"Bilimsel Sosyalizm-Komünizmin yeminli düşmanları o kadar çok ki, hangi birini kaynak gösterip açıklayalım?
Bir yanda sol maskeli eloğulları, diğer yanda MİT-MOSSAD-CIA-MI5- ERD-SIFAR, vb. istihbarat örgütlerinin büyük bedeller ödeyerek besleyip büyüttüğü Marksizm düşmanı kurumlar Bilimsel Sosyalizm-Komünizm kaynaklı akımlara beş koldan saldırıya geçmiştir.
Sosyalist devrim ve kuruculuk deneyimlerinin çözülüp başka bir şeye dönüşmesiyle birlikte sosyalizme karşı "yeni" bir cihat açılmıştır. Bir daha proletarya bütün Dünya'da iktidara gelmesin diye emperyalizmin bütün örgütleri teyakkuz halindedir. Kapitalizmin egemenliği daha fazla yara almasın diye, birazcık daha sosyal-tarihsel ömrünü uzatabilsin diye hegemonlar cansiperane büyük bir savaş veriyorlar. Kime karşı? Elbette kapitalizmin mezar kazıcısı güçlere karşı. Kimlerdir bu güçler?
En başta Modern Proletaryanın başını çektiği proletarya, işsizler ordusu, ezilip sömürülen-sömürgeleştirilmek istenen Dünya'nın emekçi halkları, burjuvazinin soyup soğana çevirdiği bütün ara katmanlar, kır ve kent kü- çük-burjuvazisi, emekten ve emekçiden yana dürüst ve ilkeli tavır geliştiren hakikî aydınlar, proletaryanın müttefiki entelektüeller, bilim insanları, sanatçılar, şairler, ressamlar, müzisyenler, vb.
Marksizm-Leninizm'in bilinçli düşmanı akımlar, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi'nden bu yana kapitalist Batı'nın himayesinde sosyalizmi ideolojik, teorik ve örgütsel olarak sulandırmaya niyetli bütün sapkın akımları desteklemektedir.
Yeryüzünde sosyalizmin egemenliği gerçekleşmesin diyen hegemonlar, bu kaçınılmaz tarihsel zorunluluğun önünü kesebilmek için habire tahkimat yapmaktadır. Sol'dan devşirme ne kadar çürük insan malzemesi, dönek, dönme ve hain varsa bunların tamamı kapitalizmin çöplüğünde eşinmekte ve buradan nemalanmaktadır.
Sınıflı toplumlarda ideolojilerimiz dışında hemen hemen her kapıyı açmaya "muktedir" para, şöhret, kariyer hırsı taşıyanların imdadına yetişmektedir.
CIA-M0SSAD-MI5-BRD-SIFAR, vb. bu konuda kesenin ağzını sonuna kadar açmıştır. MİT bu konuda birilerinden asla geri bir konumda değildir. Adlarını yazmaya gerek görmüyoruz (ki, bu görevi sağlı "sol"lu burjuva partilerinin kiralık kalemleri daha güzel işliyor ve belgeliyorlar). Bilinen bu zevatın basın-yayın faaliyetleri arasındaki "vukuatı"da belgelidir. Kim kimdir? Kimileri anılan istihbarat birimlerinden ya da "Kopenhag Kriterleri" doğrultusundaki örgütlerden, hükümet dışı kuruluşlardan (NGO-STK), yerli-yabancı istihbarat birimlerinden, tekelci basın-yayın kurumlarından, devletten yardım almaktadır. Kimileri alınan bu "yardımları, hem de ilericilik adına normal da karşılamaktadır.
Devrimci ve Marksist kaynaklı bütün düşünce akımları dönüştürücü özünden soyutlanarak zararsız hâle getirilmek üzere kuşatma altındadır. Bilimsel inceleme-araştırma, ideolojik-teorik çalışmalar, sanat, edebiyat, estetik konusundaki çalışmalar tarih ve sınıf bilincini öne çıkarıyorsa, onlara göre bu bir felâkettir. Paranın, kapitalist özel mülkiyetin ebedî oluşunu savunan bütün düşünce-davranış çizgileri egemen gerici sınıfların koruyuculuğunu hak etmiştir.
Sürrealizm akımı da sosyal realizm akımının önüne çıkarılmış bir burjuva sanat akımıdır. Batılı istihbarat örgütlerinin -CIA başta olmak üzere- gerek ilerici sanat akımları karşısında, gerekse SSCB deneyiminin çözülüşü gibi konularda hangi sanat ve politika akımlarını ve kişileri nasıl, neden, niçin, hangi amaçlarla kullandığı konusu artık "komplo teorisi" olmak suçlamasından kurtulmuş ve ilgililerce resmen açıklanmıştır. İngiliz MI5 istihbarat örgütü sürrealist sanat akımını sosyal realizmin, Bilimsel Sosyalizm- Komünizmin önünü kesmek için kullanmış olduğunu resmen açıklamıştır.
Kapitalist Batı'nın Türkiye'deki baş temsilcisi ajanlar her alanda bilimsel bilgi ve bilinçlenme yolundaki insanlarımızın örgütlenmesinden, ayağa kalkmasından büyük ölçüde korkup irkilmektedir.
Üniversite çevreleri, basın-yayın kuruluşları, her daldan sanatçılar, subaylar, bürokrasinin her iki kanadı, vb. anılan kuşatmaların kıskacındadır.
6. Kitap Dünyası Fuarı etkinliklerimizde yukarda değindiğimiz konu bilinçli bir provokasyon örneği ile Kolektifimizin karşına çıkarıldı. Yakınmıyoruz. Her siyasî akım ideolojik-sınıfsal konumuna-seçimine göre hareket etmektedir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur.
Fuar yönetiminin düzensizliği ile buluşan ve çeşitli "sol" örgütlerin taraftarlarından oluşan 15 şair, 45 dakikalık etkinliklerini 35 dakika çiğnemiş, 15.45'te terk etmeleri gereken konferans salonunu 18.20'ye kadar kullanmaya cüret ederek Kolektifimize ayrılan 45 dakikalık etkinlik zamanını kabaca sömürmüş ve bunu içlerine sindirmiş-haklı(l) gerekçelerle(l) savunarak,"Sosyalizm Öldü mü?" başlıklı panel-söyleşimize ayrılan zamanı kullanmak istemiştir. Kimler mi? Liberal, tasfiyeci, postmodern, yeni sollar, reform ist-revizyonist çizgileriyle burjuva ve küçük-burjuva sanat akımlarının boy boy temsilcileri.
Kolektifimizin ve yönetmen arkadaşımız Sırrı Öztürk'ün boy hedefi olarak seçildiği olayda, bütün iyi niyetli uyarılarımıza rağmen zamanımızın çalmışını protesto edişimize karşı sözlü sataşmalar, el-kol sataşmalarına dönüşmüş, şair Arif Damar'ın* bastonuyla Sırrı Öztürk'e ağza alınmayacak küfürler ederek fiilî saldırı teşebbüsünde bulunduğu görülmüştür. 80. yaş gününü bazı etkinliklerle kutlayan Arif Damar ve öteki sataşanlar zararsız
hâle getirilmiştir.
Sataşma teşebbüsünde bulunanların gerekçesi: "Efendim, İzmir Kitap Fuarı'nda siz de bizim (Öküz Dergisi'nin) panelin zamanını çalmıştınız. Ne olur anlayış gösterin, panelimiz şimdi bitirilecek..." şeklinde başlamıştı. Bu mantık çarpıtmasından başka bir şey değildi. Olay 6 yıl önce gerçekleşmiş, konuşmacı arkadaşlarımız Öküz Dergisi sorumlularından 5-10 dakika zaman vermelerini rica etmiş, onlar da bu öneriyi uygun bulmuştu. Ayrıca, onların paneli son panel olduğundan zaman sınırlaması söz konusu da değildi.
Küçük-burjuvazi demek ki yememiş, içmemiş, içlerinde ukde gibi "kuyruk acısı" çekmişçesine fırsat kollayarak ve de hazır Sırrı Öztürk Konferans Salonu kapısında ayaklarına kadar gelmişken zehirli dilleriyle sataşmak ve fiilî saldırılarda bulunarak küfürleşmek yolunu seçmişti!
Sırrı Öztürk zamanında "What is this party? ÖDP vb. Üzerine" isimli bir kitap yazmış anılan siyasî akımlara karşı fikir savaşı açmıştı. Şimdi bunların "rövanşı" alınıyordu!
Anılan şairler derslerini almamış olacak ki, bir hafta sonraki (26 Kasım 2005 tarihli) "Popülist ve Yoz 'Kültür'e Karşı Sanat" başlıklı panel- söyleşimizin sonunda da arzı endam etmiş "zamanı aştınız" diyerek yine sataşma yöntemini seçmiştir. Oysa fuar idaresine bilgi verilmiş ve Kolektifimizin etkinliğinden sonraki panelin iptal edildiğini öğrenmiştik. Bu yüzden de 5 dakikalık kullanılmayacak -iptal edilmiş- bir zamanı kullanmıştık.
Bu "basit" gibi görünen sataşmaların, küfürlerin, fiilî saldırı teşebbüslerinin ardında yatan etken Sorun Yayınları Kolektifi nin Modern Proletaryanın ajanı olarak burjuva ve küçük-burjuva akımlarının karşısında bir Kurum disipliniyle 30 yıldır organize oluşuydu. İdeolojik-sınıfsal-örgütsel duruşlarıyla sosyal-pratikte doğrulanmamış görüş ve akımların temsilcilerinin bozgunlara uğramasının verdiği bir sonuçtu. Başkaca yapacakları bir şeyleri yoktu. Altına imzalarını açarak ne Kolektifimizi ne de Sırrı Öztürk'ü eleştiremiyor- lardı. Düşünce düzeyindeki seçimleri sosyal-pratikte doğrulanmayanların yapageldiği gibi, bunun suçunu başkalarında aramak, sataşmak, küfürleşmek ve fiilî saldırılarda bulunarak taraftarlarını bir süre daha oyalamak güdülerinden ileri geliyordu. Hayat mücadelesinin de doğruladığı etkinliklerimiz karşısında ve fikir düzeyinde söyleyecekleri fazla bir şeyleri yoktu.
Sorun Yayınları Kolektifi ve SORUN Polemik Dergisi, Modern Proletaryanın, Devrimci ve Marksist Sol Kadroların koruyuculuğu ve güvencesin- dedir. Her türden provokatif girişimleri izole edecek donanıma da sahiptir. Sınıflar mücadelesinin daha da keskinleşmesiyle "sol"dan dönenlerin muhtemel saldırılarına karşı da hazırlıklı olacaktır
ed�mn�6 x_ �züne indirilmiş eylemlerin tekrarı ile tanrı ya da ata ile özdeşleşmiş hissedilmektedir. Bu türden bir özdeşleşme taklit ve tekrar ile gerçekliğini kazanır ve onun gerçekliği, olunması gerektiği yerde bulunmakla değil buyurulduğu yerdeki işlevsel konumu ile ancak tanımlanabilir. Böyle bir gerçeklik kurgusunun ideoloji anlamına geldiğini not etmemiz gerekiyor. Ve zamanla bu türden gerçeklik/ideoloji yeni bir dine dönüşür. Bu yeni dini yaymakla görevli müritler ordusu kendilerine yeteri kadar vahiy gönderdiklerine inandıkları tanrılarının yaptıklarını yeryüzünde tekrarlamakla yükümlü sayarlar. Bu süreç güncel- leştiğinde efsane-kahraman ya da kahramanlar kuşağının eylemleri mitsel öğelerle süslenir be bu şekilde tarihsel dönüşüm yenilenerek yinelenir. Bu yenileme-yineleme durumu zamanı kutsal an'da durdurma-dondurma çabasından başka bir şey değildir. Değişen sadece ritüeli yöneten erkin niceliği ile ilgilidir. Sadece niceliği ile ilgilidir, niteliği ile ilgili değil. Niteliğin "aynılığı" tartışılmaz bile.
Biraz antropoloji bilgisi: Eğer tarih tanrının iradesinden bağımsız değilse ve yegane güç olan tanrı, tarih konusundaki iradesini bir başlangıç mitosu ile insanlığa/kullarına vahiy ettiyse, kullara düşen bu başlangıç-vahiy sürecini tekrarlamaktan ve bu tekrarları başlıca tapınma biçimi olarak kabullenmekten başka bir şey olamaz. Burada tekrarlamamız gereken unsur kutsal olanın ya da "ilk" olanın tarihi ikiye bölme gücünde olduğudur, mutlak güç. Bu "ikiye bölme" eyleminin kalıcılığı-devamlılığı müritlerin ritüelleri ile sağlanır. Ben ve diğerleri kurgusu, BEN ile özdeşleşen biz ve diğerleri şekline dönüşerek militarize bir hal alır. Ve zor, mitos öznesinin kutsallığını yeniden inşa eden başlıca unsura dönüşür. Yeniden inşa süreci, yinelenen inşa süreçlerinin toplamından başka bir şey değildir ve bu toplam zaman içinde birimlerin eklenmesi ile kendisini geliştirir. Kullardan beklenen temel "şey" ise bu süreçler içinde kutsalın yeniden keşfidir.
Kutsal olanın her yeniden keşfi, aynı zamanda, insanın ilkelleştirilmesi için gerekli argümanların yeterliliğinin de gözden geçirilmesidir. Yeterlilik durumunu niteleyen unsur, onun gündelik yaşamın en sıradan anlarına dahi müdahale edebilme, bu anları dahi yönetebilme gücüdür. Bu nedenle erk için herhangi bir yolla kutsalın -yeniden- keşfi varoluşsal bir öneme sahiptir. Sorun, insanlığın da bizatihi kendisini bu türden bir varoluşun öğesi olarak görmesiyle ilgilidir. Bu ikili yabancılaşma sonucu kutsalın farklılığı doğalmış gibi algılanmaya başlanır. Ve bu farklılık durumu eklektik mitoslarla zenginleştirilir. Güncelin, bireyden başlayıp ulusta biten kahramanlık mitoslarının oluşumunda temel unsur o ana dek tanımlanmayan yönleriyle gerçeğin yeniden tanımlanması çabasıdır.
Onuncu yıl marşı böyle bir sürecin sonuç bildirgesidir. Ve en az marşın söyledikleri kadar marşı söyleyenlerin konumlanışı da önemli ve öğreticidir.
Evet, 1933'de "devlet" bir üniversite reformuyla yetkin bir ideoloji kurumu oluşturma yönünde ciddî bir girişimde bulunmuş ve elli yıl sonra ufak tefek birkaç müdahale ile kurumun ideolojik yapısı güçlendirilmiştir. Elli yıl önce resmî bir müdahale ile resmî bilim adamları yetiştirilmesi için çalışmalar yapılmış ve görünen o dur ki bu iş başarıyla sonuçlanmıştır; en yetkin örneklerinin üçüncü kuşak resmî bilim adamları arasında bulunabileceğini düşünüyorum.
"Resmî bilim adamı olur mu?" demeyin. Olur.
"...kör olmak ne iyi şeydir/ne güzeldir sevmek karanlığı.../...kör olmak ne iyi şeydir/Körler ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar/Ne kimseye kendi gözlerinden verirler/ne kimsenin gözlerinden alırlar/Körlerdir ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar..."
Sorun olmadığını oluşturmadığını görüyoruz, biliyoruz. Ve biliyoruz ki;
"...Bilirim/beş altıyı geçmez/senin kafanın raflarında dizili/kapalı şişeler gibi sorgular/Sen ki kapkara cahilsin/herhangi bir hukuku düvel profesörü kadar..."
Bu türden cahil bilim adamları tarafından, ilân edildiği şekliyle "otuzların istikrarlı ortamında", üniversiteler kalıcı bir şekilde bu istikrarın karakollarına dönüştürüldü. "Devletin ülkesi ve milleti..." adına talim ve terbiye esaslarına göre bir taraftan resmî bilim adamlarımız şevk ve heyecanla, şevk ve heyecan pompalanarak yetiştirilirken, istikrarın estetik korunması da resmî sanatçılara/resmî şairlere havale edilmiş olmalıydı.
BAŞLANGICIN 1923 kabul edildiği, on yıl süren bir savaşın ardından yaratılan göğsü tunç siperli önde yürüyen milyonlarca "yeni insan" kötülüğü geriliği boğmaya and içiyor. Anlaşılan o ki 1923'de başlayıp 1933'de biten bu büyük savaş kötülüğe ve geriliğe karşı yapılmış olup düşman bir kez daha tanımlanıyor. Bu tanım, 1933 itibariyle egemen olanlar ve egemenlere biat edenler dışında herkesi kapsıyor. Tanımlandığı şekliyle karanlıkla baş etme mücadelesini resmî bilim adamlarının resmî sanatçıların ya da "karanlığın üstüne güneş gibi doğanların" heyecanla sürdürdüğünü görüyoruz.
Resmî bilim adamlarının Avrupa faşizmlerinin etkisiyle Türk ırkı üzerine antropometrik çalışmalar yapıldığı, onbinlerce insanın kafatası ölçüleri alınarak "bu biz, bu öteki" sınıflaması için şevkle veri toplandığı günlerde "Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız"mısraını iyimser bir yaklaşım gösterip bir metafor olarak değerlendirmek istiyorum. Ancak izleyen "tarihten önce de vardık, tarihten sonra varız" şeklindeki daha az bilinen mısraı- nın ciddî bir antropoloji analizi gerektirdiğini düşünmeden de edemiyorum. Çünkü bu mısra efsane kurgularıyla yaşayan ancient (=eski,) toplumların düşünce/ideoloji yapısını birebir yansıtması açısından oldukça önemli; tarihin sürekliliğini tanımlıyor. Böylesine bir süreklilik ancak döngüsellikle olanaklıdır. Bu döngüselliğini kısaca şematize etmeye çalışalım ve onu bir çembere benzetelim. Anılan "tarih modeli" kendisine bu çemberin "bir noktasını" başlangıç olarak kabul eder; öncesi ve sonrası bu başlangıcın öncesi ve sonrasıdır, doğal olarak bu başlangıç noktasının öncesi ve sonrası hem öncesi ve/veya hem de sonrasıdır. Kurucu mitos bu döngüde düzenli aralıklarla uğranılan, zorunlu aralıklarla uğranılan bir noktayı oluşturur. Çemberin bu noktasını çemberin diğer noktalarından ayıran unsur ise onun başlangıç olarak kabul edilmesidir. Onuncu Yıl Marşıyla döngüsel olarak kurgulanan dolayısıyla da hareketsizleştirilen tarih anlayışında bu çemberin başlangıç noktasını 1923 ile 1933 yılları arası oluşturmaktadır. Çünkü burada dondurulan-durdurulan zamanda resmî ideoloji, temel argümanlarını yeniden gözden geçirme, restore etme ve güçlendirme fırsatını bulmuş, egemenlik inşa edilmiştir.
Marşın üçüncü ve dördüncü kıtaları bize resmî ideolojinin argümanlarıyla tanışma fırsatını verir; tabii ki uygun bir retorikle... "Çizdik kanımızla öz yurdun haritasını" diye başlayan üçüncü kıta "misak-ı milli" konusunu/sorununu dile getirip çözümünü ilan eder. "Örnektir milletlere açtığımız yeni iz" -antiemperyalizm söylemi-, "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz" -halkçılık!- vb. sürer gider marş; nakaratlarla marş duygusu ve coşkusunun şaha kalktığını görürüz: "Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri" [Ve popülist bir ara not: 2005 yılının sonunda hangi konuyu, hangi alanı ele alırsak alalım geriler liginde en ön sıradayız. Kuşkusuz bazı "işler" marşla olmuyor!]
Marşı iki resmî şair yazmış, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar, Cemal Reşit Rey bestelemiş. Özellikle Behçet Kemal Çağlar "resmî şairliğiyle" irdelenmesi konusunda haklı bir üne sahip.
Ayrı ve başka başlıklar altında incelenmesi gereken bir "şair" olan Çağ- lar'da türünün tipik bir örneği olarak "önemli resmî görevler" üstlenmiştir.
[Bu türden resmî görevler tanımı, okuyucuda "tüm çılgın resmî yazarların" devlette üstlendikleri "önemli görevlerin" araştırılmasını kışkırtmalıdır ayrıca...]
Bir süre sonra, toplumsal gerçeklikle hiçbir şekilde örtüşmeyen, kürsü/faşizan miting estetiğini aşamayan şiirleri bu türden gösterilerde dahi okunmaz olmuş, talim ve terbiye baskısı altındaki orta öğrenim çocuklarına zorla ezberletildiği bir dönemin ardından unutulmuştur.
Unutulmaya mahkûmdur, Onuncu yıl Marşı hariç... Marş yazarlarından çok söyleyenin ve söyletenin eseri olmuştur. Üstelik burada sadece söyletene değil söyleyene de bakılması zorunluluktur. Çünkü kim söyletirse söyletsin her söyleyiş döngüsel tarih kurgumuzun başlangıcının yeniden canlandırılması ritüelidir.
Söyleyenler bu kurgu içinde üretmeye değil unutturmaya ve unutulmaya görevlendirilmişlerdir. Söyleyenler kümesinin baş aktörlerinin akademisyenler olması, yükümlendikleri görevler dikkate alındığında, konumlarının ve yaşam çizgilerinin Çağlar ile birebir çakışması kuşkusuz rastlantıdan ötedir. "Türk önde, Türk ileri" diye heyecanla marşı söyleyen resmî bilim adamlarımızdan herhangi biri var mıdır ki alanında bırakın insanlık ya da toplum adına olsun, herhangi türden bir bireysellik adına bile ileri ve önde bir üretime/yaratıya imza atmış olsun, işte sırf bu nedenle herhangi biri var mıdır ki unutulmaya mahkûm olmasın?
"Var" diyenin de "varım" diyenin de saygıyla elini sıkmaya varım... Tabii kanıtlayacak!
(Devam edecek) 12 Aralık 2005
* Arif Damar, "Gitme Kal" adlı ve Toros Kitaplığı'ndan yayınlanan kitabında kendi kale minden konumunu şöyle tanımlamaktadır : "1959'a kadar 'Toplumcu Gerçekçilik"i savunuyordum. Şiirlerim de o tanım içine girer. Fakat ondan sonra sezgilerimle, sürrea list akımın devrimci bir akım olduğunu kavradım. Toplumcu gerçekçilikte halk için yazmak diye bir şey var; halk için yazmak, halkın anlayacağı şekilde yazmak diye bir düşünce. Oysa halk için yazmak halkın anlayacağı biçimde yazmak değildir."
