Halid Özkul'un, "Gizli Ordular" olarak adlandırdığı serinin ikinci kitabı RT- CFR-BG-TC, Sorun Yayınlarirun "Emperyalizmin Gizli Örgütleri" Dizisi'nin onuncu yapıtı larak yayınlandı. Round Table (Yuvarlak Masa), Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi), Bilderberg Grubu ve Trilateral Commission'u (Üçlü Komisyon) irdeleyen çeşitli kitaplar yazıldı bugüne değin. Özkul'unkinin diğerlerinden farkı, "burjuvazinin gizli örgütleri üzerinden yapılan bilinçli yanlış bilgi vererek bilgisizleştirmeye (dezenformasyona) karşı bilimsel bakış açısı ile cevap vermek üzere" yazılmış olmasıdır. Böyle olduğu için de küresel sermayenin emeğe evrensel saldırısının örgüt ve yapılanmalarını açığa çıkaran çalışmalara "komplo teorisi" kılıfı giydirip işlevlerini gözden saklanmak isteyenlerin, "bilim ve akıldışı saptırıcı yayınlar yoluyla kurgulara başvurarak bilgi vurgunculuğu yapan medyatik modern meddahların maskelerinin düşürülmesini sağlıyor bu kitap.
"Gizli Ordular" ya da "Emperyalizmin Gizli Örgütleri", küresel sermayenin merkezileşmiş yoğun saldırı odaklarıdır. Bunlar günümüzde, saldırıları altındaki ülkelerde "ulusal refleksleri canlandırıyorlar. Emperyalist tahakküme karşı anti-emperyalist tavırlar güçleniyor ama olguyu somutça ve sınıfsal perspektiften değerlendiremeyenler, "ulus-devlet"in elden gideceği korkusunu deşip kendiliğinden karşı çıkışları alanlara taşıyorlar. Durumu tanıdaki sınıfsal yaklaşım yoksunluğu, "refleks", "tavır" ve "karşı çıkış" düzleminde tıkanıp kalıyor. Güçlü bir cepheye ivmelenemiyor, karşı eylemi bo- yutlandıramıyor.
Küreselleşme, yerel ve bölgesel sermayelerin, çok büyük şirketler biçimindeki üst örgütlenmelerle tümleşerek faaliyet alanlarını tüm dünyaya yaymalarıdır. Bunun anlamı, sermayenin egemen biçiminin, uluslararası düzlemde yoğunlaşma ve merkezileşme aşamasına ulaşmasıdır. Ancak bu yönelim -sanıldığının aksine- "ulus devlet"i bitirmeyi hedeflemez. Küreselleşme, ulusal olgu ve sorunları yoketmek bir yana, daha da körüklemektedir. İstediği denli ulusal olgu temelini ortadan kaldıracağını savlasın, kapitalist küreselleşme egemenliği eşitsizliğe, sömürüye ve baskıya dayandığı için, ulusal olguya süreklilik kazandıran bir ana eksen oluşturur.
Burada söz konusu olan "ulus-devlet"in işlevsizleştirilmesi değil, "ulus- devlet'lerin çoğaltılmasıdır. Bu da ulusal çelişkilerin sistematik olarak yeniden ve yeniden üretimi ile gerçekleşir. Her türden yerel ve etnik çatışmaların temel etkeni kapitalist küreselleşmedir. Çünkü bu yolla birçok "ulus- devlet" yaratılacak ve yekpare "ulus-devlet" yapısı çökertilecektir. Ancak böylece karşıtlarını "böl-yönet"i yineleyerek bertaraf edebilecektir. Ve ancak bu yolla en küçük yerel sermaye yapısını bile kendi içinde ergitecektir. Her "ulus-devlet"çiğin emekçi sınıfını diğerine karşı kışkırtabilecek, proleteryanın enternasyonalist birliğini berhava edebilecektir.
Olgu karşısında, salt "ulusçu" ya da salt "anti-emperyalist" tavır koyanlar, bir yanı faşizme öte yanı "üçüncü dünya solculuğu"na teyetlenmiş tutumlar sergilemektedirler. "Türk Solu", "Yeniden Müdafaa-i Hukuk", "Yeniden Kuvay-ı Milliye", "Ulusal Sol" gibi yaftalar taşıyanlar faşist yana kaymakta- lar; eninde sonunda küresel kapitalizmin tuzağına düşüp müttefiki konumuna kısılıp kalmaktadırlar. Üçüncü dünya solculuğuna kayanlar ise, "Yurtsever Cephe" türünden söylemlere uyaklanmaktadırlar ki, bu da burjuva egemenliğinin yeniden üretiminin ve egemen boyunduruğun pekiştirilme- sinden başkaca bir sonuca varamamaktadır.
"Küresel sermayenin merkezileşmiş yoğun saldırıları" karşısında "refleks", "tavır" ve "karşı çıkış" düzleminde tıkanıp kalmamak, "güçlü bir cepheye ivmelen"mek ve "karşı eylemi boyutlandırmak", ancak ve ancak saldıranın antitezini oluşturmaktan geçer. "Küresel sermaye"ye karşı, küresel sermaye karşıtı, anti-kapitalist bir tutumla eyleme koyulmak gerekir. Emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu nedeniyle, anti- emperyalist mücadelenin herşeyden önce anti-kapitalist bir mücadele olması şarttır. Kapitalizme, sermayeye karşı mücadelede tümleşmeden, ya da "ulusal sermaye" kandırmacasına hoşgörü göstererek, hiçbir yere varılamaz. Çünkü küreselleşme, "ulusal" sermayenin uluslararası olanla ayni düzlemde tümleşmesi ve yoğunlaşması demektir. Bunlardan birine karşı cephe oluşturmadan ötekine karşı cephe oluşturulamaz. Yoksa tuzağa düşülür.
Emperyalizmi bir sömürge politikasına indirgeyen dar kafalı küçük- burjuva zihniyeti, anti-emperyalist mücadeleyi anti-kapitalist mücadelenin dışında, ona giden yolda bir aşama olarak ele alır. Bu zihniyet, burjuvazinin bizzat pompaladığı bir anlayıştır. Özellikle ülkemizde tekelci kesimin her geçen gün gırtlağına daha da çöktüğü mütegallibe burjuvazi kümesi, hem yerel hem uluslararası sermaye ile arasındaki çelişkilerin dayattığı çatışmada halkı yedeğine alabilmek için, kendi takındığı tutumu bir "anti- emperyalist" kisveye büründürmek istemektedir. Buna en çarpıcı örnek ATO ve Sinan Aygün'ün tutumudur. ATO ve benzerleri, bu "anti- emperyalist" kisvenin oluşturulması işini ulusçu küçük-burjuva ideologlarına ihale etmişlerdir. Bunların burjuva devletine, büyük burjuvaziye en yakın olanlarından tutun da, esnaf tiplerine, işçi hareketi içindekilere ve hatta kendine "Marksist" diyenlerine kadar hepsi, derece farklılıklarıyla, tam da bu anti-emperyalizm anlayışından beslenmektedirler.
Sermaye düzeninin ve emperyalist ekonominin doğası gereği yarattığı bağımlılık ilişkilerinin bu ulusalcı küçük-burjuva zemini tam bir çıkmaz sokaktır. Bu anlayış süregeldikçe, anti-emperyalizm salt ABD üslerine, yabancılara mülk satışına, özelleştirmelere, AB'ye karşı çıkmaktan ibaret kalmaktadır. Anti-emperyalizmin bu türden bir ulusalcı içeriği olduğunu kabul etmek ve ettirmek, kavramın ırzına geçerek işçi sınıfının mücadelesinden soyutlamak içindir. Bir kez soyutlandı mı da, sözde anti-emperyalist söylemle burjuva ulus-devleti savunan Kemalistler bile işçi sınıfı safına içerilerek mücadele yozlaştırılabilir. Hatta Taliban, Hamas, Hizbullah, El- kaide gibi köktendinci İslâmcı akımlar bile birer anti-emperyalist çıkış olarak mücadeleye iliştirilebilir. Ortada ne Marksizm, ne tarihsel ve diyalektik materyalizm ne de işçi sınıfı mücadelesi kalır.
Halid Özkul'un RT-CFR-BG-TC kitabı, "küresel sermaye merkezlerine karşı mücadelenin nasıl biçimlenmesi gerektiğinin ipuçlarını içermektedir. Bu mücadele, küresel sermayeye karşı küresel anti-kapitalist savaşım mevzilerinde olacaktır. Anti-kapitalist olacağı için de, öyle sıradan refleksler, rastgele isyanlarla değil, toplumcu bilimin kılavuzluğunda gerçekleşecektir. Aksi düşünülemez bile.
İşte bu noktada Marksist donanımı derinleştirmek en ön plana çıkmaktadır. Bu donanımdan yoksun "işçi" ya da "sosyalist" ve "komünist" etiketli kripto örgütlerin, Marksizm ile ulusçuluğu "yurtseverlik" adı altında uzlaştırma çabalarını önlemenin yolu da yine donanımı güçlendirmekten geçer. Proleterya cephesinin görevi, doğru bir anti-emperyalist mücadele yürütmenin önünde en büyük engeli oluşturan ulusçulukla sınırlanmış anti- emperyalizm anlayışını yıkmaktır. Küçüğünden büyüğüne tüm dünya burjuvazisinin tümleşik-bütünsel sistemi olan emperyalizmi yerküre üzerinden silme mücadelesinde işçi sınıfını tek vücut olarak örgütlemektir. Bu zor, zahmetli, durma dinlenme bilmez bir çaba gerektirir. Bu çabanın üstesinden de ancak ve ancak kendisine devrimci Marksizmi kılavuz edinenler gelebilir. Kapitalist "gizli ordular" cephesine destek veren "açık ordular"a dayalı "ulusçu" ya da "yurtsever cephe"ler değil.
6 Kasım 2005
