"Halkçılık" anlamına gelen "popülizm", birçok farklı yer ve zamanda farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir kavramdır. Örneğin, 1874 yılında Rus Narodnikleri Rus köylüsünün komün bilincini komünist bir toplum için yeterli bir hareket noktası olarak alarak yola çıkmışlar ve kitleselleşemeyen popülizmin örneğini oluşturmaktan öteye geçememişlerdir. Öte yandan, Arjantin'deki Juan Peron iktidarı döneminden ve kıtanın bütününe egemen olan İspanyol sömürgeciliğine karşı direniş tarihinden güç alan "popülizm", kimi zaman sağa, kimi zaman sola kayan çeşitli yapılarıyla tüm kıtayı etkileyebilmiştir. "Popülizm", iktidar partilerinin, özellikle de yaklaşan seçim dönemlerinde halkın ağzına "bir parmak bal çalmaları" anlamında kullanılmaktadır. Böylece "popülizm" kavramı ve taşıdığı anlam farklılaştırılıp çar- pıtılmaktadır. "Popülist kişi ve gruplar"ın temel kaygısı, daha çok insanın beğenisini ve desteğini kazanmaktır. Ama , kitleyi yalnızca yanına çekmeye çalıştığı için, kendisi söz konusu kitlenin bilinç düzeyine inerek, liderlik niteliğini yitirir. "Popülizm" her tekil örnekte içinde bulunduğu siyasal bağlamın izini taşımaktadır. Temsili siyasete bir tepki olarak "popülizm" ABD siyasetinin bütününde göze çarpan bir motiftir. "Yeni Popülizm" de Batı Avrupa'da 20. yy sonlarına doğru ortaya çıkan bir "popülizm" biçimidir.
Kültürel açıdan, popülizm birçok toplumda, sıradan insanın erdemlerinin yüceltilmesi ve sık sık da yaşam biçimlerinin ve yurtlarının romantik bir görünümü olarak ortaya çıkar. "Kültürel popülizm", seçkinlerin tükettiği yüksek kültüre karşıt olarak, sıradan insanlarca tüketilen kültürü yücelten bir konumu betimler. Kültür ve iletişim alanında, "popülizm" teriminin yoğun olarak kullanımı ile terimin siyasal kullanımları arasında pek az ortaklık bulunur. "Popülist tarz"la, yalnızca geniş insan yelpazesine ulaşmak için "popüler" olmak isteyen tarz da karıştırılmaktadır. (Değimlerle ilgili olarak,bakınız: Popülizm, Paul Taggart, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004)
"Postmodern" sanat anlayışı ile "popülizm"in ilintisi kurulabilmiştir. Bu anlayışta, sanat eserini tüketecek olan bir 'kitle' olduğuna göre, kitlenin beğenisi ile sanatsal estetik arasında doğrusal bir orantı olmalıdır ve sanatın bir görevi ya da varlık nedeni olması gerekmemektedir.
Geçmişte, sanat ve edebiyat dar bir seçkinler çevresinin ayrıcalığıydı. Örneğin, Goethe Fausfu yazdığı zaman VVeimar Dükalığında oturan insanların
yüzde doksanı okuma yazma bilmiyordu. Bilgi ve onunla birlikte yeni bilgiler sanayileşmiş toplumla gelişti.Tekniğin sağladığı geniş çoğaltım olanakları iyi sanat yapıtlarının yığınlara milyonlarca insana ulaşmasına yol açtı. Ama, öbür yandan, kapitalist düzen sanatı uyuşturucu olarak çoğaltmanın kazanç olanaklarını hemen sezdi. İlkel içgüdüler kışkırtılıp ayakta tutuldu. Peri masallarının mantığı yığınlar için çoğaltıldı. Bütün bunlar da sanatçıların ve yazarların aşınmış kalıplara karşı savaştığı, yeni gerçekleri açıklama yolları bulabilmek için deneylere giriştiği bir zamanda yapılıyordu. Sanat adına kapitalist düzenin öne sürdüğü yozlaştırıcı ürünler bir yana; kapitalizm, sanat alanında yeni bir Rönesans yaratma olanağına sahip değildir. Kapitalist düzende yığın sanatının yaratıcı ve yayıcılarının amacı eğlenme isteğinden kazanç sağlamaktır. Günümüz burjuva düzeninde sanat, toplumsal düşüncelerden kopma, bireyi kendi umutsuz yabancılaşmasına doğru daha çok itme, güçsüz bir bencilliği kışkırtma ve gerçekliği, yanlış tanrıların büyü törenleriyle dolu aldatıcı bir efsaneye dönüştürme eğilimindedir. Çağdaş burjuva dünyası yapısı gereği yozlaşmaktadır. Burjuva sanatı geleceğe değgin geniş bir görüşten, iyimser tarihsel görüşten yoksundur. Oysa sanat, gerçeklik alanında görünmeyeni gösterebilme, duyulmayanı duyurabilirle niteliğine sahiptir. Sanatın yeni gerçekleri uygun anlatım yollarıyla açıklama görevini yerine getirebilmesi ve insanların kültür hayatına katılabilmesinin sağlanması ise, yine çağdaş bir sorundur.
Sanat, bilim gibi gerçekliği kavramanın bir yoludur. Sanat, gerçeklikle başa çıkamayan insanların gerçekliğin yerine koydukları tılsımlı bir son umardır. Önemli olan yaşama bir anlam verebilmektir. Dünyadaki siyasal çekişmelere rağmen insanların birbirlerinin sorunlarını ve isteklerini anlamalarını sağlamak çağdaş yazın ve sanatın görevidir. Sanatın görevi, sınıflı toplumda insanların daha eksiksiz, daha varsıl, daha güçlü bir hayata kavuşmasına yardım etmektir. İnsan, yalnız kendi yaşayışında değil, hayal gücüyle daha deneti altına alamadığını sezdiği gerçekler karşısında yabancılıkla savaşabilmek için her zaman sanatın gerekli olduğunu unutmayacaktır. Günümüzde de yıkımın kaçınılmazlığı düşüncesine karşı, yıkımın nasıl önlenebileceğini gösteren yapıtlar önem taşır. Bir sanat yapıtı uzun erimli sonuçları olan bir eylem sayılır. Sanatın sürekli görevi, bireyin kendi dışındaki her şeyin bütünlüğünü, bütün insanlığın yaşantısını ona kendi yaşantısıymış gibi yaşatmaktır. Sanat bunu yaparak gerçekliğin değiştirilebileceğini, denetlenebileceğini, bir oyuna dönüştürülebileceğini göstermiş olur. Yaratıcı insanın dünyayla birleşmesi sanat sayesinde olur. Sanatın görevi, açık kapıları yıkmaktan çok, kilitli kapıları açmaktır. Sanatçının gereken sentezi yapabilmesi için uzun uzun düşünmesi ve deneyler yapabilmesi gerekir. Sonunda ağır ve yorucu bir süreçten sonra sanatçı her türlü yabancılaşma belirtilerini yok edebilir. ("Gerçekliğin Yitirilmesi ve Bulunması, Sanat ve Yığınlar" ile ilgili olarak, bakınız: Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, Kuzey Yayınları, 1985)
Günümüz toplumunda insan yalnız, umarsız ve karamsar görünebilir. Çünkü evrensel bilinçle, tarihsel- toplumsal gerçeklikle bağlarını koparıp, doğada olan köklerini kesip sanılar, imler, izler, kırpıntılar dünyasında tükenerek ve tüketerek yaşamaya zorlanmaktadır. Düşüncenin koşul- landırılması, bir varlık değil bir "imaj-marka" olmaya insanın yöneltilmesi ve sözde bir hareketlilik içinde bütünü göremeden, düşünemeden enerjisinin dağıtılması için tasarımlar sahnededir. Geçen yüzyılda bilim ve teknoloji alanlarının iç içe geçirilmesi stratejisi ve yeni teknolojiler aracılığıyla, sermaye alanında, üretim biçimlerinde, toplumsal yapıda büyük değişiklikler gerçekleşmiştir. Bilim-teknolojinin politika, endüstri ve ekonomiyle yakın ilişkileri bilimin geleceğini değiştirmekte, sanat anlayışını değiştirmekte ve hızla kültürel değişiklikler yaratmaktadır. Doğadan ve nesnel gerçeklikten kopan insan hareketli ama dengesiz, rastlantısal ve hedefsiz bir yaşantı sürmektedir. Doyumsuzluk ve tüketime yönelim giderek artmaktadır. Gerçekliği kavramayı sağlayacak doğa yok edilmekte, sosyal ilişkiler yozlaştırılmaktadır. Doğayı ve doğasını unutup, yapıntı dünyasında insanın mutsuzluğu, çektiği acı bilincin yitimi nedeniyledir. Nedenselliğin ve nesnelliğin dışlandığı dünyada, doyumsuz insanın insana yönelteceği şiddet, güzelduyu ve sanatı da dışlayacaktır. Ancak, sanatla kavrayış ve güzel bir dünya yaratma uğraşının yerini hiçbir şey tutamaz ve sanat süreklidir. Önemli olan, sanatın beyinde, bilinç altında sürmesi ve sahtelikle, kötü bilinçle bağların kopartılıp atılarak, yozlaşmanın izlerinin kazınarak, yeniden tarihsel ve eytişimsel (diyalektik) bağların kuruluşudur. Sanatın insandan insana, doğaya ve evrene akışının sürebilmesi ise toplumsal öz ve nesnel gerçekliğin eytişiminden (diyalektiğinden) kopmadan düşüncenin gelişimini sürdürebilmesi yoluyla olur. Yeni yüzyılın belirsizlik şemsiyesi altında ve kavramların içleri boşaltılarak "teknolojik devrimler" aracılığıyla sürdürülen savaşlarının karşısında, sanatın özgün diliyle kavrayış, mücadele ve yaratıcılık zorunludur. Bunun için öncelikle insanın belleğini araması gerekir. Belleği zayıflatılmış insan için 'trajedi" hep vardır. Düşünce sistemlerinin bombardımanına karşı kavrayışları güçlü, mücadeleci ve duruşunu koruyabilen şairin şiirinin yaşamsal sürekliliğinden söz edilebilir. (Şiirin Sürekliliği konusuyla ilgili olarak: Nuray Gök Aksamaz, Şiir Tasarımı ve Süreçler, Gerçek Sanat Yayınları, 2005)
Kavramların çarpıtılmış, saptırılmış, koşullandırılmış biçimleriyle dünyaya baktığımızda, bütünsel bir kavrayış olanaklı değil. Asıl yozlaşma, kültürel etkileşimler nedeniyle değil, kavramların içinin boşaltılmasıyla her alanda olmaktadır. Sanat ve bilim, gerçekleri kavrama aracı olarak bu anlamda yetkinlik sağlamaktadır.Sonra, sanatı değerlendirebilmek, yorum- layabilmek ve geliştirebilmek için gerekli iklimi oluşturmak gerekir. Birlikte üretim, birlikte araştıracak ve sorgulayabilecek nesnel ortamı yaratmakla olanaklıdır.Yoksa "eklektik" bir yapı içinde "popüler anlayış" ın tuzağına düşmek tehlikesi vardır...Gelecekte sanatın üretim, yoğaltım ve üretim biçimleri epeyce değişebilecek, bireysel biçemler farklılaşabilecektir. Birçok biçemin ortaya çıkması sınıfsız bir toplumda düşünülebilir. Ve inanıyorum ki sanatsal bakış açısı ve sanat yaşantısı özgür, bilinçli ve çalışan insanın doğal niteliği olacaktır.
* 6. Kitap Dünyası Fuarı'nda Kolektifimizin 26 Kasım 2005 günü saat 17.00'de düzenlediği "Popülist ve Yoz 'Kültür'e Karşı Sanat" konulu Panel-Söyleşi'de yazarın yaptığı konuşma metnidir.
