Kimi zamanlar duyduğumuz bir haber, o an için önemsiz bile olsa, daha önceden "adını koyduğumuz", tanımladığımız bir olgunun ya da "durumun" anımsanarak yeniden gözden geçirilmesine aracılık eder. Zihnimizdeki bu hareketlenme kısa bir an içinde "yeniden okuma" gibi zihinsel bir eylemliliğe dönüşür. Hiç kuşku yok ki, bu türden şeyler bir taraftan da "geride kalan zamanla" ya da yaşananla ilgilidir; "eskitilmiş dilde tecrübe, yenisinde ise deneyim denen şey de bu olmalı" diye düşünür, çağrışımların açtığı kapılardan geçip, geçmişi anımsayan insan. Bu türden her anımsayış, bir taraftan eskisiyle yenisiyle "yaşama ait" sorduğumuz soruların yeniden kurgulanmasına aracılık ederken, diğer taraftan da eskisiyle yenisiyle verdiğimiz yanıtların doğruluğunun ya da doğru yanıt yolunda doğru yolda olunduğunun birer kanıtından başka bir şey değildir.
Ve her Marksist'in bu türden bir böbürlenmeye de hakkı vardır; ve bize bu hakkı verenlerin başında "zaman/deneyim" gelmektedir. Ne yazık ki!...
Ve kimi durumlarda sözünü ettiğimiz türden "zaman", yaşam süresini çok çok aşan zaman dilimlerini kapsayabilmektedir. Ne mutlu ki!...
"Çağrışımların serbest doğası" ya da benzeri türden, postmodernizm denilen düşkünlük ideolojilerinin entipüften konuları üzerine ahkâm kesmeyi bir kenara bırakıp duyduğumu-anımsayışlarımı paylaşayım: Yıllar önce akademik ortamlardan birinde doğal olarak "karşı karşıya" geldiğim ve YÖK tarafından bahşedilmiş herhangi bir unvana sahip olmadığım için bu karşılaşmadan galibiyetle ayrılan anlı şanlı bir profesörümüzün, IMF emriyle çıkarılmaya çalışılan yeni sosyal güvenlik ya da emeklilik yasasıyla mağdur duruma düşmemek için, "vaktinden önce" (akademisyenlerimiz için vakit altmışbeş yaş sınırıdır!) emekliye ayrılmaya karar verdiğini duyduğumda, bundan yıllar önce bir grup YÖKgil değerli hocamızın göz yaşları içinde ve "paramız yetmiyor" diye iniltileri eşliğinde yaptıkları mozole yürüyüşlerini, basın bildirisi eylemlerini anımsadım. Kuşkusuz onlar o gösterileri yaparken Eylül faşizmine bunca hizmet etmenin karşılığını alamamış olmanın kırıklığını duyuyorlardı; tıpkı verimlilik sloganıyla ömür ve vergi -ve emek- tüketen bir kurumda hizmet eden ve emekli maaşı kaygısına düşmüş bi rdiğer değerli hoca gibi. Ancak onlara, bu hiçlikte o ünvanların ve o ünvanlarda nitelik ve nicelik kazanan değerlerin/rantın YÖK ve onu üreten sistem tarafından verildiğini unutmuş görünüyorlardı.
Hiç olacak şey mi; sen yıllarca kapitalizmin temel argümanlarından birisi üzerine, verimlilik üzerine çalış, sonra da...
Atasözleriyle ya da ataların olduğu iddia edilen atasözleriyle genellikle egemenlik ilişkisi bir şekilde yeniden kurulmaya çalışılır; hiç kuşku yok ki prof'larımızın, doç'larımızın ve yardakçılarının durumlarını açıklayan bir ya da birkaç atasözü mutlaka vardır, ne var ki bir "denemenin" sürati içinde anımsamam kolay olmuyor. ["Yediğin hurmalar..." diye başlayan bir deyim var mıydı?]
Ne var ki anımsayışlar bir çığ gibi büyüyor: hocalarımızın faşist cunta liderlerine ve kapitalizmin toplumsal yağmasının yerli aracılarına verdikleri "onursal diplomaları" anımsıyorum.
Anımsayışlarım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçiyor; ancak güncel müdahalelerle bu geçiş bozuluyor. Hükümet-YÖK tartışması ve Van rektörü "sorunu" izinsiz olarak anılarıma müdahale ediyor. Bu "tartışmayı" ve "sorunu" sistem içi bir tartışma, bir iç tartışma saydığım için taraf olmayı önemsemiyorum, tarafgirliğim "ikisi" arasında değil ikisinin de=sistemin karşısında olmak şeklinde biçimleniyor. Doğrusu da budur...
Kaldığı yerden devam ediyorum: Her haliyle YÖK'ü anımsıyorum. 12 Eylül faşizminin en yetkin ideolojik kurumu olan YÖK'ün yirmi yılı aşan hizmet öyküsünü ve öykülerini anımsıyorum. Her anımsayış bölümünün sonunda, hocalarımızın dilenme gösterilerinin ardından, hocalarımızın biat gösterilerinin ardından, hocalarımızın yemin gösterilerinin ardından, bu kan ve işkence günlerindeki onursal doktora yalakalıklarının ardından, aklımıza gelen ya da gelmeyen her türden zavallılıkların ardından, vesairelerin, vesairelerin ardından bir kulaç çınlaması başlıyor ve hemen ardından bu tinnitus durumu "onuncu yıl marşı"na evriliyor. [Evrim, geriye doğru da işle- yebilen bir sürecin adı da olabiliyor.]
Sonra siyah beyaz günlerden bir televizyon görüntüsü gözlerimin önünü işgal ediyor; Ankara'nın kurt dekorlu bir salonu: Ön sırayı zaptetmiş faşist cunta erkânı arkada sıra sıra devletlüler; 50'li yıllarda TKP itirafçısı ve/veya ispiyoncusu olduğu iddia edilen ve aynı zamanda kompozitör olduğu da iddia edilen bir zat tarafından yönetilen orkestra/koronun eşliğinde aşkın bir coşku ile bu marşı söylüyor.
O günden sonra hocalarımızın marşı okurken hep bu coşkuyu yakalama çabası içinde olduklarını anımsıyorum; sorunun doğru yanıtı: Öyle olduklarını biliyorum.
Ve YÖKgillerin bu marşa bu kadar sahip çıkmasının nedeninin marşın doğum yılıyla ilgili olduğunu ve 1933'ün YÖK'ün gerçek doğum yılı olduğunu iddia ediyorum. Üstelik bu iddiamın dayanağı da oldukça zayıf!
1930'lu yıllarda egemenliğini kayıtsız şartsız ilan eden tek parti yönetimini başlıca muhalif unsurlardan arınmanın verdiği rahatlıkla, benzer nitelikteki her hükümet darbesinden sonra olduğu gibi eski ile yeni olarak tanımladıklarını net çizgilerle ayırma yoluna gider ve 1933'de eskinin hocalarıyla yoluna devam etme çabası içinde olan üniversitelere zorunlu olarak müdahale eder. Bu müdahale resmî ideolojinin kendisini yeni kurallarla üretebilmesi için "zorunludur" ve elli yıl sonra tekrarlanacak olan YÖK müdahalesi için nitelikli bir model oluşturmaktadır. Resmî yayınların Nazi zulmünden kaçtığını iddia ettiği Musevi ve Katolik Alman profesörlerinin "bilimsel ve teknik yardımlarıyla" Türkiye'de üniversite kurumu yeniden inşa edilir ve yarı resmî yayın organlarına sızabilmiş yaygın bir deyişle "Berlin'den sonra en büyük Alman üniversitesi Türkiye'de kurulur." İstanbul Üniversitesinin adı "yeniden konurken" resmî ideolojinin en has kurumlarından biri olduğunu düşündüğüm Ankara Üniversitesinin temelleri de böylece atılmış olmaktadır.
Bu özet okura bir araştırma uyarısı yapmalıdır ve -ne yazık ki- dayanaksız iddiam bir takım haklı soruları bünyesinde barındırmaktadır!
Bu sorulardan ilki resmî tarihle birlikte "egemen tarih" inancının da kısmen sorgulanmasını gerektirir ve birkaç kısımda oluşur: Nazi zulmünden ve soykırımdan "bilim adamlarının" kimliği tekrarlayan biçimlerde sorgulanmalıdır. Çünkü otuzlu yıllarda temeli atılan üniversiteler, "Alman anlayışı" ile şekillenmiş olup bu anlayışla birebir örtüşen anti-demokratik ve giderek faşizan bir eğitim anlayışını koşulsuz olarak benimsemişlerdir. Hiç kuşkusuz bunda devletin/erkin müdahaleci ideolojik tavrının es geçilmemesi gerekmektedir, ancak "yalnızca o kadar mı" sorusu da sorulmayı hak etmektedir. Diğer taraftan bir olgu olarak "Musevileri" dikkate aldığımızda, "direnmek yerine kaçmak mı" sorusu "yalnızca kaçmak mı" şeklinde de sorulabilir. Ve belki de bir son soru: Direnme güdüsünden yoksun olarak Amerika'ya kaçan -"yoksa mı" demeli- siyonistlerle, savaşın ardından ABD'nin hamiliğine sığınan Nazi örgütçüleri ve ideologlarını ortak bir amaç uğrunda birleştiren ve onları Ortadoğuda geniş çaplı yeni soykırımlara yönelten "ideoloji" nasıl bir şeydir?
Egemen tarih ideolojisi, ideolojileriyle resmî tarihin çakışma konuları dikkate alındığında doğru bir analizin ancak sınıfsal bir bakış ile mümkün olabileceğini bir kez daha saptayabiliyoruz. Kapitalist ideolojinin tarih alanındaki sacayağını oluşturan Egemen tarih, resmî tarih ve gizli tarih olgularının iyi anlaşılabilmesi, çözümlenmesi aslında sanılanın aksine son derece kolaydır; net bir sınıfsal bakış okumayı kolaylaştıran bir unsurdur. Tüm tarih okumalarında sorulacak soruların başında "sınıfın nerede olduğu" sorusu gelmelidir. Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen... ve sonunda sermaye- emekçi, kapitalist-işçi açısından anlatılan ne ifade etmektedir. Anlatılan kimin, neyin tarihidir, bu "tarih" kim tarafından niçin yazılmıştır: Sorun bu soruları doğru yanıtlamaktan geçmektedir. Kim nerede durmaktadır? Bu olaydan kim ya da hangi sınıf ya da sınıflar kazançlı çıkmıştır? Bu soruların yanıtları yeniden okuma ve sorgulama için çıkış noktasını oluşturabilecek basitliktedir.
[Diğer taraftan, tarih okumak iyice zorlaşıyor; hele ki Hollyvvood varken!]
Ve 1933'de her benzeri reformun ardından olduğu gibi büyük bir tasfiye hareketiyle bağımlı bir akademisyen kuşağı yaratılmak istenir. Yaratılır. Bunu bir başlangıç noktası kabul edersek, bugün ikinci ve üçüncü kuşak akademisyenlerin doğumlarını-varlık nedenlerini 1933'de aramalarını kabul etmemek için hiçbir neden yoktur. 12 Eylül'le birlikte biraz bulanan zihinleri kısa bir sürede açılmış ve 12 Eylül düzeninin de, kendilerinin bizatihi varlık nedeni olduğunu ve onun 33'ün devamı olduğunu anlamışlardır. Ve kimi zamanlarda faşizme sundukları hizmetlerinin karşılığını alamadıkları için erkenden emekliye ayrılmak zorunda kalmış ya da meydanlarda marş okuyarak ağlamışlarsa da hep farkında oldukları gerçek kendilerini var edenin ancak ve ancak bu düzen olduğudur.
Marş bu anlamda bir tarihi durdurma-dondurma ritüelidir.
Her ritüelin özünü, belirsiz bir zaman öncesinde başlayıp sonsuza dek gideceğine inanılan "tekrar ideolojisi" oluşturur. Ritüeli anlamlı kılan, onun "ilk eylemin" uygun bir şekilde tekrarlandığı inancıdır. Böylece bir tanrı ya da ata tarafından ilk olarak uygulanmış ya da yeryüzüne indirilmiş eylemlerin tekrarı ile tanrı ya da ata ile özdeşleşmiş hissedilmektedir. Bu türden bir özdeşleşme taklit ve tekrar ile gerçekliğini kazanır ve onun gerçekliği, olunması gerektiği yerde bulunmakla değil buyurulduğu yerdeki işlevsel konumu ile ancak tanımlanabilir. Böyle bir gerçeklik kurgusunun ideoloji anlamına geldiğini not etmemiz gerekiyor. Ve zamanla bu türden gerçeklik/ideoloji yeni bir dine dönüşür. Bu yeni dini yaymakla görevli müritler ordusu kendilerine yeteri kadar vahiy gönderdiklerine inandıkları tanrılarının yaptıklarını yeryüzünde tekrarlamakla yükümlü sayarlar. Bu süreç güncel- leştiğinde efsane-kahraman ya da kahramanlar kuşağının eylemleri mitsel öğelerle süslenir be bu şekilde tarihsel dönüşüm yenilenerek yinelenir. Bu yenileme-yineleme durumu zamanı kutsal an'da durdurma-dondurma çabasından başka bir şey değildir. Değişen sadece ritüeli yöneten erkin niceliği ile ilgilidir. Sadece niceliği ile ilgilidir, niteliği ile ilgili değil. Niteliğin "aynılığı" tartışılmaz bile.
Biraz antropoloji bilgisi: Eğer tarih tanrının iradesinden bağımsız değilse ve yegane güç olan tanrı, tarih konusundaki iradesini bir başlangıç mitosu ile insanlığa/kullarına vahiy ettiyse, kullara düşen bu başlangıç-vahiy sürecini tekrarlamaktan ve bu tekrarları başlıca tapınma biçimi olarak kabullenmekten başka bir şey olamaz. Burada tekrarlamamız gereken unsur kutsal olanın ya da "ilk" olanın tarihi ikiye bölme gücünde olduğudur, mutlak güç. Bu "ikiye bölme" eyleminin kalıcılığı-devamlılığı müritlerin ritüelleri ile sağlanır. Ben ve diğerleri kurgusu, BEN ile özdeşleşen biz ve diğerleri şekline dönüşerek militarize bir hal alır. Ve zor, mitos öznesinin kutsallığını yeniden inşa eden başlıca unsura dönüşür. Yeniden inşa süreci, yinelenen inşa süreçlerinin toplamından başka bir şey değildir ve bu toplam zaman içinde birimlerin eklenmesi ile kendisini geliştirir. Kullardan beklenen temel "şey" ise bu süreçler içinde kutsalın yeniden keşfidir.
Kutsal olanın her yeniden keşfi, aynı zamanda, insanın ilkelleştirilmesi için gerekli argümanların yeterliliğinin de gözden geçirilmesidir. Yeterlilik durumunu niteleyen unsur, onun gündelik yaşamın en sıradan anlarına dahi müdahale edebilme, bu anları dahi yönetebilme gücüdür. Bu nedenle erk için herhangi bir yolla kutsalın -yeniden- keşfi varoluşsal bir öneme sahiptir. Sorun, insanlığın da bizatihi kendisini bu türden bir varoluşun öğesi olarak görmesiyle ilgilidir. Bu ikili yabancılaşma sonucu kutsalın farklılığı doğalmış gibi algılanmaya başlanır. Ve bu farklılık durumu eklektik mitoslarla zenginleştirilir. Güncelin, bireyden başlayıp ulusta biten kahramanlık mitoslarının oluşumunda temel unsur o ana dek tanımlanmayan yönleriyle gerçeğin yeniden tanımlanması çabasıdır.
Onuncu yıl marşı böyle bir sürecin sonuç bildirgesidir. Ve en az marşın söyledikleri kadar marşı söyleyenlerin konumlanışı da önemli ve öğreticidir.
Evet, 1933'de "devlet" bir üniversite reformuyla yetkin bir ideoloji kurumu oluşturma yönünde ciddî bir girişimde bulunmuş ve elli yıl sonra ufak tefek birkaç müdahale ile kurumun ideolojik yapısı güçlendirilmiştir. Elli yıl önce resmî bir müdahale ile resmî bilim adamları yetiştirilmesi için çalışmalar yapılmış ve görünen o dur ki bu iş başarıyla sonuçlanmıştır; en yetkin örneklerinin üçüncü kuşak resmî bilim adamları arasında bulunabileceğini düşünüyorum.
"Resmî bilim adamı olur mu?" demeyin. Olur.
"...kör olmak ne iyi şeydir/ne güzeldir sevmek karanlığı.../...kör olmak ne iyi şeydir/Körler ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar/Ne kimseye kendi gözlerinden verirler/ne kimsenin gözlerinden alırlar/Körlerdir ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar..."
Sorun olmadığını oluşturmadığını görüyoruz, biliyoruz. Ve biliyoruz ki;
"...Bilirim/beş altıyı geçmez/senin kafanın raflarında dizili/kapalı şişeler gibi sorgular/Sen ki kapkara cahilsin/herhangi bir hukuku düvel profesörü kadar..."
Bu türden cahil bilim adamları tarafından, ilân edildiği şekliyle "otuzların istikrarlı ortamında", üniversiteler kalıcı bir şekilde bu istikrarın karakollarına dönüştürüldü. "Devletin ülkesi ve milleti..." adına talim ve terbiye esaslarına göre bir taraftan resmî bilim adamlarımız şevk ve heyecanla, şevk ve heyecan pompalanarak yetiştirilirken, istikrarın estetik korunması da resmî sanatçılara/resmî şairlere havale edilmiş olmalıydı.
BAŞLANGICIN 1923 kabul edildiği, on yıl süren bir savaşın ardından yaratılan göğsü tunç siperli önde yürüyen milyonlarca "yeni insan" kötülüğü geriliği boğmaya and içiyor. Anlaşılan o ki 1923'de başlayıp 1933'de biten bu büyük savaş kötülüğe ve geriliğe karşı yapılmış olup düşman bir kez daha tanımlanıyor. Bu tanım, 1933 itibariyle egemen olanlar ve egemenlere biat edenler dışında herkesi kapsıyor. Tanımlandığı şekliyle karanlıkla baş etme mücadelesini resmî bilim adamlarının resmî sanatçıların ya da "karanlığın üstüne güneş gibi doğanların" heyecanla sürdürdüğünü görüyoruz.
Resmî bilim adamlarının Avrupa faşizmlerinin etkisiyle Türk ırkı üzerine antropometrik çalışmalar yapıldığı, onbinlerce insanın kafatası ölçüleri alınarak "bu biz, bu öteki" sınıflaması için şevkle veri toplandığı günlerde "Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız"mısraını iyimser bir yaklaşım gösterip bir metafor olarak değerlendirmek istiyorum. Ancak izleyen "tarihten önce de vardık, tarihten sonra varız" şeklindeki daha az bilinen mısraı- nın ciddî bir antropoloji analizi gerektirdiğini düşünmeden de edemiyorum. Çünkü bu mısra efsane kurgularıyla yaşayan ancient (=eski,) toplumların düşünce/ideoloji yapısını birebir yansıtması açısından oldukça önemli; tarihin sürekliliğini tanımlıyor. Böylesine bir süreklilik ancak döngüsellikle olanaklıdır. Bu döngüselliğini kısaca şematize etmeye çalışalım ve onu bir çembere benzetelim. Anılan "tarih modeli" kendisine bu çemberin "bir noktasını" başlangıç olarak kabul eder; öncesi ve sonrası bu başlangıcın öncesi ve sonrasıdır, doğal olarak bu başlangıç noktasının öncesi ve sonrası hem öncesi ve/veya hem de sonrasıdır. Kurucu mitos bu döngüde düzenli aralıklarla uğranılan, zorunlu aralıklarla uğranılan bir noktayı oluşturur. Çemberin bu noktasını çemberin diğer noktalarından ayıran unsur ise onun başlangıç olarak kabul edilmesidir. Onuncu Yıl Marşıyla döngüsel olarak kurgulanan dolayısıyla da hareketsizleştirilen tarih anlayışında bu çemberin başlangıç noktasını 1923 ile 1933 yılları arası oluşturmaktadır. Çünkü burada dondurulan-durdurulan zamanda resmî ideoloji, temel argümanlarını yeniden gözden geçirme, restore etme ve güçlendirme fırsatını bulmuş, egemenlik inşa edilmiştir.
Marşın üçüncü ve dördüncü kıtaları bize resmî ideolojinin argümanlarıyla tanışma fırsatını verir; tabii ki uygun bir retorikle... "Çizdik kanımızla öz yurdun haritasını" diye başlayan üçüncü kıta "misak-ı milli" konusunu/sorununu dile getirip çözümünü ilan eder. "Örnektir milletlere açtığımız yeni iz" -antiemperyalizm söylemi-, "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz" -halkçılık!- vb. sürer gider marş; nakaratlarla marş duygusu ve coşkusunun şaha kalktığını görürüz: "Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri" [Ve popülist bir ara not: 2005 yılının sonunda hangi konuyu, hangi alanı ele alırsak alalım geriler liginde en ön sıradayız. Kuşkusuz bazı "işler" marşla olmuyor!]
Marşı iki resmî şair yazmış, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar, Cemal Reşit Rey bestelemiş. Özellikle Behçet Kemal Çağlar "resmî şairliğiyle" irdelenmesi konusunda haklı bir üne sahip.
Ayrı ve başka başlıklar altında incelenmesi gereken bir "şair" olan Çağ- lar'da türünün tipik bir örneği olarak "önemli resmî görevler" üstlenmiştir.
[Bu türden resmî görevler tanımı, okuyucuda "tüm çılgın resmî yazarların" devlette üstlendikleri "önemli görevlerin" araştırılmasını kışkırtmalıdır ayrıca...]
Bir süre sonra, toplumsal gerçeklikle hiçbir şekilde örtüşmeyen, kürsü/faşizan miting estetiğini aşamayan şiirleri bu türden gösterilerde dahi okunmaz olmuş, talim ve terbiye baskısı altındaki orta öğrenim çocuklarına zorla ezberletildiği bir dönemin ardından unutulmuştur.
Unutulmaya mahkûmdur, Onuncu yıl Marşı hariç... Marş yazarlarından çok söyleyenin ve söyletenin eseri olmuştur. Üstelik burada sadece söyletene değil söyleyene de bakılması zorunluluktur. Çünkü kim söyletirse söyletsin her söyleyiş döngüsel tarih kurgumuzun başlangıcının yeniden canlandırılması ritüelidir.
Söyleyenler bu kurgu içinde üretmeye değil unutturmaya ve unutulmaya görevlendirilmişlerdir. Söyleyenler kümesinin baş aktörlerinin akademisyenler olması, yükümlendikleri görevler dikkate alındığında, konumlarının ve yaşam çizgilerinin Çağlar ile birebir çakışması kuşkusuz rastlantıdan ötedir. "Türk önde, Türk ileri" diye heyecanla marşı söyleyen resmî bilim adamlarımızdan herhangi biri var mıdır ki alanında bırakın insanlık ya da toplum adına olsun, herhangi türden bir bireysellik adına bile ileri ve önde bir üretime/yaratıya imza atmış olsun, işte sırf bu nedenle herhangi biri var mıdır ki unutulmaya mahkûm olmasın?
"Var" diyenin de "varım" diyenin de saygıyla elini sıkmaya varım... Tabii kanıtlayacak!
(Devam edecek) 12 Aralık 2005
