Günümüzde en çok yakınılan konulardan biri de popülist ve yoz bir kültürün bir virüs gibi yayılması, neredeyse bütün beyinlere sokulması, her yerde saltanat sürmesidir. Hatta bu kültürün pompalayıcıları bile yakınanlar kervanına katılmaktan kendilerini alamıyorlar. Bunların timsah gözyaşları döktüğünü biliyoruz. Aslında bu tam da onların tutumudur. Tıpkı mafya davranışı gibi. Öldürür ve öldürdüğü kişinin cenazesinde üzüntü belirtir. Gerçekte bu, o mafya grubunun işlediği cinayete imza atmasından öte bir anlam taşımaz. Bunu hepimiz biliriz.
Konuya girerken "Popülizm" kavramı üzerinde durmak istiyorum. Türkçe sözlükte "popülizm"in karşılığı halkçılık olarak yazıyor. Popüler'in karşılığı ise, halkın zevkine uygun, halk tarafından tutulan, herkesin tanıdığı, olarak geçiyor. Peki, ama halk neyi, niçin ister? Yaşamda isteklerimizi belirleyen nedir? Şu anki tartışma konumuz söz konusu edildiğinde, kültürel bir yozlaşmadan söz ediyorsak, burjuvazinin iddia ettiği gibi, bu arz-talep ilişkisinin bir sonucu, halk ne istiyorsa onun halka pazarlanması mıdır?
Çok bilinen bir gerçeğin altını yeniden çizersek: kültür, bir sınıfın ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda toplumsal bir kişilik oluşturmasıdır. Köleci, feodal kültür, burjuvazi önderliğinde geliştirilen ulusal kültür başta olmak üzere, yine aynı sınıfın güncel çıkarları doğrultusunda geliştirilen postmodernizm hep bu gerçeği ifade ederler. Devlete hâkim olan sınıfın ekonomik ve siyasal çıkarları neyi gerektiriyorsa, toplum da ona göre şekillendirilmeye çalışılır. Burada geçerli olan hiçbir zaman halkın isteği değildir, halkın ne istediği bu sömürücü sınıfların umurunda da değildir. Dolayısıyla popülizmden bahsederken, gerçekte halkçılıktan, halkın ne istediğinden değil, burjuvazinin şekillendirdiği istekler ve beğeni ölçülerinden söz edilmektedir. Egemen sınıfın emekçi sınıf ve ara tabakalara çizdiği yaşam çerçevesi ve düşünce kalıplarıdır söz konusu olan.
Yozluk bir çürümeyi ifade eder. Soysuzlaşma, özünü yitirme, bozulma olayıdır. Kısacası, kendi çıkarları aleyhine egemen ulusun çıkarları doğrultusunda şekillenmiş bir (sömürge) ulus, yine burjuvazinin çıkarları doğrultusunda şekillenmiş bir proletarya yozlaşmış demektir. Yozluğa, yozlaşmaya karşı mücadele ise, kendi olmak için mücadele etmek, kendini her alanda ifade gücü kazanmak demektir.
Ülkemizde ve Dünya çapında genel bir yozlaşmanın yaşandığı herkesin kabulüdür. Gerçekleşen sosyalizmin 1990'lı yıllarda tasfiyesi ile proletarya ve halk kurtuluş hareketlerinin ideolojik, siyasal ve örgütsel bozulma süreci de hızlandı. İçsel ve dışsal nedenleri daha çok tartışılacak olan yenilgi peşi sıra bozulmayı da hızlandırdı ve derinleştirdi. Ezilen-sömürülen sınıfların ve emekçi halkların tekelci dünya sisteminin ihtiyaçları ve istekleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeleri de bu gerçeğin üzerindedir.
Bir gelecek perspektifi, bir yaşam modeli olmayanlar hâkim ideoloji ve yaşam modeline tâbi olurlar. Muhalefet olma özellikleri yakınmaktan, acınmaktan öteye geçemez. Bu da yine bakışını egemen sınıfa (ya da ulusa) çevirmek, ondan ummak, kendi olamamak demektir. Egemenlerden daha insanca bir yaşam alanı istemek hepten reddedilir bir durum olmasa da, unutulmamalıdır ki, ezilen-sömürülen sınıf ve ezilen ulus kişiliği açısından en tehlikeli durumların başında da bu gelir. Yani, birilerinden insaf beklemek! Hâlbuki insafsızlık egemenlerin karakteridir. Egemenlerin daha insaflıca sömürmesini beklemek, ezilenlerin ve sömürülenlerin sınıf bakış açısını, yaşamsal beklentilerini bozar, yozlaştırır. Egemenlerin düşünce ve yaşam çerçevesinden çıkamamak, kendi yaşam perspektifini oluşturamama, onlardan medet umma ve benzeme, taklit durumunu beraberinde getirir. Burjuvazinin giydiği kaliteli malların taklitlerini giyme ile kendini onlara yakın hissetme örneğinde olduğu gibi, yaşamın her alanında da bu taklit, kendinden uzaklaşma görülür. Aile ilişkileri, arkadaşlık-dostluk ilişkileri, kadın- erkek ilişkileri, kısacası insanlar arasındaki maddî ve duygusal tüm ilişkiler artık bu taklidin damgasını taşır. Bu noktadan sonra yaşanan hayatlar gerçek değil, sahtedir. İşte günümüzde sanal yaşam denilen şey de bu gerçeği anlatır. Tekelci Dünya sisteminin bütün Dünya'ya hâkim kılmaya çalıştığı kültür, hiç kimsenin kendisi olamayacağı, kimliksiz, kişiliksiz, sahte ve sanal bir yaşam kültürüdür. Tekelci Dünya sisteminde gerçek olan tek şey tekelci düzenin çıkarları ve bekasıdır.
Türkiye gerçeklerine baktığımızda, toplumumuza hâkim olan kültürün haşmetlû devletimizin ve bağlı olduğu emperyalist sistemin çıkarlarının damgasını taşıdığını, bunu zedeleyecek en ufak bir girişimin bile nasıl bir şiddetle karşılandığını görüyoruz. Reklâmlarda, dizilerde, eğlence ve yarışma programlarında, okullarda, işyerlerinde, hayatın her alanında nasıl bir kadın, nasıl bir erkek, nasıl bir vatandaş olunacağının, neyin kabul göreceğinin resmî çok net çizilmektedir. Mutluluk ve mutsuzluk çizilen bu resme uyum ölçüsünde belirlendiğinden, şarkılar, romanlar, filmler, ilişkiler de bunu yansıtmaktadır. Piyasa şiirleri, piyasa romanları denilen tür bu resme benzeme yarışına sokulan insanların el kitabı, kılavuzu olarak piyasaya sürülmektedir. Tümüyle taklitten ibaret, kendi kişiliğini inkâra dayanan bu yaşam biçiminde en iyi yer tutmak için, bu yeri tutamıyorsa bunun acısını ifade biçimini öğretmek için neye ihtiyacı varsa o ürünler insanlarımızın hizmetine sunulmaktadır. Egemen sınıfa benzeme, onun parsasından küçük bir pay alma bile söz konusu olamayacağı halde, "yaşamış gibi" olabilmek, sanal bir yaşam uğruna en hayatî çıkarlarının karşısına düşürülmek... İşte yozlaşma, yoz kültür budur.
Demek ki biz, yoz kültüre karşı sanat alanında bir mücadeleden söz edeceksek, emperyalizmin ve tekelci burjuvazinin politikasına, ideolojisine ve yarattığı kültüre karşı bir duruş ve mücadeleden söz etmek durumundayız. Buna karşı bir yaşam alternatifini yaratma ve kitlelere sunma gücü ve yeteneğini kendimizde geliştirmekten söz etmek durumundayız. Edebiyat ve sanatın tüm alanları ancak bu temel üzerinde bir mücadele aracı haline gelebilir. Bu zemine dayanmayan ve bu amaca yönelmeyen hiçbir edebî ve sanatsal çalışma yozlukla mücadele etmek bir yana, kendini yozlaşmaktan kurtaramaz. Yozlaşmaya karşı sanat, ezilen-sömürülen sınıf ve emekçi halkların kişiliğini yeniden yaratma, zenginleştirme ve bir silâh haline getirme eylemi olarak görüldüğü ölçüde kitleler açısından da bir anlam kazanacaktır.
* 6. Kitap Dünyası Fuarı'nda Kolektifimizin 26 Kasım 2005 günü saat 17.00'de düzenlediği "Popülist ve Yoz 'Kültür'e Karşı Sanat" konulu Panel-Söyleşi'de ya zarın yaptığı konuşma metnidir. (S.P.)
