Genel anlamıyla Sol'un ve özelde Devrimci ve Marksist Sol Kadroların ideolojik-teorik-pratik-örgütsel konumu üzerine oldukça kapsamlı değerlendirmeler yapıldı. Marksizmin bu coğrafyadaki yorumu üzerine pek çokteori- pratik sergilendi. İdeolojik-teorik çalışmalarımızla Marksizme katkı bahsinde de bazı etkinliklere başvuruldu. Bu türden çabaların sosyal-pratikte sı- nanmasıyla hangi teori-pratiğin Marksizme uygun olup olmadığı hususu da yeterince sınanıp denendi. Marksizmin yorumundaki eksikliklerimizi, hata ve yanılgılarımızı "rota düzeltimi"yle yerli yerine koyma bahsinde ise, hayat ve mücadele Devrimci ve Marksist iddialı herkesin önüne "Marksizmi pratikte yeniden üretme" sorununu koydu.
Günümüz şartlarında Devrimciyim, Marksistim diyen birey, grup, çevre ve örgütlerimiz, özellikle de SSCB ve ÇHC gibi deneyimlerden sonra yeniden sınanmaktadır. Sınanan nedir? İdeolojik-teorik-pratik-örgütsel deneyimlerimiz. Marksizmden ne anladığımız, diyalektik, tarihsel, felsefî materyalizmi hangi düzeyde özümsediğimiz, metedolojiyi doğru kullanıp kullanamadığımız ve doğrudan hayata sahiplenerek üretim faaliyetindeki konu- mumuzdur.
Genel anlamıyla Sol, özelde Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar hayata sahiplenmek, kapitalizmi-emperyalizmi yeryüzünden kazıyıp atmak gibi can alıcı konularda çok farklı formasyonlarda durmayı tercih ediyor. Farklı formasyonlarda durmak sorun değildir. Farklı formasyonlarda duranların nihaî amacı ve sosyalizmin asıl sahibi işçi sınıfı ve emekçi halklarla olan/olması gereken organik ilişkilerdeki konumu önemlidir. Farklı yerlerde duranlar bu türden duruşlarını hem kendi kadrolarına hem de dışındaki Devrimci ve Marksist Kadrolara açıklamak ve ikna etmek durumundadır. Farklılıklar hizipçiliği, hizayı bozmayı değil, ayrışıp kurumsallaşmış birlikteliği, kolektifliği, belli ilkelerle yan yana durmayı, deney aktarımında bulunmayı, birbirinden öğrenerek davranmayı gerektirir. Birleşik, güçlü, ciddî, güvenilir ve her türden donanımlı kurumlaşmaları hiçbir burjuva baskı ve zoru geri adım attı- ramaz. Kolektif aklı, bilinci ve eylemi örgütleme başarısını göstermiş bir iktidar yürüyüşünü hiçbir gerici güç engelleyemez. Tutarlı bir tarih ve sınıf bilinciyle donanmış bir örgütlenmeyi hiçbir güç nihaî amacından saptıramaz.
Türkiye sosyal-pratiğinde rol ve sorumluluk almış Türk Solu ile Kürt So- lu'nun tarihsel ve sosyal vukuatını bu yazıda inceleyerek konuyu uzatmaktan yana değiliz. Sözü, çeşitli Sol yayın organlarında "Solun Artık Ortak Bir
Hukuku Var" diyerek nihayet bir konuda diyaloga girip "Sol İçi Hukuk"u gündeme taşıyanlara getirmek istiyoruz.
Bu türden bir "hukuk" arama anlayışı nereden geliyor? Konu ayrıntılı tartışmaya açıktır. Bu türden arayışı tetikleyen nedir? Genel anlamıyla Sol'da kümelenen örgütsel duruşların teorik-pratik serüveninin bir kritiği yapılmış mıdır? "Olumsuzlukları olumluluğa dönüştürme geleneği bizimdir!" diyebilmek için Türkiye'deki Sol'un Devrimci tarih, gelenek ve kadrolarının uzantısında her birim kendisini değerlendirebilmiş midir? "Biz hangi tarihsel- sosyal geleneğin meşru ve yasal temsilciyiyiz?" diyebilen kaç adet örgüte sahibiz? "Ortak Hukuk" diye bir araya gelip 9 ay süre ile tartıştıktan, kimileri de bu sürece hemencecik eklemlendikten sonra örgüt ve grup yapıları arasında ortaya çıkan çelişki ve çatışkılara "çözüm arayışf'nın temeli neye dayanmaktadır? Mevcut Sol 'yapılar' neden "illegal" ve "legal" duruşlarının bir bilânçosunu çıkaramamaktadır? Legalite ve illegalitedeki duruşlarımız böyle mi olmalıdır? Gizlilik ve yeraltı faaliyeti ile günümüzdeki duruşlarımızın ölçüsü böyle mi olmalıdır? Kendiliğinden örgüt kurmak, kendi dar grubunu veya hizipçi-hizayı bozucu duruşunu PARTİ yerine ikâme edip sosyal- pratikte kitleleri yanıltmanın, her "ara-rejim" koşullarında çok ağır kayıplar vererek yenilgilerin açık bir eleştirisi yapılmış mıdır? Sosyalizmin 150 yıllık tarihine sahiplenerek bu süreçten geleceği kazanmaya yönelik çok yönlü dersler ve sonuçlar çıkarılmış mıdır? Sol, özellikle de Devrimci ve Marksist Sol Kadro olabilmeyi hak etmiş örgütler neden İşçi Sınıfı Hareketi ile Sosyalist Hareketi buluşturup bütünleştirme başarısı gösteremeden ve de hak etmeden sarihi TKP'nin isim ve sıfatlarını sömürerek kullanmaktadır? İşçisi, işsizi, emekçisi, yoksul Türk ve Kürt köylülüğü ile Devrimci gençliğine, Sosyalist aydınına yol gösterecek bütünlüklü, birleşik, ciddî, güvenilir ve donanımlı bir örgütlenmenin oluşturulabilmesinin önündeki engel nedir? Devrimci ve Marksist Sol neden politikasızlığın girdabına itilmiştir? Bu cenahımız neden "Öndersizlik Krizi"nde kıvranmaktadır? Tutarlı bir "demokrasi mücadelesi" ile buna bağlı tutarlı bir "iktidar mücadelesi" reformizmin, revizyo- nizmin kucağına düşmeden niçin verilememektedir? Nihaî amacı bir fakat farklı formasyonlarda duran Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar neden ve hangi bilimsel-haklı gerekçelerle hareketimizi merkezî disiplin ve otoriteye kavuşturamamaktadır? Bireyci, benmerkezci, fanatik, sekter, dogmatik ve kariyerizm hastalığına yakalanmış örgütsel duruşların ve onların önde gelenlerinin hotzotçuluğunu hangi bilimsel metodoloji ya da Marksist ilkelerle açıklayabiliriz? Hangi birey, grup, çevre ve örgütsel duruşlarımız yerel (mahallî), ulusal, sosyal ve enternasyonal diyalektiğe katkı olabilecek, tartışmaya aday tezlerimizi senteze kavuşturucu çabalar içindedir? Yerli iç deney zenginliğimizin bereketini dövşürecek, dünya devrimci pratiğine bulunduğumuz coğrafyadan yeni bir halka katkısı sunacak hangi ilke, kural, yöntemlere sahibiz? Kadrolar arası yaratıcı diyaloglarımızda Marksist- Leninist normları niçin işletemiyoruz? "Devrimci Oturum" disiplinlerini gerçekleştirmek ve sonuçlarına katlanmak yerine talandan mal kaçırırcasına her siyasî sol eğilimin kendi dar grubunu kurma "özgürlüğü" nereden kaynaklanıyor? Sol "cenahımız" bir yandan "Radikal Sol" olarak diğer yandan "Sosyalist Sol" duruş ve iddialarıyla kapitalizme-emperyalizme karşı mücadelede hangi ideolojik-teorik-pratik- örgütsel güvencelere sahiptir? 24 adet "legal", 61 adet "illegal" duruşlarımızla mı nihaî amacımıza doğru yürüyeceğiz? Böyle mi götürmekten yanayız? Hangi legal ve illegal duruşları ciddîye alıp diyaloga gireceğiz? Aşınmış ve aşılmış yol-yöntemlerle ilerlemenin olumlu olarak nitelenecek bir işareti yoksa "Sol'da Hukuk" arayışı neyi çözümlemeye yarayacaktır? Mevcut örgütsel anlayışlar büyük ölçüde meşruluk ve devrimci yasallıklarını zedelemişken, kadrolar arası büyük bir erozyon yaşanıyorken, örgütlere kan ve can veren işçi sınıfı, emekçiler, işsizler, gençler, aydınlar politikasızlığın girdabında sosyalizm davasının ırağına düşüyorken, Marksizm dışı akımlar kitleleri büyük bir propaganda makinesiyle uyutup uyuştururken, uluslarötesı tekelci mekanizmayı bu türden teori-pratiklerimizle nasıl tarihin çöplüğüne göndereceğiz? Gönderebilecek miyiz? Yoksa mevcut konumlarını birbirlerine tutturarak, ilkesiz birlikler, platformlar, konseyler, kurultaylar düzenleyerek ya da gruplar ve örgütler arası bir "iç hukuk" metni hazırlayarak mı mevcudun muhafazasını düşüneceğiz?
Komünistler iş ve üretimde iki birim yan yana geliyorsa arada harç- çimento olmayı bilince çıkaran bir kavrayışın taşıyıcısıdır. Komünistler farklı pınar ve gözelerden akan sularını ırmaklarda buluşturup denizlere ve okyanuslara akmasının devrimci ütopyasını kurar. Türkiye pratiğinde buna benzer bir "vukuatımız" var mıdır?
Üniversitelerde, fabrikalarda kitlesel bağı olan siyasî sol akımlar kendi dar grupları için savaş veriyor. Aynı yöntem kent varoşlarında da sürüyor. Düşmanı bırakıp Devrimci ve Marksist grupları arkadan kuşatan ve böylelikle "nehrin karşısına" geçen sol kimlikli içimizdeki eloğullarını açığa vurup hareketimizi arındırmadan yolu, sosyal-pratikte doğrusunu yaparak açığa vurmaktır. "İç Hukuk" taslağı hazırlayarak "cenahımızda" yaşanan şiddete başvurma, hotzotçuluk ve "bana biat et" zortlamaları bu yöntemle mi aşılacaktır?
Türkiye'de bilimsel bir değerlendirme yapmadan "sol"un "hukuk" arayışı konusunu esas meseleye getirmeliyiz : Hukuk, işçi sınıfının hukukudur. Örgütler arası "hukuk" arayışı, sosyal-pratikte giderek işlevsizleşen, aşınan ve aşılması gereken örgütlenmelerin müesseseleşme güdülerinden ileri geliyor. Kendiliğinden kurulan örgütlerin PARTİ olmayışından ileri gelen bu arayışlarla bir yere varılamayacaktır.
21 Ekim 2005 tarihli "Devrimci ve Demokratik Yapılar Arasında Şiddete Karşı Çözüm Deklarasyonu" platformunu (HÖC, DEHAP İst. İl Örgütü, BDSP, DHP, Kaldıraç, TKP, Sosyalist Barikat, EHP, Devrim, Devrimci Hareket, SODAP, SDP, Proleter Devrimci Duruş, TÖP, ÖDP, SEH, İşçi Mücadelesi, ODAK, çeşitli örgütler, gruplar ve dergi çevreleri imzalamıştır.
Anılan platformun temel ilkeleri ve karşılıklı sorumlulukları, Platformun sorumlulukları, işleyişi, çözüm yöntemleri ve yaptırımları başlıkları altında uzlaşılan konularda bir metin hazırlanmıştır.
Bu sürece ilişkin belleğimizi yoklarken haliyle 1987-1992 yılları arasında ve 12 Eylül 1980'lerin yıkıntıları arasında diri ve sağlam kalmış, ayrıca Devrimci ve Marksist bir iddiası ve projesi olan, sürekliliğini koruyabilmiş Dergi çevreleriyle oluşturulan 18 Dergi'nin katıldığı "Dergiler Platformundaki tartışmalar aklımıza geldi.
O tarihlerde de bu platform işleyişinin bir "iç hukuka" evrilmesinin mücadelesi verilmişti. O dönemlerde Kolektifimiz in elindeki Dergi aracı SORUN BİRLİKTE SOSYALİST DERGİ faaliyeti, Bürosu ve Kadrosuyla bu platformun yeni nitelikler kazanmasının mücadelesine omuz veriyordu.
Birlikte bazı etkinlikler, 1 Mayıs etkinlikleri, panel-söyleşiler, seçimler ve kampanyalarla sosyalizmin gür ve onurlu sesi 12 Eylül ortamının yıkıntıları arasından yükseltilmek istenmişti...
Kimi eğilimler arası şiddet uygulamalarında DY-DS tartışmalarında da gündeme taşınan şiddet gösterisinde platformun eli kolu bağlıydı. Bağlayıcı bir yaptırım gücü ve "iç hukuku" yoktu. Hem sisteme karşı mücadelede hem de platformun eylemlerinde kritik yapma, tartışma kültürü ve her eğilimin "kendi amentüsünün okuma" tutkusu daha ileri bir kurumlaşmanın kösteğini oluşturuyordu.
Bir eğilim platforma katılır, fakat bunun maddî yanını ödemez. Sorumluluklarının gereğini yerene getirmez. İmzasını açar, adının duyulmasını sağlar, fakat etkinliklerden kaçar. Bildirileri ortak olarak dağıtmaz. 1 Mayıs'ın Taksim'deki kararlaştırılmış etkinliğine katılmaz, sendikacıların çağrısına koşar adım gider. Platformun gücünü kırar. İçişleri Bakanı, Vali, Emniyet Müdürü platformun "muhatabı" olarak sözlü -telefon aracıyla- tebligatını Kolektifimiz sorumlusu Sırrı Öztürk'e yapar. Kimi platform üyesi mahallî seçimlerdeki maddî sorumluluğunu Kolektifimizin üzerine yıkıp bizi onulmaz zorluklara sokar. "Kuruçeşme Toplantılarında gizli diploması yürütür. Sosyalist Sol'un "birlik" özlemini Kuruçeşme'de kurutur. Liberal, yeni sol, postmodern sol, reformist, sosyal reformist, revizyonist akımların çimlenmesine katkı getirir. Devrimci ve Marksist Sol Kadroların öneri, uyarı, eleştiri ve etkinliğini kırıp provoke etmek için sistemle uzlaşıp çeşitli parti kurma ataklarına girişir. Kimileri hiç utanıp sıkılmadan, sosyalist hareketi bugünkü dağınık, bin parçalı hiziplere parselledikleri yetmiyormuşçasına hâlâ Kuruçeşmevari toplantıların özlemini çekiyorlar. Bu süreci Rusya'daki sosyalist arayış ve yönelişlere taşıyanlar da eksik değil.
Kolektifimiz in 18 Dergi arasında ciddî diyaloglarla, bugün altını daha da doldurarak çizdiğimiz II. TTKK gibi devrimci ütopyasını anlamayıp, akıntıya kapılarak "Kuruçeşme Toplantıları" zokasını yiyen ve fakat hâlâ devrimci geçinenlerin vukuatını unutmadık. Aradan 10 yıl geçti. Parti arayış ve iddiaları bir kez daha sınanıp denendi. Yalancı pehlivanların kispeti bir kez daha er meydanında delindi. "Tez"ler bir türlü senteze kavuşamadı. PARTİ'nin hangi manaya geldiği iyice su yüzüne çıktı. Sol'umuz hâlâ bir "iç hukuk" arıyor!
Fukara Müslüman'ın dahi dünyevî çelişkiler arasında uğradığı haksızlıkların uhrevî "Öteki Dünya"da ve "Huzur-u Mahşer"deki günah ve sevapların görüşüleceğine inandığını biliyoruz. Devrimci ve Marksist Sol'un (Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın mizah ve ironi dolu ifadeleriyle) hiç mi "Huzur-u Mahşer"i, yani "Devrimci Oturumu" olmayacaktır? Sol'un bütün renkleri, hatta Devrimci ve Marksist Sol Kadroların pek çoğu "Devrimci Oturum" disiplininden ve tartışmanın sonuçlarına katlanmaktan kaçmaktadır. Kaçsınlar bakalım. Kendiliğinden kurulan işlevsiz örgütlerini birazcık daha parti taklitleri yaparak gö- türsünler bakalım. Önünde sonunda devrimci grupların içinden Marksizmi yorumlayan, özümleyen ve pratikte yeniden üretimi gerçekleştirmeye aday KADRO'lar çıkacaktır. Kolektifimiz boşuna Kadro ve Kadro adaylarına hitap etmiyor. Teori-pratiğimize kulak kabartan, fakat henüz, sözlü diyaloglarımızda "haklısınız, başka çözüm yöntemi yok" diyen çok mahcup birimler çıkmasına rağmen, emek güçlerini II. TTKK yöntemine taşımaya hazır kadrolara sahip değiliz. Niteliksiz nicelikler yerine nitelikli bir avuç insanın neleri ürettiğinin, sürekliliğini korumuş olmasının önemli örnekleri vardır. Bu nüveleri besleyip büyütmeye çalışmak, şu aşamada en önemli devrimci bir yöneliştir.
"Ortak Hukuk" arayışında olanlara sorarız: Birinci olarak "devrimci demokrasi ölmüştür" diyen sip partisi tekapesi, nasıl oluyor da "Devrimci Demokratik Yapılar Arasında Şiddete Karşı Çözüm Deklarasyonu" metnine, bu sürece katılmadan sonradan imzasını nasıl, hangi etik ve siyasî gerekçelerle atma ihtiyacı duymuştur? Ayrıca, "devrimci demokrasi" diye nitelediği 'yaPl'laı'la> TKP adını kullanma kurnazlığındaki çelişkiyi nasıl izah etmektedir? Bu basit olay dahi efendi biraderlerin parti olmadığının en bariz örneğidir. Sip partisi tekapesi diğer şerikleri gibi bir örgüttür. Parti değildir. İkincisi, örgütlerinden istifa edenleri nasıl ve hangi gerekçelerle hapsederek şiddet uygulamıştır? İstifa eden üyelerinden birisinin dört kaburgasını neden kırmıştır? Kolektifimiz in yayın politikası karşısında neden SORUN Polemik Dergi'mizin okunmasını yasaklayan (bu yasak kimi üyelerince delinmiştir) tamimler yayınlayabilmiştir? Nasıl oluyor da iki adet kimliği tartışmalı elemanını Büromuza gönderip, "TKP'nin kararıdır. Neşriyatınızı durdurun" diyebilmek cüretini gösterebilmiştir?
Öteki devrimci ve demokratik yapılar hakkında da söyleyeceklerimiz olacaktır. Fakat asıl meseleyi küllememek şartıyla. Modern Proletaryanın Devrimci PARTİ'sinin oluşturulması davasını es geçmemek üzere...
İşçi sınıfı -sosyalizm- devrim diye yola çıkıp sonradan sınıflar mücadelesinin dışına düşen bütün örgütsel duruşlar, artık "platform", "konsey", "iç hukuk" diyerek Sol'da yaşanan erozyonu önleyemezler. "Çıkış hattr'nı bu ilişkilerde arayanları hayat ve mücadele daima mahcup etmiştir. Böyleleri ya kepenklerini kendi elleriyle indirir, ya da Proletarya gelir indirir. "Biz de bu eylemin içinde oluruz" diyen/diyebilenler pratik yeniden üretimin gereğini yapar. Hem kendini, hem hepimizi tarih önünde kurtarmanın onurunu hak eder.
1 sty�l mrh$ 8� cm;margin-right:1.0pt;margin-bottom: 0cm;margin-left:1.0pt;margin-bottom:.0001pt;text-indent:12.0pt;line-height: 12.5pt;mso-line-height-rule:exactly;background:transparent'>Onuncu yıl marşı böyle bir sürecin sonuç bildirgesidir. Ve en az marşın söyledikleri kadar marşı söyleyenlerin konumlanışı da önemli ve öğreticidir.
Evet, 1933'de "devlet" bir üniversite reformuyla yetkin bir ideoloji kurumu oluşturma yönünde ciddî bir girişimde bulunmuş ve elli yıl sonra ufak tefek birkaç müdahale ile kurumun ideolojik yapısı güçlendirilmiştir. Elli yıl önce resmî bir müdahale ile resmî bilim adamları yetiştirilmesi için çalışmalar yapılmış ve görünen o dur ki bu iş başarıyla sonuçlanmıştır; en yetkin örneklerinin üçüncü kuşak resmî bilim adamları arasında bulunabileceğini düşünüyorum.
"Resmî bilim adamı olur mu?" demeyin. Olur.
"...kör olmak ne iyi şeydir/ne güzeldir sevmek karanlığı.../...kör olmak ne iyi şeydir/Körler ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar/Ne kimseye kendi gözlerinden verirler/ne kimsenin gözlerinden alırlar/Körlerdir ki yalnız/kendi yürekleriyle baş başa kalırlar..."
Sorun olmadığını oluşturmadığını görüyoruz, biliyoruz. Ve biliyoruz ki;
"...Bilirim/beş altıyı geçmez/senin kafanın raflarında dizili/kapalı şişeler gibi sorgular/Sen ki kapkara cahilsin/herhangi bir hukuku düvel profesörü kadar..."
Bu türden cahil bilim adamları tarafından, ilân edildiği şekliyle "otuzların istikrarlı ortamında", üniversiteler kalıcı bir şekilde bu istikrarın karakollarına dönüştürüldü. "Devletin ülkesi ve milleti..." adına talim ve terbiye esaslarına göre bir taraftan resmî bilim adamlarımız şevk ve heyecanla, şevk ve heyecan pompalanarak yetiştirilirken, istikrarın estetik korunması da resmî sanatçılara/resmî şairlere havale edilmiş olmalıydı.
BAŞLANGICIN 1923 kabul edildiği, on yıl süren bir savaşın ardından yaratılan göğsü tunç siperli önde yürüyen milyonlarca "yeni insan" kötülüğü geriliği boğmaya and içiyor. Anlaşılan o ki 1923'de başlayıp 1933'de biten bu büyük savaş kötülüğe ve geriliğe karşı yapılmış olup düşman bir kez daha tanımlanıyor. Bu tanım, 1933 itibariyle egemen olanlar ve egemenlere biat edenler dışında herkesi kapsıyor. Tanımlandığı şekliyle karanlıkla baş etme mücadelesini resmî bilim adamlarının resmî sanatçıların ya da "karanlığın üstüne güneş gibi doğanların" heyecanla sürdürdüğünü görüyoruz.
Resmî bilim adamlarının Avrupa faşizmlerinin etkisiyle Türk ırkı üzerine antropometrik çalışmalar yapıldığı, onbinlerce insanın kafatası ölçüleri alınarak "bu biz, bu öteki" sınıflaması için şevkle veri toplandığı günlerde "Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız"mısraını iyimser bir yaklaşım gösterip bir metafor olarak değerlendirmek istiyorum. Ancak izleyen "tarihten önce de vardık, tarihten sonra varız" şeklindeki daha az bilinen mısraı- nın ciddî bir antropoloji analizi gerektirdiğini düşünmeden de edemiyorum. Çünkü bu mısra efsane kurgularıyla yaşayan ancient (=eski,) toplumların düşünce/ideoloji yapısını birebir yansıtması açısından oldukça önemli; tarihin sürekliliğini tanımlıyor. Böylesine bir süreklilik ancak döngüsellikle olanaklıdır. Bu döngüselliğini kısaca şematize etmeye çalışalım ve onu bir çembere benzetelim. Anılan "tarih modeli" kendisine bu çemberin "bir noktasını" başlangıç olarak kabul eder; öncesi ve sonrası bu başlangıcın öncesi ve sonrasıdır, doğal olarak bu başlangıç noktasının öncesi ve sonrası hem öncesi ve/veya hem de sonrasıdır. Kurucu mitos bu döngüde düzenli aralıklarla uğranılan, zorunlu aralıklarla uğranılan bir noktayı oluşturur. Çemberin bu noktasını çemberin diğer noktalarından ayıran unsur ise onun başlangıç olarak kabul edilmesidir. Onuncu Yıl Marşıyla döngüsel olarak kurgulanan dolayısıyla da hareketsizleştirilen tarih anlayışında bu çemberin başlangıç noktasını 1923 ile 1933 yılları arası oluşturmaktadır. Çünkü burada dondurulan-durdurulan zamanda resmî ideoloji, temel argümanlarını yeniden gözden geçirme, restore etme ve güçlendirme fırsatını bulmuş, egemenlik inşa edilmiştir.
Marşın üçüncü ve dördüncü kıtaları bize resmî ideolojinin argümanlarıyla tanışma fırsatını verir; tabii ki uygun bir retorikle... "Çizdik kanımızla öz yurdun haritasını" diye başlayan üçüncü kıta "misak-ı milli" konusunu/sorununu dile getirip çözümünü ilan eder. "Örnektir milletlere açtığımız yeni iz" -antiemperyalizm söylemi-, "İmtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz" -halkçılık!- vb. sürer gider marş; nakaratlarla marş duygusu ve coşkusunun şaha kalktığını görürüz: "Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri" [Ve popülist bir ara not: 2005 yılının sonunda hangi konuyu, hangi alanı ele alırsak alalım geriler liginde en ön sıradayız. Kuşkusuz bazı "işler" marşla olmuyor!]
Marşı iki resmî şair yazmış, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar, Cemal Reşit Rey bestelemiş. Özellikle Behçet Kemal Çağlar "resmî şairliğiyle" irdelenmesi konusunda haklı bir üne sahip.
Ayrı ve başka başlıklar altında incelenmesi gereken bir "şair" olan Çağ- lar'da türünün tipik bir örneği olarak "önemli resmî görevler" üstlenmiştir.
[Bu türden resmî görevler tanımı, okuyucuda "tüm çılgın resmî yazarların" devlette üstlendikleri "önemli görevlerin" araştırılmasını kışkırtmalıdır ayrıca...]
Bir süre sonra, toplumsal gerçeklikle hiçbir şekilde örtüşmeyen, kürsü/faşizan miting estetiğini aşamayan şiirleri bu türden gösterilerde dahi okunmaz olmuş, talim ve terbiye baskısı altındaki orta öğrenim çocuklarına zorla ezberletildiği bir dönemin ardından unutulmuştur.
Unutulmaya mahkûmdur, Onuncu yıl Marşı hariç... Marş yazarlarından çok söyleyenin ve söyletenin eseri olmuştur. Üstelik burada sadece söyletene değil söyleyene de bakılması zorunluluktur. Çünkü kim söyletirse söyletsin her söyleyiş döngüsel tarih kurgumuzun başlangıcının yeniden canlandırılması ritüelidir.
Söyleyenler bu kurgu içinde üretmeye değil unutturmaya ve unutulmaya görevlendirilmişlerdir. Söyleyenler kümesinin baş aktörlerinin akademisyenler olması, yükümlendikleri görevler dikkate alındığında, konumlarının ve yaşam çizgilerinin Çağlar ile birebir çakışması kuşkusuz rastlantıdan ötedir. "Türk önde, Türk ileri" diye heyecanla marşı söyleyen resmî bilim adamlarımızdan herhangi biri var mıdır ki alanında bırakın insanlık ya da toplum adına olsun, herhangi türden bir bireysellik adına bile ileri ve önde bir üretime/yaratıya imza atmış olsun, işte sırf bu nedenle herhangi biri var mıdır ki unutulmaya mahkûm olmasın?
"Var" diyenin de "varım" diyenin de saygıyla elini sıkmaya varım... Tabii kanıtlayacak!
(Devam edecek) 12 Aralık 2005
