Saraçoğlu Egebank'ta Murat Demi- rel ile çalıştı ve bu bankanın hortumlanmasından dolayı tutuklandı. Şimdi ise Rahmi Koç tarafından Koç Allianz sigortacılığın başına getirildi.
Kapitalizmin kilise, ordu ve bankacılık sacayağından türetilen sistemi krizden çıkarma politikasının uygulanması, dönemin ABD Başkanı Reagan ve İngiltere Başbakanı Thatcher tarafından gerçekleştirildi. Bu ikilinin elinde 1980'lerle başlatılan süreç, sosyalizme ve Marksizme karşı planlı, küresel ölçekli ve sürekli bir saldırı şeklini aldı. Yeni Dünya Düzeni olarak formüle edilen bu saldırının nihai amacı sosyalizmin esamesinin okunmadığı bir küresel emperyalizm egemenliği idi. 1990'lara varıldığında, bir yandan Polonya'da başlatılıp yayılan işçi sınıfını sosyalist hedeflerden izole etmek, diğer bir yandan askersel alanda dayatılan uzay savaşları tehditi ne karşı Varşova Paktı ülkelerinin büyük harcamalara girme zorunluğu, Afganistan ve İran'dan harekete geçirilmiş Yeşil Kuşak'la kuşatılması, öteyandan da Marksist temelleri eksik birçok iktisatçının destek verdiği piyasa ekonomisinin sosyalist pazara adapte edilmesi gibi savlar Sovyetler Birliği ve
sosyalist ülkelerin çözülüşünü getirdi. Bu çözülüşle birlikte dünyanın her köşesinden "sosyalizm öldü" naraları yükseldi. Günümüze kadar sürdü ve hâlâ sürüyor. Hatta naraları atanlar dünün zafer sarhoşları da değil artık. Dünün sosyalist geçinenleri de, günümüzün sosyalist yaftalı örgütleri de buna eklemlendi. Bu gibilere ülkemizden örnek vermek gerekirse, son günlerde görüyoruz ki, Leipzig'deki dış büroya TKP tabelası asanların son kuşağından Nabi Yağcı ve partiyi ele geçirdiği 1981 darbesindeki kadroları, günümüzün komünist partisinin Marksist olmasının gerekmediğini öne sürüyorlar. ÖDP cenahı "yeni sol" diye bir anlayışı empoze ederek sosyalizmin içinden işçi sınıfını dışlamaya uzanan bir yol izliyor. Onlara göre herşey değişmiştir ve bu değişikliğe uyum gereklidir. Oysa dünden bugüne değişen hiçbir şey yoktur. Kapitalizmin özü üretim araçlarının özel mülkiyeti ve artıdeğer sömürüsüdür. Ne üretim araçlarının özel mülkiyeti durumunda ne de kapitalist sistemin varoluşunun temel dayanağı artıdeğer sömürüsünde hiçbir değişiklik yoktur. Hatta, üretim araçlarının özel mülkiyeti daha da sınırlı ve nicel olarak az bir sermayedar zümresinin eline geçmiştir ve bu nedenle de artıdeğer sömürüsü daha da katmerlenmiştir.
Bizlere değişiklik ve hatta yepyeni bir ivmelenme olarak sunulmaya gayret edilen şey, eski sanayi toplumu modelinin sona erdiği, şimdi bilgi çağına, teknolojik üretim sürecine girildiği savıdır. Bu nedenle işçi sınıfının yapısının da değiştiği öne çıkarılmaktadır. Oysa bunların hepsi safsatadır. Kapitalizmin, varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu en önemli şey teknolojik gelişim ve bunun sürekliliğidir. James Watt, buhar makinesini bulduğunda ve o güne kadarki kapitalist üretim teknolojisi değiştiğinde bu çok önemli bir teknolojik atılımdı. Hele o günün koşullarına göre bugünün bilgisayar teknolojisinden çok daha temelden değiştirici bir gelişmeydi. Sonunda ne oldu? Yeni teknoloji çağı üretim araçlarının özel mülkiyetini mi değiştirdi yoksa artı değeri mi? Tam tersine özel mülkiyet daha az elde toplandı, artıdeğerin kapitalist sömürüsü daha da katlandı. Kapitalizm için teknoloji, üretkenlik artışı demektir. Üretkenlik artışı ne kadar katlanırsa, üretenin artı değerinin sömürüsü de o oranda artar. Bu sömürüden nemalanmak isteyen kapitalistler arası çelişkiler de o kadar derinleşir, dünya çapında çatışmalara varır. Dünkü dünya paylaşım savaşlarının temelinde bu vardı. Bugün ne var? Dünyanın her yerinde iç çatışmalar, uluslararası çapta katılımla yürütülen bölgesel savaşlar, etnik bastırma hareketleri, geometrik dizilimle artan işsizlik, toplumsal yaşamın istisnasız her alanına sirayet etmiş derin eşitsizlik. Tüm bunlar, işçi sınıfının ve emekçilerin dünden daha da derin sömürü- lüşleri, küresel alanda dünya halklarının daha da kıyıma uğratılışları, sosyalizme duyulan özlem ve ihtiyacın bugün dünden çok daha gündemde olmasının nedenleridir.
Ama burada kafalar karıştırılmak istenmektedir. Olan biteni tanımlamak için uydurma yaftalar öne çıkarılmaktadır. Artan işsizlik kapitalist döngünün tıkanıklığıyla değil "teknoloji çağı" safsatasıyla izah edilmeye çalışılmaktadır. Kapitalistler arası yeniden paylaşım çatışmaları "ulusal refleklerle oluşan iç çatışmalar" şeklinde sunulmaktadır. Ulusçuluk ve ırkçılık varolmadıkça kapitalistler arasındaki paylaşım çatışmalarına kolay kolay kılıf bulunamayacağı için bu noktada tüm faşist güçler ve ulusalcılar sistem tarafından özenle beslenmektedirler. Marksist temeli olmayan veya bunu zaten başından reddetmiş fakat kendini sosyalist olarak ifade eden partiler, örgütler ve gruplar da bu noktada sistemle uzlaşma içindedirler. Çünkü onlar da olan biteni sözde "sol"dan yaklaşımla analiz etmektedirler ve analizlerinin temelini değişmiş dünya koşullarına bağlamakta, bilgi yoğun üretim sürecindeki işçinin işçilikten çıktığını varsaymakta, Marksizmin bu bağlamda yeniden üretilmesi gerektiğini söylemekte, emeğin yeniden tanımlanmasını istemekte, sendikaların yeni koşullara göre yapılandırılmasını öne sürmektedirler. Bu "sol" cenah bol bol laf üretmekte, analiz yapmakta, senaryolar üretmektedir. Ama bunların merkezinde ne işçi sınıfının ne de sınıf savaşımının yeri vardır. Çünkü bunlar herşeyi değişmiş gibi algılamakta ısrarcıdırlar. Marksist değillerdir. Sosyalist değillerdir. Komünist ise hiç değillerdir. Evet, bugün düne göre bir değişim vardır ortada. O da kapitalist sömürünün organizasyon biçimindeki değişikliktir. Bu değişik organizasyon içine "sol" etiketli ihanet odakları dahil edilmişlerdir.
Evet, dünün sosyalist binasının birkaç katı birden çöktü 1990'larda. Bu inşadaki mimarlık ve mühendislik hatalarından kaynaklandı. Ama böyle olduğu için mimarlık ve mühendislik bilimini reddedecek değiliz. Bu diyalektik ve tarihsel maddeci bilimi reddetmek demektir. Kapitalizmin üçlü sacayacağına eklemlediği "sol" kılıklı sapkınlarla sürdürdüğü "sosyalizm öldü" haykırışları, kafası dumanlı sarhoş naralarından öte değildir. Üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet ve artıdeğer sömürüsünün düne oranla katlanarak sürdüğü ve tüm insanlığa saldırıların doruğa ulaştığı günümüzde, sosyalist toplum yönündeki devinim de düne oranla katlanarak sürüyor. Sermaye sınıfı ve ondan nemalanan ulusalcı, ırkçı ve sol görünümlü gruplar giderek kendi aralarından dayanışmaya giriyorlar. Çünkü üzerlerinde dolaşan sosyalizm hayaleti bugün yeniden vücut buluyor.
Sosyalizm öldü mü? Elbette ölmedi. Sermaye düzeni varoldukça, bu düzeni sınıf savaşımıyla tarihe gömene değin de ölmeyecek. Sosyalizmi ancak herkesten yeteğine göre, herkese ihtiyacına göre bir temelde hayat bulacak sınıfsız toplum, komünizm öldürebilir. Onun dışında hiçbir güç sosyalizmin kılına bile dokunamaz. Sosyalist görünümlü tuzak partileri,
örgütleri ve gruplarının giderek artan korkuları ve yalpalamaları da bundandır.
* 6. Kitap Dünyası Fuarı'nda Kolektifimizin 19 Kasım 2005 günü saat 18.00'de düzenlediği "Sosyalizm Öldü mü?" konulu Panel-Söyleşi'de yazarın yaptığı konuşma metnidir. (S.P.)
