Kamu-Devlet yönetiminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin ara ara gündeme getirilen ve İMF'nin de bir an önce meclisten geçirilmesini istediği 'Kamu Personeli Kanunu Tasarısı Taslağı' üzerinde titizlikle durmak gerekiyor. Bu tasarı daha önce "Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı" olarak gündeme gelmişti. 3 ana saldırı yasa tasarısından, 2 yasa tasarısı yasalaş- tırılmış, sıra 'Kamu Personel Rejimi Yasa Tasarısı'na gelmişti. Burjuvazinin işlerini icra etmekle yükümlü ve görevli memuru olan hükümet, kamu emekçilerinden gelen yoğun tepkiler yüzünden, tasarının yasalaşmasını zamana yaymayı tercih etmişti.
Bu esnada Hükümet-Devlet boş durmamış, Kamu emekçilerinin üst örgütü olan KESK'i disipline etme operasyonunu, Eğitim Sen'i kapatma davası üzerinden yürütmüştür. Bilindiği gibi bu dava, Eğitim Sen'in içinde ciddî tartışmaların yaşandığı tüzük değişikliği manevrasından sonra kapatılmama- sıyla sonuçlandı. Ancak bu süreçte hem kendi içinden hem de egemenlerden gelen etkilenmelerle ideolojik olarak ciddî savrulmalar yaşadı. Sendika bir dönem ciddî bölünme kaygıları bile yaşadı. Akabinde Eğitim Sen'in son eylemi olan 'Büyük Eğitimci Yürüyüşü'ne egemenlerin sert sopası ve Ankara'ya sokmama girişimi Eğitim Sen'in geleceği açısından acaba ne tür bir mesajı kodlamaktadır. Daha eylemden birkaç gün önce hükümetin sözcülerinin verdiği olumsuz demeçleri ve yaşadışıdır sözleri kamu emekçilerinin sendikal konumu açısından acaba neyi işaretlemektedir?
Bütün bu süreç ilerlerken Hükümet-Devlet elindeki mevcut yasalardan da hareket ederek, daha planlanan yasalar tam çıkmadan 'Kamu Personel Rejimi'ni uygulamaya başlamıştır. Hatta Ankara eyleminin uzaması sürecinde bir grup, ertesi gün yapılacak Kariyer (apolet) Sınavı için geri dönmüş, böylelikle Eğitim Sen'in yasa karşısında belkemiksizliği/tutarsızlığı eyleme de yansımıştır. Bu tür yasa tasarıları ve sınav denemeleri sayesinde devlet, manevra alanını her geçen gün genişletmektedir.
Başbakan vekili, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, 'Kamu Personeli Kanunu Tasarısı Taslağı'nı yasalaştırma gerekçelerini sıralarken şöyle demektedir: "Mevcut memurları sözleşmeli yapmayacağız. Memurluk yapan berber, terzi, müstahdem, aşçı var hem de o kadar çok ki. Bunları memur olarak istihdam etmek doğru değil. Garson, müstahdem ve aşçıdan devlet memuru olmaz." Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin, şu anda görevde bulunanların sözleşmeli personel olmaları için zorlanmayacaklarını, ancak tasarının yasalaşmasından sonra yeni göreve başlayacakların sözleşmeli olarak alınacaklarını; şu anda 30 bin sözleşmeli personelin bulunduğunu, bu personelin sözleşmelerini her yıl yenilediklerini; sendikalarla performansa dayalı çalışma sistemi ve maaş sistemindeki yapacakları yeni düzenlemelerde... anlaşamadıklarını belirtmektedir (Radikal, 19 Eylül 2005).
Başbakan vekilinin yukarıda bahsedilen demagojisi kamu emekçilerine hiç de inandırıcı gelmiyor. M. Ali Şahin'in söyleminden ziyade, eylemine bakıldığında yaptığı açıklamaların, çarpıtmaları da içeren çok yönlü bir saldırı olduğu rahatlıkla görülebilir.
M. Ali Şahin'in başkanlığında, Başbakanlık, Devlet Planlama Teşkilatı ve Maliye Bakanlığı tarafından ortak hazırlanan "Kamu Personeli Kanunu Tasarısı Taslağı"nda "memur" tanımı yeniden yapılıyor. Mevcut mevzuata göre 2.195.000 olan memur sayısı yeni 'memur' tanımına göre 200.000- 250.000 arasında öngörülmektedir. Mevcut 'memur' kapsamında bulunan kamu emekçilerinin yaklaşık olarak % 89'u 'memur' kapsamının dışına çıkarılması; 'memur' kapsamının dışına çıkarılacak olan kamu emekçilerinin ise 'sözleşmeli personel' olarak çalıştırılması hedeflenmektedir. Yeni personel rejiminin 2006 yılı başında uygulanmaya konulması için çalışmalar hızlandırılmadadır.
M. Ali Şahin "Garsondan, müstahdemden ve aşçıdan devlet memuru olmaz" diyerek, emekçilere sınıf kinini kusmakta; islami renkteki örtüyle gerçek yüzünü gizlemekte, yaptığı çalışmalarla burjuvazinin sınıf bilinçli has bir kadrosu olduğunu alenen ortaya koymaktadır. Burjuvazi tarafından yapılan son 25 yılın en kapsamlı saldırısı, yoksul islamla hiç de alakası olmayan, burjuvazinin sınıf çıkarını gözü kara biçimde temel alan hükümet tarafından, 'reform' aldatmacası altında yapılmaktadır.
Kapitalist toplumda reform, kapitalist sistemin kahrının çekilir kılınması için mevcut durumun iyileştirilmesini içerir. Burjuvazinin islami görünümlü AKP hükümetinin sözde reform girişimleri ise iyileştirmeyi içermemekle birlikte mevcut hakları da gasp ve talan etme mantığı üzerine kuruludur. Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Kanunu, Kamu Personel Kanunu Tasarısı Taslağı, Sağlık ve Sosyal Güvenlik ile yapılmak istenen son değişiklikler bir bütün olarak ele alındığında reform söyleminin bir aldatmacadan ibaret olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizi mevcut durumdan geriye çekmek isteyen reformlara, dense dense gerici reformlar denilebilir. Emekçiler açısından mevcut sistemin statü ve statükosu da savunulabilecek bir içeriğe ve uygulamaya sahip değildir. Emekçilerin sendikal örgütleri "Ya kırk katır, ya kırk satır" ikilemine düşmeden, hem mevcut statükonun, hem de talan ve tahkimat amaçlı gerici reform (transformasyon) saldırısının teşhirini iyi yapmalı; karşı duruşunun gerekçelerini, tasarılara ilişkin görüş ve önerilerini çok net olarak ortaya koymalıdır. Ayrıca mevcut satüdeki kazanılmış olan hakların gaspına ve talanına asla izin verilmemelidir. Bu yönde yapılacak eylemlilikler ciddî planlama ve istikrarı gerektirmektedir. Ancak kamu emekçilerinin en büyük üst örgütü olan KESK tutarlı bir tavır sergileyememiş, zamanla gücünü yıpratarak zayıflatmıştır. Ankara'da 50 binleri aşan kitlelerle miting yapan KESK ve Eğitim Sen bugün hangi konumdadır? "Büyük Eğitimci Yürüyüşü" Ankara'ya girmeden saldırıya uğradı. Bu Eğitim Sen'in tarihinde, şehir içine birkaç sızmalar hariç, Ankara'ya girilmeden dönülen ilk eylemliliktir. Kızılay'ı zapt etmiş bir gelenek için durum hiçte iç açıcı değildir. Polis Ankara'ya daha girmeden otobüsleri durdurma gücünü Eğitim Sen'in kitleselliğinin temsili boyuta kadar inmiş olmasından mı aldı? Şubelerin eylem öncesi hazırsızlığı, AB'cilerin estirdiği demokrasiciliğin verdiği rehavet ve sendikal bürokrasinin siyasal rant kafasıyla çalışan pragmatist kafasının bütün bu yaşananlar da hiç mi suçu yok? Bu ve benzeri soruların cevabı sınıf bilinçli emekçilerin kafasında nettir. Sermaye nereye, ne zaman, ne kadar saldıracağını ayrıntılı planlıyor, zayıf bulduğu noktaya yükleniyor. Yapılan saldırılarla sermaye şu amaçlarını gerçekleştirmek istemektedir: İş güvenliğini yok etmek, Sendikal örgütlülüğü yok etmek, Sosyal güvenliği yok etmek,
Emekçiler arasında farklı ücret politikası ve farklı statüler yaratarak bir hiyerarşi oluşturmak ve bu sayede sınıf içi rekabeti artırmak,
Sınıf içi hiyerarşiyi körükleyerek, sınıfın kolektif tavır sergilemesinin önüne geçmek, yine bu sayede kolektif sınıf bilincinin gelişmesini engellemek,
Hem sektörler arası hem de aynı sektör içinde emekçileri birbirine karşı konumlandırarak sınıf içi çatışmayı hızlandırmak. Böylelikle sektörler arası ve sektör içi sınıf dayanışmasının önüne geçmek,
Sektörler arası ve sektör içi dayanışma ağını ortadan kaldırarak, sınıfın genel kaynaşmasını engellemek ve kolektif, bütünsel bir sınıf hareketinin ortaya çıkmasının önünü kesmek,
Burjuvazinin harcama kalemleri olan bütçeden sosyal harcamalara (eğitim, sağlık, emeklilik...) olan payı ortadan kaldırmak, bu harcamaları bütçe dışından finanse etmek, bunun içinde yeni vergilendirmeler yapmak, toplumun bütününü ilgilendiren sosyal alanlarını kapitalist piyasanın özel bölümüne bırakmak,
Her alanda özelleştirmeyi hızlandırmak, özelleştirme önündeki engelleri
kaldırmak,
Tekelci Sermaye sınıfı, kapsamlı ve çok boyutlu saldırılar sayesinde sömürü oranını yükselterek coğrafi düzlemde sınıflar savaşımında elini güçlendirmek, yeni mevziler ele geçirmek istemekte; uluslarası düzlemde ise kapitalist Pazar hiyerarşisinde-pramitinde bir basamak yükselmek istemektedir.
Tekelci sermayenin makro ölçekte yapmış olduğu bu planlar, mikro ölçekte nasıl karşılığını bulacaktır. Yasa tasarılarının kanunlaştırılması ve uygulanmasıyla; uygulanması esnasında, yasadan olumsuz etkilenen işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin tepkileri ve karşı koyuşlarının, gerilimlerinin, çatışmalarının aldığı forma göre dönüşüme uğrayacaktır. Emekçi kitleler belirlenen yasa taslakları gündeme getirildiğinde geçmiş sınıf savaşımlarının deneylerini hafızalarından yeniden hatırlayacak duruma gelmezlerse, sınıfsal sezgi, bilinç, uyanıklık üzerinden örgütlü hareket etmezlerse burjuvazinin manevrasına karşı koyuşlarda yetersiz kalırlar. Kuşkusuz emekçilerin bu karşı koyuşları, emekçilerin her alanda (siyasî, sendikal, sanatsal, kültürel...) örgütlü oluşlarıyla, kolektif bağımsız sınıf tavrı sergilemeleriyle mümkündür. Sadece sendikal-lokal karşı duruşlarla yapılan saldırıları durdurmak mümkün değildir. Lokal karşı koyuşlarda direnmek mümkündür ama kazanmak mümkün değildir.
Burjuvazi saldırıların hazırlığını yaparken ve saldırırken her alanda hazırlık yapmakta, bütün güçlerini seferber etmekte, güçleri yetersiz kaldığında çıplak zor kurumlarını da, (asker, polis, istihbarat, hatta illegal organlarını) harekete geçirmektedir. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin örgütlülüklerine baktığımızda, burjuvaziden oldukça geri bir örgütlülüğe sahip olduğunu görürüz. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerin örgütlenmeden ve örgütten başka silahı olmadığına göre sınıflar mücadelesini layıkıyla yürütebilmesi için her alanda örgütlü olması gerekmektedir. İşçi sınıfı ve işçi sınıfının tarihsel müttefiki olan emekçi kitleler başta siyasi ve ekonomik örgütlenmesi olmak üzere diğer alanlarda da örgütlenmesini gerçekleştiremezse ekonomik mücadelede bile (sömürü oranının düşürülmesi...) başarma şansını hiç bir zaman yakalayamayacaktır.
13 Aralık 2005
