“Türkiye sosyalist “hareketinin 12 Eylül faşist generallerin darbesinden bugüne kadar bir varlık gösterememesinin nedenlerini açıklığa kavuşturmadan sosyalist işçi sınıfı hareketinin, sınıf mücadelesinin de doğru dürüst bir etkisinin olamayacağı inkar edilemeyecek bir gerçektir.
Dünya işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesine baktığımızda, Sovyetlerin dağılması nedeniyle kısa sayılacak bir süreyi kapsayan bocalama döneminden sonra, işçi sınıfının politik mücadelesinin tekrar sınıf mücadelesine damgasını vurduğuna tanık olabiliyoruz. Burjuvazinin neo-liberal dönemle birlikte yoğunlaştırdığı sömürüsüne karşı işçi sınıfı ve emekçiler sesiz kalmadılar, mücadeleye giriştiler.
Latin-Amerikalı sömürülen işçi ve emekçilerin ayaklanması, gerek Latin-Amerika oligarşisini, gerekse bu militarist oligarşiye dayanarak, Latin-Amerikalı işçilerin ve emekçilerin açlığın ve yoksulluğun çıkmazına sürükleyen uluslararası emperyalist-kapitalist burjuvaziyi köşeye sıkıştırıp, şimdiye kadar görülmemiş tarza kendi siyasî ve ekonomik çıkarları doğrultusunda mevziler kazandıklarını yine hiç kimse inkar edemez. Latin-Amerikalı ve de tüm dünyalı yoksulların isyan bayrağı Che Guvera, bunun için ayağa kalkan, isyan eden (özellikle Latin-Amerika da) yol göstermeye devam ediyor.1
Latin-Amerika’daki bu gelişmelerin bir başka benzeri “refah toplumu “ diye ilan edilen Avrupa’da yaşanmaktadır.
Avrupalı işçiler, burjuvazi tarafından “refah toplumu”, “sosyal devlet” veya “sosyal pazar ekonomisi” ninnileriyle uyutulmuştu. Burjuvazinin sosyalizm korkusunu üzerinden atıp, kapitalist sistemin ve ekonominin gereklerini (tam olarak) yerine getirmesi, işsizlikle, yoksullukla yeniden karşılaşan işçileri “derin uykularından” uyandırıp, kapitalizme karşı duydukları hayalleri yerle bir etti. Tüm bunlar işçileri kapitalist sömürüye karşı mücadeleye itti. Bu ortam yeniden “sosyalist hareketler” işçi sınıfı mücadelesinde mevziler kazandı ve kazanmaya devam ediyor.
Dünyanın bir çok ülkesinde işçi sınıfı ve sosyalist hareketin canlanarak, sınıf mücadelesinde etkin yerlerini aldıklarını sosyal pratik kanıtlıyor.
Türkiye’de ise 12 Eylül faşizmin yoğunlaştırılmasına ortam hazırladığı sömürünün katmerleşmesine, üst üste patlak veren ekonomik krizin milyonlarca işçiyi ve çalışanı, birdenbire işçisiz bırakarak açlığa mahkum etmesine rağmen, ne işçi sınıfını hareketi, ne de sosyalist hareket sınıf mücadelesine ağırlığını koyamadığı ise bir başka acı gerçek olarak önümüzde duruyor.
Bunun nedeni 12 Eylül faşizminin-terörünün yarattığı, yılgınlık ve korkuyla açıklanamaz. Çünkü benzer faşist terörün daha şiddetlisi ile Latin-Amerika’nın, sosyalistleri, işçileri ve yoksulları yaşadılar. Ama faşizmden hesap sordular, faşist generallerin peşini bırakmadılar, burjuvaziyi köşeye sıkıştırıp, generallerin tutuklanmalarını sağladılar, ?ili halkı, Pinoşet isimli faşistin peşini ölene kadar bırakmadılar ve Latin’in Amerikalılar yoğunlaşan sömürüye karşı sesiz kalmadıkları gibi dünya sosyalizminin yeniden sosyal-pratikte yerini almasını sağladılar.
Tüm gelişmelerin hemen hemen aynı ekonomik, siyasî ve sosyal yapıya sahip olan Türkiye’de cereyan etmediğini ileri sürmek, kesinlikle abatmış bir tespit değil.
İslâm’ın “at oynattığı” Yakındoğu ve Afganistan, Pakistan vs. gibi ülkeler ile Türkiye’deki durumu aynileştirirsek yanılgıya düşeriz, çünkü İslâm’ın egemen olduğu ülkelerde kapitalizm öncesi toplumlar varlıklarını güçlü bir tarzda sürdürüyorlar. Bu ülkelerde feodal, yarı-feodal, kapalı tarım ekonomisinin egemen olmasından dolayı işçi sınıfının ekonomik ve siyasî hareketinin zayıflığı doğal karşılanır.
Ama Türkiye bu ülkeler ile aynı kategoriler içine koyulamaz, çünkü Türkiye’de kapitalizm egemendir ve bu kapitalizm uluslararası kapitalizm ile tam anlamıyla kaynaşmıştır ve onun parçasıdır.
İş-gücünü meta olarak satar tarzda ilişkiler içinde olan tarımda ve şehirlerdeki küçük üreticileri bir yana bırakalım, “modern-işçi” diye adlandırabileceğimiz 10 milyonun üstünde işçi var. Buna rağmen işçi sınıfı ve onunla kaynaşması gereken sosyalist hareket çok güçsüz durumdadır. Hem de Türkiye işçi sınıfının büyük çoğunluğu 21. yüzyılda bile ekonomik haklarından yoksul oldukları halde.
İşçi sınıfının anti-kapitalist mücadelesinin güçsüzlüğü, kapitalizm öncesi toplumlar tarafından burjuva toplumuna devir edilen mezhepler ve dinler arası çelişkilerin ve objektif olarak burjuva demokrasisi tarafından çözülmesi gereken, ezen, ezilen ulus arasındaki çelişkilerin sözde çözümlerini gündeme taşınmakta ve anti-kapitalist mücadelenin gelişmesinin önünü kesmektedir.
Böylece burjuvazi tarafından sömürülen işçi ve emekçiler, mezhep, din ve ulus farklılıkları temelinde bölünüyor ve bu farklılıklar temellinde, kapitalizme, sömürüye, açlığa işsizliğe karşı mücadele göz ardı edilip, geri plana itiliyor.
Kapitalizmin zayıflatılmasına ve yıkılmasına karşı olan burjuvazinin uşakları “sol” veya “sosyalist” aydınlar ve yasal “sosyalist partiler” bu işin müdavimliğini yapıyorlar.
Oysa güçlü işçi sınıfının sosyalist hareketi var olabilse idi, özellikle Kürt ulusal sorununun anti-kapitalist mücadelenin gelişmesi sonucu sosyalizmin ve proletaryanın iktidarının kurulmasıyla çözümünün ancak mümkün olabileceğini savunan görüşler, işçi ve emekçi sınıfların mücadelesine egemen olurdu. Kürt ulusal hareketinin, 1980 öncesine göre sosyalist hareketlerden bu kadar güçlü olmasının esas nedeni “sosyalist hareket” diye ortaya çıkanların/çıkartılanların devrim yolunu terk edip reformizmin bataklığına gömülmelerinden dolayıdır.
O zaman “sosyalist hareketin” bugünkü durumunu açıklığa kavuşturmak için onun tarihsel süreci içinde, özellikle 1971 ve sonrası izlediği çizgiye bakmak gerekiyor.
Hale sosyalistlerin tartışmasının gündemdeki sıcak yerini koruyan 15/16 Haziran 1970 ve onu takiben 1971 hareketinin kısaca hangi ortamda ortaya çıktığına, Denizlerin idam edilmesi, Mahirleri katledilmesi sonrası sosyalist hareketin nasıl bir çizgi izlediğine bakmadan bugünkü sorunlara açıklık getirilemez.
Bugün siyasî mücadelede yer alanların, hemen hemen (ister legal, isterse illegal olarak varlıklarının sürdürsünler) hepsi 1980 öncesinin siyasî hareketlerin devamıdır.
“1971 hareketi” olarak nitelendirdiğimiz siyasî örgütlerin hangi platformda ortaya çıktıkları, bir çok kişi tarafından kendi bakış açılarına ve gerçek olmayan olayların yorumlarına göre ele alındığı unutulmadan soruna yaklaşırsak, işçi ve emekçilerin sınıfsal kurtuluşları kapitalizmi içinde restorasyon yoluyla mı?, yoksa devrimle mi? gerçekleşebilir sorunu, “sosyalistler” arası ideolojik, siyasî örgütlenme farklılıklarını belirleyen temel etkendi.
Sözde devrimi savunanlar ise, parlamenter yoldan işçiler ve emekçilerin iktidara gelemeyeceği bahanesinin arkasına gizlenerek, “devrim” diye adlandırdıkları “sol” askeri darbeyle iktidara gelmeyi hedefleyerek, sosyalist devrime karşı çıkıp MDD görüşünü savunmakta idiler.
1971 hareketi bu her iki önerilen iktidar yolunun kapitalizmin restorasyonundan öte bir amaç taşımadığının ileri sürdü ve demokratik devrim ile sosyalist devrim arasındaki kesintisizliğin varlığı demokratik devrimi, sosyalist devrim amacına tabi kıldığını, sosyalist devrimin sadece bir aracı olduğunu öne sürerek, demokratik devrimin (mutlaka) proletaryanın önderliğinde gerçekleştirilmesinin zorunluluğunu vurguladı.
Bu bakış açısı, devrim sorununa Marksist-Leninist görüşlerin ışığında yaklaşıldığının temel göstergesi idi.
Bunun için esas hedef olarak, burjuvazinin militarist-bürokrat devletinin işçi sınıfının önderliğindeki işçi ve emekçi kitlelerinin devrimci mücadelesi ile parçalanıp, dağıtılarak yerine proletarya diktatörlüğü altında sosyalizm inşa edilmesinin gerekliğini tespit etmiş ve sosyalizm kurulmadan işçi ve emekçilerin sömürüden kurtularak sosyal kurtuluşlarına kavuşmalarının imkansız olduğunu belirlemişti. Ve de bunun da ancak işçi sınıfının ve yoksul emekçilerin topyekûn ayaklanması ve silahlı mücadeleye girişmesiyle gerçekleşebileceğini savunmakta idi.
1971 hareketinin devrimci çekirdek kadroları, özünde Marksizm-Leninizm-Proletarya Enternasyonalizmi ilkelerini kendine rehber edinmek için yola çıkmıştı. Devrimci mücadelenin merkezine proletaryayı yerleştirmiş, işçi ve emekçi kitleleri sosyalist devrim için ayaklandırmayı kendisi için vazgeçilmez görev addetmişti.
Bunun içinde kendinden önce “sosyalizm” amacıyla siyasî hedefler ve stratejiler belirleme adına, Türkiye’nin ekonomik, siyasî ve sosyal yapısını sözde inceleyen, her iki revizyonist siyasî hareketlerin görüşlerinin reddettiler.
Türkiye’nin gerçek ekonomik, siyasî, sosyal yapısını inceleyip (tamamlanmasa da), genel hatlarıyla doğru görüşler ortaya attılar.
Özellikle Mahir Çayan’ın ele aldığı bazı görüşler, ayrı örgütlülük içinde olan THKO tarafından da kabul edildi. Mahir, “Emperyalizm iç olgu haline gelmiştir” görüşleriyle Türkiye’nin ekonomik, siyasî ve sosyal yapısına özgün bir bakış açısı getirdi. Mahir’in bu görüşü; Türkiye’de “2. ulusal kurtuluş savaşı gündemdedir” iddialarını “haklı” çıkarmak için Kemalizm’in bayrak edinilmesi amacıyla ortaya atılan “işbirlikçi burjuvazi” tanımına, emperyalizme karşı “millî burjuvaziyi”, millî kapitalizm’i” savunulmasına ve Kemalizm’in gerçek sınıfsal niteliğinin gizlemeğe çalışmasına indirilen en önemli darbe idi.
Oysa kapitalist-emperyalist dönemle birlikte sermaye ihracatının esas belirleyici olması uluslararası tekellerin girdiği ülkede kendini üretip, tekelci burjuvaziyi ve kapitalizmi geliştirmişti.
Bunun içinde emperyalizme karşı mücadele, kapitalizme karşı mücadeleden kesinlikle ayrılamazdı. Uluslararası tekelci burjuvaziye (emperyalizme) karşı mücadele ile iç gericiliğe karşı mücadele bir bütündü ve esas hedef alınması gereken iç gericilik, dünya ve Türkiye kapitalist toplumuydu.
Bu doğru görüşler, Dr. ?efik Hüsnü’nün TKP’yi ele geçirmesinden itibaren reddedildi ve Kemalist Türkiye’nin “emperyalizme ve işbirlikçisi burjuva-feodal ve yarı-feodal sınıflara karşı” savunulmasını esas alan bir politika izlendi ve böylece sosyalist işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin önü kesildi. Yine bu durumu tespit eden Mahir ilk kez Dr. ?efik Hüsnü’nün görüşlerini ve TKP’yi hedef aldı. Mahir, resmî ideoloji ile bütünleşmiş, bürokrat ve sözde komünist parti örgütlenmesini cesaretle eleştirdi. “Klasik parti örgütlenmesi” ismini verdiği bürokrat parti örgütlenmesini “hantal, emir kumanda zincirine bağlı, rapor alıp vermeden öteye geçmeyen, devrimci mücadeleye önderlik etmekten yoksun” örgüt biçim ve anlayışı olarak nitelendiriyordu. THKO bu doğru eleştirileri kabul ederek “proletaryanın devrimci partisi, ancak işçi ve emekçilerin çetin, kıran kırana mücadelesi içinde kurulur” görüşlerini savundu.
Türkiye’de Mustafa Suphi’den sonra Marksizm’in-Leninizm’in devlet anlayışını ilk kez 1971 hareketinin savunduğunu söylersek abartmış olmayız.2
Ve yine Doğu Perinçekçilerin “Türkiye’de proletaryanın devrimde önderliğinin objektif koşulları yoktur” görüşlerine en önemli itiraz 1969 yılında yapılan FKF isminden DEV-GENÇ ismine geçildiği kurultayda Mahir tarafından yapıldı. Türkiye’deki kapitalist gelişme sonucu modern işçi sınıfının var olduğunu anlatarak, “sol cunta” peşinde koşan revizyonistleri mahkum edip, proletaryanın demokratik-devrimdeki mutlak önderliğini savundu.
Mahir daha sonra bu düşüncesine aykırı olarak “proletaryanın devrimdeki önderliği ideolojiktir” görüşlerini ortaya atmasına rağmen, Hüseyin İnan’ın kaleme aldığı, Deniz’in ve Yusuf’un da ortak imzalarıyla çıkan “devrimin-yolu” broşüründe “devrimde proletaryanın öndeliği ideolojiktir” görüşlerine katılmadıklarını vurgulamış ve işçi sınıfının devrimdeki önderliğinin sınıfsal olduğunu ve kendi mücadele tecrübesiyle bilinçlenerek devrimin önderliğini ele almazsa, kapitalizmin tasfiye edilmesine, sosyalizmi kurmasına imkan olmadığını öne sürmüşlerdi.
1968’den sonra gelişen işçi sınıfının sendikal özgürlükler için mücadelesi ve onun doruk noktalarının bir olan 15/16 Haziran 1970 eylemi, Türkiye’de işçi sınıfının devrim de önderliğinin objektif koşullarının olduğunun pratik cevabı idi. 15/16 Haziran eylemlerini bastırmak için ordunun saldırıya geçmesi ve sıkıyönetim ilan edilerek, hareketin yaygınlık göstermesini durdurmak isteyişi anlamlıdır. DİSK yönetiminin ve işçilerinin askeri mahkemelerde yargılanması, “Kemalist ordunun” hangi sınıfın çıkarını savunan bir militarist bir kuruluş olduğunu açığa çıkarıyordu. O dönemde DEV-GENÇ’in çıkardığı haftalık gazetede “ordu tarafsız olmalıdır “ çağrısına en sert itiraz, THKO ve THKP/C olarak örgütlenecek gençlik kesimlerinden gelmiş ve gazetenin bu sayısını dağıtmayarak çöp kutularına atılmasını sağlamışlardı.
Tüm gelişmeler, Deniz’in de katıldığı, Hüseyin İnan’ın ordunun ve Kemalist siyasî hareketinin burjuvazinin ve toprak ağalarının sınıfsal varlıklarına tekabül ettiğini öne süren görüşlerin pratikle de doğrulanması idi.
Kemalizm’in sınıfsal niteliğini “küçükburjuva” olarak tanımlayan TKP görüşlerine ilk itiraz yine 1971 hareketinden gelmişti ve Mahir’de bu itirazlara katılarak, TKP’nin “Kemalizm’i küçükburjuva hareketi” olarak gösterilmesinin yanlışlığını açığa çıkarmak amacıyla Kemalizm’in “sağ ve sol” kanatlarının olduğuna dair görüşler öne sürdü. Mahir, bu görüşleriyle Kemalizm’in sınıfsal niteliğine tam açıklık getirmese de, Kemalizm’in küçükburjuva sınıfların hareketi ve “ulusal kurtuluşçuluk” olduğunu kabul etmediğini açıkladı.
Ve yine THKO, ordunun “reformist hareket” olarak adlandırılan ve sol adına tüm grupların desteklediği 12 Mart hareketine açıktan karşı çıktı ve Kemalist ordunun egemen sınıfların ordusu olduğu, bu ordudan halk yararına hiç bir ilerlemenin ortaya çıkmayacağını açıkladı.
1971 hareketinin vurguladığımız yukarıdaki görüşleri ve buna benzerleri, onun kendinden önce tarih sahnesine çıkan “sosyalist hareketlerden” sadece mücadele biçimleri konusunda farklılıkları olmadığını açıkça gösteriyordu.
Mahir, Cihan, diğer yoldaşlarının Kızıldere’de katledilmelerinden ve Denizlerin idamından sonra, özellikle THKP/C’de başlayan ve THKO’yu da içine alan (hapishanede ve dışarıda geriye kalanlarda) reformizm’e geriye dönüş akımı başladı. 1971 hareketinin öne sürdüğü görüşlerin ve devrim yolunu takip etmenin “yanlış”, TKP ve onun uzantılarının görüşlerinin “doğru olduğunu” öne süren ve Kruşçevci modern revizyonist görüşlerle beslenen “nedamet” dalgası ortalığı sardı.
Oysa 1971 hareketinin önderlerinden sonra geride kalanlar için en önemli görev, Marksizm-Leninizm-Proletarya Enternasyonalizmi ekseninden kaynaklanan doğru görüşleri yine Marksizm-Leninizmi rehber edinerek geliştirmek ve mücadele içinde Türkiye işçi sınıfının Komünist Partisiniinşa etmektir. İşçi ve emekçilerin kitlesel mücadelesi iktidarı alma aşamasına gelmeden “silahlı mücadeleye” başlamanın yanlışlığının arkasına gizlenerek, “50 senelik TKP revizyonizm’ini” aklamaya çalışmak sadece devrimci harekete egemen olan reformizm’e teslim olma anlamına geliyordu.
Nedamet getirmek için NATO’cu faşist ordunun mahkemelerinde birbirlerini çiğneyenlerin ihaneti karşısında büyük bir öfkenin ortaya çıkmasını sağlayan, Türkiye işçi sınıfının, emekçi halkın ve özellikle gençliğin, Denizlerin, Mahirlerin, İ. Kaypakkaya’nın önderlik ettiği açlığa, yoksulluğa ve işsizliğe, sefalete karşı ölümü göze alan başkaldırıya duyduklar sempati ve “hayranlık”, nedamet dalgasından ekilenenleri geriye adım atma (kendilerinin gizleyerek), sözde ihanete karşı çıkma zorunda bıraktı.3
12 Mart faşizminden sözde demokrasiye dönüş ve Ecevit CHP’sinin seçimlerde birinci parti olarak çıkıp, hükümeti kurarak “radikal solu” kazanmak için af yasası çıkarması, 1971 hareketinin ortaya sürdüğü görüşleri reddederek “50 senelik”4 TKP’nin görüşlerine yeniden dört elle sarıldıkları halede, 1971 hareketinin prestijinden yararlanıp, ona sempati besleyen işçileri, özelikle öğrenci gençleri örgütlediler. 1971 hareketinin sempatizanlarını örgütlerine kazanmak için müthiş bir rekabet içine girmekten, birbirlerine karşı güç kullanmaktan geri durmadılar.
Oysa, Cumhuriyetin kurulmasından beri Türkiye için dönüm noktasına tekabül eden, 1971 hareketinin yarattığı devrim sempatizanlığının topraktan bitercesine Türkiye’nin dört bir yanında ortaya çıkması, işçi sınıfının gerçekten komünist örgütlü mücadelesinin inşa edilmesine çok uygun bir ortam hazırlamıştı.
Geriye dönüp baktığımızda, sözde 1971 hareketinin devamı olduklarını iddia eden ve bu hareketin yaratığı devrim sempatizanı insanları örgütlerine kazanma adına aralarında kıyasıya rekabetin ve birbirlerini zorla tasfiye etmeye çalışmalarının nedeni esas olarak ideolojik farklılıktan kaynaklanmadığını tespit edebiliyoruz. Çünkü bunlar Marksist-Leninist devrimi reddedip, reformizm’i kendilerine bayrak edinmişlerdi.5
Aslında 1973-77 arası dönemdeki “siyasî ve ideolojik saflaşmalar” suni idi. O dönemde çıkardıkları gazetelere, pratikte izledikleri taktiklere baktığımızda bu iddialarının ne kadar doğru olduğu anlaşılır.
1973 sonrası THKO, Sovyetlerin ekonomik, sınıfsal ve siyasal yapısını incelemesi sonucu, onun kapitalist bir ülke olduğunu iddia eden görüşlerin doğruluğunu kabul etti.6 Ama Sovyetleri, kapitalist dünyanın bir parçası olduğunu göz ardı edip, onu kapitalizmden soyutlayıp öne çıkarmak ve Batı kapitalizminin ileri karakolu Türkiye’de Sovyetleri baş düşman ilan etmek, Sovyetlerin hegemonyası altındaki pazarlara tam egemen olmak için yanıp tutuşan ve bu amacı doğrultusunda “anti-Sovyet kampanyasını” yürüten Türkiye’nin içinde yer aldığı Batılı kapitalistlerin hegemonya mücadelesini görmezlikten gelmek (istenmese de), gericiler arasındaki çatışmada taraf olmayı zorunlu kılıyordu. Tüm bunlar göz ardı edildi, Sovyetleri “sosyalist” gören insanları karşısına alıp, düşmanca kamplaşmanın ortaya çıkmasına sebep olundu.
Bu yanlışlarının temelinde Çin’in ortaya attığı ve kapitalist dünyada egemen olmayı amaçlayan “3 dünya” görüşleri vardı.
Aslında “3 dünya” görüşleri ilk kez ortaya atılmıyordu. Bunlar Marksizm’in-Leninizm’in emperyalist-kapitalist sistemle ilgili düşüncelerini inkar idi. Kapitalist-emperyalist dönem, sanayi kapitalizminin gelişip, bir üst aşamaya yani tekelci kapitalizme (finans-kapitalizme) geçişin ifadesidir. Ama revizyonizm, Leninist emperyalizm kavramının içini boşalttı, onun kapitalist içeriğini gözardı ederek (hiç bir zaman ulusal olmayan), “ulusal kapitalizm”i sözde emperyalizme karşı savundu. Oysa, sanayi kapitalizmi öncesi sömürgelere sahip olan Batı Avrupa ülkeleri, özelikle, İngiltere, ilk önce meta, sonra esas olarak sermaye ihracıyla sömürge ülkelerde, kendi uzantısı kapitalizmi ortaya çıkarttılar ve kapalı tarım ekonomisinin egemen olduğu, feodal ve yarı-feodal sömürge ülkelerde kapitalist Pazar ekonomisini geliştirerek, feodal sınıfları evrimci bir tarzda kapitalistleştirdiler.
Sömürgelerde ortaya çıkan ulusal kurtuluş savaşlarının, Proletarya’nın öndeliğinde sosyalizmi kurma amacını taşımaması ve burjuvazinin önderliğinde cereyan etmesi, mücadeleyi siyasî bağımsızlığın elde edilmesi ile sınırladı. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin büyük çoğunluğu “bağımsız devletlerini” kurarak kapitalist dünyada yerlerini aldılar.
Sovyet devriminin, sömürgeleri ulusal kurtuluş mücadelesine girmeye teşvik etmesi ve ulusal kurtuluşu, sosyalizme geçişin bir aracına dönüştürmesi, emperyalist-kapitalist ülkeleri, kendi yarattıkları ve kapitalist sistemin bir parçası haline getirdikleri burjuva sınıfların egemenliğinde siyasî bağımsızlıkları (bağımsız devlet olmayı) tanımak zorunda bıraktı.
1980 öncesi Sovyetler ve Çin, Batılı emperyalist-kapitalist ülkelerin egemen olduğu veya olmaya çalıştığı, siyasî bağımsızlıklarına kavuşan eski sömürge ülkelerini kendilerine tabi kılmak için mücadeleye giriştiler. Bunun içinde kapitalizmden soyutlanan sözde emperyalizme karşı mücadeleyi ve burjuvaziyle ittifakı esas aldılar ve de sosyalizm için mücadeleyi sınıf mücadelesinin gündeminden çıkardılar.7
Türkiye’de kapitalizmden soyutlanan “emperyalizm”e (özeliklle iki süper güce) karşı “Türkiye kapitalizmini” ve devletin bağımsızlığını savunmayı esas alan siyasî taktikler, sözde faşizme karşı “demokrasinin savunmasıyla” birleştirildi. “Tırmanan faşizm veya faşizme geçit yok” sloganıyla kurtuluşlarını devrimde arayan, işçileri, emekçileri, özellikle gençliği düzenin savunucusu haline getirdiler. “Tırmanan faşizm” veya “faşizme geçit yok” görüşleri ve bunun ışığında izlenen siyasî taktikler, Türk devletinin niteliğini ve biçimini inkar etmekten öte bir amaç taşımıyordu.
(Devam edecek)
Dipnot Açıklamaları:
1Oysa yıllardır Che Guevara ve onun mücadelesi revizyonizm tarafından yere vuruldu. “Fokoculuk”la, “bireysel teröristlik”le karalandı. İşçi ve emekçilere devrimci iktidar yolunun dışında, sınıfsal kurtuluşlarının olmadığının gösterilmesi, bilimsel öğretiye ters revizyonist “barışçıl geçiş” adı altında burjuvaziye ve kapitalizme teslim olmayı öğütleyen, parlamentarizme endekslenmiş anlayışlara vurulan önemli bir darbe idi. Bu, aynı zamanda “sosyalistlik” adına burjuva egemenliğini savunan revizyonistlerin gerçek yüzlerini tüm çıplaklığıyla açığa çıkarttı ve çıkarıyor.
2 Mahir, “Aydınlık Dergisi”nde ayrılık çıkmadan önce, Aydınlıkta yazdığı bir yazısında, “devletin ne olduğunu” Marksist-Leninist görüşlerin doğrultusunda açıklamakta idi. Bu görüşlerinAydınlık Dergisinde çıkmasından rahatsız olan Doğu Perinçek tayfası, onun yazılarına sansür getirdiler ve Mahir’in yazıları, Doğu Perinçekçiler ayrıldıktan sonra serbestçe yayınlanma fırsatını yakaladı.
3 Sözde diyorum çünkü nedametçilerin 1971 hareketini eleştiren tüm görüşlerinin ana kaynağını “50 senelik TKP”nin görüşleri oluşturuyordu. Tüm gıdalarını buradan alıyorlardı.
4 “50 senelik TKP” tanımı o dönemdeki Dr. ?efik Hüsnü’nün Genel Sekreteri olduğu TKP’nin yaşını göstermek için kullanıyorduk. Bu tanımı dönemine uygun olduğu için yine tekrarlıyorum.
5 O dönemlerde; kesinlikle işçi sınıfının iktidar hedefini gözetmeyen, ya sivil faşistleri, ya da kapitalist sistem içinde elde edilmesi mümkün taleplerin gerçekleştirilmesini hedef alan silahlı eylemler söz konusu idi. Dev-Sol’un yürüttüğü mücadele bu iddialarımızın somut kanıtıdır. Çünkü bir taraftan sosyalizmi çok önceden terk ederek, kapitalizmi yeniden inşa eden Sovyetleri “sosyalist” görüyor ve onların devrimi reddeden görüşlerine de sahip çıkıyordu, diğer yandan, işçi ve emekçileri ayaklandırarak, iktidara gelme amacını taşımayan eylemleri esas alıyordu.
6 Bu görüşün ortaya çıkmasında benim de katkım oldu. Ve bu tespitin doğru olduğu zaten sosyal-pratikte kanıtladı.
7 Kapitalizmden soyutlanan emperyalizme karşı mücadelenin “3 dünya” görüşleriyle tekrar siyasî mücadelenin gündemine adapte edilmesi, Doğu Perinçek’in arayıp da bulamadığı fırsattı. 1973 sonrası THKO, Sovyetlerin savunduğu ve Arnavutluk Emek Partisi dışındaki komünist partilere kabul ettirdiği “modern revizyonist düşüncelerin” kaynağını aradığında, Sovyetlerin kapitalist bir ülke olduğunun ve emperyalist politika izlediğini tespit edildiğini yukarıda vurguladım.
Mao’nun Çin’inde aynı düşünceleri savunduğu biliyordu. Ve Arnavutluk’la, Çin arasındaki “3 dünya” görüşleriyle ilgili farklılıklar ise ortaya çıkmamıştı. Doğu Perinçek, bu önüne çıkan fırsatı kaçırmadı, THKO’yu yeniden toparlamak için yola çıkanlar, önceden Doğu Perinçek’ten ayrılan küçük bir Maocu grupla birleştikleri için de kolayca Doğu’nun tuzağına düşürüldüler; ve hemen “anti-Sovyet” cepheye “ateşli taraftar” olarak katılmakta gecikmediler. THKO, birdenbire keskin Maocu olup çıktı!
TKP, hemen revizyonist niteliğini gizleyerek, siyasî ve ideolojik etkinliğini sağlamanın yolunu buldu ve vakit kaybetmeden anti-Maocu ve Sovyet savunucusu cepheyi oluşturdu!
Oysa, “tırmanan faşizm” veya “faşizme geçit yok” sloganlarıyla formüle edilen siyasî taktikler, aynı ideolojik bakış açısının eseriydi. Bu her iki grupta 1971 hareketinin devrimci yolunu inkar eden, reformizmi savunan siyasî ve ideolojik, örgütsel bir hat izliyorlardı. “Anti-Sovyet-Maocu kamplaşma” sadece bu gerçeğin üstünü örtüyordu.
